FEZAİL-İ SADAKAT

Muhammed Zekeriyya Kandehlevi


İÇİNDEKİLER


Önsöz


Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri


Cimriliğin Kötülüğü Ve Zararları


Sıla-İ Rahim'in (Akraba Ve Yakinlari Gözetmenin) Faziletleri


Zekatın Önemi Ve Faziletleri


Zekatı Alıkoymakla İlgili Uyarı Ve Tehditler


Zühd, Kanaat Ve Kimseye El Açmamaya Teşvikler


Dünyaya Gönül Vermeyenlerin Ve Allah Yolunda Mal Harcayanların Kıssaları

ÖNSÖZ

FEZAİL-İ SADAKAT

 

Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla Allah'a hamd ve O'nun yüce Rasûlü'ne salâtu selâm olsunBu bir kaç sahife([ik kitap) Allah yolunda infak etmenin faziletleri hakkındadır. Daha önceki Fezail-i Hac adlı kitabımın başlangıcında bununla ilgili birkaçşey yaz­mıştım. Amcam[1] (Allah kabrini pürnur eylesin) bu kitabın yazılmasına çok önem verir­di. Ve hayatının son günlerinde sık sık bu hususa dikkatimi çekerdi. Bir defasında ikindi namazını kılmak üzereydi. Kamet alınıyordu. Başını saftan ileri uzatarak bu acize, "Bak sakın o kitabı unutmayasın" diye emir buyurdu. Amcam o vakit has­talığından dolayı imamlık yapamadığından cemaatin saflarında yer alıyordu. Bu kadar ısrar ve tenbihe rağmen kendi ihmalim yüzümden bu konuda bayağı gecikme •oldu. Hatta sadece gecikme değil aksine hemen hemen sonraya erteleme olmuştu.

Derken Allah'ın takdiridir kiT Şevval 1366 H. (1945 M.) tarihinde (Delhi'nin) Nizamuddin beldesinde uzun süre kalmam gerekti. Fezail-i Hac adlı eserimde de yazdığım gibi o kitabımı bitirdikten sonra Sehrenpur'a dönme imkanım olma7 di. Bunun üzerine Hicri 24 Şevval 1366 Çarşamba günü bu kitaba başladım. Allah ceiie ceiaiuhu benim günahlarıma rağmen, dünya ve ahiret itibariyle günden güne artarak devam eden lütfü, in'amı ve ikramıyla bu kitabı tamamlamayı nasip ederek, kabul buyursun."Başarım yalnız Allah'ın yardımı iledir, sadece O'na tevekkül ettim ve O'na döneceğim" (Hud-88Bu kitabımı yedi bölümde yazmayı düşünüyorum.Birinci bölüm, Allah yolunda infak etmenin (mal harcamanın) faziletleri.İkinci bölüm, cimriliğin kınanması.Üçüncü bölüm, akrabayı gözetmeye özel olarak ihtimam gösterilmesi.Dördüncü bölüm, zekatın vacibliği.Beşinci bölüm, zekatın alıkonulması halinde azab tehditleri.Altıncı bölüm, zühd, kanaat ve dilenmemenin faziletleri.Yedinci bölüm, zahidlerin ve Allah yolunda mallarını harcayan zatların hikayeleri.[2]

 



[1] Mevlana İlyas Kandehlevi rahmetuiiahı aleyh

[2] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:

ALLAH YOLUNDA MAL HARCAMANIN FAZİLETLERİ

Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkında Ayetler

Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkinda Hadisler

Beyt:

 

ALLAH YOLUNDA MAL HARCAMANIN FAZİLETLERİ

 

Allah yolunda mal harcamaya teşvik ve onun faziletleri Allah'ın yüce Ke­lamında ve O'nun doğru sözlü Rasûlü, Seyyidül beşer Hz. Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem efendimizin hadislerinde çok geniş bir şekilde beyan edilmiştir. O ayet ve hadislere bakınca paranın kesinlikle saklanılmaması (yığılmaması) ge­reken bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Mal ancak Allah yolunda harcamak için yaratılmıştır. Bu konuda ki ayet ve hadisler o kadar çoktur ki onların yüzde birini bile bir araya getirmek zordur. Kendi âdetime uygun olarak bu ayet ve hadisler­den bir kaçını örnek olarak arz ediyorum. [1]

 

Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkında Ayetler

 

1) O (Kur'an) muttakîler (Allah'tan korkanlar) için bir yol göstericidir./ Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar, / Yine onlar, sana indirilen kitaba ve senden önce indirilen kitaplara iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. / İşte onlar, Rablerinden gelen doğru bir yol üzeredirler ve felaha erenler de ancak onlardır. (Bakara-2,5)

 

İzah:

 

Bu ayeti kerimede düşünülmesi gereken birkaç husus vardır:

a) O (Kur'an), muttakîler (Allah'tan korkanlar) için bir yol göstericidir. Yani bir kişi mülkün sahibini bilmezse, O'ndan korkmazsa ve kendini yaratanı tanı­mazsa, o kimse Kur'an'ın gösterdiği yolu nasıl görebilir? Görme sıfatına sahip olan insan, yolu görür. Görme organı olan göze sahip olmayan insan neyi gör­sün ki? Aynı şekilde kalbinde Allah korkusu olmayan biri Allah celle ceiaiuhu'nun emirlerine kulak verir mi? .

b)  Namazı dosdoğru kılarlar. Yani namazı adabına ve şartlarına riayet ede­rek sürekli bir şekilde, ihtimamla eda ederler. Bu konuda geniş açıklama Fezail-i Namaz risalesinde geçmiştir. Orada İbni Abbas radıyaiiahu anhuma'dan şöyle bir ha­dis nakledilmiştir: "Namazı kaim etmekten maksat onun rüku ve secdelerini en gü­zel şekilde eda etmek, bütün varlığı ile namaza yönelmek, huşu ile kılmaktır." Ka-tâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Namazı kaim etmek, o namazı vakitlerine riayet ede­rek abdestini, rüku ve secdelerini güzel bir şekilde eda etmek demektir."

c)  Felaha ermek çok büyük bir şeydir. Felah kelimesi her nerede geçerse mana olarak dünya ve ahiret saadeti ve kurtuluşunu kapsamaktadır. İmam Ra-ğıb dünyadaki felah, dünya hayatını güzelleştiren şeyleri elde etmektir" diye yaz­mıştır. O güzellikler, sebat ve devamlılık, gına (zenginlik) ve izzettir. Ahiretteki fe­lah ise dört şeydir: Sonu olmayan bir hayat, fakirlik şüphesi bulunmayan bir zen­ginlik, hiçbir zilleti olmayan bir izzet, kendisinde cehalet bulunmayan bir ilimdir. Yukarıdaki ayeti kerimede Felah kelimesi genel olarak kullanıldığından hem dün­ya hem de ahiretteki kurtuluşları içine almaktadır. [2]

 

2) İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah sevgisinden dolayı yakınlara, yetimlere, yok­sullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere malını harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyan­lardır. Muttakîler ancak onlardır! (Bakara-177)

 

İzah:

 

Hz. Katâde rahmetuiiahi aleyh buyurdular ki: "Yahudiler batıya, Hıristi­yanlar ise doğuya doğru namaz kılarlardı. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi." Diğer bazı zâtlardan da bu çeşit konular nakledilmiştir.[3]İmam Cessas rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmıştır: "Bu ayetle yahudi ve Hıristiyan­ların davası reddedilmiştir." Onlar kıblenin değişmesi üzerine (yani Beyt-ül Mukaddes yerine Kabe'nin kıble olmasına) itiraz ettiklerinde Allah ceiie ceialuhu bu ayeti indirdi: "İyilik Allah'a itaat etmektir. O'na itaat etmeden doğuya ya da batıya dönmek bir şey değildir"2. Ayeti Kerimede geçen Allah sevgisi üzerine mal harcar sözünün manası şudur: Kişi verdiği şeyleri Allah ceiie ceialuhu sevgisi ve rızası için vermeli. Adı şanı şöhreti ve izzeti için vermemelidir. Çünkü bu şekilde mal harcamak iyiliklerin yok ol­masına ve günaha girilmesine sebep olur. Kişi böyle yapmakla hem malını harcamış hem de Allah ceiie ceialuhu katında sevap yerine günah kazanmış olur.Sevgili Peygamberimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir hadisi şeriflerinde: "Allah ceiie ceialuhu sizin şekillerinize ve mallarınıza (ne kadar harcadığınıza) bakmaz ancak sizin amellerinize ve kalplerinize (hangi niyet ve iradeyle harcadığınıza) bakar[4] buyurmaktadır. Yine Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem başka bir hadisi şeriflerinde; "Benim sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir." buyurdu. Bunun üzerine Sahabe-i Kiram radıyaiiahu anhum, "Ya Rasûlallah küçük şirk nedir?" diye sordular. Rasûlüllah saiiaiiahu aleyhi veseiiem efendimiz, "Gösteriş için amel yapmaktır" buyurdu. İleride de geleceği üzere hadislerde gösteriş için mal harcamak hakkında pek çok uyanlar vardır.Ayeti Kerimenin yukarıdaki meali Allah ceiie ceiaiuhu'nun sevgisiyle vermek kast edildiği zamandır. Bazı alimler bu ayetteki sevgiyi başkalarına verme ve har­cama sevgisi olarak açıklamışlardır. Yani kişi verdiği şeylerden dolayı sevinmeli, önce verip de sonra "Ben neden verdim? Nasıl da ahmaklık ettim. Param azaldı. vs." diyerek pişman olmamalıdır.[5] Ulemânın çoğunluğu ayetteki sevgiyi mal sevgisi şeklinde açıklamışlardır. Yani insan mala karşı olan sevgisine rağmen malı bu sa­yılan yerlere vermelidir. Bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: Birisi "Ya Rasûlallah malı sevmenin manası nedir? Malı herkes sever" dedi. Rasûlüllah saiiaiiahu aleyhi vo-seiiem Efendimiz, "Sen mal harcadığında kalbinin sana kendi ihtiyaçlarını hatırlat­ması ve <Henüz ömrüm var. Bu mala ihtiyacım olabilir[6] diye kalbinde ihtiyaç kor­kusunun belirmesidir" buyurdu. Bir hadisi şerifte de, "Verdiğin sadakaların en iyisi sıhhatin yerindeyken yaşayacağına ve bu dünyada daha uzun zaman kalacağına ümitli olduğun vakit harcadığındır. Sen can boğaza dayanıp, ölüm yaklaşıncaya kadar sadaka vermeyi geciktirme. O zaman sen Şu kadar falancaya verilsin, bu kadar falan yere vehlsin> demeye başlarsın. Artık o mal falancanın olmuştur.[7] Yani siz kendinizden ümit kesip, kendi zaruret ve ihtiyaç korkunuz kalmayınca, "Şu kadar falan camiye, bu kadar falan medreseye verilsin" demeye başlarsınız. Halbu­ki o artık varislerin malı olmuştur. Böyie yapmak bir atasözünde geçtiği gibi, "Hel­vacı dükkanında dedenin ruhuna hatim merasimi" yapmaya benzer. Yani başkası-1 nın malıyla hayır yapmak demektir. Kendi ihtiyacınız olduğu müddetçe harcamayı başaramadığınız mal, şimdi varislerin eline geçmeye başlayınca siz de Allah yo-. lunda verme cezbesi uyanmıştır. Bu nedenle yüce İslam ölüm anında yapılacak sadakanın mirasın üçte birinde geçerli olabileceğini hükme bağlamıştır. Eğer bir. . kişi ölüm anında bütün malının sadaka yapılmasını vasiyet edip, ölse, mirasçıları-! nın izni olmadan mirasın üçte birinden fazlasında onun vasiyeti geçerli olmaz.Bu ayette malın yetimler, yoksullar ve başkaları üzerine harcanması husu-sen zikredilmiş ve sonunda zekattan ayrıca bahsedilmiştir. Buradan şu anla­şılmaktadır: "Verilecek olan şeyler zekatın dışında kalan mallardandır." Bu hu­sustaki açıklama hadisler bölümünde 1 numaralı hadiste gelecektir. [8]

 

3) Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atma­yın. (Harcama ve her türlü hareketinizde)dürüstdavranın.ÇünküAllahdürüstlerisever. (Bakara-195)                                                            

 

İzah:

 

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh, "Ayette geçen kendinizi tehlikeye atma­yın sözünün manası fakirlik korkusuyla Allah yolunda harcamayı bırakmaktır." buyurmaktadır, Hz. İbni Abbas mdtyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Kişinin kendini tehlikeye atması, Allah yolunda öldürülmesi demek değildir. Aksine Allah yolun­da harcamayı terketmesidir." Hz. Dahhâk bin Cübeyr rahmetuiiahı aleyh diyor ki: "Ensar Allah yolunda harcar ve sadaka verirlerdi. Bir sene kıtlık oldu. Onların ha­yalleri ve beklentileri boşa çıktı ve Allah yolunda harcamayı bıraktılar. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil oldu." Hz. Eşlem rahmetuiiahi aleyh diyor ki:"Bizler Kostantiniye savaşındaydık. Karşımıza kafirlerden çok büyük bir kalabalık çıktı. Bu esnada Müslümanlardan biri kılıcını alarak onların saflarına daldı. Bunun üzerine diğer müslümanlar (o kişi hakkında) Kendisini tehlikeye attı diye ko­nuşmaya başladılar." Hz. Ebû Eyyub el Ensari radıyaüahu anh de o savaşta bulunu­yordu. Ayağa kalktı ve buyurdu ki: "Kişinin kendisini helak etmesi bu değildir. Siz bu ayeti kerimeye böyle mana veriyorsunuz. Aslında bu ayet bizim hakkımızda in­mişti. Şöyle bir durum olmuştu; islam yayılmaya başlayıp dinin koruyucuları artın­ca, biz ensar arasında gizliden gizliye şöyle bir görüş meydana çıktı: Allah ceiie ceiaiuhu İslam'a üstünlük nasip eyledi ve insanlar arasında dinin yardımcıları ço­ğaldı. Mallarımız ve bahçelerimiz uzun zaman ilgilenemediğimizden berbat oluyor. Öyleyse bizler onlara bakalım, onları düzene sokalım İşte bunun üzerine bu ayeti kerime indi. Kendini tehlikeye atmak; kendi mallarının düzeni ile meşgul olup Allah yolunda cihadı terk etmektir.[9]

 

4) Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar."İhtiyaç fazlası­nı" de.(Bakara-219)                                                                                

 

İzah:

 

Mal aslında (hayır yolunda) harcanmak içindir. İhtiyacı kadarı bıra­kılıp geriye kalan (Allah yolunda) harcanmalıdır. Hz. ibni Abbas radıyattahu anhuma, "Kişinin kendi çoluk çocuğunun masrafından artan kısmı ihtiyaçtan fazladır" demektedir. Hz. Ebû Umame radıyatlahu anh, Allah Rasûlü sailaliahu aleyhi vese/tem'İnşöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ey insan, yanında fazla olanı harca. Bu senin için hayırlıdır. O malı yanında alıkoyman senin için kötüdür. Zaruret miktarı olan malda ise kınama yoktur. Harcamaya da aile fertlerinden olan insanlardan başla. Yukarıdaki el, aşağıdaki elden hayırlıdır. Yani veren el, alan elden hayırlıdır." Hz. Atâ rahmetuiiahi aleyhken de şöyle rivayet olunmuştur: "Yukarıdaki ayeti kerimede geçen ( ya.) Afv kelimesinden maksat; ihtiyaçtan fazla olan maldır.[10]Hz. Ebû Said el Hudh radıyallahu anh, Rasûlullah sallailahu aleyhi vesellerri\n şöyle buyurduğunu söyledi: "Kimin yanında fazla bineği varsa bineği olmayana versin. Fazla azığı olan da azığı olmayana versin." Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem bu sözün üzerinde o kadar fazla durdu ki, biz kişinin ihtiyacından fazla olan malında hakkı bulunmadığını zannettik.[11] Zaten insan için en yüksek derece şudur: İnsanın gerçek ihtiyaçlarından fazla olan malt, hayır yolunda harcamak içindir. Biriktirip bir köşeye koymak için değildir. Bazı alimler Afv kelimesini kolaylık şeklinde tercüme etmişlerdir. Yani kişi kolaylıkla hayır yolunda ne kadar harcayabil irse har-camalıdır. Şöyle ki, harcadıktan sonra dünyevi sıkıntılara düşerek perişan olma­malı, başkasının hakkını zayi ederek ahiretteki sıkıntılara maruz kalmamalıdır. Hz. İbni Abbas radıyallahu an/ıuma'dan nakledildiğine göre, bazı kimseler öyle sada­ka verirlerdi ki, yiyecek bir şeyleri kalmazdı. Hatta başkaları onlara sadaka verme durumunda kalırlardı. Bunun üzerine (yukarıda geçen) ayeti kerime nazil oldu.Hz. Ebû Said el Hudri radıyallahu anh şöyle buyuruyor: Adamın biri mescide geldi. Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem o şahsın halini görünce hayır olarak elbise toplanmasını emretti. Yardım olarak epeyce elbise toplandı. Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem elbiselerden ikisini o adama verdi. Sonra sadaka toplanması için teşvik etti. İnsanlar sadaka olarak mallarından verdiler. O adam da iki parça elbiseden birini sadaka olarak verdi. Bunun üzerine Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem memnun olmadığını belirterek elbisesini ona geri verdi.Kendisi muhtaç olduğu halde hayır, hasenat yapmaya Kur'an da teşvik verilmiştir. Fakat bu (teşvik) bu tür harcamalara memnuniyetle katlananlar ve kalplerinde gerçekten ahiretin ehemmiyeti dünya üzerine galip gelenler içindir. 28. ayetin açıklamasında bu konunun tafsilatı gelmektedir. [12]

 

5) Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç verecek kimdir? Darlık veren de bollu kveren de Allah'tır. Sadece O'na döndürüleceksiniz. (Bakara-245)

 

İzah:

 

Yukarıdaki ayeti kerimede Allah yolunda harcamanın borca benzetil­mesinin sebebi, borç alınan (şey) mutlaka geri verilip, eda edildiği gibi Allah yolun­da harcamanın ecir, mükafat ve karşılığı da mutlaka elde edilir. Bundan dolayı Al­lah yolunda harcamak, borç vermeye benzetilmiştir. Hz. Ömer radıyaiiahu anh Allah'a borç vermekten kastedilen şeyin Allah yolunda harcamak olduğunu söylemiştir.Hz. Ibni Mes'ud radıyaiiahu anh buyurdu ki: Bu ayet indiği zaman Hz. Ebû Dahdah Ensari radıyaiiahu anh Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem \n yanı­na geldi ve, "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah ceiie ceiaiuhu bizden borç mu istiyor?" dedi. Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet" deyince, "Öyleyse elinizi ba­na veriniz {Ta ki mübarek elinizi tutarak size söz vereyim)" dedi. Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem elini uzattı. O da Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'İn elini anlaşma yapmak üzere tutarak, "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben bağımı Rabbime borç olarak verdim" dedi. Bahçesinde altı yüz tane hurma ağacı vardı ve onun çoluk çocuğu da o bahçede kalıyorlardı. Sonra Ebû Dahdah oradan kalkarak bahçesine geldi ve hanımı Ümmü Dahdâh'a, "Haydi! Bu bahçeden dışarıya çık. Bu bahçeyi ben Rabbime verdim." diye seslendi. Ebû Hureyre radıyaiiahu antim rivaye­tine göre Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu bahçeyi birkaç tane yetim ara­sında taksim etti.Bir hadiste şöyle geçmektedir: Ne zamanki"Kim bir iyilik yaparsa ona on misli sevap verilir" ayeti nazil oldu. Rasûlul­lah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunun üzerine "Ya Rabbi ümmetimin sevabını bundan daha fazla kıl" diye dua etti. Bu duadan sonra da yukarıda geçen ayeti nazil oldu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem tekrar "Yâ Rab! Ümmetimin se­vabını bundan da fazla kıl" diye dua etti. Bunu müteakip (7.sıradaki) ayeti nazil oldu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem tekrar, "Yâ Rab! Ümmetimin se­vabını arttır" diye dua etti. Bunun üzerine

"Muhakkak sabredenlere ecirleri hesapsız ve tam olarak ödenecektir." ayeti nazil oldu. Başka bir hadisi şerifte şöyle buyu rul m ustur: "Bir melek şöyle nida eder; <Bugün borç verip, yarın karşılığını tam ve eksiksiz olarak alacak olan kimdir?Bir hadis-i kutsîde ise Allah ceiie ceiaiuhu şöyle buyuruyor: "Ey ademoğlu! Dora \/a servetini Benim vanıma emanet olarak bırak. O emanetinin ne yanma endişesi vardır, ne batma ne de çalınma. Ben emanetini senin en muhtaç oldu­ğun bir zamanda eksiksiz bir şekilde sana vereceğim.[13]

 

6) Ey iman edenler! Kendisinde artık ahş-veriş, dostluk ve (Allah'tan izinsiz) bir şefaat bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiği­miz rızıktan hayır yolunda harcayın. (Bakara-254)

 

İzah:

 

Yani o gün alış-veriş yoktur ki, kişi başkalarının iyiliklerini satın ala­bilsin. Dostluk yoktur ki, başkalarından iyilik isteyebilsin. Allah'tan izinsiz kimseye şefaat hakkı yoktur ki, ona yalvarıp, yakararak kendisine şefaat ettirsin. Kısacası (O gün kişinin) başkasından yardım alabileceği bütün sebepler yok olacaktır. O gün için bir şey yapılacaksa bugün yapılmalı, ekilecek olan ekilmelidir. O gün ektiğini biçme günüdür. Ne ekilirse o biçilecektir. İster tahıl, ister çiçek, ister diken, ister çalı. Herkes ne ektiğini iyice düşünmelidir.

 

7) Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfü geniştir, O herşeyi bilir. Bakara-261)

 

İzah:

 

Bir hadisi şerifte, "Ameller altı, insanlar ise dört kısımdır" buyurul-maktadır. Amellerden ikisi vacip kılan amellerdir. İkisi mükafatı ile eşit olan amellerdir. Bir amelin ecri (sevabı) on kat fazladır. Birinin de sevabı yedi yüz kat fazladır. Vacip kılan amellerin birincisi şudur: Kişi Allah cetfe ceiaiuhu'na şirk koşmadan ölürse mutlaka Cennete girecektir. İkincisi; her kim Allah ceiie ceiaiu-to/na şirk koşarak ölürse o da mutlaka Cehennem'e girecektir. Mükafatına eşit olan amel ise, bir kimse bir iyiliğe niyet eder. Fakat onu yapamazsa, ona bir sevap verilir. Kim de bir günah işlerse ona bir günah yazılır. Kim bir iyilik yaparsa ona on misli sevap yazılır, Allah yolunda harcayan kimseye her harcamasına karşılık yedi yüz kat sevap yazılır. İnsanların dört kısmı ise şöyledir: 1-Hem dün­ya hem de ahirette genişlik içinde olanlar, 2-Dünyada genişlik, ahirette ise darlık içinde olanlar, 3-Dünyada darlık, ahirette ise genişlik içinde olanlar, 4-Hem dün­yada hem de ahirette darlık içinde olanlar.[14] Son kısımda olan insanların dünya yoksulluğu yanında amelleri de bozulmuştur. Bundan dolayı ahirette bir şey elde edemedikleri gibi dünya ve ahiretleri berbat olmuştur.Hz. EbÛ Hureyre raöıyallahu anh Allah'ın Rasûiü saliallahu aleyhi veseliemln Şöyle buyurduğunu naklediyor: "Her kim helal maldan olmak ve haram maldan olmamak şartıyla bir hurma kadar sadaka verirse (Çünkü Allah ceiie ceiaiuhu yalnız helal ve temiz malı kabul eder) Allah ceiie ceiaiuhu o sadakayı sizin kendi buzağınızı büyüttü­ğünüz gibi büyütür. Nihayet o sadaka büyüye büyüye bir dağ kadar olur.[15]Yine başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim Allah yolunda bir hurma verirse Allah ceiie ceiaiuhu onun sevabını o kadar büyütür ki, Uhud Dağı'ndan daha büyük olur." Uhud Dağı Medine-i Münevvere'de çok büyük bir dağdır. Bu durum­da ecir ve sevab yedi yüzden çok daha fazladır.Bir başka hadiste geçtiğine göre; yedi yüz misli ecir verileceği hakkındaki a-yet nazil olduğunda Rasûluilah saliallahu aleyhi veseiiem ecir ve sevabın daha çok ol­ması için Allah ceiie ceiaiuhu'nB dua etti. Bunun üzerine beşinci sırada geçen ayet na­zil oldu.[16] Bu hadise göre yedinci ayet beşinci ayetten önce inmiştir. Başka bir hadiste bunun aksi rivayet olunmuştur. Bu hadis beşinci ayetin açıklamasında geçmiştir.

8) Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlere eziyet etmeyen kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfat­ları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.

                                                                                                       (Bakara-262)

İZAH: Bu ayeti kerime önceki ayetten hemen sonra gelmektedir ve bu sayfadaki diğer ayetlerde bu konu hakkındadır. Allah ceiie ceiaiuhu yolunda harca­maya teşvik ve sadakayı başa kakmak suretiyle berbat edilmemesi hakkında tembih vardır. Eziyet etmenin manası ise, yapmış olduğu iyilikten dolayı birine hakir davranmak ve onu zelil görmektir.Rasûluilah saliallahu aleyhi veseiiem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Bazı kimseler Cennet'e giremeyeceklerdir. Onlardan bir tanesi yaptığı iyiliği ba­şa kakan, ikincisi anne babasına karşı gelen, üçüncüsü ise devamlı şarap içen­dir.[17] İmam Gazali rahmetuliahi aleyh İhya-i Ulumiddin'de sadaka adabı bahsinde "Kişi sadakasını  (Eziyet).ve (Başa kakma) ile berbat etmemelidir" diye yazmıştır. "Menn ve Eza" kelimelerinin tefsiri hakkında alimlerin birkaç görüşü vardır. Bazıları; "Menn, sadakayı verdiği kişiye, verdiği sadakadan bahsetmesi-dir. Ezâ ise, sadaka verdiğini başkalarına açıklamasıdır" demiştir. Başka bir gö­rüşe göre Menn, vermiş olduğu şeyin karşılığını ondan almak, Ezâ, sadaka verdiği kimseyi fakirliği sebebiyle kınamaktır. Bazıları da "Menn, vermiş olduğu sadaka sebebiyle yoksula karşı büyüklük taslamaktır. Ezâ ise istediği için onu azarlamaktır" demişlerdir.İmanvı Gazali rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Menn kelimesinin asıl manası (sadaka verenin) verdiği kişiye ihsanda bulunduğunu düşünmesidir" Zaten bu sebeple yukarıda geçen şeyler meydana gelmektedir. Halbuki (sadakayı veren kişi) fakirin kendine iyilik ettiğini düşünmelidir. Çünkü o fakir zenginden Allah'ın hakkı olan zekatı kabul etmekle onu sorumluluktan ve mesuliyetten kurtararak malının temizlenmesine de sebep olur. Ayrıca zekat verilmediğinden dolayı yapı­lacak olan Cehennem azabından onu kurtarmış olur.[18] Meşhur muhaddislerden İmam Şa'bi rahmetuliahi aleyh diyor ki: Her kim fakirin sadakaya olan ihtiyacından daha fazla kendisini sevaba muhtaç kabul etmezse, o kimse vermiş olduğu sadakayı zayi etmiştir. Ayrıca fakire vermiş olduğu sadaka da yüzüne çarpılır.[19] Kıyamet günü son derece çetin, hüzünlü, kederli ve korkunç bir gündür. Bu hu­sus kitabın sonunda da gelecektir. O (kıyamet) gününde kişinin korkudan emin olması ve üzüntülü olmaması çok büyük bir nimettir.

9) Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.                                                                                                                                                                                                 (Bakara-271)

"Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler."                                                 (Bakara-274)

İZAH: Her iki ayette sadakanın gizlenerek verilmesi de açıktan verilmesi de övülmektedir. Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde riya yani gösteriş için amel yapmanın kötülüğü bildirilmiş ve buna şirk denilmiştir. Riyanın sevapları yok edi­ci hatta günah kazanmaya sebep olduğu bildirilmiştir. O halde öncelikle şunu iyi anlamak lazımdır ki, gösteriş ayrı bir şeydir. Bir amelin açıkça yapılması illa da onda riya olmasını gerektirmez. Oysa riya; kişinin kendi büyüklüğünü göstermek şöhret kazanmak yeteneklerini göstermek ve izzet elde etmek için yaptığı işlerdir.Allah ceiie ceiaiuhu'nun rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak için bir amel yapılır da bir maksattan dolayı onun ilan edilmesinden Allah razı olacaksa, bu ameli ilan etmek riya olmaz. Bu durumun dışında kalan her amelde, özellikle sadaka vermekte efdal olan onu gizlemektir. Çünkü bu şekilde riya ihtimali de ortadan kalkmaktadır. Ayrıca sadakayı alan şahıs zillete düşmekten ve eziyet görmekten korunmuş olur. Sadakayı açıktan vermenin zararlarından biri de verir­ken riya olmasa bile cömertliği insanlar arasında yayıldığından sadaka veren kişinin ucub ve kendini beğenme ihtimalinin olmasıdır. Bunun yanısıra eğer sadaka veren kimse halk arasında meşhur olursa o zaman pek çok kimseler ondan istemekle onu rahatsız ederler. Ayrıca o kimsenin zengin olduğu duyuldu­ğunda pek çok dünyevi zararlar da meydana gelir. Meselâ, hükümetin vergi koyması; malında hırsızların gözü olması ve haset edenlerin düşmanlığı vs. İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle buyuruyor: "Sadakayı gizli vermek riya ve şöhretten daha uzaktır." Ayrıca Rasulullah saiiaiiabu aleyhi veseiiem bir hadisinde buyurmuştur: "Sadakaların en faziletlisi dar gelirli birinin kendi gayretiyle herhangi bir yoksula gizlice sadaka vermesidir. Her kim vermiş olduğu sadakadan bahsederse o kişi kendinin meşhur olmasını isteyendir. Kalabalık içinde sadaka veren de riyakardır."Geçmişte büyük zatlar sadakayı o kadar gizlemeye çalışırlardı ki, sadaka ver­miş oldukları fakirin sadaka vereni bilmesinden dahi hoşlanmazlardı. Bundan dolayı bazıları âmâ fakirleri seçerek onlara sadaka verirlerdi. Bazıları da fakirin haberi ol­masın ve utanmasın diye başkaları vasıtasıyla verirlerdi. Kısacası; verilen sadakayla riya ve gösteriş kastedilmiş ise sevaplar mahvolduğu gibi günaha da girilmiş olunur.İmam-ı Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmıştır: "Hangi amelde kişinin niyeti gösteriş olursa o amel boşa gider. Çünkü zekat mal sevgisini insanın kalbinden çıkar­mak için vacib oldu. İnsanlarda makam sevgisi mal sevgisinden daha fazladır. Bu ikisi ahirette insanı helak eden şeylerdir. Cimrilik sıfatı insana kabrinde akrep şeklinde musallat olur. Riya ve meşhur olma isteği ise ejderha şekline girerek (musallat olur).[20]Bir hadiste, "Kişinin dini ve dünyevi hususlarda parmakla gösterilmesi o-nun kötülüğüne yeterli bir sebeptir". Hz. İbrahim bin Edhem rahmetuiiahi aleyh buyu­ruyor ki: "Her kim meşhur olmayı isterse, o kimse Allah ile doğru bir muamelede bulunmamıştır". Eyyûb Sahtiyanı rahmetuiiahi aleyh de; "Her kimin Allah ile muame­lesi düzgün ise evinin nerede olduğunun halk tarafından bilinmesini dahi iste­mez" demiştir.[21] Hz. Ömer radıyaliahu anh bir defasında Mescid-i Nebevi'ye geldi. Hz. Muaz radtyallahu anh'\ Peygamber sallallahu aleyhi vese/tem'in kabri başında otur­muş ağlarken gördü. Niçin ağladığını sorunca Hz. Muaz radıyaliahu anh\ "Ben Ra-sûlullah'tan duydum ki; Riyanın azı da şirktir. Allah ceiie ceiaiuhu bir köşede isim-sizlik içinde yaşayan muttakî kullarını sever. Eğer o kimseler bir yere gidecek olsalar onları kimse aramaz. Herhangi bir meclise gelseler, onları kimse tanı­maz. Onların kalpleri hidayet kandilleridir ve onlar tozlu, topraklı karanlık yerlerden kurtulmuşlardır[22]Kısacası riyayı (gösterişi) kötüleyen pek çok ayet ve hadisler vardır. Fakat bütün bunlara rağmen sadakayı ilan etmekte bazen dini maslahatlar (faydalar) bulunmaktadır. Mesela, başkalarını teşvik etmek gerektiğinde sadaka açıkça verilir. Şöyle ki; birkaç kişinin sadaka vermesiyle dinin önemli bir ihtiyacı karşılanamıyorsa, o zaman sadakayı açıkça vermek başkalarını sadakaya teşvik edip o dini ihtiyacın karşılanmasına sebep olur.Bundan dolayı Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz buyuruyor ki: "Kur'an'ı sesli okuyan açıktan sadaka veren gibidir. Kur'an'ı sessiz okuyan da gizli sadaka veren gibidir.[23] Demek ki Kur'an-ı Kerimi duruma göre bazen sesli bazen de sessiz okumak faziletli oluyor. Önce geçen ayeti kerime hakkında pek çok ulemadan nakledildiğine göre bu ayette farz sadaka olan zekat ve nafile sa­dakaların her ikisi de beyan edilmektedir. Farz olan sadakayı yani zekatı açıktan vermek daha efdaldir. Diğer farzların hükmü de aynıdır. Onları açıkça edâ etmek efdaldir. Çünkü kişi açıktan vermekle hem başkalarını sadaka vermeye teşvik etmiş hem de "Bu adam zekatını edâ etmiyor" şeklindeki suçlama ve töhmeti üze­rinden atmış olur. Bunun için namazın cemaatle kılınmasında namazın edâ edil­mesinin ilanıyla birlikte başka faydalar da vardır. Hafız ibni Hacer rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Allâme Taberi rahmetuiiahi aleyh ve diğerleri farz olan sadakanın açıkça verilmesinin efdal olduğu, nafile sadakanın da gizlice verilmesinin daha üstün ol­duğu hakkında alimlerin görüş birliğinde olduklarını nakletmişlerdir." Zeynübnü-I Münir rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu üstünlük ahvallere göre değişir. Mesela, idareci­ler zalim olduğundan zekatı verilecek mal gizli tutuluyorsa zekatı gizli vermek daha uygundur. Eğer bir kimse önder olduğundan insanlar onun yaptığı işleri kendilerine örnek alıyorlarsa o kişinin nafile olan sadakayı da açıktan vermesi efdaldir.[24]Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma yukarıda geçen ayeti kerimenin tefsirinde diyor ki: "Allah ceiie ceiaiuhu nafile sadakalar içinde gizli verilen sadakayı açıktan verilen sadakadan yetmiş derece üstün kılmıştır. Farz olan sadakalarda ise açık­tan verileni gizli verilenden yirmi beş derece üstün kılmıştır. Diğer bütün farz ve nafile İbadetlerde de durum böyledir.[25] Yani farz olan ibadetleri aşikare yapmak gizli yapmaktan efdaldir. Çünkü kişi farz olan ibadeti gizli yaparsa kendisini töh­met altında bırakmış olur. Diğer bir zarar da o kişinin yakın çevresi "Bu adam fa­lanca ibadeti hiç yapmıyor" kanaatine varmalarıdır. Bundan dolayı onların kalp­lerinde bu ibadetlerin kıymet ve ehemmiyeti azalır. Nafile ibadetlerde ise eğ'er kendisine başkalarının uyacağı ve tâbi olacağını düşünüyorsa bunları açıkça yapması efdaldir.Hz. ibni Ömer raüıyaiiahu anhuma dan Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efen­dimizin şöyle buyurduğu naklediliyor: "Salih amelleri gizlice yapmak aşikâre yapmaktan efdaldir." Fakat bu (şekilde amel yapmak) ittibaya niyet eden içindir. Ancak insanların kendisine ittiba ettiklerini düşünen biri amellerini açıkça yapabilir. Hz. Ebû Umame radıyallahu anh diyor ki: Hz. Ebû Zer radıyallahu anh Rasûlullah sallal-lahu aleyhi veseiiem'öen hangi sadakanın daha faziletli olduğunu sorunca Allah'ın Rasûlü saüaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Gizlice herhangi bir fakire birşeyler ver­mektir." Darlık ve yokluk içindeki birinin sadaka vermeye çalışması daha üstün­dür. Gerçek şudur ki, nafile sadakaları gizli olarak vermek efdaldir. Tabii ki açık­tan vermekte dini bir fayda varsa o zaman sadakanın açıktan verilmesi daha efdal olur. Fakat bu noktada kişi kendi nefsinden ve şeytandan gafil olmamalıdır. Çünkü şeytan sadakayı berbat etmek için "Açıkça vermekte dini bir takım fayda­lar vardır" diye kalbe bir düşünce sokar.Bunun için kişinin sadakayı açıkça vermesinde dinen fayda olup olmadığı­nı dikkatlice araştırması gerekir. Sadakayı verdikten sonrada her gittiği yerde bahsetmemelidir. Çünkü böyle yapmak açıkça sadaka verme hükmüne dahil olur. Hadisi şerifte bahsedildiği üzere insan gizli bir amel yaptığında o gizli amel olarak yazılır. O kişi yaptığı gizli amelini açıklarsa gizli yapılan amel aşikâre yapı­lan amellere dönüşür. Eğer her gittiği yerde insanlara söylerse açıkça yapılan bir amel hükmünden çıkıp riya ile yapılan bir amel hükmüne dahil olur.[26] Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem Efendimiz buyurdu ki; "Allah'ın arşının gölgesinden başka gölge bulunmayan o (kıyamet gününde) Allah celie ceiaiuhu 7 sınıf insanı kendi arşı­nın gölgesinde barındıracaktır. "1 -Adil devlet reisi, 2-Allah celie ceiaiuhu'na ibadet e-derek yetişen genç, 3-Kalbi mescitlere bağlı olan kimse, 4-Hiçbir dünyevi menfaat olmaksızın sırf Allah için bir araya gelen ve ayrılan iki kişi, 5-Soylu ve mevki sahibi, güzel bir kadın kendisine yöneltmek istediğinde Ben Allah'tan korkarım> diyen kimse {Aynı şekilde bir erkek bir kadını kendine yöneltmek istediğinde Ben Al­lah'tan korkarım> diyen kadın), 6-Sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kişi, 7-Kimsenin görmediği tenha bir yerde Allah celie ceiaiuhu'nu hatırlayıp ağlayan kimse". Bu hadiste 7 sınıf insan zikredilmiştir. Başka hadisi şerif­lerde o dehşetli günde arşın gölgesinde bulunacakların daha fazla olduğu bildiril­miştir. Alimler onların seksen iki sınıf insan olacağını bildirmişlerdir. İthaf kitabının yazarı o kimseleri kitabında zikretmiştir. Pek çok hadisi şeriflerde "Gizli verilen sadaka Allah ceiie ceiaiuhu'nun gazabını giderir" buyurulmuştur.Hz. Salim ibni Ebî Cağd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bir kadın çocuğuyla beraber yolda giderken aniden bir kurt çocuğu kapıp götürdü. Kadın kurdun ar­kasından koştu. Derken yolda bir dilenci ile karşılaştı. Dilenci bir şeyler isteyince kadın yanında bulunan bir tek ekmeği ona verdi. Bu esnada çocuğu kapan kurt geriye geldi ve çocuğu bırakarak gitti." Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu­lar ki: "Allah ceiie ceiaiuhu üç kişiyi sever, üç kişiye de gazap eder. Allahu Teâlâ'nın sevdiği üç kişiden birincisi, bir fakirin ihtiyacını gören kişidir, ki o fakir hiç tanıma­dığı ve akrabalığı da olmayan bir topluluğun yanına gelir. Yalnızca Allah için onlardan bir şeyler ister. O kişi kalkar ve diğerlerinden gizli olarak o fakire bir şey­ler verir ve onun verdiği şeyden Allah'tan başka kimsenin haberi olmaz, ikincisi] o kişidir ki, bir topluluk bütün geceyi seferde geçirir. Gece boyunca yürüyen bu topluluğa uyku basınca biraz dinlenmek için bineklerinden inerler. O kişi yatıp istirahat etmek yerine namaza durur ve Allah ceiie ce/a/u/iu'nun huzurunda dua etmeye başlar. Üçüncüsü de; o kişidir ki, bir topluluk düşmanla cihad ederken düşman karşısında yenilgi baş gösterdiğinde ve insanlar dağılmaya başladığın­da o kişi tek başına göğsünü gererek şehid olana kadar yada savaşı kazanana kadar çarpışır. Allah'ın gazap ettiği üç kişiden birincisi; yaşlı (ihtiyar) olduğu hal­de zina eden kimse. İkincisi; fakir olduğu halde kibirlenen kimse. Üçüncüsü; zen­gin olduğu halde zulmeden kimsedir." (Bu hadis, hadisler kısmının on beşinci sı­rasında gelecektir). Hz. Cabir radıyaiiahu anh diyor ki: "Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseilem hutbe okudu ve hutbesinde şöyle buyurdu; Ey insanlar ölüm gelmeden evvel günahlarınıza tevbe ediniz ve iyi ameller işlemek de acele ediniz. Başka işlerle uğraşarak salih amelleri terketmeyiniz. Allah'ı çok zikrederek gizli ve açık sadaka vererek O'nunla yakınlık kurunuz. Çünkü bu ameller yüzünden size rızık verilir, size yardım edilir, sizin bozukluğunuz ıslah edilir."Bir hadisi şerifte "Kıyamet günü herkes, hesaba çekilme kararı verilinceye kadar kendi sadakasının gölgesinde bulunacaktır" buyurulmuştur. Yani güneşin çok yaklaşacağı o kıyamet gününde herkes vermiş olduğu sadaka miktarmca göl­gede olacak. Ne kadar çok sadaka vermişse o kadar fazla gölge olacak. Başka bir hadiste "Sadaka kabir sıcaklığını (azabını) uzaklaştırır ve herkes kendi sadakasıy-la gölgelenir" buyuruluyor. Sadakanın belaları giderdiği pek çok rivayetlerde geç­mektedir. Müslümanların (kötü) amelleri sebebiyle her taraftan çeşit çeşit belaların geldiği günümüzde bol bol sadaka verilmelidir. Özellikle ömür boyu çalışıp biriktiri­lenler göz göre göre bırakılmak zorunda kalındığına göre, bu durumda bol bol sadaka vermeye devam edilmesi gerekir. Böylelikle sadaka olarak verilen mal da zayi olmaktan korunmuş olur. Ayrıca verilen sadaka bereketiyle kişinin üzerine ge­len belalar da kendiliğinden uzaklaşır. Ne yazık ki bizler bütün bu ahvalleri gözle­rimizle gördüğümüz halde bile sadaka vermeye ihtimam etmiyoruz.Bir hadiste "Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır" buyuruluyor. Başka bir hadiste de "Sadaka Allah'ın gazabını uzaklaştırır ve kötü ölümden insanı muhafa­za eder" buyuruluyor. Bir hadisi şerifte "Sadaka ömrü uzatır ve kötü ölümü engel­ler. Kibir ve gururu giderir" diye geçmektedir. Yine başka bir hadiste şöyle buyuru­luyor; "Allah celie ceiaiuhu bir lokma ekmek veya bir avuç hurma ya da buna benzer fakirin ihtiyacını karşılayacak basit bir şey sebebiyle üç kişiyi Cennete koyar. Birin­cisi; sadakanın verilmesini emreden ev sahibi. İkincisi; o ekmeği yada yemeği pişi­ren evin hanımı. Üçüncüsü; sadakayı fakire ulaştıran hizmetçi." Peygamber saiiaiia-hu aleyhi veseilem bu hadisi söyledikten sonra şöyle buyurdu: "Bütün hamdler bizim hizmetçilerimizi bile sevab hususunda unutmayan Allah'a aittir." Bir defasında Ra­sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "En güçlü pehlivan kimdir?" diye sordu. Oradakiler,"Güreşte başkalarını yenendir" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesei­lem, "Asıl pehlivan kızdığı zaman kendisine hakim olandır" buyurdu. Daha sonra, "Kı­sır kimdir, bilir misiniz?" dedi. Etrafında bulunanlar, "Çocuğu olmayan kişidir"' dediler. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Hayır, kısır, ileriye (ahirete) hiç bir çocuk gönder-meyendir" buyurdu. Sonra Allah Rasûlü, "Fakir kimdir?" dedi. Halk, "Ya Rasûlallah malı olmayan kimsedir." dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Asıl fakir, malı olduğu halde ileriye hiçbir şey göndermeyendir. ( Çünkü o sevaba çok ihtiyacı olduğu kıyamet gününde eli boş kalacaktır). Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, Hz. Aişe radtyaliahu anha'ya şöyle dedi: "Bir hurma parçasıyla da olsa nefsini Allah ceiie ceiaiuhuöan satın al. Ben seni Allah ceiie celaiuhu'nun hiç bir sorgusundan kurtaramam. Ey Aişe! Hiçbir isteyen kimse senin yanından eli boş dönmesin, keçi ayağı (paça) dahi olsa ver, onu boş çevirme.[27]İmam Gazali rahmetuliahi a/eyh'in yazdığına göre; "Eskiden halk bir hurma da ol­sa, bir parça ekmekte olsa sadaka verirler ve hiçbir günün sadaka vermeden geç­mesini iyi görmezlerdi. Çünkü Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem, Kıyamet günü herkes vermiş olduğu sadakaların gölgesinde gölgelenecek buyurmuşlardır[28]

10) Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır.                                                          (Bakara-276)

İZAH: Sadakaların artması bundan önce de pek çok rivayetlerde geçmişti. Ahirette sadakanın sevabı dağlar gibi olacaktır. Bu ahiretteki durumdur. Dünya­da da genellikle sadaka malı arttırır. Şöyle ki; ihlasla, bol bol sadaka veren kim­senin gelirlerinde devamlı artış olmaktadır. Kimin gönlü isterse tecrübe ederek bakabilir. Tabii ki ihlaslı olmak şarttır. Riya ve gösteriş olmamalıdır. Faiz ise ahi­rette zaten yok edilir. Dünyada bile çoğunlukla berbat olur. Hz. Abdullah bin Mes'ud radıyallahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu nak­lediyor: "Faizin arttığı gözükse de onun sonu azalmaya doğru gider". Mağmer rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Faizle kazanılan malda azalma olduğu kırk sene içinde ortaya çıkar". Hz. Dahhak radıyallahu anh da diyor ki: "Faiz dünyada çoğalır, ahiret­te ise yok edilir." Hz. Ebû Berze radıyaiiahu anh diyor ki: "Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurdu; İnsan bir parça sadaka verir. O parça Allah indinde o kadar büyür ki, Uhud Dağı kadar olur."

11) Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz                   .(Al-i lmran-92)

İZAH: Hz. Enes radıyallahu anh buyurdu ki: "Ensar içinde en fazla hurma ağaç­lan olan kişi Hz. Ebû Talha radıyallahu anh idi. Onun Beyrûha adlı bir bağı vardı. Hz. EbûTalha radıyallahu anh bu bağını çok severdi. Bu bağ Mescid-i Nebevi'nin karşısındaydı. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem genellikle o bağa gider, onun çok lezzetli ve güzel olan suyundan içerdi. Yukarıda geçen ayet-i Celil'e indiği zaman Ebû Talha radıyai-lahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellemln yanına geldi ve dedi ki; <Allah cette celaluhu'Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz' buyuruyor. Beyrûha, bütün mallarımın arasında bana en sevimli olanıdır. Ben onu Allah için (Allah yolunda) sadaka olarak veriyorum ve onun ecir ve sevabını da Allah ceiie ceiaiuhu'Ğan ümit ediyorum. Siz onu nereye uygun görürseniz, oraya harcayabilirsi-niz? Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem Efendimiz bunun üzerine, Ne güzel! Bu çok kazançlı bir maldır ve Ben onu akrabaların arasında taksim etmeni uygun görüyorum buyurdu. Bunun üzerine Ebû Talha radıyallahu anh, Peki dedi ve Bey-rûha'yı amca çocukları ve diğer akrabaları arasında taksim etti. Başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: Ebû Talha radıyaiiahu anh dedi ki; "Ya Rasûlallah benim bu maliyeti çok yüksek olan bağım sadakadır. Eğer ben bunu kimsenin haberi olma­dan yapabilseydim öyle yapardım. Fakat bağ gizli tutulabilecek bir şey değildir."Hz. ibni Ömer radıyaiiahu anhuma diyor ki: "Ben bu Ayet-i Kerimeyi duydu­ğumda Allah ceiie celaiuhu'nun bana vermiş olduğu bütün şeyleri düşündüm ve onlar arasında Mercâne adındaki cariyemin bana en sevimli olduğunu gördüm. Allah için onu azad ettim. Bundan sonra ben eğer Allah için verdiğim bir şeyden tekrar istifade etmeyi uygun bulsaydım  cariyeyi azat ettikten sonra onunla evlenirdim.[29] İşte bu durum hoşuma gitrridi ve o cariyeyi kölem Hz. Nafi radıyai­ anh ile nikahladım". Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Hz. İbni Ömer radı­ anhuma bir gün namaz kılıyordu. Namazda Kur'an okurken bu ayete ula­şınca işaretle bir cariyesini azat etti." Allah ce/te celaiuhu'nun ve O'nun sevgili Rasûlü'nün sözlerinin ehemmiyetini ve onlarla amel yapmaktaki Öncülüğü öğren­mek isteyen varsa Sahabe-i Kiram hazretlerinden öğrensin. Gerçekten bu zatlar Peygamber saiiaiiahu aleyhi vesetfem'in sahabesi olmaya layıktılar. Peygamber saiiai-lahu aleyhi veseiiem'ln hizmetçisi olmak o mübarek zatların şanına yakışırdı.Allah onların hepsinden razı olsun ve onları Kendinden razı etsin.Hz. Ömer radıyaiiahu anh kendisi için Celûlâ cariyelerinden bir cariye satın alması için Ebû Musa el Eşari'ye bir mektup yazdı. Ebû Musa el-Eşari radıyallahu anh çok kıymetli bir cariye satın alarak ona gönderdi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh cariyeyi yanına çağırdı. Bu ayeti okuduktan sonra onu azat etti. Muhammed bin Münkedir radıyaiiahu anh diyor ki: "Bu Ayet-i Kerime indiğinde Hz. Zeyd bin Harise radıyallahu anh'ın yanında herşeyinden çok sevdiği bir atı vardı. Hz. Zeyd bin Harise radıyatiahu anh atı alarak Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in yanına geldi ve dedi ki; Bu sadakadır Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem atı kabul etti ve onun oğlu Üsame radıyaiiahu anh'a verdi. Hz. Zeyd bin Harise radıyaliahu anh'm yüzünde bu durumdan hoşlanmadığını gösteren bir ifade meydana geldi. (Çünkü evin malı evde kalmıştı. Babanın elinden oğlunun eline geçmişti). Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz buyurdular ki; <AI!ah ceiie ceiaiuhu senin sadakanı kabul etti. Yani senin sadakan edâ edilmiş oldu. Ben şimdi onu ister senin oğluna ister başka bir akraba­na, istersem yabancı birine veririm (Çünkü sen onu oğluna vermiyorsun ki, şahsi menfaat olsun. Sen onu bana verdin ben de istediğime vermekte serbesttim".Beni Süleym kabilesinden bir kişi şöyle diyor: Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyaiiahu anh Rebze adında bir köyde kalıyordu. Orada develeri ve o develere bakan zayıf bir çobanı vardı. Ben de ona yakın bir yerde kalıyordum. Ben kendisinin hizme­tinde bulunmak istediğimi söyledim. "Sizin çobanınıza yardım ederim. Sizin feyiz ve bereketinizden istifade ederim. Ümit ediyorum ki, Allah ceiie ceiaiuhu sizin bere­ketinizden beni de faydalandırır." dedim. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh dedi ki: "Be­nim arkadaşım, sözümü dinleyendir (yani böyle birini arkadaş edinebilirim). Eğer sen buna hazırsan mesele yok, yoksa benimle arkadaşlık niyetinden vazgeç." Ben, "Hangi hususta size itaat etmemi istiyorsunuz?" dedim. O, "Ben birine bir şey verilmesini istediğim zaman en iyisini seçip vereceksin" dedi. Ben bunu kabul ettim. Bir müddet onun yanında kaldım. Su başında kalan bir kafilenin sıkıntı içinde olduklarını öğrendi, Develerinden bir tane getirmemi söyledi. Ben verdiğim söze uygun olarak develerin içinden çok eğitimli ve terbiye edilmiş erkek bir deveyi seçtim. Onun gibi sürüde başka bir hayvan yoktu. Ben tam onu götüre­ceğim sırada aklıma ona burada da ihtiyaç olduğu geldi. Ben o erkek deveyi bırakarak ondan sonra en değerli ve en üstün olan dişi bir deveyi alıp götürdüm. Hz. Ebû Zer radıyaliahu anh ihtiyaçtan dolayı bıraktığım o erkek deveyi görünce bana "Hainlik ettin" dedi. Ben onun maksadını anlayınca dişi deveyi geri götürüp o erkek deveyi getirdim. Orada bulunanlara dönerek, içinizde sevaplı bir iş yapmak isteyen iki kişi var mı?" dedi. Bunun üzerine iki kişi ayağa kalkarak hazır olduklarını söylediler. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh dedi ki: "Eğer herhangi bir özrü­nüz yoksa bu deveyi keserek bu vadide ne kadar ev varsa onların sayısınca hisselere ayırın ve bu devenin etinden her eve bir hisse gönderin. Benim evime de diğer evlere gönderdiğiniz kadar bir hisse gönderin, fazla göndermeyin." Bu iki kişi söyleneni kabul edip, yaptılar. Bu işi bitirince beni çağırdı ve "Ben hâlâ şunu anlayamadım. Bana baştan vermiş olduğun sözü unuttun mu? Unuttuysan seni mazur kabul ediyorum. Yoksa bile bile başından mı savdın?" dedi. Ben, "Unutmamıştım. Size verdiğim söz hatırımdaydı. Develere bakınca bu devenin en kıymetli olduğunu anladım. O anda sizin buna olan ihtiyacınız hatırıma geldi. Çünkü sizin buna ihtiyacınız vardı" eledim. Ebû Zer Gıfârî radıyaiiahu anh, "Sırf benim ihtiyacım için mi bunu bıraktın?" dedi. "Evet. Sırf sizin ihtiyacınızı düşünerek bırak­tım" dedim. O, "Ben, sana ihtiyacımın olduğu vakti söyleyeyim mi? Muhtaç olduğum vakit kabir çukuruna koyulduğum vakittir. O gün benim muhtaç olduğum gündür.Senin her malında üç ortak vardır. Birinci ortak; takdir edilen (bela, musibet ve afet­lerdir). Takdirin iyi malı mı, kötü malı mı alacağı bilinmez. Takdir malı alıp götürür­ken hiçbir şeyi beklemez (yani ben bir malı iyi faydalı ve ileride işe yarar kabul ede­rek bıraktığımda o malın ileride işime yarayıp yaramayacağını bilemem. Öyleyse neden ahiret azığı olarak onu Rabbimin hazinesine şimdi yatırmayayım). İkinci or­tak; varistir ki, o her an senin bütün malını ele geçirmek için ne zaman kabir çuku­runa gideceğini bekler. Üçüncü ortağa gelince; o da sensin (ki malı kendin kullanabi­lirsin). Bu üç ortak arasında en az hisse sahibi sen olma. Takdir malı alıp götürme­den ve mal helak olmadan veya varisin onu alıp götürmeden en iyisi sen o malı bir an önce Allah'ın hazinesine yatır). Bununla birlikte Allah ceiie ceiaiuhu;Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe ulaşamazsınız buyuruyor. Bu deve mallarım arasında bana en sevimliyken neden onu kendime ayırarak muhafaza etmeyeyim ve ileriye (ahirete) göndermeyeyim" buyurdu.Bir hadisi şerifte Hz. Aişe radıyaliahu anha diyor ki: Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimize hediye olarak bir hayvan eti gönderildi. Allah'ın Rasûlü o etten hoşlanmadı. Fakat başkalarının o etten yemesini yasaklamadı. Ben, "Ya Rasûlallah! O eti fakirlere vereyim mi?" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Sen yemekten hoşlanmadığın şeyleri onlara verme." buyurdu. Hz. İbni Ömer radıyaliahu anhuma şeker satın alarak fakirlere dağıtırdı. Hizmetçisi-, "Tatlı yerine yi­yecek verilmesi fakirler için daha faydalı olur" deyince Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhuma, "Doğrudur. Ben de aynı düşüncedeyim. Fakat Allah ceiie ceiaiuhu;<Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe ulaşamazsinız> buyuruyor. Ben ise en çok şekeri (tatlıyı) severim" dedi.[30] Bu mübarek zatlar herhangi bir şeyi daha üstün görseler bile daha çok Allah ve Rasûlü'nün zahiri olan sözleriyle amel etmeye çalışırlardı. Hadisi şeriflerde bu hususta çok örnekler vardır. Başka şeyler daha üstün olsa da sevgilinin ağzından çıkan sözle amel etmek, sevgi ve muhabbetin en üstün derecesidir.

12) Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup geniş­liği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! / O takva sahipleri ki, bolluktada darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.                                                (Al-i lmran-133,134)

İZAH: Alimlerin yazdığına göre Sahabe-i Kiram'dan bazıları Benî İsrail'in şu durumuna imrenmişlerdi: Onlardan biri günah işlediği zaman kapısının üzeri­ne işlemiş olduğu günah ve "O günaha keffaret olarak şu iş yapılsın" diye yazılır­dı. Mesela burnu kesilsin, kulağı kesilsin vs. İşte Sahabeler bu duruma imreni­yorlardı. Çünkü keffaret edâ edilince o günahın affedildiği kesinlikle biliniyordu. Ayrıca günahın ehemmiyeti o zatlara göre o kadar ağırdı ki, bu çeşit cezaları bile işlenen günahın karşısında hafif ve imrenilmeye layık görüyorlardı. Bu zatlar hakkında hadis kitaplarında anlatılan olaylar gerçekten şöyledir: Bir beşer olma­ları sebebiyle günah işledikten sonra o günahın ağırlığını ve önemini onlar faz­lasıyla hissediyorlardı. Erkekler bir tarafa kadınlar da bile bu cezbe vardı. Kadı­nın biri zina suçu işledi. Bizzat kendisi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendi­mizin yanına gelerek suçunu itiraf etti. Günahtan temizlenmek arzusu ile taşlana­rak cezasının verilmesini istedi ve taşlanarak öldürüldü. Peki neden? Çünkü on­ların kalbinde günah korkusu bu tür bir ölümden daha fazlaydı.

Hz. Ebû Talha radıyaüahu anh namaz kılıyordu. Namaz esnasında kalbine hurma bahçesinin hayali geldi. Bunun üzerine o bahçeyi Allah yolunda sadaka ederek rahatladı. Bunu, sadece namazda dünya düşüncesinin kalbine gelmesini vicdanı kabul edemediği için yaptı. Böylece namazda kendini meşgul eden şeyi yanında bulundurmak istemedi. Yine ensardan başka bir sahabinin başından da aynı olay geçmiştir: Hurmalar olgunlaşmak üzereydi. Namazda iken (Ne de gü­zel olgunlaşıyorlar diye) aklına geldi. O zaman Hz. Osman radıyaliahu anft'ın halife­lik dönemiydi. (Adı geçen sahabi) Hz. Osman radıyaliahu an/j'ın yanına gelerek durumu arz etti ve bahçeyi ona verdi. Hz. Osman radıyaliahu anh da bahçeyi elli bin dirheme satarak parasını hayır işlerine harcadı. Bir defasında Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaliahu anh yanlışlıkla şüpheli bir lokma yedi ve hemen ardından bol bol su içerek kusmaya çalıştı. Ta ki şüpheli lokma vücudunun bir parçası olmasın.O mübarek zatlarla ilgili pek çok kıssayı Hikayat-üs-Sahabe adlı kitabımda yazdım. Halleri böyle olan sahabelerin İsrail Oğullarının günahlarının keffaretini bilmelerine ve onunla günahlarının af edildiğinin kendilerine bildirilmesine imren­meleri yersiz değildir. Günahların bu kadar korkunç bir şey olduğuna bizim gibi ehil olmayanların akılları hâlâ ulaşamamıştır. Kısacası bu zatlarda olan istek ve arzu üzerine Allah ceiie ceiaiuhu kendi lütfü keremi, ayrıca sevgili peygamberi Sey-yidül Murselin Hz. Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiemln ümmetine olan lütuf ve ihsanı sebebiyle yukarıdaki ayeti kerimeyi indirmiş ve (özet olarak) "Allah'ın sizi bağışlayacağı salih amellere koşun" buyurmuştur.Hz. Said bin Cübeyr radıyaliahu anh bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle bu­yuruyor: "İyi ameller yoluyla Allah'ın bağışlamasına doğru yarışın. Öyle Cennet'-lere doğru yarışın ki, o Cennetlerin genişliği birbirine eklenmiş yedi kat gökler kadardır. Bir kumaşın diğeriyle birleştirildiği gibi aynı şekilde Cennetin genişliği (ye­di kat göklerle birlikte) birbirine eklenmiş yedi kat yerlerin toplam genişliğine eşittir." Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhumaöan rivayet edildiğine göre, yedi kat gökler ve ye­di kat yerler birleştirilirse Cennetin genişliğine denk olur. Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma'nm kölesi Hz. Küreyb rahmetullahi aleyh diyor ki: "Hz. fbni Abbas radıyaliahu anhuma beni bir Tevrat aliminin yanına gönderdi. Ben ona Tevrat da Cennet'in ge­nişliği hakkında neler olduğunu sordum. Bunun üzerine o alim Hz. Musa âlâ nebiy-yina ve aieyhissetam'm sahifelerini çıkarıp baktı ve dedi ki; <Cennet'in genişliği yedi kat gökler ve yerlerin birleşimi kadardır. Bu sadece Cennet'in genişliğidir. Uzun­luğunu ise yalnız Allah ceiie ceiaiuhu bi!ir>". Hz. Enes radıyaliahu anh diyor ki: Bedir savaşında Allah'ın Rasûlü buyurdu ki: "Ey insanlar! Genişliği yerlerle gökler kadar olan Cennet'e ilerleyin." Bunun üzerine ensardan Hz. Umeyr bin Hammam radıyal-lahu anh (hayret ederek) "Ya Rasûlallah genişliği o kadar büyük olan Cennet mi?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem "Evet şüphesiz öyle" buyurdu. Hz. Umeyr radıyaliahu anh "Ahh! Ahh! Ya Rasûlaîlah. Allah'a yemin olsun ki, ben mutlaka o Cennet'e girenlerden olacağım" dedi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aley­hi veseliem buyurdular ki: "Evet, evet. Sen de o Cennet'e gireceklerdensin". Sonra Hz. Umeyr radıyaliahu anh (savaşmaya güç kazanabilmek için) devesinin yüklüğün­den biraz hurma çıkarıp yemeye başladı ve "Bu hurmaların bitmesini beklemek uzun bir hayattır" diyerek elindeki hurmaları attı ve savaş alanına gitti. Çarpışa çarpışa şehit oldu.[31] Yukarıdaki ayeti kerimede, "Onlar öfkesini yutanlar ve insan­ları affedenlerdir" diye mü'minler özel olarak övülmüş ve methedilmişlerdir. Bu çok yüce ve hususi bir sıfattır. Alimler şöyle yazmışlardır: Din kardeşin bir hata ya­parsa onun yetmiş tane mazereti olduğunu düşün. Sonra o kardeşinin bu kadar özrü olduğunu kalbine inandır. Eğer kalbin bu mazeretleri kabul etmezse o za­man kardeşini değil kendi nefsini kına ki, kardeşin sana yetmiş tane mazeret saydığı halde kalbin ne kadar katı ve sert ki, onları kabul etmiyorsun. Kardeşin sana bir mazeret beyan ederse onun (bu mazeretini) kabul et. Çünkü Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseliem hadisi şeriflerinde, "Her kim kendisine mazeret beyan edilir­de kabul etmezse vergi memuruna verilen günah kadar günaha girer." Peygam­ber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseliem mü'minin şu sıfatını anlatmıştır: "Mü'min ça­buk sinirlenip, çabuk affeder." Görüldüğü gibi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseliem mü'min hiç kızmaz buyurmuyor, aksine kızgınlığı çabuk geçer buyuruyor.İmam Şafii rahmetullahi aleyh diyor ki: "Kızılması gereken şeye kızmayan kimse merkeptir. Sakinleştirdiği halde sakinleşmeyen kimse ise şeytandır. Bu­nun için Allah ceiie ceiaiuhu ayeti kerimede öfkesini yutanlar buyuruyor. Öfkelen­mezler demiyor.[32] Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi veseliem efendimiz buyurdu ki: "Her kim gücü yettiği halde öfkesini yutarsa Allah ceiie ceiaiuhu onun kalbini korkusuzluk ve kamil iman ile doldurur.[33] Mecbur kalmaya her yerde sabır adı verilir. Kişinin kemal derecesi, gücü yettiği halde sabretmesidir. Başka bir hadisi şerifte ise "Al­lah katında kişinin yudumladığı en sevimli yudum öfke yudumudur. Kim bu yudu­mu içerse Allah ceiie ceiaiuhu onun kalbini iman ile doldurur" diye geçmektedir. Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Her kim gücü yettiği halde öfkesini ye-nerse, Allah ceüe ceiaiuhu kıyamet günü onu bütün mahlukatın önünde çağırarak <Hangi huriyi istersen seç al> buyuracaktır". Yine Peygamber saiiaiiahu aleyhi vesei-iem buyurdu ki: "Pehlivan güreşte başkalarını yenen değildir. Asıl pehlivan kızgın­lık anında kendine hakim olandır" buyurmuştur.İmam Hüseyin radıyaliahu antim oğlu Hz. Ali rahmetuiiahi aieyh'm cariyesi ona abdest aldırıyordu. Derken ibrik elinden düştü bu yüzden Hz. Ali rahmetuliahi aieytiın yüzü yaralandı. Hz. Ali öfkeli bir şekilde cariyeye baktı. Bunun üzerine cariye şöyle dedi: "Allah ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki:Öfkesini yutanlar..Bunun üzerine Ali rabmetuiiahi aleyh "Ben öfkemi yuttum" dedi. Cariye ardından aynı ayetin devamını okudu: İnsanları affedenler.. O, "Allah seni affetsin" dedi. Cariye tekrar aynı ayete devam etti:Allah ihsan edenleri sever".Bunun üzerine Ali rahmetuiiahi aleyh, "Seni azad ettim" dedi.1 Bir keresinde kölesi bir misafiri için bir tabak dolusu sıcak et yemeği getiriyordu. Yemek onun küçük çocuğunun başına devrildi ve çocuk öldü. Bunun üzerine Ali rahmetuiiahi aleyh ona, "Seni azad ettim" dedi ve kendisi de çocuğun kefen ve defin işleriyle meşgul oldu.

13) Mü'minler yalnız o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir. Allah'ın ayetleri onlara okunduğu zaman imanlarını artırır ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler. / Mü'minler o kimselerdir ki, na­mazı gereği üzere kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. / İşte bunlar gerçek mü'minlerdir. Onlara Rableri katında dere­celer var, mağfiret ve (Cennet'te) güzel rızık vardır.                                                                                                                                     (Enfal-2,3,4)

İZAH: Hz. Ebû Derda raciıyaiiahu anh buyurdu ki: "Kalbin korkması, kurumuş hurma yapraklarının alevlenip yanması gibidir". Sonra talebesi olan Şehr İbni Havşeb'e dedi ki: "Ey Şehr! sen vücudun titremesi nedir, bilmez misin?" Tale­besi, "Bilirim" deyince, Hz. Ebûdderda, "İşte o zaman dua et. Çünkü o zamanki dua kabul edilir." buyurdu. Hz. Sabit Bünani rahmetuliahi aleyh dedi ki: "Büyüklerden birisi şöyle buyurdu; <Ben hangi duamın kabul olduğunu ve hangisinin kabul olmadığını anlarım>. Halk bunu nasıl anladığını sorunca, <Vücudumda bir tit­reme, kalbimde de bir korku olduğu ve gözlerimden yaşlar aktığı zaman duamın kabul olduğunu anlarım> buyurdu". Hz. Sûddi diyor ki: "Allah anıldığı zaman'dan maksat, bir kimse bir başkasına zulmetmeye veya haram olan bir işi yapmaya karar verdiğinde ona Allah'tan kork denilince onun kalbinde Allah korkusunun belirmesidir". Hz. Haris bin Malik radıyaiiahu anh ensardan bir sahabidir. Bir kere­sinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanında bulunuyordu. Allah Rasülü sal-lallahu aleyhi vesellem, "Nasılsın ya Haris?" buyurdu. Hz. Haris radıyallahu anh, "Ey Al-lah'jn Rasûlü ben hakiki mümin oldum" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Ya Haris. Ne söylediğine dikkat et, Her şeyin bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir?" dedi. (Yani hangi sebeple hakiki mü'min olduğuna karar veriyor­sun) Haris radtyaiiahu anh dedi ki: "Ben nefsimi dünyadan vazgeçirdim. Geceleri uykusuz geçiriyorum (ibadet ediyorum), gündüzleri susuz kalıyorum (yani oruç tutuyorum). Cennet'tekilerin ziyaretleşmeleri her zaman gözümün önünde duru­yor. Cehennemliklerin gürültü, patırtıları feryad-ü figanlarının oluşturduğu man­zara gözlerimin önüne geliyor (yani ben her zaman Cennet ve Cehennemi düşü­nüyorum)." Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Haris! Gerçekten sen nefsini dünyadan vazgeçirmişsin. Bu halini iyice muhafaza et." Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi vesellem bu sözünü üç defa tekrar etti.[34] Her an Cennet ve Cehen­nemin manzarası gözü önünde bulunan kimse dünyaya nasıl kapılır?

14) Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.                                                     

(Enfal-60)

İZAH: Bazı ayet ve hadislerde geçen sevapların çoğaltılarak verileceği hususu bu ayete ters düşmez. Bu ayetin manası ise "Bu amellerin mükafatında bir azalma olmaz" demektir. Yoksa sevabın miktarının ne kadar olacağı, harca­ma yapılan yerin ihtiyacı, harcama yapanın niyeti ve durumlara göre artabilir. Bu açıklama ahiret göz önüne alınmasına göredir. Bazen de daha dünyadayken (yapılan harcamanın) tam olarak karşılığı verilir. 20 no'lu ayetin açıklamasında ve 8 no'lu hadisin açıklamasında geleceği gibi diğer ayet ve hadislerde bu konu teyid edilmiştir. Karşılığın dünyada verileceği açısından bakılırsa, yukarıdaki ayeti kerimenin aynı yöne işaret ettiği ihtimali uzak bir ihtimal değildir.

15) İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendi­sinde ne alışveriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendi­lerine verdiğimiz nzıklardan (Allah için) gizli ve aşikâr olarak harcasınla

(İbrahim-31)

İZAH: Ayeti Kerimede geçen "Gizli ve aşikâr olarak" sö2ü ne zaman, han­gi sadakayı vermek münasipse duruma göre her iki şekilde de sadaka vermek gerekir manasındadır. Dokuz no'lu ayetin açıklamasında geçtiği gibi bundan maksat açıktan verilmesi evla olan (zekat gibi) farz sadakalar ve gizliden veril­mesi evla olan nafile sadakalar kastedilmiş olabilir. "O gün" den maksat altı nu­maralı ayette de geçtiği gibi kıyamet günüdür. Bir de bu ayette zikredilen "Na­mazı gereği üzere kılma" ifadesi birinci ayette geçmiştir.Hz. Cabir radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bir hutbesinde şöyle buyurdu; "Ey insanlar ölmeden önce tevbe edin (Sakın size ölüm gelince tevbesiz kalmayasınız). Meşguliyetler çoğalmadan Önce iyi ameller yapın (sonra meşguliyetinizin çokluğundan dolayı amel etmeye zaman bulamaz­sınız). Ve Rabbinizle aranızdaki bağı O'nu çokça zikrederek gizli ve açıktan bol bol sadaka vererek kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız hem sizin rızkınız genişle­tilir hem size yardım edilir hem de bozuk ahvalleriniz düzeltilir.[35]

16) Ey Rasûlüm itaatkar ve mütevazı olanları (Cennet ile) müjdele. Bunlar o kimselerdir ki, Allah ce//e celaluhu anılınca kalpleri titrer. / Kendileri­ne isabet eden musibetlere karşı da sabırlıdırlar. Namaza devamlıdırlar ve kendilerine verdiğimiz nzıklardan bir kısmını hayır için harcarlar. (Hac-34,35)

İZAH: (Muhbitîn)"in açıklaması mütevazi kimse şeklinde yapılmış­tır. Alimlerin bu kelimenin açıklaması hakkında bir çok görüşleri vardır. Bu keli­menin asıl manası "Aşağıya doğru gidenler" şeklindedir. Bazı alimler bu kelimeyi "Allah ceiie ceiaiuhu'nun emirlerine boyun eğenler" şeklinde tercüme etmişlerdir. Çünkü onlarda başlarını aşağı doğru eğmektedirler. Bazı alimler de "Tevazu gös­terenler" şeklinde tercüme etmişlerdir. Çünkü tevazu sahiplerinin boyunları de­vamlı aşağıdadır. Hz. Mücahid rahmetuiiahi aleyh de bu kelimeyi "Mutmain insanlar" olarak tercüme yapmıştır. Amr İbni Evs rahmetuiiahi aleyh ise "Muhbitin, kimseye zulmetmeyen ve kendilerine zulmedildiğinde intikam almayan kimselerdir" buyu­ruyor. Dahhak rahmetuiiahi aleyh ise "Muhbitîn, tevazu sahibi kimselerdir" demek­tedir. HZ. Abdullah bin Mesud radıyallahu anh, Rebİ bin Haysem radıyallahu an/j'l, gördüğünde, "Seni gördüğüm zaman muhbitîni hatırlıyorum" buyururlardı.

17) Rablerinin huzuruna varacaklarından yürekleri çarparak (Allah yolunda) verenler. / İşte bunlar hayırlıişlerdeyarış ederler ve onlar hayır yapmak için Öne geçerler.                                                        

(Mü'minûn-60,61)

İZAH: Allah yolunda harcamalarına rağmen yinede "Allah katında yaptığı­mız salih ameller nasıl karşılanacak acaba kabul edilecek mi, yoksa edilmeye­cek mi?" diye Allah'tan korkarlar. Bu korku Allahu Teâlâ'nın sonsuz büyüklüğü ve yüce şanından ileri gelmektedir. Bir kimsenin ne kadar büyük rütbesi varsa, ona karşı duyulan korku da o derece fazla olur. Özellikle kalbinde gerçekten saygı bulunan kimsede korku daha fazla olur. Bu kimseler harcama yaparken niyetlerinin halis olup olmamasından da endişe duyarlar. Bazen insan nefsinin ve şeytanın yaptığı hile yüzünden yaptığı işi hayır zannetmektedir. Aslında o bir hayır değildir. Kehf suresinin sonlarında da bu konuda şöyle buyurulmuştur:

"(Ey Rasûlüm) de ki: <Amelleri bakımından en çok ziyana uğrayacakları ha­ber vereyim mi? / Onlar dünya hayatında yaptıkları çalışmalar boşa giden kimselerdir. Halbuki güzel bir iş yaptıklarını sanıyorlardı".                                                                                                       (Kehf-103, 104)

İZAH: Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Mü'min iyi amel yaptığı halde korkar. Münafık ise kötü amel yaptığı halde korkmaz." Fezail-i Hac kita­bında bu hususta pek çok kıssalar anlattık. Allah'ın azamet ve yüceliği kimin kal­bine tam olarak yerleşmiş ise o "Lebbeyk" derken bile bu sözünün kabul edilmeyip reddedileceğinden korkar.Hz. Aİşe radıyallahu anha diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem e sordum. "Ey Allah'ın Rasûlüayeti kerimesi; hırsızlık yapan, zina yapan, şarap içen, diğer günahları işleyen ve Allah ceiie ceiaiuhu'na döneceğinden korkan kimse hakkında mı indi? (Yani bu kimse işlemiş olduğu günahlardan dolayı Rabbinin huzuruna nasıl ve hangi yüz­le gideceğini düşünerek mi Allah'tan korkmaktadır?)". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseitem, "Hayır. (Sözü edilen) kimseler oruç tuttukları, namaz kıldıkları ve sadaka verdikleri halde bu amellerinin kabul edilmeyeceğinden korkan kimse­lerdir" buyurdu. Başka bir hadisi şerifte Hz. Aişe radıyaiiahu anha dedi ki: "Ey Al­lah'ın Rasûlü, bunlar hata yapan ve günah işleyerek korkan kimseler midir?" Ra­sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem "Hayır. Onlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve sadaka verdikleri halde kalplerinde korku olan kimselerdir" buyurdu.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhumadan nakledildiğine göre, "Bu insanlar korku içinde amel yaparlar". Said bin Cübeyr radıyaiiahu anh da, "Onlar sadaka da verirler ve kıyamet gününde Allah'ın huzurunda hesap vermenin zorluğundan da korkar­lar" buyuruyor. Hz. Hasan-ı Basri rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Bunlar salih amel iş­leyen ve bu amelleriyle dahi azaptan kurtulamayacaklarından korkan kimselerdir.[36]Hz. Zeynel Abidîn Ali bin Hüseyin rahmetuiiahi aleyh abdest aldığında yüzü­nün rengi sararır, namaz İçin ayağa kalktığında vücudunu bir titreme sarardı. Birisi bunun sebebini sorunca, "Kimin huzuruna çıktığımın farkında mısın?" buyurdu.2 Bu konuda Fezail-i Namaz kitabında pek çok kıssalar anlatılmıştır. Ayrıca Hikayat-üs-Sahabe kitabının bir bölümü Allah ceiie ceiaiuhudan korkanla­rın beyanı hakkındadır.

18) İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalara yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere yapa geldikleri yardımları vermemek üzere yemin etmesinler. (Kusurları) bağışlasınlar, müsamahalı davransınlar. Al­lah'ın sizi affetmesini sevmez misiniz? Allah Ğafur'dur {çok bağışlayıcıdır), Rahim'dir (çok merhametlidir).                                                                                                                                                                  (Nur-22)

İZAH: Hicretin altıncı senesinde Beni Mustalik Gazvesi denilen bir cihad yapıldı. Bu seferde Hz. Aişe radıyaiiahu anha da Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem ile beraberdi. Hz. Aişe radıyaiiahu anha ayrı bir deveye biniyordu. Devenin üzerinde de Hevdec denilen ve içinde oturulan bir odacık vardı. Hareket saati gelince birkaç kişi bu hevdeci kaldırıp deveye bağlarlardı. Hz. Aişe radıyaiiahu anhanm çok hafif bir bedeni vardı. Öyle ki,, hevdeci kaldıranlar, içerisinde biri olup olmadığının farkına varmazlardı. Çünkü hevdeci dört kişi birlikte kaldırdığı zaman onun içinde yaşı küçük ve kilosu hafif olan bir kadının varlığını nasıl hissedebilirlerdi? Sefer icabı kafile bir yerde konaklamıştı. Derken hareket saati geldi. Görevliler (Hz. Aişe radıyaiiahu anfta'nın hevdecini kaldırıp deveye bağladılar. Kendisi o anda ihtiyaç için gitmişti. Geri geldiğinde boynundaki gerdanlık yoktu. Onu aramak için tekrar geri döndü. Bu esnada kafile hareket etti. Böylece Hz. Aişe radıyaiiahu anha çölde tek başına kaldı. O şöyle düşünmüştü: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem yoldayken benim olmadığımı öğrenince beni aramak için göndereceği adamları buraya gelirler." Bu düşünceyle oraya oturdu, uykusu geldi ve orada uyudu. Allah ceiie ceiaiuhu yapmış oldukları iyi ameller sayesinde onlara en yüksek dere­cede kalp huzuru nasip etmişti. Zamanımızdaki bir kadın olsaydı, bırakın gece yalnız olarak bir çölde yatıp uyumayı korkudan feryadı figan ederek sabaha kadar ağlardı. Hz. Saffan bin Muattel radıyaiiahu anh bir yaşlı sahabi idi. Yolda düşen veya kaybolan eşyaları kontrol etmek için kafilenin arkasından gelirdi. Sabahleyin oraya gelince bir insanın yattığını gördü. O Hz. Aişe radıyaiiahu an/ıa'yı örtünme ayeti gelmeden önce gördüğü için tanıdı ve yüksek sesle dedi. Onun sesiyle Aişe radıyaiiahu anha'nm gözleri açıldı ve hemen yüzünü örttü. Hz. Saffan bin Muattel radıyaiiahu anh devesini çöktürdü. Hz. Aişe radıyaiiahu anha da deveye bindi. Adı geçen sahabi devenin yularından çekerek yürümeye başladı. Nihayet kafileye ulaştılar. Münafıkların başı ve müslümanların baş düşmanı olan Abdullah bin Ubeyy'in eline böylece iftira etme fırsatı geçmiş oldu. İftirayı elinden geldiği kadar yaymaya çalıştı. {Bu iftiraya) bazı saf müslümanlar da katıldılar. Takdir-i İlâhidir ki, bu konu tam bir ay konuşuldu. Halk arasında bu hâdise yoğun bir şekilde ağızdan ağıza dolaşmaya başladı. (Bu süre içerisinde) Hz. Aişe radıyai-lahu anhanm suçsuz olduğuna dair hiçbir ayet inmedi. Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem ve müslümanlar bu olaydan son derece üzülmüşlerdi. Bu durumda ne kadar üzülmek gerektiği de ortadadır. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bu konuda erkek ve kadınlarla meşvere yaparak durumu inceliyor fakat rahatlatıcı bir ipucu elde edilemiyordu, Bir ay sonra Hz. Aişe radıyaiiahu anhanm beraati hakkında Nûr suresinin birkaç ayeti nazil oldu. Bu ayetlerde hiçbir delil ve ispatı olmadan bu iftirayı yayanları Allah ceiie ceiaiuhu büyük bir azap ile korkutuyordu.Bu iftirayı yayma işine karışanlardan biri de Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu an/i'ın akrabası olan Hz. Mistah adında bir sahabi idi. Hz. Ebû Bekr radıyaitahu anh onunla ilgilenir ve yardım ederdi. Bu iftira olayına onun da karışması Hz. Ebû Bekr radıyaiia­hu anh'ı çok üzdü. Üzmesi de gerekirdi. Çünkü o bir yakını olmasına rağmen araş­tırmadan bu iftirayı yaymıştı. Bu üzüntüyle Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu anh bir daha Hz. Mistah radıyaiiahu anh'a yardım etmemeye yemin etti. İşte yukarıda geçen ayeti kerime bu konu hakkında inmiştir. Rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh ile beraber daha başka sahabeler de bu iftira olayına karışan ve önde görünen bazı kimselere yardımı kesmeye karar vermişlerdi. Hz. Aişe radıyai-lahuanha diyor ki: "Hz. Mistah'ın Hz. Ebû Bekr'in akrabası olmasına rağmen bu iftiraolayında büyük bir payı vardı. Ayrıca o Hz. Ebû Bekr radtyaiiahu anh'm himayesinde bulunuyordu. Benim masum olduğuma dair ayet inince Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh adı geçen sahabeye infak etmemeye yemin etti. Bunun üzerinediye başlayan yukarıdaki ayet nazil oldu. Ayetin inişinden sonra Hz. Ebû Bekr radtyallahu anh, Hz. Mistah radıyallahu anh'\ tekrar himayesine aldı."Bir başka hadiste şöyle geçmektedir: "Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh bu ayetin inişinden sonra daha önce Hz. Mistah radiyaiiahu anh'a yaptığı harcamanın iki katını yapmaya başladı." Başka bir hadiste şöyle geçmektedir. "Hz. Ebû Bekr radtyallahu anh'm himayesinde iki tane yetim vardı. Hz. Mistah radıyallahu anh bunlardan biriydi. Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh her ikisinin de harçlığını kesmeye yemin etmişti". Hz. İbni Abbas radıyatiahu anhuma diyor ki: "Sahabelerin bir kısmı bu iftira meselesine karışmışlardı. Bu sebeple içlerinde Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh'm da bulunduğu bazı Sahabeler radıyaiiahu anhum bu iftira işine karışan saha­belere bir daha mâli yardım yapmamaya yemin ettiler. Bunun üzerine <Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalarına vermemek ve önceden harcadığı gibi harcamamak üzerine yemin etmesinler> ayeti kerimesi nazil oldu.1 Bir adam bir başkasının kızının iffetini zedeleyecek yalan sözleri konuşmuş olmasına rağmen o kişi ona yaptığı yardımı önceki gibi, hatta öncekinin iki misli olarak vermeye devam etmesi ne büyük bir mücahadedir!

 19) (Onlar o kimselerdi ki geceleyin namaz kılmak için) vücutları yatak­larından uzak kalır. Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden ümit var olarak dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına har­carlar. / Artık dünyada işledikleri salih amellere mükafat olarak kendileri için göz aydınlığından ne hazırlanıp saklandığını kimse bilmez,                                                                               (Secde-16,17)

İZAH: "Geceleyin onların yanları yataklarından uzak kalır" sözünün tefsiri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Birinci görüş; bu vakitten kastedilen akşam yatsı arasındaki zamandır. Pek çok delillerle de bu görüş teyid edilmiştir. Hz. Enes radıyatiahu anh diyor ki: "Bu ayeti kerime bizim hakkımızda inmiştir. Biz en-sar topluluğu akşam namazını kıldıktan sonra Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem ile beraber yatsı namazını kılmadan evlerimize dönmezdik. Bu nedenle (yukarıda geçen) bu ayeti kerime indi". Sadece Hz. Enes radıyallahu anft'dan nakledilen bir başka rivayette ise muhacir sahabelerden oluşan bir cemaatin âdeti akşam ile yatsı namazları arasında nafile namaz kılmaktı. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil oldu. Hz. Bilal radıyaiiahu anh diyor ki: "Bizler akşam namazından sonra otu­rup beklerdik, sahabelerden bir cemaat ise akşam yatsı arasında namaz kılar­lardı. Bunun üzerine bu ayeti kerime indi". Abdullah bin Isâ radıyaiiahu an/j'dan nakledilen bir rivayete göre ensardan bir topluluk akşamdan yatsıya kadar nafile namaz kılarlardı. Bunun üzerine yukarıdaki ayet nazil oldu. İkinci görüş ise; Bun­dan kastedilen teheccüd namazıdır. Hz. Muaz radıyaiiahu anh'dan rivayetle Rasû-lullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdular ki: "Bundan kastedilen gece namazıdır." Mücahit rahmetuiiahi aieytiöen rivayet edilen bir hadiste de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bir defa gece ibadetinden bahsetti. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı ve sonra (yukarıda zikredilen) ayeti okudu. Abdullah İbni Mesud radıyaiiahu anh Tevrat'da şöyle yazdığını söylüyor: "Gecelerini yataklarından uzak geçiren kimselere Allah ceiie ceiaiuhu hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın kalbinden geçmeyen, hiçbir mukarreb meleğin, hiçbir peygamber ve rasûlün bil­mediği nimetler hazırlamıştır. İşte o nimetler Kur'an-ı Kerim'in (yukarıda geçen) ayetinde zikredilmiştir." Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem"\n şöyle buyurduğunu naklediyor: "Allah ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki; <Ben sa­lih kullarım için hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen nimetler hazırladım.>" Ravzur Reyyahin ve ona benzer kitaplarda bütün gecelerini Rabbinİ hatırlayıp ağlayarak geçiren zatlara ait binlerce kıssalar vardır. Hz. İmam Azam rahmetuiiahi aieytiln yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldığı herkesçe bilinen inkar edilemeyecek bir gerçektir. Ayrıca Rama­zan ayında biri gündüz biri gece olmak üzere hergün iki defa Kur'an-ı Kerim'i hatmettiği de bilinmektedir.Hz. Osman radıyaiiahu anh'm bütün gece uyumadan bir rekatta Kur'an'ı bir kere hatmettiği de meşhur bir olaydır. Hz. Ömer radıyaiiahu anh ise bazen yatsı namazını kıldıktan sonra eve giderek sabah oluncaya kadar namazla meşgul olurdu. Hz. Temîmi Dâri radıyaiiahu anh meşhur sahabelerden biridir. Kendisi bazen bir rekatta bütün Kur'an'ı hatmederdi. Bazen de sabaha kadar aynı ayeti kerimeyi tekrar tekrar okumak âdeti idi. Hz. Şeddad bin Evs radıyaiiahu anh uyumak için yattığında sağa sola döner "Ya Rab Cehennem korkusu benim uykularımı kaçırdı" der ve ayağa kalkardı ve sabaha kadar namaz kılardı. Hz Umeyr radıyaiiahu anh her gün bin rekat namaz kılar ve yüz bin tesbihat yapardı. Hz. Uveys Karni (Veysel Karani) rahmetuiiahi aleyh meşhur bir tabiidir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onu övmüş ve halkı ondan dua istemeleri için teşvik etmiştir. Uveys Karni bazen "Bu gece rüku gecesidir" der ve bütün geceyi rüku ederek geçirirdi. Bazen de "Bu gece secde yapma gecesidir" der ve bütün geceyi secde de geçirirdi.[37]Kısacası o mü­barek insanların Rablerinİ anarak geçirdikleri gecelerin ve o gecelerdeki sevgiliye olan istekleriyle ilgili o kadar fazla kıssalar vardır ki, onları bir araya getirmek mümkün değildir. Hakikaten bu zatlar (aşağıdaki) şiire layıktırlar.Bizim işimiz, geceleri dostu yâd eyleyip ağlamaktır. Bizim uykumuz, sadık dostun hayali uğrunda mahvolmaktır.Keşke Allah ceiie ceiaiuhu bu mübarek zatlarda olan cezbeden ufacık bir parça da bu aciz kuluna nasip eyleseydi.

20) (Ey Rasûlüm) de ki: "Gerçekten Rabbim kullarından dilediği kimse­ye rızkı genişletir ve dilediğine de rızkı daraltır. Allah yolunda ne harcarsanız, Allah onun karşılığını verir, O rızık verenlerin en hayırlısıdır."                                                                                                                (Sebe-39)

İZAH: Yani darlık ve genişliğin her ikisi de Allah celle celaluhu/ndandır. Sizin Allah yolunda harcamayı kısmanızla genişlik olmaz, çok harcamanızla da darlık olmaz. Aksine Allah yolunda yapılan harcamaların karşılığı ahirette kesinlikle ve­rileceği gibi dünyada bile genelde verilmektedir. Bir hadisi şerifte geçtiğine göre Hz. Cebrail aieyhisseiam Allah ceiie ceiaiuhu'nun şöyle buyurduğunu naklediyor: "Ey kulum Ben sana Kendi lütfumla verdim ve senden borç istedim. Her kim Bana kendi rıza, istek ve memnuniyetiyle verirse, Ben onun karşılığını dünyada hemen veririm. Ahirette de hazine olarak saklarım. Kim de kendi rızasıyla vermezse, o zaman Ben vermiş olduğum şeyi ondan cebren geri alırım. O kulum buna sabre­der ve ecrini ümit ederse onun için Rahmetimi vacib kılarım. Onu hidayete ermiş kullarımdan yazarım. Dîdârımı (Beni görmeyi) ona serbest kılarım.[38]Allah ceiie ceiaiuhu'nun ne kadar ihsanıdır ki, kul kendi rızasıyla vermediğin­de ondan zorla alındığı zaman sabrederse sevap kazanacağı bildiriliyor. Halbuki o kişi Allah ceiie ceiatuhu'nun kendisine vermiş olduğu şeyi kendi isteğiyle geriye vermeyince, cebren kendisinden geri alınmaktadır. Bu durumda ecir kazanma­sının manası nedir? Fakat Allah ceiie ceiaiuhunun ihsanları (iyilikleri) hiç sayılabilir mi? Hz. Hasan radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah satlallahu aleyhi vesellem bu ayet hakkında buyurdu ki; <Sizin cimrilik ve israf yapmadan kendi çoluk çocuğunuza harcadıklarınız Allah yolunda harcanmıştır>". Hz. Cabir radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem'İV) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Allah celle ceiaiuhu kişinin islam ölçülerine uyarak çoluk çocuğuna yaptığı harcamaların (nafakanın) karşılı­ğını vermeyi Kendi zimmetine almıştır. Ancak gereksiz inşaatlara ve günahlara harcama yapılması müstesnadır". Yine Hz. Cabir radıyallahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem öen naklederek diyor ki: "Her iyilik sadakadır. Kişinin kendine ve çoluk çocuğuna yaptığı harcama sadakadır. Ayrıca namus ve şerefini korumak için har­cadığı da sadakadır. Müslüman kimsenin (dine uygun) yaptığı bütün harcamaların karşılığını vereceğine Allah ceiie ceiaiuhu söz vermiştir. Fakat günah işlemek için ve lüzumsuz inşaatlar için harcadığı mal bunun dışındadır."Hakîm Tirmizi rahmetullahi aleyh bu konuda Hz. Zübeyr radıyallahu an/ı'dan uzun bir kıssa nakletmiştir. Bu kıssa hadisler bölümünde, 12. hadisin açıklama­sında genişçe zikredilecektir. Allâme Suyûti rahmetullahi aleyh Dürrü Mensur adlı kitabında Hakîm Tirmizi rahmetullahi aleyh'den rivayetle geniş bir şekilde bu kıssayı nakletmiştir. Fakat yine kendisi Lüâii Mesnûa adlı eserinde bu kıssayı çok kısa bir şekilde Ibni Adiy'den rivayetle mevzuat bölümünde beyan etmiştir. Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu söylüyor: "Her gün sabahleyin iki tane melek Allah ceiie ceiaiuhuna dua ederler. Birisi şöyle der; <Allah'ım (Şenin yolunda) harcama yapana Sen karşılığını ver> İkincisi şöyle dua eder; <Allah'ım vermeyip biriktirenin malını Sen helak et>" Bu hadis, hadisler kısmının ikinci hadisinde gelecektir. Cömert insanlara Allah ceiie ceiaiuhu tarafından genişlik ve bolluk kapılarının açıldığı genellikle görülmüştür. Cimriliği yüzünden malını yığan kimsenin ise genellikle semavi bir afet, hastalık, mahkeme masrafları, hırsızlık vs. gibi sebeplerle senelerce biriktirdiği serveti birkaç günde heba olup gitmektedir. Eğer bir kimsenin iyi niyeti ve salih amelle­rinden dolayı başına böyle bir masraf çıkmasa bile, vefasız evlad babanın se­nelerce çalışarak bütün ömür biriktirdiği serveti birkaç ayda harcayıp bitirir. Hz. Esma radıyallahu anha diyor ki: RasCilulİah sallallahu aleyhi vesellem bana dedi ki; "(Hayır ve hasenat için) bol bol harca. Sayıp sayıp saklama. Böyle yaparsan Allah ceiie ceiaiuhu sana sayarak verir. Toplayarak yığma yoksa Allah ceiie ceiaiuhu sana vermez. Elinden geldiği kadar ver"[39]Bir keresinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz Hz. Bilal radıyallahu anh'm yanına geldi. Hz. Bilal radıyaiiahu antim yanında bir miktar hurma vardı. Rasûlul­lah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Bu nedir?" dedi. Hz. Bilal radıyaliahu anh ileride doğabilecek ihtiyacı için sakladığını söyleyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Ey Bilal. Sen bu­nun dumanını Cehennem ateşinde görmekten korkmuyor musun?" buyurdu ve "Ey Bilal çok harcamaya bak. Arşın Sahibi'nin sana az vereceğinden korkma" diye ekledi.Burada zaruret miktarında bile ilerisi için saklamak kınanmaktadır ve Ce­hennem dumanını görmek tehdidi vardır. Hz. Bilal radıyaliahu anh'm şanına yakı­şanda zaten buydu. Çünkü o öyle manevi derecesi yüksek olan insanlardandı ki, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onun yarınını düşünmesine, bugün veren Rabbi-nin yarın da vereceğine dair tam bir güveni olmamasına tahammül edemezdi. Her insanın bir makamı ve derecesi vardır. Şöyle meşhur bir söz söylenmiştir:Salih kulların iyilikleri, mukarreb kulların şanına ve makamına göre hata kabul edilmektedirBir çok olaylar buna örnek olarak gösterilebilir. Kısacası mal kesinlikle saklanacak bir şey değildir. Toplanıp yığılacak bir şeyse hiç değildir. Mal sadece harcanmak için yaratılmıştır. Kendi nefsi için mümkün oldukça az, başkalarına ise bol bol harcamak maldan gelecek faydadır. Fakat burada son derece önemli bir mesele vardır ki, o da Allah ceiie ceiaiuhu katında amellerin niyetlere göre olma­sıdır. Şu hadis çok meşhurdur:Ameller niyetlere göredir"Ne zaman niyet iyi olursa ve sadece Allah için harcama yapılırsa, bu harcama ister kendine, ister çoluk çocuğuna, ister akrabalarına isterse başka birilerine yapılsın muhakkak (bu iyi niyet) bereketlerini ve meyvelerini göstere­cektir. Eğer niyet kötü olursa, gaye şöhret, izzet olursa, iyi insan desinler vs. gibi diğer menfaatler niyete karışırsa, sevap kazanamayacağı gibi günaha girmiş olur. Ayrıca (bu harcamada ) kesinlikle bereketten bahsedilemez.

21) Gerçekten Allah'ın kitabını okuyanlar namazı gereği üzere kılan­lar, kendilerine rızik olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve aşikar harcayanlar asla ziyan etmeyecek bir ticaret umarlar. / Çünkü Allah ceiie ceiaiuhu onlara mükafatlarını tamamen verir ve fazlından onlara ziyadesini ihsan eder. Muhakkak ki O Ğafur'dur (çok bağışlayıcıdır), Şekûr'dur (az amele çok mükafaat verendir).                                                                         

(Fatır-29, 30)

İZAH: Hz. Katâde radıyaiiahu anh diyor ki: "Asla ziyan etmeyecekleri bir tfcareften maksat Cennet'tir. Cennet ne eskir ne de bozulur. Fazlından onlara zi­yadesini verir'Ğen maksat ise (Kur'an'da) beyan olunan    .

ile ifade edilmiştir"[40] Hz. Katâde radıyaiiahu antfın işaret ettiği ayet Kâf suresindedir. Allah ceiie ceiaiuhu bu sûrede şöyle buyuruyor:O Cennet ehli olanlar için arzu ettikleri her şey vardır. Bir de (onların arzu ettiklerinden başka) Bizim katı­mızda daha fazlası vardır (Bunlar da onlara vereceğimiz şeylerdir) Kaf-35)

Bu (ayeti) tefsir eden hadislerde hayret verici şeylerden bahsedilmektedir ki, bunlar için çok geniş açıklamaya ihtiyaç vardır. Onların en üstünü de Allah rızasının ve Allahu Teâlâ'yı sık sık ziyaret etmenin izin ve kararıdır. Bu durumkısmetli insanlara nasip olacaktır. Bu güzel ve büyük nimet hiçbir meşakkati olmayan ve az bir çalışmayla elde edilebilen ameller sebebiyle verilmektedir. Allah cette ceiaiuhu yolunda bol bol harcamak namazı gereği üzere kılmak, bol bol Kur'an okumak... Bunlar dünyada bile son derece lezzetli şeylerdir. Kur'an'ı çok okumakla ilgili kıssalar bundan önce geçmişti. Bir kısmı da Fezail-i Kur'an adlı kitabımda zikredilmiştir. Onları dikkatle okumak gerekmektedir.

22) Rablerine itaate icabet edenler, namazı gereği üzere kılanlar, (ö-nemli işleri) aralarında meşvere ile yürütenler, kendilerine verdiğimiz rızik-tan (Allah yolunda) harcayanlar (için Allah katındaki nimetler dünya malın­dan daha hayırlı ve daha devamlıdır).                                                                      (Şurâ-38)

İZAH: Bu ayetlerde kâmil insanların pek çok sıfatlarından bahsedilmiştir. Allah ceiie ce/a/uftu'nun onlar için kendi katında hazırlayıp vaad ettiği nimetler dün­ya nimetlerinden çok daha hayırlıdır. Alimler Şura suresinin,"Bu mükafat iman edenler ve Rablerine güvenenler içindir" (Şurâ-36) ayeti ve ondan sonra gelen ayetleri hakkında şöyle yazmışlardır: Bu ayetler de sıra­sıyla Hulefa-i Raşidîn radıyaiiahu anhum ecma/n'in hususi sıfatları ve onların zamanı­na ait hadiselere işaret edilmiştir. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu ann'öan başlayarak Hz. Ali, hatta Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyaiiahu anhum'un zamanlarına kadar olan ahvallerle halifeliğin tertibine işaret edilmiştir. O zevatın halifelik tertibine göre sıfatlan ve ahvalleri üzerine dikkat çekilmiştir. Aynı zamanda bu ayetlerde Hule­fa-i Raşidîn radıyaiiahu anhum için ahirette pek çok nimetlerin hazırlandığına işaret edilmiştir. Ayrıca kelimelerin umûmi manada kullanılmasıyla bu sıfatlara sahip ol­maya gayret edenlerin de aynı mükafatlara nail olacakları vaad edilmiştir.Keşke biz müslümanlarda da dini yaşamaya karşı bir şevk olsaydı. Kur'an ve hadislerin bildirmiş olduğu o güzel ahlakı araştırıp, yaşama cezbesi olsaydı. Ancak bizim ahlakımız o kadar bozulmakta ki, hatta o kadar bozulmuştur ki, gay­ri müslimler bize bakarak İslam'dan nefret etmektedirler. O zavallılar bugünkü müslümanların İslâm ahlâkını yaşamadıklarından haberleri yoktur. Onlar müslü-manların şimdiki ahlâkına bakarak onu İslamî Ahlâk zannetmektedirler

Şikayetlerimiz ancak Allah'adır

23) Onların mallarında isteyenin ve (ihtiyacını açıklayamayan) yoksu­lun hakkı vardır.                                                                                 

(Zariyat-19)

İZAH: Yukarıdan beri kâmil iman sahiplerinin özel sıfatları beyan edilmek­tedir. O sıfatlardan biri de onlar sadakayı o kadar bol ve özenerek verirler ki, sanki bu (sadaka işi) onların üzerinde bir hak olmuştur. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Onların mallarında hak vardır demek; zekatın dışında onlar bu mal ile sıla-i rahm (akrabayı gözetmek), misafirlere yemek yedirmek ve mah­rum kimselere yardım etmek gibi harcamalar yaparlar demektir." Mücahid rahmetul­iahi aleyh de "Bundan kasıt zekatın dışındaki harcamadır" demektedir. İbrahim rahmetuliahi aleyh, "O kimseler zekatın dışında mallarında başka bir hak olduğunu kabul ederler" demiştir. İbni Abbas radıyatiahu anhuma diyor ki: "(Ayette geçen) mah­rum kişi, dünyayı kazanmak için çalıştığı halde dünya ondan yüz çevirir. İnsanlar­dan da bir şey istemez." Yine ondan nakledilen bir hadiste şöyle geçmektedir: "Mahrum, Beytül mal'de hiçbir payı olmayan kimsedir".Hz. Aişe radıyaiiahu anha diyor ki: "Mahrum, kazancı kendisine yetmeyip, dar­lık içinde olan kimsedir." Ebû Kılâbe rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Yemâme'de bir adam vardı. Bir kere sel geldi ve onun malını, mülkünü alıp götürdü. Sahabeden birisi; <lşte o kimseye mahrum denir. Ona yardım edilmelidir> dedi." Hz. Ebû Hureyre redıyaiiahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'öen naklederek diyor ki: "Bir lokma (yiyecek) için kapı kapı dolaşan yani dilenen kimse miskin değildir. Asıl miskin, elinde kendi ihtiyacını karşılayacak malı olmayan ve halkın yardım edebilmek için durumundan haberleri olmadığı kişidir. İşte asıl mahrum kişi budur". Fatıma Binti Kays radıyallahu anha yukarıdaki ayet hakkında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'e sorunca Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Malda, zekattan başka da hak var­dır" buyurdu.[41] Bu hadis, bu bölümün hadisler kısmında 16. numarada gelecektir. Ondan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şu ayeti kerimeyi okudu:Bu ayetin bir kısmı 2 nolu ayette geçmiştir. Bu ayette yoksullar ve diğerlerine sadaka vermekle, zekat vermek ayrı ayrı zikredilmiştir. Ayette sadece zekat vermekle yetinilmemesi hakkında teşvik verilmiştir. Kişi malından zekat dışında Allah yolunda bol bol harcamalıdır.Ne yazık ki bugün bizlere zekat vermek dahi zor gelmektedir. Zekatını dahi vermeyen nice müslümanlar vardır. Elbette düğün ve törenleföeki boş ve çirkin âdetler (gelenek ve görenekler) için gerekirse ev dahi rehin olarak verilir. Böyle yapmakla hem dünyada mal berbat olur hem de ahirette bu günahın vebali yüklenilmiş olur.

24) Allah'a ve Rasûlü'ne iman edin ve sizi vekili kıldığı maldan {Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar için büyük bir mükafat vardır.                                                                      

(Hadid-7)

İZAH: Mala vekil olmanın manası şudur: Mal önceleri bir başkasının elin­deydi. Şimdiyse bir kaç günlüğüne senin elinde bulunmaktadır. Sen gözlerini kapayınca bir başkasının eline geçecektir. Hâl böyleyken malı toplayıp yığmak faydasız bir iştir. Bu yüzsüz (vefasız) mal asırlar boyu ne kimsenin elinde kaldı ne de kalacaktır. Onu elde tutmanın çaresini bulan kimse ne bahtiyar kişidir! O çarede malı ancak Allah'ın hazinesine yatırmaktır, Orada ne zayi olma endişesi vardır ne de kaybolma tehlikesi. Ma! dünyada kaldığı müddetçe devamlı tehlike­lerle karşı karşıyadır. Bu günlerde ise İlâhi Kudret bizlere gösterdi ki, büyük köşkler, geniş araziler ve kıymetli ev eşyalarının hepsi göz göre göre elden çıka­rak başkalarının eline geçmiştir. Daha düne kadar ortaksız olarak sahip olduğu­muz binalarda bugün başkalarının kendi yerimize geçtiklerini gözlerimizle gör­mekte, fakat yine de bundan ders almamaktayız.

25) Size ne oluyor ki, Allah ceiie ceiaiuhu yolunda mallarınızı harcamı­yorsunuz. Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Mekke'nin fethinden evvel Allah yolunda harcayıp savaşanlarınız diğerleri ile bir olmaz. Onlar sonradan malını harcayıp savaşanlardan fazilet ve derece yönünden daha büyüktür. Allah ceiie ceiaiuhu hepsine de mükafat vaad etmiştir. Allah ceiie ceiaiuhu bütün yaptıklarınızdan haberdardır.                                      

(Hadîd-10)

İZAH; Yer ve göklerin Allah ceiie ceiaiuhu'nun mirası olmasının manası şu­dur: Bütün insanlar öldüğünde en sonunda yer ve gökler, mal, mülk ve her şey Allah ceiie ceiaiuhu'na kalacaktır. Çünkü O yüce Zat'tan başka bir şey bakî kalma­yacaktır. Madem ki herkes her şeyini bırakıp gidecek, o halde neden kendi eliyle ve rızasıyla harcamasın? Ta ki ahirette onun sevabına kavuşsun. Ondan sonra ayeti kerimede şu konuya dikkat çekilmiştir: Mekke'nin fethinden önce Allah yo­lunda harcayan veya cihad edenlerin dereceleri Mekke'nin fethinden sonra

tasadduk eden veya cihad edenlerin derecelerinden daha üstündür. Çünkü fetih­ten önce ihtiyaç fazlaydı. Bir şey ihtiyacın çok olduğu zaman harcanırsa o kadar çok sevap olur. Hadisler bölümünde 13. sıradaki hadiste geleceği üzere insanla­rın ihtiyaç anlarına çok dikkat etmek gerekir, başkaların muhtaç oldukları zaman­ları kendi yapacağı tasadduklar için en güzel fırsat bilmelidir. Allah ceiie ceiaiuhu sahabeler arasında da bu ayırımı yapmıştır. Yani Mekke'nin fethinden önce har­cama (tasadduk) yapanların sevaplarını çok fazla arttırmıştır. İhtiyaç anında biri­ne yardım yapmanın sevabı çok büyüktür. Bunu devamlı hatırda bulundurmak gerekir.

26) Kimdir ahiretteki mükafatını umarak Allah yolunda malını har­casın da böylece Allah onun mükafatını kat kat versin. Onun için ahirette de çok iyi bir mükafat vardır.                                                              

(Hadid-11)

İZAH: 5 numarada geçen ayet de aynı manadaydı. Önemine binaen aynı konu burada da tekrar zikredilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de sık sık şu hususta uyarı yapılmaktadır: Allah yolunda harcama günü bugündür, harcayacağını harca, öldükten sonra pişmanlıktan başka bir şey yoktur.

27) Şüphesiz sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara (ki bunlar) Allah'a güzel bir ödünç vermiş oluyorlar. Onlara mükafatları kat kat verilir. Ahirette de büyük ecir vardır.                                (Hadid-18)                                        

İZAH: İnsanlar sadaka vermekle aslında Allah ceiie ce/a/u/ıı/na borç vermiş oluyorlar. Çünkü bu kimselere vermiş oldukları sadakalar aynen bir borç gibi tekrar geriye ödeniyor. İşte bu verilen sadakalar, sadaka veren kişi son derece muhtaç ve mecbur durumda iken büyük bir bedel ve karşılıkla geri iade edilecektir. İn­sanlar yapacakları düğün, yolculuk ve diğer ihtiyaçları için azar azar biriktirip bir kenara koyuyorlar. Böylece falanca ihtiyacın zamanı yaklaşıyor veya çocuğun düğünü olacak gibi şeyleri düşünüp duruyorlar. Zamanı gelince sıkıntıya düşme­mek için ellerine imkan geçtikçe biraz elbise, biraz altın takılar vs. satın alarak bir kenara koyuyorlar. Ta ki zamanı gelince sıkıntıya düşmesinler. Ahiret ise öyle ihtiyaç ve zaruret vaktidir ki, o zaman ne kimseden bir şey satın alınabilir, ne borç alınabilir ne de kimseden bir şey istenebilir. Bu kadar mühim ve zor bir zaman için elden geldiğince mümkün olduğu kadar fazla biriktirmek ileri görüşlülük ve yararlı bir iştir. Azar azar biriktirmek burada (dünyada) anlaşılmasa da orada (ahirette) dağlar büyüklüğünde (ecir ve sevap) olarak elde edilecektir.

28) (Ganimet mallarında bir de şu kimselerin hakkı vardır) Daha ön­ceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kim­seler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.                                                               

(Haşr-9)

İZAH: Yukarıdaki ayette beytül malda haklan bulunanlardan bahsedilmek­tedir. Bu ayeti kerimede hak sahipleri arasında ensar da zikredilmiştir. Ayrıca en-sarın hususi sıfatlarına işaret edilmiştir. O sıfatlardan biri de onların kendi evle­rinde kalarak iman ve güzel sıfatları elde etmeleridir. Genellikle insanın kendi evinde oturarak bu gibi güzel sıfatları elde etmesi zordur. Dünyevi işler ve diğer meşguliyetler çoğu zaman insana engel olmaktadır.Ensarm ikinci özel sıfatı ise muhacirleri son derece sevmeleridir. İslam'ın (başlangıç) tarihini bilenler ensarın hallerine ve sevgiyle ilgili olaylarına hayran kal­maktadırlar. Bununla ilgili birkaç kıssa Hikayât-üs Sahabe adlı kitapta geçmiştir. Burada örnek olarak bir kıssayı yazıyorum. Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseilem hicret ederek Medine-i Münevvere'ye geldiğinde ensar ve muhacirler arasında bir muha­ciri bir ensara katmak suretiyle özel bir kardeşlik bağı kurmuş ve her bir muhaciri bir ensara kardeş yapmıştı. Çünkü muhacirler yabancı olduklarından bilmedikleri yerde pek çok sıkıntılarla karşılaşabilirlerdi. Ensar ise oranın yerlileriydi. Eğer onlar muhacirlerle ilgilenir ve onlara yardımcı olurlarsa o zaman muhacirler için kolaylık olurdu. Peygamber saüaiiahu aleyhi veseilem Efendimizin uyguladığı bu tertip ne kadar güzeldi. Böylece muhacirler için her türlü kolaylık sağlanmış, ensar için de bir zorluk olmamıştı. Çünkü bir kişiyle ilgilenmek herkes için kolaydı.

Bu hususta Abdurrahman bin Avf radıyaiiahu anh başından geçeni şöyle anlatıyor: Biz (muhacirler) Medine'ye geldiğimizde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem benimle Sa'd bin Rebî arasında kardeşlik bağı kurdu. Sa'd bin Rebî bana, "Ben ensarın en zenginiyim. Malımın yansını sen al. Benim iki hanımım var. Hangisini beğenirsen ben onu boşayayım. Iddeti bitince onunla nikahlanırsın." dedi.Yezid bin Esam rahmetullahi aleyh diyor ki: Ensar Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'e, "Bizim tarlalarımızı muhacirlerle aramızda yarı yarıya paylaştırınız" dedi­ler. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veseilem bunu kabul etmedi ve buyurdu ki:"Bağ ve bahçelerde bunlar (muhacirler) çalışacaklar, mahsulde de paylan olacak.' Onların çalışmasından siz, sizin topraklarınızdan onlar faydalanacak.[42]Sadece din kardeşliğinden dolayı böylesine bir bağlılık ve sevgiyi bugünkü akılların alması zordur. Takdir-i llahi'ye bakınız ki, başkalarını kendine tercih etmek ve onların derdiyle dertlenmek müslümanın özel alâmeti iken, bugünkü Müslüman sadece kendi çıkarını düşünen ve nefsine köle olmuş bir durumdadır. Başkası ne kadar eziyet çekerse şeksin yeter ki kendisi rahat etsin düşüncesin­dedir. Bir zamanlar müslümanın şiarı, kendisi eziyet çekerek başkasını rahat et-tirmesiydi. Müslümanların tarihi bu tür olaylarla doludur. Mesela büyük zatlardan birinin hanımının ahlakı çok kötüydü. Her zaman kocasına eziyet ederdi. Biri o zata "Efendim bunu boşayınız" deyince o zat "ben bunu boşarsam korkarım ki bu başkasıyla evlenir. O evlendiği adamda bundan eziyet görür" dedi.[43]Buradaki inceliğe bakınız. Acaba bizden birisi başkası eziyet çekmesin diye eziyete katlanmaya hazır olabilir mi?Yukarıdaki ayette ensarın üçüncü sıfatı şöyle beyan edilmektedir: Muha­cirler herhangi bir yerden ganimet malı vs. elde ettiklerinde ensarın buna canı sıkılmaz yada heves etmezlerdi. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu ayetin maksadı şudur: "Muhacirlerin ensar üzerine genel olarak faziletli kılınmasından dolayı ensar üzülmezlerdi."Ayeti kerimede beyan edilen dördüncü sıfat şudur: Onlar ihtiyaç ve yokluk içinde olmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih etmişlerdir. Bununla ilgili kıssalar onların hayatlarını anlatan tarih kitaplarında çok sayıda mevcuttur. On­lardan bir kaç tanesini Hikayât-üs Sahabe adlı kitabımın Sahabelerin din kar­deşlerini kendilerine tercih etmeleri ve yardımlaşmaları adlı bölümünde yazdım. Bu olaylardan birisi olan ve aynı zamanda bu ayetin inmesine sebep olan kıssa şöyledir: Birisi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem m yanına gelerek fakirliğinden ve açlığından şikayet etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hanımlarının evlerine adam gönderdi. Fakat hiç birinin yanında yiyecek bir şey çıkmadı. Bunun üzerine Allah Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem ashabına, "Bunu misafir edecek biri var mı?" buyurdu. Bazı rivayetlerde ismi Ebû Talha radıyaiiahu anh olan ensari bir sahabe o misafiri alıp evine götürdü. Hanımına, "Bak bu Rasûlullah'ın misafiridir. Ona ik­ramda kusur etme ve evde olan hiçbir şeyi ondan saklama" dedi. Hanımı, "Evde sadece çocuklara yetecek kadar yiyecek var. Ondan başka hiçbir şey yoktur" dedi. Hz. Ebû Talha, "Çocukları avutarak uyut. Biz yemeğe oturduğumuzda sen düzeltme bahanesiyle kalkarak ışığı söndür. Ta ki biz yemeyelim de misafir ye­sin" dedi. Hanımı aynen öyle yaptı. Sabahleyin Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi vesel-tem'in yanına geldiklerinde Allah Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allahceiie ceiaiuhu bu karı-kocanın davranışlarını çok beğendi ve bu ayeti kerime nazil oldu" buyurdu.[44]Hadisler bölümünde gelecek olan 13. sıradaki hadis, bu ayetin tefsiri hak­kındadır. Ondan sonra Allah ceiie ceiaiuhu yüce kelamında şöyle buyurmuştur: "Her kim nefsinin hırsından korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir". Bu ayette )Şuhh'un manası; insanın fıtratında olan hırs ve cimriliktir. Yani insan bil fiil cimrilik etmese de tabiatında cimriliğin bulunmasıdır, Bundan dolayı bu kelimenin açıklaması hakkında alimlerden değişik sözler nakledilmiştir. Bunu "Hırs" ve "Tamah" olarak ifade etmek doğrudur. Bu ise kişinin hem kendi malına hem de başkasının malına karşı olur. Adamın biri Hz. Abdullah İbni Mesud'un yanına ge­lerek, "Ben helak oldum" dedi. O, "Niçin?" deyince, adam şöyle dedi: "Allah ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki; <Her kim şuhh'dan korunursa, işte kurtuluşa eren odur>. Halbuki bende bu hastalık bulunmaktadır. Gönlüm elimden bir şey çıkmasını istemiyor". Hz. İbni Mesud radıyaiiahu anh dedi ki: "Bu şuhh değil cimriliktir. Gerçi cimrilikte iyi bir şey değildir. Şuhh ise başkasının malını haksız olarak yemektir."Hz. İbni Ömer radıyaliahu an/ıuma'dan da buna yakın bir mana nakledilmiştir. O buyuruyor ki: "Şuhh kişinin malını harcamaması demek değildir. Böyle yapmak cimriliktir. Aslında cimrilik de çok kötü bir şeydir. Şuhh ise başkasının malına göz dikmektir". Hz. Tavus rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Cimrilik kişinin malını harcamamasıdır. Şuhh ise başkasının malında cimrilik yapmaktır. Yani başkası malını harcarken bundan rahatsızlık duymaktır". Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhu-maöan nakledildiğine göre; "Şuhh, cimrilikten daha kötüdür. Çünkü cimri sadece kendi malını harcamaz. Şahîh (yani açgözlü) ise kendi malını harcamadığı gibi başkasının elinde olanın da kendi eline geçmesini ister".Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'den nakledilen bir hadisi şerifte; "Her kim de şu üç şey varsa, o şuhhdan kurtulmuştur: 1-Malının zekatını veriyorsa, 2-Mi-safire ikram ediyorsa, 3-İnsanlara musibet anlarında yardım ediyorsa". Başka bir hadiste ise Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Şuhh'un Islamı yok ettiği gibi hiçbir şey yok etmez (zarar vermez)". Yine başka bir hadiste şöyle geçmek­tedir: "Allah yolunun tozu ile Cehennem ateşi bir kimsenin bedeninde birleş-mediği gibi, iman ve şuhh da bir kalpte birleşmez.Bir hadiste Hz. Cabir radıyallahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Zulüm (yapmaktan) sakının, çünkü zülüm kıya­met gününde zifiri karanlık olacaktır. (Yani zülüm yapmak öyle şiddetli karanlık oluşturacak ki karanlıklar birbirine girmiş olacaktır). Şuhhdan da sakınınız, çünkü şuhh (açgözlülük) sizden öncekileri helak etti. Bu yüzden onlar başkalarının ka­nını döktüler yine aynı sebeple mahrem olan kadınlarıyla zina ettiler".Hz. Ebû Hûreyre radıyallahu anh Rasûlullah sallailahu aleyhi vesellem'İn şöyle buyurduğunu naklediyor: "Kendinizi şuhh ve bûhl (cimrilik)'den koruyun. Çünkü bu (ikisi) sizden öncekilerin akrabalık bağlarını kopardı, onları kendi mahrem kadınlarıyla zina yapmaya sevk etti ve onlara kan döktürdü. Şöyle ki; bir erkek yabancı bir kadınla zina yapacak olsa o kadına bir şeyler vermesi gerekir. Aksi­ne kendi kızıyla zina ederse bedavadan fuhuş yapmış olur. Mal için soygun yapmak ve adam öldürmek zaten bilinen bir şeydir".Hz. Enes radıyaiiahu anh diyor ki: "Adamın biri vefat etti. Haîk; <Bu Cennetlik biriydi> demeye başladılar. Rasûlullah sallailahu aleyhi veseiiem; <Siz onun her halini biliyor musunuz? Belki de o diiiyle boş laf konuşmuştur. Belki de kendisine fay­dası olmayan bir şeyde cimrilik yapmıştır> buyurdu". Başka bir hadiste bu olay şöyle nakledilmiştir: "Uhud savaşında bir adam şehid oldu. Kadının biri onun yanına gelerek, <Oğlum şehitlik sana mübarek oisun> dedi. Bunun üzerine Ra­sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki; <Sen biliyor musun? Belki de o boş bir kelime konuşmuştur ya da ihtiyacı olmayan bir şeyde cimrilik yapmıştır>".1 Böyle basit bir şey de cimrilik yapmak ancak hirs ve açgözlülük sebebiyle olur. Yoksa zararı dokunmayan basit bir şey de cimrilik olmaz

29) Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim böyle yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır. / Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de, "Ey Rabbim beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce size nzık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın. / Halbuki Allah, bir kimseyi, eceli geldiği zaman asla geciktirmez. Ve Allah bütün yaptık­larınızdan haberdardır.                                                                                   (Münafıkûn-9,10,11)

İZAH: Mal-mülk ve çoluk-çocuk meşguliyeti kişinin Allah ceiie ceiaiuhu'nun emirlerini yerine getirmekte kusur işlemesine sebep olan şeylerdir. Fakat kimse ölüm vaktinin ne zaman geleceğini kesinlikle bilmemektedir. İşte o zaman piş­manlık ve üzüntüden başka insanın elinden bir şey gelmez. Göz göre göre çoluk çocuğu, malı mülkü ve herşeyi bırakıp gitmek zorunda kalacaktır. Bugün fırsat eldeyken ne yapılabilirse yapılmalıdır.Yazmam boya çabuk, saçını örüp bağla Yâ, sen hangi şeylerle uğraşmaktasın hâlâ Sevgili ne zaman çağıracak kim bilir? O vakit şaşıp kalacaksın gün ortasında Hz. İbni Abbas radıyallahu anhuma diyor ki: "Rasûlullah sallailahu aleyhi veseiiem buyurdu ki; <Her kimin hac yapacak kadar malı varsa, ona zekat vacip olduğu halde zekatını vermezse ölüm zamanı o kimse tekrar dünyaya dönmek isteye­cektir. Birisi İbni Abbas radıyallahu anhumaya, "Dünyaya dönmeyi kafir ister. Müs­lüman kişi istemez" deyince, Hz. İbni Abbas radıyatiahu anhuma (yukarıda gecen) ayeti okuyarak, "Bu ayette Allah ceiie ceiaiuhu Müslümanlara hitap etmiştir" dedi.Başka bir hadiste Hz. İbni Abbas radıyallahu an/ıuma'nın şöyle dediği nakle­dilmiştir. "Bu ayette zikredilen kişi mü'min kişidir. Bu kişinin ölüm zamanı geldi­ğinde, zekat farz olacak kadar malı olur da onun zekatını eda etmemiş olursa, kendisine hac farz olmuşken hac yapmamış olursa ya da Allah ceiie ceiaiuhu'nun haklarından bir hakkı ödememiş olursa, ölüm anında zekat ve sadaka verebil­mek için dünyaya geri dönmek isteyecektir. Fakat Allah ceiie ceiaiuhu ölüm vakti gelen kişinin ecelinin geciktirilmeyeceğini beyan etmiştir"[45]Kur'an-ı Kerim'de her insanın ölüm vaktinin belirlendiği sık sık vurgulanmıştır. Bu vakitte zerre miktarı ileri-geri oynama olamaz. İnsan "Falanca şeyi sadaka edece­ğim, filanca şeyi vakf edeceğim, filancılar için vasiyet yazacağım" diye düşünüp du­rur. Bu düşünceler içindeyken öbür taraftan bir anda elektrik hattının düğmesine ba­sılır, bu kimse yürürken, otururken veya uyurken ölüm gelir. Öyleyse yapılan meşvere ve kararlarda böyle hayırlı işleri asla geciktirmemek gerekir. Mümkün olduğu kadar Allah yolunda harcamakta ve Allah katında yatırım yapmakta acele etmek gerekir.

Allah başarıya ulaştırandıryaptıklarınızdan haberdardır. / O kimseler gibi olmayın ki, Allah'ı unut­muşlar. (Bunun cezası olarak) Allah da onları kendilerine unutturmuştur. İşte bunlar fasık olanlardır. / Cehennem'lik olanlarla Cennetlikler bir olmaz. Cennet ehli olanlar kurtulanlardır.                                              

(Haşr-18,19,20)

İZAH: "Allah ce//e ceiaiuhu da onları kendilerine unutturdu" sözünün manası; "O kimselerin akılları öyle alınmıştır ki, kendi kâr ve zararlarını bile anlamamakta ve kendilerini helak edici şeyleri seçmektedirler."Hz. Cabir radtyailahu anh diyor ki: Ben öğlen vakti Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'ln yanındaydım. Mudar kabilesinden bir cemaat geldi. Onların ayakları çıplak, vücutları çıplak ve karınları açtı. Rasûluliah saüaiiahu aleyhi veseiiem onların bu yokluk halini görünce nurlu yüzü değişti. Kalktı odasına gitti. Galiba evde onlara uygun bir şeyler bakmak için gitmişti. Sonra tekrar mescide geldi. Hz. Bilal radı-yaiiahuanh'a ezan okumasını söyledi. Öğlen namazını kıldı. Ondan sonra minbere çıkarak Allah ceite ceiaiuhu'ya hamd-u sena ettikten sonra Kur'an'dan birkaç ayet okudu. O ayetlerden birisi de yukarıda geçen ayetti. Daha sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem sahabeye sadaka vermelerini emretti ve şöyle buyurdu: "Sadaka veremeyeceğiniz günden evvel sadaka veriniz. Sadaka vermekten aciz kalmadan önce sadaka veriniz. Kim ne verebilirse onu versin. Dirhem verebilen dirhem, elbise verebilen elbise, buğday verebilen buğday, arpa verebilen arpa, hurma verebilen hurma hatta bir hurma parçası verebilen de onu versin". Bunun üzerine ensari bir sahabî zorla kaldırabüdiği dolu bir torba getirdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem e verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'İn nurlu yüzü sevinç-ten parlıyordu. Buyurdular ki: "Her kim hayırlı bir yol açarsa onun sevabını aldığı gibi o yolda amel yapanların sevabını da alır. Amel yapanların sevabından da bir şey eksilmez. Aynı şekilde her kim de kötü bir yol açarsa günahı ona olduğu gibi, üstelik onunla amel yapanların hepsinin günahı da kendi boynuna olur. Bu durum günah işleyenlerin günahından bir şey eksiltmez". Daha sonra halk dağılıp gitti. Kimi dinar getirmişti. Kimi dirhem, kimi tahıl... Kısacası Rasûlullah'm yanında yiyecek ve giyeceklerden oluşan iki yığın meydana gelmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem bunların hepsini Mudar kabilesinden gelenlere taksim etti.[46]Bir hadisi şerifte şöyle buyuruluyor: "Ey insanlar kendiniz için ileriye (âhirete) bir şeyler gönderin. Öyle bir gün gelecek ki arada hiçbir aracının ve hiçbir perdenin olmadığı bir halde Allah celle ceiaiuhu şöyle buyuracak; <Sana emirlerimi ulaştıran bir elçi gelmedi mi? Ben sana mal vermedim mi? İhtiya­cından fazla şeyler vermedim mi? Kendin için ileriye ne gönderdin?>. O kimse sağına soluna bakınacak bir şey göremeyecek gözlerinin önünde Cehennem'-den başka bir şey olmayacak. Her kim Cehennem'den kurtulabilirse kurtulmaya çalışsın. İsterse yarım hurma tanesiyle olsun"[47]O günün manzarası çok korkunç olacaktır. Çok çetin bir sorgulama olup, alevler saçan Cehennem kişinin karşısında bulunacak ve her an o Cehennem'e atılma korkusu olacaktır. İşte o gün kişi dünyadayken her şeyini Allah için harcamadığına pişman olacaktır. Bugün biz hayali ihtiyaçlardan dolayı Allah yolunda harcamaktan elimizi çekiyoruz. Ancak şu gün gözümüz (dünyaya) kapansa ihtiyaçlarımızın hepsi bitecek, sade­ce Cehennem'den kurtulmanın şiddetli ihtiyacı başımıza binecektir.Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaliahu anh bir kere hutbede şöyle buyurdu: "Şunu iyice bilin ki, sizler sabah akşam ne zaman biteceği size gizli olan bir zaman içinde yürü­mektesiniz. Elinizden geliyorsa bu zamanı dikkatli geçiriniz. Bunu da yalnız Allah'ın dilemesiyle yapabilirsiniz. Bir kavim zamanlarını kendilerine faydalı olmayan işlerle geçirdiler. Allah celle ceiaiuhu sizi onlar gibi olmaktan menetmiş ve şöyle buyurmuştur;AIIah'ı unutan, Allah'ında kendilerini, kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın (Haşr-19). Nerede sizin tanıdığınız o kardeşleriniz? Onlar ömürle­rini tamamlayıp göçtüler (gittiler). Ve onların amelleri de bitti. Şimdi onlar nasıl amel yapmışlarsa o amellerine kavuştular (iyi ameller yapmışlarsa, zevk ve sefa içindeler, kötü amel yapmışlarsa cezasını çekiyorlar)"Nerede eskiden koca koca şehirler imar eden zâlim insanlar? Nerede yük­sek (kale) duvarlarıyla kendilerini muhafaza edenler? Şimdi onlar taş ve toprak yığınları altında yatıyorlar. Bu Allah celle ce/a/uhu'nun kelamıdır. Ne onun hikmet­leri biter ne de nuru söner. O karanlık günler için bugün o nurdan istifade et. Ve Allah'ın kelamından nasihat al. Allah celle ceiaiuhu bir kavmi överek buyurdu ki:"Onlar hayırlı işlere koşarlar, rahmetimizi umarak ve azabımızdan korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize huşu ile itaat ederlerdi".                                                                                                                  (Enbiya-90)

Allah rızasının kastedilmediği bir sözde hiçbir hayır yoktur. Allah yolunda har­canmayan bir malda da hiçbir hayır yoktur. Hilm'i (yani yumuşaklığı), öfkesini bas­tırmayan kişi de iyi bir insan değildir. Allah rızasına karşılık kınayanların kınama­sını dikkate alan (kınama korkusuyla ameli terkeden) kişide hayırlı insan değildir.[48]

31) Her türlü halde mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) birhandır. (Kim onlarla meşgulken Allah'ı anarsa onun için) A mükâfat vardır. / Gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun. ÖğütleriniEmirlerine itaat edin. Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Bu sizin için daha ha­yırlıdır. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte bunlar kurtuluşa erenlerdir.                                                                              (Teğabun-15,16)

İZAH: 28 numaralı ayetin izahında da geçtiği gibi şuhh cimriliğin en üst derecesidir. Mallar ve evlatların bir imtihan olmasının manası ise şunu ayırt et­mektir: Kim bunlarla meşgulken Allah ceiie ce/a/u/ıu'nun emirlerini terk edip, Allah'­ın zikrinden gafil olmakta kim de bu meşguliyetlerle birlikte Allah'a itaat ederek O'nu hatırlamaktadır. Örnek olarak Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hayatı önümüzdedir. Günümüzde birinin bir veya iki hanımı varsa Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'inln dokuz tane hanımı vardı. Erkek ve kız çocukları da vardı. Ayrı­ca torunları da vardı.Rasûlullah saiiaüahu aleyhi veseiiem Efendimize ilave olarak Sahabe-i Kiram radtyaiiahu anhum'un durumları da gözler önündedir. Ayrıca gayet geniş bir şekilde kitaplarda yazılıdır. Hz, Enes radıyatiahu antim çocuklarının sayısını bilmek güçtür. Bir keresinde şöyle buyurmuştur: "Benim torunlarımı bir kenara bırakın kendi öz çocuklarımdan yüz yirmi beşini kendim defnettim.[49] Hayatta kalanlar ve onların çocukları bunun dışındadır". Bütün bunlara rağmen Hz. Enes radıyaiiahu anh kendi­sinden en çok hadis rivayet edilen sahabiler arasındadır. Genellikle cihada katı­lırdı. Çoluk çocuğunun bu kadar kalabalık olması onu ne ilimle meşgul olmaktan ne de cihada gitmekten alıkoymuyordu.Hz. Zübeyr mdıyaiiahu anh şehit olduğunda dokuz oğlan çocuğu dokuz kız ço­cuğu ve dört tane hanımı vardı.Torunlarından bazıları yaş bakımından kendi oğul­larından büyüktü.[50] Kendisi hayattayken vefat eden çocukları ise bunun dışındadır. Bütün bunlara rağmen ne bir iş ne de başka bir meslekle meşgul oldu. Ömrünü ci-hadla geçirdi. Sahabelerden pek çoğunun durumu da aynıdır. Ne malları onların di­nine engel olurdu ne de evlatlarının çokluğu. Ticaretle uğraşanların ticaretleri de on­ların din işlerine engel olmazdı. Allah ceiie ceiaiuhu bizzat Kur'an'da onları övmektedir.

"Onlar Öyle kimselerdir ki ticaretleri onları Allah'ın zikrinden, namazını kaim etmekten, zekat eda etmekten alıkoymaz. Ve onlar gözlerin ve kalplerin dö­neceği o (kıyamet) gününden korkarlar. Netice itibariyle Allah onlara amel­lerinin karşılığını çok güzel bir şekilde verecektir. Ve onlara kendi fazlından (sevap ve ecirden başka ikram olarak) daha da verecektir"                                                                      (Nûr-37,38

Bu ayetin tefsirinde pek çok sahabenin sözlerinde şu ifade geçmektedir: "Ticaret yapan kimseleri yaptıkları ticaret Allah ceiie ceiaiunu'yu anmaktan alıkoy-mazdı. Ezanı duyduklarında hemen dükkanlarını bırakarak namaza giderlerdi[51]

32) Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz. Allah onu size kat ka artırıp verir. Ve günahlarınızı bağışlar. Allah Şekur'dur (azıcık bir iyiliğe çok sevap verir). Halim'dir (azap vermekte acele etmez). / O gizliyi de aşikarı da bilendir. Her şeye galiptir. Hikmet sahibidir.                                                                 (Teğabun-17,18*

İZAH: Ayetler bölümünde 25, 26 ve 27 numaralı ayetlerde bu mevzu geç­mişti. Bu Allah ceiie ceiaiuhu'nun hususi lütuf ve ikramıdır ki, bizim iyiliğimiz ve kul­larına karşı olan kereminden dolayı çok mühim ve gerekli olan şeyleri onlara sık sık üzerinde durarak anlatmaktadır. Bizler ise o ayetleri tekrar tekrar okuyarak çok sevap kazandık diye mutmain olmaktayız. O Kerim olan Zat'ın ihsan ve ikramdandır ki, yüce kelamını sadece okumakla da sevap vermektedir. Ancak bu yüce kelam yalnızca okumak için inmemiştir. Okumanın yanı sıra içindeki yüce emirlerle amel yapılması gerekir. Yaratıcımız, Razikımız, Mürebbimiz, İhsan Edicimiz, Sahibimiz ve Mülkün Sahibi olan Rabbimiz bir şeyi bize tekrar tekrar emretsin de bizler "Ya Rabbi! Tamam Sen'in emrini okuduk, bu yeter" diyelim öyle mi? Bu bizim yaptığımız büyük bir haksızlıktır.

33) Namazı kılın, zekatı verin. Allah'a güzel bir ödünç verin. Kendiniz için hazırlayıp ahirete gönderdiğiniz amellerin sevabını Allah katında daha hayırlı ve mükafat bakımından daha büyük bulacaksınız. Bir de Allah'tan mağfiret dileyin. Çünkü O Ğafur'dur (mağfireti çok boldur), Rahim'dir (çok merhametlidir).                                                                                                                                                                {Muzzemmil-20)

İZAH: "Onun sevabını Allah katında daha hayırlı bulacaksınız"ın manası şudur: Dünyevi eşyalar satın almak yada beşeri ihtiyaçlar için yapılan harcamala­rın karşılığı dünyada elde edilir. Mesela; bir miktar paraya dünyada iki kilo buğday alınır. Ahiretteki karşılığı dünya karşılığı ile kıyaslamamak gerekir. Allah yolunda harcanan şeylere karşılık ahirette verilecek mükafat dünyada elde edilenlerden hem miktar hem de kalite bakımından çok çok üstün olacaktır. Bu bölümdeki yedi numa­ralı ayetin izahında da geçtiği gibi helal bir maldan ihlasla bir hurma tanesi dahi sa­daka verilse Allah ceiie ceiaiuhu onun sevabını (büyüterek) Uhud dağı kadar yapar.Keşke bizler bu kadar fazla mükâfat veren Kerim olan Rabbimizin kadrini bil-sek de O'nun katındaki hesaba mümkün olduğu kadar fazla yatırım yapsak ve o yatır­dığımız mal da çok şiddetli ihtiyaç günümüzde bizlere fazlasıyla verilse. Bunun yanı sıraAllah celle ceiaiuhu bu ayette buyuruyor ki: "İlerisi için siz ne (amel) gönderirseniz, onun karşılığını aynen bulursunuz". Fezail-i Zikir (Zikrin Faziletleri) adlı kitapta çok geniş olarak şu rivayetler geçmiştir. Bir defa Subhanallah, Elhamdülillah,  La ilahe illallah ve  Allahuekber söylemenin sevabı Allah ceiie ceia­iuhu katında Uhud Dağı'ndan büyük olarak elde edilecektir. Yeter ki ihlasla söyle­nilsin. Zaten ahiretle ilgili her işte ihlas şarttır. İhlas olmadan hiç bir amel geçerli olmayacaktır. Bu (ihiası) elde etmek için Allah dostlarına hizmet etmek gerekir. Çünkü bu nimet, onların ayaklarına kapanarak (onların sohbetleriyle) elde edilir.

34) Muhakkak ki iyi insanlar (Cehnet'te) katığı kâfur olan (şarap) dolu bir kadehten içerler. / Bu bir kaynaktır ki, ondan Allah'ın kulları içerler. İste­dikleri yere onu kolayca akıtırlar. / Onlar adaklarını yerine getirirler ve şiddeti yaygın olan bir günden korkarlar. / Yoksula yetime, esire Allah'a olan sevgile­rinden dolayı yemek yedirirler. / (Sonra da şöyle derler): Size ancak Allah rı­zası için yedîriyoruz. Sizden ne bir hediye isteriz ne de bir teşekkür. / Çünkü biz Rabbimîzden korkarız. Bed çehreli, çatık suratlı bir günün azabından... / Allah da onları o günün azabından korur ve yüzlerine güzellik ve sevinç verir. / Sabırlarına karşılıkta Cennet ve ipek elbiseler ihsan eder. / Orada koltuklarüzerine dayanmış bir haldedirler. Orada ne bir güneşin sıcaklığım görürler ne de soğuk... / Cennet'teki ağaçların gölgeleri üzerlerine sarkmış, meyveleri­nin koparılması kolaylaştırılmıştır. / Onlara (hizmet için) etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır. / Gümüşten billurlar ki, onları doldu­ranlar miktarını (Cennet halkına göre) ayarlamışlardır (ne fazla ne eksik). / Orada kendilerine katığı zencefil olan (Cennet şarabından, dolu) bir kadehte içirilir. / (Zencefil) Cennet'te bir kaynaktır ki, ona selsebîl adı verilir. / (Cennet ehlinin) etraflarında Cennet'te ebedi kalacak çocuklar dolaşırlar ki, sen onları gördüğün zaman saçılmış inciler sanırsın. / Orada her nereye baksan bol ni­met ve pek büyük bir mülk görürsün. / Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Ve gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri de onlara tertemiz bir şarap içirmiştir. / (Cennetliklere şöyle denir): İşte bu nimetler sizin dünyadaki amellerinizin mükafatıdır. Ameliniz makbul olmuştur.                                              (İnsan-5-22)

İZAH: Bu yüce ayetlerde şarap üç yerde zikredilmiştir. Her üç yerde de şarabın çeşitleri ve kullanma şekilleri ayrı ayrıdır. Birincisinde, şarabı içen kim­senin bizzat kendisinin içmesidir. İkincisi, hizmetçilerin şarap içirmeleri söz konu­sudur. Üçüncüsü, içirme işi bizatihi mülkün sahibi Allah ceiie celaluhuna nispet edilmiştir. Bu şarap çeşitlerinin Ebrar denilen iyi insanlara ait olan alt, orta ve üst derecesine göre taksim edilmiş olması ihtimalden uzak değildir.Bu ayetlerde güzel işler yapanların faziletleri ve onlara yapılacak izzet ve ik­ram beyan edilmektedir. Özelikle de Allah ceiie ceiaiuhu'nun rızası için yedirenler zikre­dilmektedir. Bizde eğer imanın kemal derecesi olsaydı, bu müjdelerden sonra han­gimiz Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh gibi evinde sedece Allah ve Rasûlü'nün isminden başka bir şey bırakabilirdi? Bu ayetlerde düşünülmesi gereken birkaç husus vardır:

1. İlk olarak (su) kaynaklarından bahsedildi. Cennetlikler bu kaynakları istedikleri ye­re götüreceklerdir. Mücahid rahmetuliahi aleyh bunun tefsirinde yazıyor ki: "O kimse­ler bu kayakları diledikleri yere çekip götüreceklerdir". Katâde rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Onlar için kâfur, karışık, misk ile mühürlenmiş kaynaklar olacak. O kaynakları ne tarafa götürmek isterseler onun suyu o tarafa akmaya başlayacaktır". İbni Şevzeb rahmetuliahi aleyh diyor ki: "O Cennetliklerin yanında altından âsâlar olacak. Onlar bu asalarla nereye işaret ederlerse o nehirler o tarafa doğru akacaktır".

2.   Katâde rahmetuliahi aieyh'ten nakledildiğine göre, Adaklarını yerine getirenler* 6en kasıt  Allah ceiie ce/a/u/?u'nun bütün hükümlerini yerine getirenlerdir. Bu sebeple öncelikle onlardan bahsedilirken ebrar kelimesi kullanılmıştır". Mücahid rahmetul­iahi aleyh diyor ki: "Burada kastedilen adaklar, Allah hakkı için yapılan adaklardır (yani birinin oruç tutmayı adaması, itikafa girmeyi adaması ve buna benzer diğer ibadetleri adaması gibi...). İkrime rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Burada kastedilen şükür için yapılan adaklardır". Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anftuma'dan nakledildiğine göre; "Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiemin yanına bir adam geldi ve <Ben Allah ce/fe ceiaiuhu için kendimi boğazlamayı adamıştım> dedi. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem o anda bir şeyle meşgul olduğundan iltifat etmedi. Bu sahabi Rasûlullah'ın susmasını izin zannetti. (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem q bu sö­zü söyledikten sonra) kalktı. Uzak bir yere giderek kendini boğazlamaya hazır­landı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem durumdan haberdar olunca buyurdu ki; <Ümmetimden adağını yerine getirmeye bu kadar önem veren birini yaratan Allah cette ce/a/u/ıu'ya şükürler olsun>. Sonra (Rasûlullah satlallahu aleyhi veseiiem adamın kendisini boğazlamasını yasakladı ve) buyurdu ki; <Nefsinin fidyesi olarak Alİah için yüz deve kurban kes (çünkü kişinin kendisini boğazlaması caiz değildir. Bir kişinin fidyesi ise diyet olarak 100 devedir>"

3.  Ayette geçen esiri yedirmekten maksat kafir esirlerdir. Çünkü o zaman esirle­rin hepsi kafirlerdendi. Müslüman esir yoktu. Kafir olan esirleri yedirmenin karşılığında    bu kadar sevap olursa müslüman esirleri yedirmenin sevabı bundan çok daha fazla olur. Mücahid rahmetutiahi aleyh diyor ki: "Rasûlullah sai-laiiahu aleyhi veseilem Bedir'de (kafir) esirler yakalanıp getirilince, sahabeden yedi kişi (Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahman, Hz. Sa'd, Hz. Ebû Ubeyde Allah hepsinden razı olsun) özelikle bu esirlere harcama yaptılar. Bunun üzerine ensar <Biz Allah için bunlarla çarpıştık, siz ise bunlara bu kadar fazla harcama yapıyorsunuz> dediler. Bunun üzerine 'dan itibaren 19. ayete kadar olan ayetler nazil oldu (indi)."Hz. Hasan rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu ayetler indiğinde esirler müşrikler­dendi". Katâde rahmetullahi aleyh diyor ki: "Allah celle celaluhu bu ayetlerde esirle­re iyi davranmayı emrediyor. Halbuki o zaman esirler müşriktiler. Öyleyse senin üzerinde müslüman olan esirin hakkı daha fazladır".İbni Cüreyc diyor ki: "O devirde müslüman esir yoktu. Bu ayet müşrik esirler hakkında inmişti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu esirlere iyi davranılmasını emrederdi". Ebû Rezîn rahmetullahi aleyh diyor ki: Ben Şakîk bin Seleme rahme-tuiiahi aleytiin yanındaydım. Oradan birkaç tane müşrik esir geçti. Şakik rahmetul­lahi aleyh onlara sadaka vermemi emretti ve yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu.

4. "Sizden ne bir karşılık isteriz ne de bir teşekkür" sözünün manası ise şöyledir.O mübarek insanlar yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak kendilerine teşekkür veya dua kabilinden bir şeyin dahi dünyada verilmesinden hoşlanmazlardı. Bu zatlar bütün karşılık ve mükafatlarını yalnız ahirette almak istiyorlardı. Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme radıyaiiahu anhuma'mn şöyle bir âdetleri oldu­ğu naklediliyor: Onlar ihtiyaç sahibi bir fakire birşeyler gönderdiklerinde elçiye (hizmetçiye) şöyle derlerdi; "O fakirin ne dediğini gizlice dinle". Hizmetçi dö­nünce o fakirin söylediği dua vs.yi söylerdi. Onlarda aynı dualarla o fakire dua ederler ve "Onların yaptığı duaya karşılık biz de onlara dua ettik. Tâ ki bizim sadakamız yalnız ahirete kalsın" derlerdi. Hz. Ömer ve oğlu Hz. Abdullah radtyaliahu anhuma'nm da âdetlerinin böyle olduğu nakledilmiştir.[52]Hz. Zeynel Âbidin rahmetullahi aleyh diyor ki: "Sadaka vermek için kendisinden birşeyler isteyen birini bekleyen kişi cömert değildir Cömert, Allah'ın açıkladığı hakları, kendi elleriyle O'nun kullarına ulaştıran ve onlardan teşekkür dahi bekleme­yendir. Çünkü o Allah ceiie celaluhu[nun vereceği sevaba kesin olarak iman etmiştir.

5.  Ayetteki "Cennet meyveleri onlara tâbi olacak" sözünün manası, Cennet'in salkımları onların isteklerine tâbi olacak demektir. Hz. Berâ Bin Azib radıyaiiahu ann diyor ki: "Cennetlikler Cennet'teki meyveleri ayakta, oturarak ve yatarak (nasıl arzu ederlerse o şekilde) yiyebileceklerdir".Mücahid rahmetullahi aleyh diyor ki: "Cennetlikler ayağa kalktığında meyve­ler de yukarı kalkacak, oturduklarında meyveler aşağıya doğru sarkacaklar­dır. Eğer onlar yatacak olurlarsa, meyveler daha fazla sarkacaklardır". Yine ondan nakledilen başka bir rivayette ise şöyle geçmektedir: "Cennet'in tabanı gümüşten, toprağı ise misktendir. Cennet ağaçlarının kökleri altından dalları ve yaprakları inci ve zebercettendir. Ve onların arasında meyveler asılı olacak­tır. Cennetlikler o meyveleri ayakta rahatlıkla yiyebileceği gibi oturarak veya yatarak yemek istediğinde meyveler onların yanına kadar sarkacaklardır".

6.  "Gümüşten billurlar" sözünün manası ise, "Gümüş cam gibi yapılacaktır" de­mektir. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma diyor ki: "Dünyada bir gümüş alınıp sineğin kanadı kadar inceltilse yinede onun içine konulan su görünmez. Fa­kat Cennet'teki sürahiler gümüşten olmasına rağmen cam gibi şeffaf olacak­lardır". Başka bir rivayette de, "Cennet'teki her şeyin benzeri dünyada vardır. Fakat gümüşten yapılmış bu sürahilerin benzeri dünyada yoktur" diye geç­mektedir. Katade rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Dünyadaki bütün insanlar toplanıp, içindeki madde şişedeki gibi görünecek şekilde gümüşten bir kap yapmak isteseler yapamazlar".1

Hz. ibni Abbas radıyaiiahu anhuma'nm bir rivayetinden anlaşıldığına göre bu ayetin iniş sebebi Hz. Ali ve Hz. Fatıma radıyaiiahu anhuma'n\n başından geçen bir olaydır. Bu olay inşallah bu kitabın son kısmındaki kıssalar bölümünde 43 numa­ralı kıssada beyan edilecektir. Bir ayetin inmesine birkaç olayın sebep olması uzak görülecek bir şey değildir. Bazı defa aynı zamanda birçok olay olmuş ve o zaman içerisinde de bir ayet inmişdir. Bu ayeti kerime bütün bu olaylarla ilgili olabilir.

35) Gerçekten kurulmuştur temizlenen / ve Rabbinin ismini anıp da namaz kılan. / Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. / Halbuki ahiret, daha hayırlı ve daha devamlıdır.                                    (Hadid-18)                                                                            

İZAH: Ayetteki "Temizlenmiştir" sözünün alimler tarafından pek çok tefsiri beyan edilmiştir. Alimlerin büyük bir kısmı bundan maksadın fıtır sadakasını edâ etmek olduğunu söylemişlerdir. Bu konu hakkında başka rivayetler de vardır. Bir çok aümler bunun manasının umumi olduğunu beyan etmişlerdir. Said bin Cübeyr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Temizlendi sözünün manası kendi malının (şerrinden) te­mizlendi demektir". Katade rahmetuiiahi aleyh de bu sözü açıklarken "Malını (Allah) yolunda harcamak suretiyle) Allah'ı razı eden kişi muradına ermiştir" demiştir.Hz. Ebûl Ehvas rahmetuiiahi aleyh "Allah celle celaluhu sadaka veren sonra namaz kılan kimseye rahmet eder" buyurdu ve yukarıdaki ayeti okudu. Yine ken­disinden nakledilen bir rivayette "Namaza başlamadan evvel sadaka verebilen sadaka versin sonra namaza dursun" buyurmuştur. Hz. İbni Mesud radıyaiiahu anh "Namaz kılmaya niyet eden kimse namaza başlamadan önce biraz sadaka verse ne zararı olur" demiş ve yukarıdaki ayeti okumuştu.Arfece radıyaiiahu anh diyor ki; "Ben Abdullah bin Mesud radıyaiiahu an/j'dan Âla suresini okumasını istedim, o da okumaya başladı.ayetine ulaşınca okumayı bırakarak halka döndü ve <Biz dünyayı ahiret (haya­tına) tercih ettik> dedi. Halk sessizlik içinde oturuyordu. Sonra tekrar <Biz dünya (hayatını) ahirete tercih ettik. Çünkü bizler dünyanın süsünü, kadınlarını, onun yiyecek içeceklerini gördük. Ahiretteki nimetler bizden gizliydi. Bizler bu önümüz­de mevcut olanlarla meşgul olduk. Bize (ahirette) vaad edilen şeyleri bıraktık (unuttuk)> dedi".Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bütün insanlar hazır olan (yani dünyadaki eşyalar)la meşgul oldular ve onu seçtiler. Ancak Allahu Teâlâ'nın kendilerini ko­ruduğu kimseler müstesna. Halbuki ahiret nimetler bakımından daha üstün ve ebedî kalıcıdır".Hz. Enes radıyaiiahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemln bir hadisini nakle­derek diyor ki kelimesi, dünya ahirete tercih edilmediği müddetçe insan­ları Allahu Teâlâ'nın gazabından muhafaza eder. Dünya ahirete tercih edildiğinde in kelimesi kendini söyleyenlere geri iade edilir ve <Sizler yalan söylüyorsu-nuz> denilir". Başka bir hadiste ise "Her kim

kelimesine şahadet ederek gelirse Cennet'e girer yeter ki ona başka bir şey ka­rıştırmasın (yani bu kelimede kusur yapmasın veya bu kelimeye başka bir şey bulaştırmasın)". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu sözünü üç defa tekrar etti.Topluluk suskun bir şekilde oturuyordu (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem herhal­de topluluktan birinin bir şey sormasını bekliyordu. Topluluk ise ona olan saygısı ve onun heybetinden dolayı suskundu). Derken uzaktan birisi, "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü! Ona başka bir şey karıştırmanın manası ne­dir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Dünyayı sevmek, onu (ahirete) ter­cih etmek, onun için mal toplayıp yığmak ve zalimler gibi davranmaktır" buyurdu.Yine başka bir hadiste Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Kim dünyayı severse o ahiretine zarar vermiş olur. Kim de ahireti severse dünyasına zarar vermiş olur. Öyleyse siz baki ve kalıcı olanı (ahireti) fani ve geçici olana (yani dünya üzerine) tercih edin" buyurdu. Yine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir hadislerinde, "Dünya, ahirette evi olmayanın evidir ve ahirette malı olmayanın malıdır. Dünya için mal toplayan kişi aklı olmayan kişidir" buyurmuştur. Diğer bir hadiste, "Allah ceiie celaluhu yaratıkları arasında dünyaya buğz ettiği kadar hiçbir şeye buğz etmez. Allah ceiie celaluhu dünyayı yarattığından beri ona asla iltifat nazarıyla bakmadı" buyurulmuştur. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'den nakledi­len bir hadiste ise "Her hatanın başı dünya sevgisidir" diye geçmektedir.[53]Kitabın sonunda altıncı bölümde dünya ve ahiret hakkında pek çok ayet ve hadisler kısaca gelecektir. Şu ana kadar zikredilen ayetlere ilave oiarak pek çok ayette Allah ceiie celaluhu yolunda harcamaya teşvik vardır. Allahu Teâlâ'nın kendi yüce kelamında sık sık değişik ifadelerle ve değişik şekillerde teşvik verdiği bir şeyin önemini sormaya ne hacet vardır?! Özelikle bizde olan herşey O'nun ihsanıdır. Bir adam hizmetçisine bir miktar para vererek, "Sen bu parayı kendi ihtiyaçlarına harca. Ama ondan biraz ayırarak filanca yere harcarsan sevi­nirim. Eğer böyle yaparsan şu an sana verdiğimden çok daha fazlasını veririm" dese, böyle bir durumda kendisine verilen maldan bir miktar ayırarak daha fazla kazanmak ümidiyle denilen yere kim harcamaz ki? Bunu herkes anlayabilir.

 

Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkinda Hadisler

 

Allah ceite ceiaiuhu'v\un bu kadar buyruklarından sonra hadisleri zikretmeye ihtiyaç kalmamıştır. Fakat hadisi şerifler Allah'ın yüce kelamının tefsiri ve izahı olmasından dolayı, tamamlayıcı olması bakımından burada birkaç hadis tercü­mesi yapılmıştır.

1) Ebu  Hureyre radıyallahu anh'dan RaSÛIullah sallallahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Yanımda Uhud dağı kadar altın olup üzerinden üç gün geçtiği halde ondan az da olsa bir şey kalmasını istemem. Ancak borç (ödemek) için ayırdığım az bir şey müstesna".                                   ,                                  (Buhari,

İZAH: Uhud Medine-i Münevvere'nin çok büyük ve meşhur bir dağıdır. Ra-sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyuruyor ki: "Uhud dağı kadar yanımda altın olsa üç gün içinde hepsini taksim etmek isterim ve elimde hiç bir şeyin kalmasını iste­mem". Hadiste geçen üç gün kaydı şart değildir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem üç günü şu sebeple buyurmuştur: Bu kadar büyük bir malı dağıtmak için elbette az da olsa bir zaman gereklidir. Şüphesiz bir kişi borçlu ise ve alacaklı kişi de o anda yoksa onun borcunu ödemek sadaka vermekten önde geldiğinden o borcu ödemek için biraz para ayırmak ve saklamak gerekiyorsa bu ayrı bir konudur.Bu hadisi şerifte bir taraftan sadaka vermeye teşvik edilirken diğer taraftan borcu ödemenin bundan daha önemli olduğu ispatlanmış olmaktadır. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetfem'in kendine has âdetlerinden biri de kesinlikle malı biriktirip saklamamasıydı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm her an hizmetinde bulunan hUSUSİ hizmetçisi Hz. Enes radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi vesei­lem yarın için hiçbir şey ayırıp saklamazdı".Başka bir hadiste Hz. Enes radıyallahu anadan şöyle nakledilmiştir: Rasûlul­lah sallallahu aleyhi veseilem Efendimize bir yerden hediye olarak 3 tane kuş getirildi, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onlardan bir tanesini hizmetçisine verdi. Ertesi gün hizmetçi o kuşu alarak Rasûlullah'ın yanına geldi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem: "Ben seni yarın için bir şey saklamaktan men etmemiş miydim? Yarınki rızkı yine Allah ceiie ceiaiuhu verecektir" buyurdu. Hz, Semure radıyallahu anh Pey­gamber Efendimizin şöyle buyurduğunu naklediyor: "Ben bazı defa sadece şu­nun için ambara gidiyorum ki, orada bir şey kalmış olmasın ve (mal) yanımday-ken ölüm bana gelmesin"[54]Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyallahu anh meşhur bir sahabidir. Büyük zahidlerden-dir. Maldan hoşlanmadığına dair onun pek çok ilginç kıssaları vardır. Onlardan hayret verici bir kıssa da on bir numaralı ayetin izahında geçmişti. Ondan şu ha­dis naklediliyor: Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyallahu anh diyor ki; "Bir defasında Rasûlul­lah saiiaiiahu aleyhi veseilem ile beraberdim. Uhud dağına bakarak şöyle buyurdu; <Bu dağ altın olsa ondan bir dinarın dahi üç günden fazla yanımda kalmasını is­temem ancak ödenecek bir borç için ayırdığım dinar müstesna>. Daha sonra Ra­sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, <Çoğu zenginlerin genellikle sevabı az olur ancak şöyle yapan kişi müstesna> buyurdu. Hadisi rivayet eden kişi {şöyle yapan) sözü­nü anlatmak için iki elini birleştirerek sağa ve sola çevirdi. Yani kişi avuçlarını dol­durarak sağ ve sol tarafındakilere vermeli kısacası herkese bol boi dağıtmalıdır[55]Yine Hz. Ebû Zer radıyallahu anti\n başka bir kıssası Mişkat'ta geçmektedir. Kendisi Hz. Osman radıyaiiahu anh'm halifeliği zamanında Hz. Osman radıyallahu anh'm yanına geldi. Hz. Osman radıyallahu anh Hz. Ka'b radıyallahu anh'a dedi ki: "Ab-durrahman vefat etti ve miras olarak mal bıraktı. Bu hususta senin görüşün ne­dir? Bir uygunsuzluk olmadı değil mi?". Bunun üzerine Ka'b radıyallahu anh, "Eğer o maldaki Allah'ın hakkını edâ ediyorsa bu malın ne sakıncası vardır?" dedi. Hz. Ebû Zer radıyallahu anh'm elinde bir ağaç çubuğu vardı. Onunla Hz. Ka'b radıyaiiahu anh'a vurmaya başladı ve "Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem'den işittim ki; <Eğer şu dağ altın olsa. Ben de onun hepsini dağıtsam ve bu da kabul olsa. Ondan altı Ûkiye[56] dahi benden sonrakilere kalmasını istemem>" dedi. Ondan sonra Hz. Ebû Zer radıyallahu anh Hz. Osman radıyaiiahu anh'a, "Ben sana Allah adına soruyorum. Sen bu hadisi Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'den üç defa işittin mi?" dedi. Hz Osman radıyaiiahu anh "Evet elbette işittim" buyurdu.Bu sahabinin bir başka kıssası Buhari şerif ve diğer kitaplarda şöyle geçmektedir: Ahnef bin Kays rahmeuiiahi aleyh diyor ki; Ben Medine'de Kureyşli bir toplulukla oturuyordum. O sırada birisi geldi. Saçları karışık (bakımsız), elbise­leri de kalındı. Görünüşü de sıradan ve basitti. Topluluğun yanına gelerek selam verdi ve sonra şöyle dedi: "Mal yığanlara Cehennem ateşinde kızdırılmış bir taşı müjdele. O taş onların göğüsleri üzerine konulacak. Onun sıcaklığının şiddetin­den etleri pişerek omuzlarının üzeri kaynamaya başlayacak, sonra o taş omuz­larına konacak ve ne varsa hepsi göğüslerinden akmaya başlayacaktır". Bunları söyledikten sonra camiye giderek bir direğin dibine oturdu. Ben onun hangi bü­yük zat olduğunu bilmiyordum sözlerini dinleyince peşinden gittim ve onun otur­duğu direğin dibine bende oturdum ve "Bu topluluktakiler sizin bu sözlerinize ilti­fat göstermediler. Üstelik bu sözlerden hoşlanmadılar" dedim. Bunun üzerine, "Bunlar ahmaktır, bir şey anlamıyorlar. Bunu en çok sevdiğim kişi buyurmuştu" dedi. Ahnef, "Sizin sevdiğiniz kişi kimdir?" diye sordu. O, "Rasûlullah sa//a//a/ju a/ey-hi veseilem'Ğ\r. Bir gün bana <Ey Ebû Zer Uhud dağını görüyor musun?> deyince, ben <Her halde beni bir iş için bir yere göndermek istiyor ve akşama ne kadar zaman kaldığını anlatmak istiyor> diye düşündüm ve <Evet görüyorum> dedim. Bunun üzerine Rasûluİlah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, <Yanımda bu dağ kadar altın olsa gönlüm onun hepsini sadaka olarak vermek İster. Yalnız üç dinar[57] müstes-na> buyurdu" dedikten sonra Ebû Zer radıyaiiahu anh şöyle devam etti; "Bu insan­lar anlamıyorlar. Dünyayı toplayıp duruyorlar. Allah'a yemin olsun ki, ben ne on­ların dünyasını istiyorum ne de onlara dini (bir mesele) soruyorum. O halde açık açık söylemekten niçin çekineyim ki?"[58]Hz. Ebû Zer radıyailahu anft'ın başka bir kıssası ikinci bölümün ayetler kısmının 5 numaralı ayetinde gelecektir.

2) Ebû Hureyre radıyailahu anh'dan Rasûluİlah sallaîiahu aleyhi veseiiem bu-yurdu ki: "Her gün sabah iki melek gökyüzünden iner. Onlardan biri şöyle dua eder; <Allah'ım infak edene Sen karşılığını ver> diğeri şöyle dua eder; <Allah'im malını tutup saklayanın malını berbat et>".                              (Mişkât)

İZAH: Ayetler bölümündeki 20 numaralı ayet bu konuyu desteklemektedir. O ayetin manası şöyledir: "Siz her ne harcarsanız Allah ceiie ceiaiuhu onun bede­lini size verecektir". Bu konuyu destekleyen başka rivayetler daha önce de geç­mişti. Hz. Ebû Derda raciıyaiiahu an/i'dan rivayete göre Rasûluİlah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem şöyle buyurdu: "Güneşin her doğuşunda onun iki tarafında iki tane melek şöyle nida ederler (onların ilanını insanlar ve cinlerden başka herkes duyar); <Ey insanlar haydi Rabbinize doğru gidin. Yetecek kadar az bir şey, Allah'tan gafil eden çok şeyden daha hayırlıdır>. Güneş batınca onun iki tarafında bulunan iki melek yüksek sesle şöyle dua ederler; <Ya Rab! Harcayana (sadaka verene) Sen karşılığını ver ve vermeyip yığanın malını da berbâd et>"[59] Başka bir hadis­te şöyle geçmektedir. "Güneş doğunca onun iki tarafında buiunan iki melek şöyle nida ederler; <Allah'ım! Harcayana karşılığını çabuk nasip et ve Allah'ım! Verme­yip tutanın malını çabuk berbat et>". Yine başka bir hadiste şöyle buyuruluyor: " Gökyüzünde iki melek vardır ki, onlar sadece dua ederler, başka bir görevleri yoktur. Onlardan birisi şöyle der; <Allah'ım! Harcayana Sen karşılığını ver>. Di­ğeri de şöyle der; <Vermeyip yığanın malını helak et>"[60]Bundan anlaşılıyor ki sabah ve akşam (vaktinin) bir özelliği yoktur. Onların her zaman duaları böyledir. Ancak birinci rivayetten şu anlaşılıyor. Bu melekler güneşin doğuşunda ve batışında özelikle bu duayı yapmaktadırlar. Müşahede ve tecrübeler de bunu tasdik ediyor ki; mal toplayıp yığanların başına genellikle bütün mallarını zayi edecek şeyler gelmektedir. Bazılarının başına mahkemeler bela olmakta, bazı­larına başıboşluk musallat olmakta ve bazılarının peşine de hırsızlar düşmektedir.Hafız İbni Hacer rahmetuiiahi aleyh şöyle yazıyor: Bazen malın kendisi helak olur. Bazen malın sahibi yani o kişinin kendisi ahirete gider. Bazen de (o kişinin yaptığı) güzel ameller zayi olur. Yani o kişi malın içine batmakla güzel amelden uzaklaşır. Buna karşılık kim Allah yolunda harcarsa, onun malında bereket olur. Hatta bir hadisi şerifte; "Kim çokça sadaka verirse Allah ceiie ceiaiuhu onun ölümün­den sonra geride bıraktıklarına en güzel şekilde vekâlet eder"[61] diye geçmektedir. Yani ölümünden sonra malını varisleri berbat etmez ve boş işlerde zayi etmezler. Çünkü genellikle zengin çocuklarının babalarından kalan mirası nasıl heba ettikleri herkesçe bilinmektedir. İmam Nevevi rahmetuiiahi aleyh yazıyor ki: "[62]Allah'ın sevdiği harcamalar; Hayırlı işlere yapılan, çoluk çocuğun nafakasına yapılan veya misafirleri (ağırlamak için) yapılan harcamalar yada diğer ibadetler için yapılan harcamalardır". Kurtubi rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu (meleklerin duası) gerek farz gerekse nafile ibadetleri içine alır. Fakat nafile sadakaları terkeden (meleklerin) bedduasına gir­mez. Ancak birinin mizacını farz olan sadakaları bile gönül hoşluğuyla vermeyecek kadar cimrilik kuşattıysa o bedduayı hak eder". Aşağıdaki hadis ise bunun genel olduğuna yani hem farz hem de nafile sadakaları içine aldığına işaret etmektedir.

3) Ebû Ûmame radıyailahu anh'dan nakledilen bir hadiste Rasûluİlah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdular ki: "Ey Ademoğlu ihtiyacından fazla malını harcaman senin için daha hayırlıdır. O malı alıkoyman ise senin için kötüdür. İhtiyacın için alıkoyduğun mat için kınama yoktur. Bakmakla mükellef olduğun kimselerden harcamaya başla (çünkü onlara harcaman başkalarından önde gelir).                                                                                              (Mişkât,

İZAH: Bu konu geride geçen dört numaralı ayetle teyid edilmişti. Orada Allah ceiie ceiaiuhu bizzat kendisi ihtiyaçtan fazlasının harcanmasını buyurmuştu. Orada bu hadisi şerif de geçmişti. Önemine binaen ve konuya açıklama getirmek için burada tekrar zikredilmiştir. Gerçek şudur ki, ihtiyaçtan fazla olan mal kesinlikle alıkonup, saklamak için değildir. O mal için yapılacak en güzel şey onu Allah'ın hazinesinde muhafaza etmektir. Orada zayi olmaz, ona bir afet isabet etmez. Öyle şiddetli bir musibet anında işe yarar ki, o günün yanında şimdiki ihtiyaçlar hiçbir şey değildir. Ayrıca orada sevap kazanmakta mümkün değildir. Kişinin azı­ğı ise sadece kendi kazanıp götürdüğü olacaktır. Bu hadiste beyan edilen ikinci husus ise ihtiyaç miktarı mal saklamakta bir sakınca olmamasıdır. Yani gerçekten ihtiyaç miktarı mal demek; onsuz geçimin zor olması veya başkalarına el açmak durumunda kalınması demektir. O miktardaki malı saklamakta kınama olmaz. Ge­çimi kendi üzerine olan çoluk çocuğun ve diğer insanların rızkını, hatta (beslemek için) bağlayıp alıkoyduğu hayvanın rızkını zayi etmek ve berbat etmek günah ve vebaldir. Çünkü Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseüem buyurdu ki: "Rız­kından sorumlu olduğu kişinin hakkını zayi etmesi insana günah olarak yeter[63]Abdullah bin Sâmit rahmetullahi aleyh diyor ki: Ben Hz. Ebû Zer radıyaltahu anh ile beraberdim. Beytül malda olan maaşını aldı. İhtiyaçlarını satın almak için gidiyordu. Ona yardım eden cariyesi de yanındaydı, ihtiyaçlarını gördükten sonra geriye yedi altın kaldı. Ebû Zer radtyaiiahu anh cariyesine, "Bu altınları paraya çevir de dağıtalım" dedi, Ben, "Siz şimdilik bu altınları harcamayınız. Çünkü başka ihtiyaçlarınız olur devamlı misafirleriniz geliyor" dedim. Buyurdu ki; "Dostum Hz. Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem benden söz almıştı ki, Aİiah yolunda harcan­mayan, bağlanıp saklanan altın ve gümüşler sahibi için ateş parçasıdır"[64]Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kişinin ihtiyacından fazla olan şeyi dağıt­ması konusunda o kadar teşvik vermişti ki, Sahabe-İ Kiram insanın ihtiyaçtan fazla bir şey saklama hakkının asla olmadığını zannetmişlerdi. Hz. Ebû Said Hudri radıyallahu anh buyuruyor ki: "Bizler bir yolculukta Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile beraber gidiyorduk. Adamın biri devesini bir o tarafa bir bu tarafa sürüyordu. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseilem, <Fazla bineği olan, bineği olmayana versin. Fazla azığı olan da olmayana versin> buyurdu. Hatta bizler insanın ihtiyaçtan fazla olan şeyde kendi hakkı olmadığını zannet­tik"[65]Bahsi geçen zâtın devesini öteye beriye sürmesi ya tekebbür ve övünmek içindi -ki bu durumda Rasûlullah'ın muhatabı bu zattı-. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bu sözünün özeti şudur: İhtiyaçtan fazla olan şey övünmek için değil­dir. Başkalarına yardım içindir. Bazı alimler şöyle dediler: O kişinin deveyi öteye beriye dolaştırmasının maksadı sözle anlatılamayacak kadar kötü olan halini göstermek için isteyici bir tavır takınmaktı. Bu durumda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in sözünün muhatabı (orada bulunan) diğer insanlardır.

4) Ukbe bin Haris radıyallahu anh diyor ki: "Ben Medine-i Münevvere'-de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ın arkasında ikindi namazını kıldım.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem selam verdi. Biraz sonra kalktı ve süratle cemaatin omuzları üzerinden geçerek hanımlarından birinin odasına gitti. Halk Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in bu şekilde süratle kalkıp gitmesin­den dolayı (acaba ne oldu diye) endişelendiler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve­seilem (odasından) çıktı, onların yanına geldi. Acelesinden dolayı halkın hayret içinde olduğunu görünce şöyle buyurdu; "Evde kalmış olan bir parça altını hatırladım. (Ölüm gelip de onun evde kalmasını, sonra mahşer meydanında onun cevabını ve hesabını vermenin) beni alıkoymasını iste­mediğimden hemen dağıtılmasını emrettim".                      (Buhari, Mişkat)

İZAH: Bu olayla ilgili başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: "O altın parçasını unutup da geceleyin yanımda kalması benim hoşuma gitmedi". Bunun da ötesinde bir hadiste geçen bir başka olay şöyledir. Hz. Aişe radıyaliahu anha diyor ki; Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hastalığı sırasında onun yanında altı yedi tane altın vardı. (Herhalde o anda bir yerden gelmişti) Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onları hemen dağıtmamı emretti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in hastalığının ağır olmasından dolayı onları dağıtma fırsatı bulamadım. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "O altınları dağıttın mı?" buyurdu. Ben "Sizin hastalığınız bana fırsat vermedi" dedim. "Onları bana getir" buyurdu. Altınları ovucuna koydu ve "Bunlar yanında iken Rabbine kavuşursa halinin nasıl olacağı hakkında Al­lah'ın Nebî'si ne düşünür? (yani ne kadar pişman olacaktır)" buyurdu.[66]Başka bir hadiste Hz. Aişe radıyailahu anha'öan buna benzer şöyle bir kıssa daha rivayet edilmiştir. "O altınlar henüz geceleyin bir yerden gelmişti. Rasûlul­lah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ıu uykusu kaçtı. Ancak gecenin sonuna doğru onlarr dağıtınca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem uyuyabildi"[67] Hz. Sehl radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem m yanında yedi tane altın vardı. Onları Hz. Aişe radıyallahu anha'nin yanına koymuştu. Rasülullah saiiaiiahu aleyhi veseilem Hz. Aişe radıyallahu anha'ya onları Hz. Ali radıyallahu anh'a göndermesini söyledi. Bu sö­zü söyledikten sonra kendisine baygınlık hali geldi. Hz. Aişe onunla meşgul olur­ken az sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem kendine geldi ve aynı şeyi söyledi. Hemen akabinde baygınlık hali oldu. Sık sık kendinden geçiyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'in bir biri üzerine emretmesi sonucu nihayet Hz. Aişe radıyal­lahu anha o altınları Hz. Ali radıyallahu anh'a gönderdi. O da bu altınları dağıttı. Bu olay gündüz vakti cereyan etmişti. O günün akşamı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-senemin son gecesi olan Pazartesi gecesiydi. O akşam Hz. Aişe radıyallahu anha-nın evindeki kandilde yağ dahi yoktu. Kandili bir kadına gönderdi ve "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in sıhhati çok ciddi durumda ahirete göç etme zamanı yak­laştı bu kandile yağ koyda yakalım" dedi.[68]Hz. Ümmü Seleme radtyaiiahu an/ıa'dan da bu hususta başka bir kıssa nakledilmiştir. Buyuruyor ki: "Allah Rasûlü saiiaiiahu aleyhi yeseiiem bir keresinde gel­mişti. Mübarek yüzlerinde bir değişik hal vardı. Bir şeye üzüldüğü belliydi. Ben Rahatsız olduğunu zannettim ve "Ey Allah'ın Rasûlü mübarek yüzünüzde üzün­tülü bir hal var. Bir şey mi oldu?" dedim. Buyurdular ki; "Geceleyin gelen yedi dinar halen yatağın bir köşesinde duruyor hâlâ taksim edilmedi"[69]Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e her zaman hediyeler gelirdi. Fakat ister gündüz olsun, ister gece, ister sıhhatli olsun ister hasta onları taksim etmedikçe üzerinde bir yük hissederdi. Dahası var, evinde ağır hasta olduğu halde gece kan­dili yakacak yağı dahi yoktu. Ancak yanında yedi altın olmasına rağmen evin ihti­yaçlarını ne Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem düşünmüştü ne de biraz kandil yağı ısmarlamayı mü'minlerin annesi Hz. Aişe radıyaiiahuanha hatırlamıştı.Ben babamın (Allah kabrini nurlandırsın) şu güzel âdetine çok defa şahit olmuşumdur: Kendisi geceleyin mülkiyetinde gümüş veya para bulundurmak istemezdi. Hayatı boyunca başı borçtan kurtulamadı. Hatta vefatı sırasında yedi sekiz bin rupye (gümüş) borcu vardı. Bu nedenle gece yanında biraz rupye olursa onu alacaklılara gönderir. Eğer para olursa onları da çocuklarından birine verirdi. Sonra şöyle derdi; "Gönlüm bu pisliklerin gece boyunca yanımda kalma­sını istemiyor. Çünkü ölüme güvenilmez". Ben bundan daha ötesini zahitlerin önderi olan Şah Abdurrahİm Efendi (Allah kabrini nurlandırsın) hakkında duy­dum. O da şudur; kendisine çok miktarda hediyeler gelirdi. Bir şeyler birikince onu büyük bir dikkatle hayır yerlerine harcardı, Ondan sonra tekrar bir yerden bir şeyler geldiğinde mübarek yüzünde üzüntü belirtileri meydana gelir ve <Yine geldi> buyururdu. Sonunda bu zât giymekte olduğu elbiseleri de dağıtmıştı. Kendisinin Özel hizmetçisi Mevlana Abdulkadir Efendi'ye, <Yeter artık bundan sonra senden emanet olarak elbise alıp giyeceğim> buyurdu".Allah dostlarının şan ve davranışları insanı hayrete düşürmektedir. Onla­rın bir arzuları da bu dünyaya ait hiçbir şeyin mülkiyetlerinde bulunmadığı bir hal­de, geldikleri gibi (dünyadan) gitmektir.

5) Ebû Hûreyre radıyaiiahu anh diyor ki: Adamın biri; "Ey Allah'ın Rasûlü sevap bakımından hangi sadaka daha büyüktür" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseUem, "Senin sıhhatin yerinde, mal hırsı kalbinde iken, fakirliktenkorktuğun ve zengin olmayı temenni ettiğin zaman verdiğin sadakadır. Can boğaza dayanana kadar (ölüm anı yaklaşıncaya kadar) sadaka vermeyi ihmal etme. O zaman şöyle dersin, <Şu kadar mal falanca (cami) için şu ka­darı filanca (medrese) için>. Halbuki mal şimdi falancanın (varisin) olmuş­tur" buyurdu.                                                                                  (Muttefekün Aleyh, Mişkat)

İZAH: Hadiste geçen "Mal varisin oldu" sözünün manası "Mirasçının o mal­da hakkı var" demektir. Çünkü vasiyet sadece malın üçte birinde geçerli olur. Ay­nı şekilde kişi vefatı sırasında malının üçte birini sadaka olarak verebilir. Ölmek üzere olan kişinin bundan fazla hakkı yoktur. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem başka bir hadisi şerifte buyuruyor ki: "İnsanoğlu malım, malım der durur. Halbuki onun malı sadece 3 şeyden ibarettir. Yediği veya giyindiği yahut sadaka vererek Allah'ın hazinesine yatırdığıdır. Bunların dışında kalan diğer mal­lar başkasına gidicidir. Yani bu adam kalan malını diğer insanlara bırakacaktır"[70]Başka bir hadiste, "Kişinin hayattayken bir dirhem sadaka vermesi ölüm anında yüz dirhem sadaka vermesinden hayırlıdır" buyurulmaktadır.[71] Gerçekten ölmekte olan bir kişi bir bakıma başkasının malını sadaka vermektedir. Halbuki artık onun neyi kaldı ki? O kişi artık o malı bırakıp gidecektir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem bir başka hadiste, "Ölüm anında sadaka veren kişinin misali; karnını tıka basa doldurduktan sonra artan yemeği hediye olarak başka birisine götüren kimse gibidir" buyurmuştur.[72] Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem asıl sadakanın kişi­nin sıhhatli ve sağlam olduğu zaman vermesi gerektiğini çeşitli misallerle açıkla­mıştır. Çünkü kişinin nefsiyle asıl mücadelesi işte o zamandır. Ancak bütün bu hadisler <Ölüm anında yapılan vasiyet ve sadakalar faydasızdır> manasına gel­mez. Bunların da sevabı vardır ve bunlarda ahiret azığı olurlar. Ancak tabii ki ih­tiyacına ve rahatına rağmen yapılan sadakalar kadar sevabı olmaz.Allah ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki:

"Sizden birine Ölüm alametleri belirdiği zaman eğer geriye mal bırakacak-sa, babasına, anasına ve akrabasına malının üçte birinden çok olmayacak şekilde vasiyet etmek farz kılındı. Bu vasiyet ebeveyn ve akrabasını mah­rum etmemek için takva sahiplerine hak oldu"                                            (Bakara-180)

Bu ayette zikredilen hüküm İslam'ın ilk zamanlarındaydı. O devirde ana-baba için vasiyette bulunmak farzdı. Daha sonra miras hükmü inince anne, baba ve şeriatın hakkını belirlediği diğer akrabalar için vasiyet etme emri mensuh (geçersiz) kılınmıştır. Fakat şeriatın hakkını belirtmediği diğer akrabalar için malın üçte birini vasiyet etme hakkı devam etmektedir. Miras hükmü inmeden önce vasiyette bulunmak farzdı. Şimdi ise farz değildir.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Bu ayetin hükmüne göre varis olanlara yapılacak vasiyet mensuh (geçersiz) olmuştur. Varis olmayanlar hakkında ise vasiyet geçerlidir". Katâde rahmetuiiahi aleyh de diyor ki: "Bu ayetin hükmüne göre vasi­yet sadece varis olmayanlar hakkında geçerlidir. İster akraba olsun isterse olmasın"[73]Bir Hadisi Kudsi'de Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey Ademoğlu! Sen ha­yattayken cimriydin ölürken israf etmeye başladın. İki kötülüğü bir araya topla­ma. Birincisi; hayattayken yaptığın (cimrilik)dir. İkincisi ise ölürken yaptığın (is-rafytır. Fakir olduğu halde senin mirasında payı olmayan akrabalarını araştır ve onlar için de bir şeyler vasiyet ederek git"[74]Ayetler kısmının iki numaralı ayetinde de bu konuya işaret edilmiştir. Şöy­le ki; mal sevgisi insanı yakıp kavururken yapılan sadaka, kalp maldan soğuduktan sonra yapılan sadakadan daha üstündür. Bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: "Allah cette ceiaiuhu hayatında cimri olup ölüm anında cömert olan kişiden hoşlanmaz"[75]Öyleyse insanların sadaka vermek yada birşeyler vakf etmek için ölümü beklemeleri hoş bir şey değildir. Çünkü ölümün insana nasıl ve nerede geleceği­ni kimse bilemez. İbret alınacak çeşitli olaylara şahit olmuşumdur. İnsanlar ölüm döşeğinde pek çok sadaka ve vakıf yapmayı düşünüyorlardı. Fakat hastalık onları öyle yakalamıştı ki, onlara fırsat vermedi. Bazıları felç oldu, bazılarının dili tutuldu, bazılarının hizmetinde bulunan varisleri ona engel oldular. Eğer bütün bu engellerden kurtularak (sadaka vs.) verme fırsatı bulabilse -ki bu çok az bulunur-yinede (sıhhatli zamanında) arzularını kırarak yaptığı sadakanın sevabını ala­mazlar. Tabii ki kişi hayattayken gafleti sebebiyle hayır hasenat yapamadıysa ölüm anını fırsat bilip değerlendirmelidir. Yoksa öldükten sonra kimse kimseyi arayıp sormaz. Herkes birkaç gün ağlayıp unutur. Bunlar hergün görülen olaylar­dır. Götüreceğin ne varsa kendin yanında götür ki işine yarasın.

6) Ebû HÛreyre radıyaiiahu an/i'dan RaSÛlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "(Beni İsrail'den) adamın biri (kendi kendine), <Bu gece (gizli­ce) sadaka vereceğim> dedi. Nitekim sadakasını çıkardı ve (geceleyin) bir hırsızın eline koydu. Sabahleyin halk, <Bir hırsıza bu gece sadaka verilmiş> diye konuşmaya başladılar. Bunun üzerine sadakayı veren kişi, <Allah'ım bir hırsıza da olsa sadaka verdiğim için Sana hamd olsun (ben o sadakayı daha kötü birine vermiş olabilirdim o zaman elimden ne gelirdi ki)> dedi. Adam (birincisinin boşa gittiğini düşünerek) <Bu gece tekrar sadaka verece-ğim> dedi. Gece sadaka vereceği malı alıp çıktı ve onu fahişe bir kadına vere­rek döndü (herhalde kadının hırsızlık yapmayacağını düşündü). Sabah olunca halk, <Bu gece fahişe bir kadına sadaka verildi> diye konuşuyorlardı. Adam bunun üzerine, <Ey Allah'ım fahişeye de sadaka verdiğim için Sana hamd ol­sun (benim malım aslında buna da layık değildi)> dedi. Sonra üçüncü defa, <Bu gece mutlaka sadaka vereceğim> diye niyet etti. (Gece olunca) sadaka­sını alarak çıktı ve bir zengine verdi, sabahleyin, <Bu gece zengin birine sa­daka verildi> diye halk konuşmaya başladılar. Bunun üzerine adam şöyle dedi; <Allah'ım hırsıza, zina eden kadına ve zengine vermiş olduğum sada­kalardan dolayı Sana hamd olsun>. Geceleyin rüyasında şöyle bir nida işitti; <Sadakalarının hepsi kabul oldu. Sana hırsıza sadaka verdîrilmesinin sebe­bi şudur; olur ki o hırsız bu kötü işten vazgeçer ve tevbe eder. Zina eden ka­dın da işlediği zinadan tevbe eder ve bu çirkin işi yapmadan da Allah'ın ken­dine lütufta bulunduğunu görünce bu işten utanarak vazgeçer. Zengine gelin­ce, o da Allah'ın kullan nasıl da gizlice sadaka veriyorlar diye ibret alır ve Allah'ın kendine vermiş olduğu maldan sadaka verir>".                                                                   (Muttefekun aleyh, Mişkat)

İZAH: Bir hadisi şerifte bu olay başka bir şekilde anlatılmıştır. Belki de o ayrı bir kıssadır. Çünkü buna benzer bir çok olayın meydana gelmesi hiçte zor değildir. Şayet o kıssa bu (anlatılan kıssanın aynısı ise o zaman bu kıssa i e o kıssa biraz açıklanmış olmaktadır.Tâûs rahmetuiiahi aleyh diyor ki; Adamın biri, "Bu mahallede ilk önce kimi gö­rürsem ona sadaka vereceğim" diye adakta bulundu. Nitekim ilk karşılaştığı bir kadın idi. Sadakasını o kadına verdi. Orada bulunanlar, "Bu çok kötü bir kadındır" dediler. Sadakayı veren kişi bundan sonra ilk gördüğü birine sadaka verdi. Halk, "Bu çok kötü birisidir" dediler. Ondan sonra adam ilk gördüğü birine sadaka verdi. İnsanlar, "Bu çok zengin biridir" dediler. Sadaka veren adam çok üzüldü. Rüya­sında ona "Allah ce//e ceiaiuhu senin vermiş olduğun sadakaların üçünü de kabul etti. O kadın fahişe idi. Ancak yalnız fakirliğinden dolayı bu kötü işi yapıyordu. Sen ona mal verince bu çirkin işi bıraktı. İkinci adam hırsızdı. O da fakirliğinden dolayı hırsızlık yapıyordu. Sen ona mal verdiğinden beri hırsızlığı bıraktı. Üçüncü adam zengin idi. Hiç sadaka vermezdi. Senin ona sadaka vermen ona ibret oldu. <Ben bu adamdan daha zenginim o halde benim daha fazla sadaka vermem gerekir> dedi ve artık ona da sadaka vermek nasip oldu" denildi.[76]Bu hadisten şu konu açıklığa kavuşmuş oldu ki, sadaka verenin niyetinde ihlas olursa ve buna rağmen sadakası uygun olmayan bir yere ulaşırsa bunda da Allah ceiie ceiaiuhu nun bir hikmeti vardır. Buna üzülmemek gerekir.İnsana düşen, kendi niyetini ihlaslı kılmaktır. Çünkü asıl olan kişinin kendi niyeti ve amelidir. Ayrıca (yukarıdaki hadiste) sadaka veren o zatın büyüklüğü de anlaşılmış oldu. Şöyle ki; bütün gayretine rağmen sadakası uygunsuz yere sarf olduğu -halde ümitsizliğe düşerek sadaka verme niyetinden vazgeçmedi. Üstelik İkinci, üçüncü defa da olsa sadakayı uygun yere vermeye gayret etti. İşte onun bu ihlası ve samimiyeti sebebiyle hem sadakaları kabul edildi hem de rüyasında kabul edilme müjdesi verildi. Hafız İbni Hacer rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Bu hadisten anla­şılıyor ki; eğer sadaka görünüş itibariyle yerini bulmamışsa onu tekrar vermek müstehabtır. Tekrar sadaka vermekten bıkmamak gerekir. Bazı Allah dostları şöy­le demişlerdir; <Kabul edilmediğinin alametlerini görsen de hizmeti terk etme>".Allâme Aynî rahmetuliahi aleyh buyurdu ki: "Bu hadisten şu hususta anlaşıl­maktadır; Allah ceiie ceiaiuhu kişiye iyi niyetinin karşılığını mutlaka verir. Söz konu­su sadaka veren kişiler yalnız Allah için sadaka vermeye kararlıydılar (onun için geceleyin gizlice veriyorlardı). Allah ceiie ceiaiuhu da onların sadakalarını kabul etti. Uygun yere verilmedi diye red olunmadı".

7) Hz. Ali radıyallahu anh'dan Rasûlullah saltallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Sadaka vermekte acele edin. Çünkü belâ sadakayı aşamaz'                                                     (Rezın,Mişkat)

İZAH: Eğer herhangi bela yada musibet gelecek olsa, sadaka vermekle o musibet geri gider. Zayıf bir hadiste şöyle geçmektedir: "Sadaka kötülüğün yet­miş tane kapısını kapatır". Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Mallarınızı zekat vererek temizleyiniz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Musibet dal­galarını dua ile karşılayınız" buyurmuştur.Kenzül UmmaF'yn pek çok hadislerinde, "Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz" cümlesi geçmiştir. Tecrübeyle de görülmüştür ki çok sadaka vermek has­talıklara şifadır. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:[77] "Sadaka ile hastalarınızı tedavi edin. Zira sadaka kişiden zilleti de hastalıkları da uzaklaştırır. İyililikleri artırır ve ömrü uzatır"[78] Bir hadisi şerifte geçtiğine göre: "Sadaka vermek yetmiş belayı defeder ki onların en hafifi cüzzam ve baras hastalığıdır"[79]Yine bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Düşünce ve üzüntülerinizi sadaka vermek­le telafi ediniz. Sadaka ile Allah çete ceiaiuhu size zararı olan şeyleri sizden uzaklaştırır ve düşmanlarınıza karşı size yardım eder[80] Başka bir sahih hadiste ise şöyle geçi­yor "Bir şahıs bir müslümana elbise giydirirse, o elbiseden bir parça giyen kişinin be­deninde kaldığı müddetçe giydiren kişi Allah ceiie ceiaiuhu'nun koruması altında kalır". İbni Ebil Ca'd rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Sadaka yetmiş kötülüğün kapısını kapatır[81]

Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "Sabah erkenden sadaka verin çün­kü belalar sadakayı geçemezler"[82] Ayetler bölümünde dokuz numaralı ayetin izah kısmında İbni Ebil Ca'd rahmetuliahi a/eytften (bir kurt'un çocuğu kaçırmasıyla ilgili) bir kıssa geçmişti. Yine aynı konuda değişik rivayetler geçmiştir. Hz. Enes radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vese/tem'in şöyle buyurduğunu naklediyor: "Sadaka Allah ceiie cefe/u/ıı/nun gazabını uzaklaştırır ve kötü ölümü defeder"[83]Alimlerin yazdığına göre sadaka kişiyi ölüm anında şeytanın vereceği ves­veseden korur. Hastalığın şiddetinden dolayı isyan kelimeleri söylemekten mu­hafaza eder. Aniden gelecek ölümlere de mani olur. Kısaca (sadaka) imanlı öl­meye vesile olur. Bir hadisi şerifte, "Sadaka kabir azabını yok eder. Herkes kıya­met gününde kendi sadakasının gölgesinde olacaktır" buyurulmuştur.[84] Yani kişi ne kadar çok sadaka verirse o kadar büyük gölgeye sahip olacaktır.Hz. Muaz radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem e, "Ya RaSÛlallah! Be­ni Cehennem'den uzaklaştırıp Cennet'e koyacak bir amel söyleyiniz" dedi. Rasûlul­lah sallallahu aleyhi vesellem, "Sen çok büyük bir şey sordun. O Allah'ın kolay ettiği kimse için çok kolaydır. O şey şudur; Allah ceiie ceiaiuhu'na ihlasla ibadet et, hiçbir şeyi ona ortak koşma, namazını kıl, zekatı ver, mübarek ramazan ayında oruç tut, Beytullah'ı hac et" dedi. Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Ben sana hayır kapılarını haber vereyim mi? (Yani insan o kapılardan hayırlı şeylere ulaşabilir). O hayır kapıları şunlardır; Oruç kalkandır (insan kalkanıyla düşmanın hamleleri­ne karşı koyduğu gibi oruçla da şeytanın hamlelerini engeller). Suyun ateşi sön­dürdüğü gibi sadakada hataları yok eder. Ayrıca gecenin yansında kılınan tehec-cüd namazı da (böyledir)". Sonra Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseilem şu ayeti okudu:(Bu ayeti kerime ayetler kısmının on dokuzuncu ayetinin izahında geçmişti). Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Ben size bütün işlerin başını, direğini ve onların zirvesini söyleyeyim mi? Hepsinin başı İslam'dır (çünkü o ol­madan hiçbir şey muteber değildir). Onun direği namazdır {direk olmadan binanın ayakta durması zor olduğu gibi namazsız islam'ın da ayakta durması zordur). Ve onun zirvesi cihaddır (yani cihad ile din yükselir)". Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Bütün bunların temelini söyleyeyim mi? (çünkü binanın tamamı temelin üzerine kurulur)". Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem eliyle mübarek dilini tutarak, "Buna sahip ol" buyurdu. Hz. Muaz radıyaliahu anh diyor ki: Ben, "Ey Allah'ın Rasûlü bizler dilimizle konuştuğumuz sözlerden de hesaba çekilecek miyiz?" dedim. "Annen sana ağlasın Ey Muâz! İnsanları yüzüstü sürünerek Ce-hennem'e atan dilinden başka bir şey midir" buyurdu.[85]"Annen sana ağlasın" sözü Arapça'da birinin dikkatini çekmek için söyle­nen bir deyimdir. Hadisin özeti şudur: (Canımızın istediği) gibi kullandığımız dil­lerimizden çıkanların hepsi amellerin tartıldığı terazide tartılacak, konuşulanlar­dan boş, faydasız ve caiz olmayanlar kişinin Cehennem'e girmesine sebep ola­caktır. Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: "Kişi diliyle Allah'ın razı olduğu bir söz söyler. Söylediği kelimeyi pek önemsemez. Ancak Allah ceiie ceiaiuhu o kelime yüzünden o kişinin Cennetteki derecesini yükseltir. Aynı şekilde bir kimse Allah'ın razı olmadığı bir kelimeyi söyler. Söylediği bu kelimeleri de pek önemsemez. An­cak bu kelime yüzünden Cehennem'e atılır". Bir hadiste geçtiğine göre o kişi Ce-hennem'deki doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzak bir yere atılır". Başka bir hadiste, "İnsan iki şeyi muhafaza edeceğine söz versin. Birincisi, iki dudak arasm-dakini (yani dilini) ikincisi ise iki bacağı arasındakini (yani avret yerini) ben de onun Cennete gireceğine kefil olayım" buyurulmuştur. Bir başka hadiste, "İnsanları ço­ğunlukla Cehennem'e sokan bu. iki şeydir" buyurulmaktadır. Yine bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "İnsan diliyle bir söz söyler. Bunu söylerken de insanlar biraz gülsünler, eğlence oisun diye yapar. Ancak o sözün vebali yüzünden Cehen-nem'de uzaklığı yerle gök arası kadar bir yere atılır".Hz. Süfyan-I Sekafi radıyaliahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem e, "Ya Rasûl-allah! Ümmetiniz hakkında en çok neden korkuyorsunuz?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem mübarek dilini tutarak, "Bundan" buyurdu.[86]Bunlara ilave olarak pek çok rivayetlerde değişik başlıklar altında bu konu geçmiştir. (Ne yazık ki) bizler bu husus­ta büyük bir gaflet içindeyiz. İnsan kesinlikle şuna çok dikkat etmelidir: Diliyle söyle­diği sözlerin kendisine bir kârı yoksa en azından bir âfet ve musibete uğramasın.Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetuiiahi aleyh meşhur bir hadis ve fıkıh imamıdır. Diyor ki: "Benden bir günah sâdır olmuştu. O yüzden beş ay teheccüt kılmaktan mahrum oldum". Birisi sordu: "Efendim o hangi günahtı?". Buyurdu ki: "Adamın biri ağlıyor­du. Ben kalbimden, <Bu adam gösteriş için ağlıyor> diye geçirdim.[87] Bu kalpten ge­çirmenin mahrumiyetidir. Bizler insanlar hakkında bundan daha ağır sözleri dilimiz­le söylemekteyiz. Üstelik herhangi bir sebep olmadan bunu yapmaktayız. Hele bir de aramızda ihtilaf varsa, o zaman ona iftira etmekte hiç kusur etmeyiz. Ondaki her hüneri ayıp her ayıbı da olduğundan fazla göstererek (her tarafa) yayarız.

8) Ebû HÛreyre radıyallahu anft'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyuruyor ki: "Sadaka vermek malı eksiltmez. Hatası olan birinin hatasını affeden kulun Allah izzetini arttırır. Her kim de Allah'ın (rızasını kazanmak) için alçak gönüllü olursa Allah ceiie ceiaiuhu onu yükseltir".(Müslim, Mişkat)

İZAH: Bu hadisi şerifte üç konu geçmektedir. Dışarıdan bakıldığında sada­ka vermekle mal azalıyor gibi gözükse de aslında sadaka vermekle malda bir azalma olmaz. Aksine sadakanın karşılığı en güzel bir bedel olarak ahirette verilir. Şimdiye kadar ki (beyan ettiğimiz) ayet ve hadislerden de anlaşıldığı gibi dünyada da çoğu zaman o (sadakanın) karşılığı verilir. Ondördüncü ayette buna işaret edilmiş, yirminci ayette de bu konuya açıkça değinilmiştir. Şöyle ki; siz (Allah yo­lunda) ne harcarsanız Allah cette ceiaiuhu onun karşılığını verir. O ayetin izah kısmın­da ise Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bunu teyid eden pek çok hadisleri geç­miştir. Hadisler bölümünün iki numaralı hadisinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesei-tem'İn şöyle bir buyruğu geçmiştir: "Her gün iki melek şöyle dua ederler; <Allah'ım harcayana Sen daha iyisini ver, (harcamayıp) yığanın da malını berbat et>".Hz. Ebû Kebşe radıyaliahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bu-yurdu ki: "Ben size üç şeyi yeminle söylüyorum. Ondan sonra bir şeyi de hususen söyleyeceğim onu hafızanıza çok güzel yerleştirin üzerine yemin ettiğim şeylere gelince; onlardan birincisi, hiç kimsenin malı sadaka vermekle eksilmez. İkincisi, bir kimseye zulmedilir de o da buna sabrederse Allah ceiie ceiaiuhu bu sabrı sebe­biyle onun şerefini artırır. Üçüncüsü, her kim insanlardan isteme kapısını açarsa Al­lah ceiie ceiaiuhu da ona fakirlik kapısını açar. Bu üç şeyden sonra bir şey daha size haber veriyorum. Onu hafızanıza yerleştirin. O şudur; Dünyada dört çeşit insan vardır. Birincisi Allah ceiie ce/aMıu'nun hem mal hem de ilim verdiği kimsedir. O (ümisebebiyle) malı konusunda Allah'tan korkarda (Allah'ın razı olmadığı yerlere malını harcamaz) akrabalarını gözetir, o mal ile Allah için güzel ameller yapar ve o malın hakkını edâ eder. Bu kimse en yüksek derecelerdedir. İkinci kişi Allah ceiie ce/a/uto/nun ilim verip de mal vermediği kimsedir. Onun da niyeti sağlamdır. O eğer <Malım ol­saydı ben de filanca gibi (hayırlı işlere) harcardım> diye temenni eder. Allah ceiiece-laiuhu onun niyetinden dolayı birinci kişiye verdiği sevabın aynısını ona da verir. Bu iki kişi sevap bakımından aynı seviyede olurlar. Üçüncü kişi Allah ceiie ceiaiuhunun mal verip ilim vermediği kimsedir ki malını berbat eder. (Yersiz) oyun eğlence ve şehva­ni istekler için harcar. Malı hususunda ne Allah'tan korkar ne de akrabasını gözetir. Hakka uygun bir harcama yapmaz. Bu kişi (kıyamet gününde) en kötü yerde olacak­tır. Dördüncü kişiye gelince, o Allah ceiie ceiaiuhu'nun kendine ne mal ne de ilim ver­diği kişidir. O da şöyle arzu eder; <Eğer malım olsaydı ben de falanca (üçüncü ki­şi) gibi harcardım>. Ona kötü niyetinin günahı yazılır. Günah bakımından bu adam ve üç numaralı adam eşittir". (Hadisi Tirmizi rivayet etti ve "Hadis sahihtir" dedi)[88].Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhumaöan rivayete göre Rasûlullah saiialiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu; "Sadaka malı eksiltmez Bir kişi sadaka vermek için elini uzatınca o mal fakirin eline geçmeden önce yüce Allah'ın kudret eline geçer (yani kabul olur). Kimseden bir şey istemeden işi yolunda gittiği halde insanlara el açana Allah fakirlik kapısını açar"[89]Hz. Kays Bin Sila Ensari radıyaliahu anh diyor ki: "Kardeşlerim beni Rasûlul­lah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e şikayet ederek, <Ya Rasûlailah bu adam çok israf edi­yor, malını gereksiz yerlere harcıyor> dediler. Ben, <Ey Allah'ın Rasülü Ben ba­ğımdan kendi payımı alıp hem Allah yolunda harcıyor hem de beni ziyarete ge­len misafirleri yediriyorum> dedim. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem mübarek elini göğsüme vurarak üç defa şöyle buyurdu; <Harcamaya devam et ki Allah ceiie ceiaiuhu da sana karşılığını versin>. Bu olaydan kısa bir süre sonra ben bir cihada çıkmıştım, Bineğimde vardı. Kendi akrabalarım arasında en çok serveti olanda bendim (yani ölçülü harcayanların elinde benim gibi çekinmeden korkusuzca harcayan biri kadar mal yoktu[90]Hz. Cabir radıyaliahu anh diyor ki: "Bir keresinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz hutbesinde şöyle buyurdu; <Ey insanlar size ölüm gelmeden önce Allah'a tevbe edin. Onunla bununla meşgul olmadan Önce hayırlı işlerde acele edin. Allah ceiie ceiaiuhu ile aranızdaki bağı kurun. Allahu Teâlâ'yı bol bol zikredin. Açıkça ve gizlice bol bol sadaka verin ki, bu sebeble nzıklanırsınız, size yardım edilir ve sizin eksikleriniz tamamlanıp-[91] Başka bir hadisi şerifte, "Sadaka ile rızık (kolaylığı) için Allah'tan yardım isteyin" buyurulmuştur. Diğer bir hadiste ise şöyle buyuruluyor: "Sadaka ile rızık indirin". Yine bir hadiste ise, "Sadakayla malda artış olur" buyurulmuştur.[92]Hz. Abdurrahman bin Avf radıyaliahu an/ı'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesei­iem Efendimiz buyurdu ki: "Üç şey vardır ki nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki ben onlar üzerine yemin ederim. Onların birincisi, sadaka ver­mekle mal eksilmez. Öyleyse bol bol sadaka veriniz. İkincisi, bir kula zulmedi-lirde o da o (zulmedeni) af ederse Allah ceiie ceiaiuhu kıyamet gününde onun şe­refini arttırır. Üçüncüsü ise, kim başkasından isteme kapısını açarsa, Allah ceiie ceiaiuhu ona fakirlik kapısını açar"[93]Hz. Ebû Seleme radıyaliahu an/j'dan nakledilen bir hadiste Rasûlullah saiiaiia-hu aleyhi veseiiem buyuruyor ki: "Sadaka vermekle mal eksilmez öyleyse sadaka vermeye devam edin"[94]Eksilmemenin zahiri manası, "Allah ceiie ceiaiuhu o (sada­kanın) karşılığını en güzel bir şekilde ve en kısa bir zamanda verir" demektir. Hz. Habib Acemi rahmetuiiahi aleyh meşhur bir Allah dostudur. Bir keresinde hanımı hamur yoğurup komşuya ateş almaya gitti. Arkasından bir dilenci geldi. Hz. Ha­bib rahmetuiiahi aleyh o hamuru dilenciye verdi. Hanımı ateş alıp geldiğinde hamur yoktu. Kocasına hamurun ne olduğunu sordu. Kocası, "O pişmeye gönderildi" dedi. Hanımı inanmadı. Israrla sormaya devam etti. Kocası, "Hamuru sadaka olarak verdim" deyince hanım, "Subhanallah! Sen hiç düşünmedin mi ki, unun hepsi o kadardı. Şimdi ev halkı ne yiyecek. Halbuki bizim de ihtiyacımız vardı" dedi. O böyle söylenirken bir adam elinde et dolu büyük bir tabak ve ekmekle geldi. Hanımı onu getiren adama, "Ekmeği ne çabuk pişirip getirdin. Üstelik ya­nında fazladan yemek de getirdin" dedi.[95]Genellikle bu tür olaylar meydana gelir. Ancak Allah ceiie ceiaiuhu'na bağlı olmadığımız için bu nimetin neyin karşılığı olarak verildiğini hiç düşünmeyiz. "Falanca şey tesadüfen elimize geçti. Yoksa halimiz ne olurdu?" diye düşünürüz. Halbuki o şey verdiğimiz sadakalardan dolayı elimize geçmiştir.

9) Ebû Hûreyre radıyallahu anh'dan RaSÛlulİah sallallahu aleyhi vesellem buyur-du ki: "Bir adam çölde bir buluttan Falancanın bağını sula dîye bir ses duydu. O sesten sonra bulut hemen bir yöne doğru hareket etti. Kayalık bir araziye ya­ğan suyun hepsi oradaki akarsu yollarından birinde toplanıp akmaya başladı. Buluttan gelen sesi duyan adam suyu takibe koyuldu. Bir de ne görsün bir adam elindeki kürekle bağına su veriyordu. Adam bağın sahibine, <Ey Allah'ın kulu adın ne?> dedi. Bağın sahibi <Falanca> diyerek ismini söyledi. Adamın söylediği isim ile buluttan İşittiği isim aynıydı. Bağ sahibi <Ey Allah'ın kulu be­nim adımı neden soruyorsun?> deyince, <Ben bu suyun geldiği buluttan filan­ca adamın bahçesini sula diye bir ses işitmiştim. Buluttan duyduğum senin adındı. Sen bu bahçede ne yapıyorsun -ki filancanın bahçesini sula diye-buluta emir veriliyor> dedi. Bunun üzerine bahçenin sahibi, <Ben bu bahçe­den ne kadar mahsul çıktığına bakarım (ve onu üç kısma ayırırım). Üçte birini hemen Allah yolunda tasadduk ederim, üçte birini ben ve çoluk çocuğum yer. Kalan üçte birini de bahçenin ihtiyacı için bahçeye harcarım> dedi".                                                                                                                                                       (Müslim, Mişkat)

 

İZAH: Mahsulün sadece üçte birini Allah celle ceiaiuhu yolunda harcamanın bereketine bakınız ki, gayb örtüsünün ardında onun bahçesinin yetişmesi ve gelişmesi için sebepler hazırlanıyor. Bu olay önceki hadiste geçen "Sadaka vermekle mal eksilmez" sözüne apaçık bir örnektir. Şöyle ki; adam mahsulün üçte birini sadaka olarak vermişti. Bundan dolayı bahçeden tekrar mahsul gel­mesi için (Allah tarafından) gaybî olarak intizam yapılmaktadır. Buradan alınması gereken çok mühim bir ders daha vardır; o da kişinin gelirinin belli bir kısmını Allah ceiie ceiaiuhu yolunda harcamak için ayırmasının çok faydalı olduğudur. Ayrıca tecrübe şunu göstermiştir ki; eğer bir adam, "Ben malımın şu kadarını Al­lah yolunda harcayacağım" derse, o zaman harcama yapacağı pek çok hayır yerleri ve fırsatları karşısına çıkar. Yok, eğer "Bir hayırlı iş karşıma çıkarsa o za­man düşünürüz" derse, bu gibi durumlarda hayırlı işlerin neler olduğu pek anla­şılmaz ve her fırsatta nefis ve şeytan "Bu öyle önemli bir harcama değildir" diye kalbe vesvese verir. O kişinin karşısına mal harcamak için çok hayırlı olan önemli bir iş çıksada bu sefer o kişinin elinde para olmaz veya parası olsa bile kendi ihtiyaçları karşısına çıktığı için mümkün olduğu kadar az sadaka vermek ister.Daha ay başından itibaren maaş alındığı an bir miktar para ayrılıp bir kena­ra konulsa veya günlük ticarette ki gelirden bir kısmı kasanın bir tarafına konulsa ve "Bu yalnız Allah yolunda harcanacaktır" dense, harcama vakti gelince kalpte sı­kıntı olmaz. Çünkü zaten o miktarın harcanacağı kesinlik kazanmıştır. Bu pek çok  h,ir rörptpdir nilpupn hirkar. aün tecrübe edip baksın.Ebû Vâil rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Abdullah bin Mesud radıyallahu anh beni Kurayza tarafına gönderdi ve oraya gidince Beni İsrail'den salih bir adamın yap­tığı işi yapmamı (yani malın üçte birini sadaka vermemi üçte birini oraya bırak­mamı ve üçte birini de onun yanına getirmemi) söyledi"[96] Bundan anlaşılıyor ki Sahabe-i Kiram da bu reçete ile amel yaparlardı.

10) Ebû Hûreyre radıyallahu an/j'dan RaSÛlulİah sallallahu aleyhi vesellem bu-yurdu ki: "Fahişe bir kadın yolda giderken bir kuyunun başında susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek gördü. Köpeğin dili susuzluktan dışarıya sark­mıştı. Kadın ayakkabısını çıkarıp başörtüsüne bağlayarak kuyudan su çekti ve köpeğe içirdi. Bundan dolayı onun günahları affedildi". Bunun üzerine Rasülullah sallallahu aleyhi vesetiem'e, "Hayvanlara yaptığımız iyiliklerden de sevap alır mıyız? diye soruldu. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem, "Her ciğer sahibine (ister müslüman olsun, ister kafir olsun, ister hayvan olsun, her canlıya) yapılan iyilikte sevap vardır" buyurdu.                                                                                               (Müttefekun aleyh, Mişkat)

İZAH: Bazı rivayetlerde açıklandığına göre bu kıssa Beni İsrail'den bir fahi­şeye aittir. Buhari şerif ve diğer hadis kitaplarında buna benzer bir erkeğin kıssası geçmektedir. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki; "Adamın biri sahrada yürüyordu. Şiddetli susuzluk onu perişan etmişti. Bir kuyuya indi. Su içip dışarı çıkınca susuzluktan bitkin düşmüş bir köpek gördü. Köpek susuzluğun şiddetin­den çamurları yalıyordu. Bu durumu gören adam <Bu hayvan da benim gibi su­suzluktan yanıyor> diye düşündü. Su çıkaracak bir şeyi yoktu. Ayağında ki ayak­kabıyı.çıkarıp kuyuya indi. Onu doldurdu ayakkabıyı ağzıyla tutarak iki elinin yar­dımıyla yukarı tırmandı ve suyu köpeğe içirdi. Allah ceiie ceiaiuhu onun bu dav­ranışını beğenerek onu bağışladı". Sahabeler, "Ya Rasûlallah hayvanlara yapılan iyiliklere de sevap var mı?" dediler. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem, "Her ciğer sahibi (yani canlı) için sevap vardır" buyurdu.[97]Bir hadisi şerifte, "Her sıcak ciğer taşıyana yapılan iyilikte sevap vardır" bu-yurulmuştur. Ayakkabıya su doldurmasının izahı şöyledir: Arap diyarında genellikle teriden yapılan ayakkabı kullanılır. Bundan dolayı içine konulan suyu fazla akıt­maz. Ağzıyla ayakkabıyı tutma ihtiyacı ise şundan dolayıdır: Sahradaki kuyulara genellikle duvardan biraz çıkık vaziyette {merdiven şeklinde) birkaç tuğla vs.yerleştirilir. Böylece ipi ve kovası olmayan biri kuyuya inebilir. Fakat kuyuya inip çıkarken yardımcı olarak mutlaka elleri kullanmak gerekir. Bundan dolayı ayak­kabıyı ağzıyla tutması gerekmiştir. Bu kitabın sonundaki Hikayeler bölümünün 47 numaralı hikayesinde bir zalimle ilgili olay da aynı şekildedir. O zalim uyuz bir köpeği barındırmış, bunun üzerine Allah ceiie ceiaiuhu bu amelini beğenmiş (ve o zalimi affetmiştir). Bu hadislerin her ikisinde de köpek gibi zelil bir hayvana iyilik yapılmasının karşılığı böyle olursa yaratılmışların en şereflisi olan insana yapılan iyiliklerin acaba ne gibi mükafatı olacaktır?!Bazı alimler öldürülmesi müstehap olan (yılan, akrep vs. gibi) hayvanlar bu­nun dışındadır demişlerdir. Ancak diğer alimler şöyle demişlerdir: O hayvanları öl­dürmek demek susuz oldukları anlaşıldığı halde onlara su içirilmemesi demek de­ğildir. Çünkü biz müslümaniara verilen emir şöyledir: Herhangi bir sebepten dolayı öldürülmesi gereken bir canlıya iyi davranmaya dikkat gösterilmelidir. Bu yüzden öl­dürülmesi gereken (insanın) el, ayak vs. gibi azalarının kesilmesi yasaklanmıştır.[98]Bu iki hadisten ve diğer pek çok hadsilerden çok ince bir nokta anlaşıl­maktadır: Şöyle ki; Allah ceiie ceiaiuhu bir kimsenin her hangi bir amelini beğenirse o amelin bereketiyle ömür boyu işlediği bütün günahları affeder. O'nun lütuf ve kereminin yanında bu bir şey değiidir. Yeter ki o ameli Allah beğenip kabul etsin. Her günahkarın günahının su içirmekle ya da başka bir iyilikle affedilmesi gerek­mez. Elbette birinin her hangi bir ameli kabul edilirse onun bağışlanması için de bir engel yoktur. O halde insan son derece ihlasla amel yapmaya devam etmeli­dir. Allah bilir, hangi amelimiz O'nun katında beğenilir de kurtulanlardan oluruz.Önemli olan şey ihlastır. Yani sırf Allah için bir işi yapmaktır. O amele bir menfaat karıştırmamak gerekir. Ne ondan dünya kazanmayı düşünmeli ne de şöhret ve mevki istenmelidir. Eğer bunlardan biri işe karışırsa o zaman bütün yapılanları berbat eder. Eğer bir iş yalnız Allah için olursa, (isterse çok basit bir şey olsun) o iş dağlardan daha ağırdır. Hz. Lokman aleyhisselam oğluna nasihat ederken, "Oğlum günah işlediğinde sadaka ver" demiştir.[99] Çünkü (sadaka) güna­hı temizler ve Allah ceiie ceiaiuhu'nun gazabını uzaklaştırır.

11) Hz. Ali radıyallahu an/j'dan RaSÛlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Muhakkak Cennet'te öyle köşkler vardır ki, onların (cam gibi) içinden dışı, dışından da içi gözükür". Sahabeler, "Ya Rasûlallah! Bu köşkler kimler içindir?" dediklerinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Güzel söz söyleyenler (yani konuşurken çatık kaşlı olmayan yüzünü eksilmeyenler) insanlara, yemek yedirenler, devamlı oruç tutanlar, insanlar uykudayken gece vakti teheccüt namazı kılanlar içindir" buyurdu.       

(bniEbi Şeybe.Tirmizi)

İZAH: Abdullah bin Selam radıyallahu anh müslüman olmadan önceki bir hatırasını şöyle anlatıyor: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem hicret edip Medine'ye gelmişti. Ben bunu duyar duymaz derhal onun yanına gittim. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln mübarek yüzünü görünce kendi kendime, "Bu mübarek yüz ya­lancı birinin yüzü olamaz" dedim. Medine'ye varınca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seliem'm mübarek ağzından çıkan ilk söz şuydu; "Ey insanlar aranızda selamı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabanızı ziyaret ediniz. İnsanlar uykudayken gece vakti namaz kılınız. Selametle Cennet'e girersiniz".[100]Ayetler kısmının 34 numarasındaki uzun ayette bu konu şu şekilde geç­mişti: Allah'a olan sevgilerinden dolayı miskinlere, yetimlere ve esirlere yemek yedirirler ve şöyle derler; "Biz yalnızca Allah rızası için size yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istiyoruz". Bir hadiste, "Her kim bir kardeşini doyuracak şekilde yedirir, susuzluğunu giderecek şekilde içirirse, Allah ceiie ceiaiuhu onunla Cehennem arasında yedi hendek açar. Her bir hendeğin genişliği yediyüz senelik yol kadardır" buyuruimuştur.[101] Başka bir hadisi şerifte de şöyle geçmektedir: "Bütün mahlukat Allah ceiie ceiaiuhu'nun ehli iyâli gibidir. Allah ceiie ceiaiuhu'nun en çok sevdiği kimse ise O'nun ehli iyâline en çok faydası olan­dır".[102] Diğer bir hadisi şerifte de, "Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman ve kendi kovandan komşunun kovasına su dökmen de bu iyilikler­dendir"[103] buyurulmuştur. Güzel konuşmanın en önemli bir parçası da biriyle konu­şurken güler yüzle konuşulmalı, asık suratlı ve yüzü eksilterek konuşulmamalı-dır. Yine bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "İyiliğin hiç bir parçası küçümsen-mez. Müslüman kardeşini güler yüzle karşılamak dahi olsa (bunu yap)". Bir hadis­te buyuruldu ki: "Hiçbir kimse iyiliğin hiçbir türünü küçük görmesin. Elinden hiçbir şey gelmese bile kardeşine güler yüz göstersin"[104] Bir hadisi şerifte buyuruldu ki: "Kardeşini güler yüzle karşılaman da sadakadır. İyiliği emretmen ve kötülükten men etmen de sadakadır. Yolunu kaybetmiş birine yol göstermen de sadakadır. Yol üzerindeki (diken vs. gibi) zarar verici şeyleri uzaklaştırman da sadakadır. Kendi kabından başkasının kabına su dökmen de sadakadır"[105]Bir hadisi şerifte, "Kıyamet gününde Cehennemlikler bir safa dizilecekler ve onların bulunduğu yerden (Cennetlik) bir mü'min geçecektir. Cehennemliklerin safından biri ona, "<Bana Allah katında şefaat et> diyecek. Bunun üzerine mü'-min ona, <Sen kimsin?> diye soracaktır. O, <Sen beni tanımadın mı? Sen dün­yadayken bir kere benden su istemiştin de ben de sana su içirmiştim> diye ce­vap verecektir. Bunun üzerine Cennet'lik olan kişi ona şefaat edecek (ve onun şefaati kabul edilecektir. Aynı şekilde başka birisi, <Sen benden falanca şey istemiştin, ben de sana vermiştim> diyecektir.[106]Başka bir hadiste de şöyie geçmektedir: "Cehennemliklerin safının yanın­dan Cennet'lik olan biri geçecek, Cehennemliklerden biri ona seslenerek şöyle diyecektir; <Sen beni tanımadın mı? Ben sana filanca gün su içirmiştim, falanca gün de abdest suyu vermiştim>"[107] Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Kıyamet günü Cennet ve Cehennemliklerin safları meydana geldiğinde Cehennemlikle­rin safından bir adam Cennetliklerin safında olan bir adamı görecek ve ona dün­yada yaptığı bir iyililiği hatırlatacak. Bunun üzerine Cennet'lik olan kimse o ada­mın elinden tutup Allah ceile ceiaiuhu nun huzurunda, <Ya Rabbi! Bu adam bana falanca iyilikte bulundu> diyecek. Bunun üzerine Allah ceile ceialuhu, <Benim Rah­metim ile o adam Cennet'e konulsun> buyuracaktır.[108]Bir hadiste Rasûlullah saiiatiahu aleyhi veseilem "Fakirlerle sıkı bağ kurun ve onlara iyilikte bulunun. Onların elinde çok büyük bir hazine vardır" buyurdu. Ora­dakilerden birisi, "Ya Rasûlallah o hazine nedir?" diye sorunca Rasûlullah saiiaiia-hu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Onlara kıyamet gününde şöyle denilecektir; <Dünya-da size bir lokma yedirenin veya su içirenin yada elbise giydirenin elinden tutup Cennet'e götürün>". Bir hadisi şerifte ise şöyle geçmektedir: "Allah ceile ceiaiuhu kıyamet gününde bir insanın diğer bir insandan özür dilediği gibi fakir kuluna mazerette bulunacak ve buyuracak ki; <İzzet ve Celalime yemin olsun ki, Ben dünyayı senden katımda zelil olduğun için uzaklaştırmadım. Aksine bugün sana büyük bir ikramım olduğu için dünyayı senden uzaklaştırdım. Ey kulum! Şu Cehennemliklerin saflarına git. Her kim sana Benim rızam için yemek yedirdi ise veya elbise verdiyse o senindir>. Bu kişi Cehennem'lik kimselerin saflarına var­dığında onları ağızlarına kadar terlere batmış vaziyette bulacak (kendisine dün­yada iyilik yapanları tanıyıp Cennete sokacaktır)[109]Başka bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Kıyamet gününde şöyle bir ilan yapı­lacaktır; <Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem"\n ümmetinin fakirleri nerededir? Kal­kın ve insanları mahşer meydanında arayın. Her kim benim rızam için sizden bi­rine bir lokma vermişse yada benim rızam için bir yudum su içirmişse veya be­nim rızam için yeni veya eski bir elbise vermişse, onları, ellerinden tutarak Cen­net'e götürün>. Bunun üzerine ümmetin fakirleri kalkıp bazı kimselerin elinden tutacak ve <Ya Rabbi! Bu adam dünyadayken bana yemek yedirmişti, bu da bana su içirmişti> diyecekler. Bunun üzerine ümmetin fakirlerinden büyük olsun yada küçük olsun onları (kendilerine iyilikte bulunanları) Cennet'e sokmayan kimse kalmayacaktır"[110] Bir hadiste, "Her kim aç olan bir canlıya yemek yedirirse, Allah ceile ceiaiuhu ona Cennetin nefis yemeklerinden yedirecektir" buyuruimuştur.[111] Baş­ka bir hadiste ise, "İnsanlara yemek yedirilen eve hayır gelmesi, bıçağın devenin hörgücünü kesmesinden daha hızlıdır" diye geçmektedir.[112] Hz. Abdullah İbni Müba­rek rahmetuiiahi aleyh hurmaların iyilerini başkalarına yedirir ve, "Kim çok yerse ona her hurma için bir dirhem verilecektir" derdi. Diğer bir hadiste, "Kıyamet gününde bir münâdi şöyle ilan edecek; <Fakir ve miskinlere ikram edenler nerededir? Sizler bugün korkusuz ve üzüntüsüz olarak Cennet'e giriniz>. Başka bir münâdi de şöy­le ilan edecek; <Fakir ve garip hastalan ziyaret edenler nerededir? Onlar bugün nurdan minberler üzerinde oturup Allah ceile ceiaiuhu ile konuşacaklar, diğer insan­lar ise şiddetli hesaba mübtela olacaklardır>"[113] Başka bir hadiste ise şöyle geç­mektedir: "Nice huriler vardır ki, onların mehri sadece bir avuç hurmayı veya o kadar başka bir şeyi (sadaka olarak) vermektir". Yine bir hadiste şöyle geçmektedir: "Aç bir kimseye yemek yedirmekten daha üstün bir sadaka yoktur"[114] Bir hadisi şe­rifte ise, "Bağışlanmayı vacib kılan şeylerden birisi de açlara yemek yedirmektir" buyuruimuştur.[115] Diğer bir hadiste buyuruldu ki: "Ameller içinde Allah ceile ceiaiuhuyu en çok razı eden amel herhangi bir müslümanı sevindirmek veya onun bir sıkıntısını gidermek veya onun borcunu ödemek veya açken ona yedirmektir"[116] Yani bu amel­lerin hepsi sevimlidir. Ne kadar yapılabilirse yapılmalıdır. Yine bir hadiste buyuruldu ki: "Şunlar bağışlanmayı vacip kılan şeylerdendir; Bir müslümanı sevindirmek, onun açlığını gidermek ve ona ulaşan bir musibeti uzaklaştırmaktır"[117] Başka bir hadiste şöyle buyuruimuştur "Bir kimse müslüman kardeşinin dünyalık ihtiyacını görürse Allah çete ceiaiuhu o kimsenin yetmiş iki ihtiyacını giderir. Onların en basiti onun gü­nahlarını affetmesidir"[118]Yani diğer ihtiyaçlar günahların bağışlanmasından da bü­yüktür demektir. Ayrıca on üç numaralı hadiste bu konunun açıklaması gelecektir.

12) Hz. Esma radıyallahu anha diyor ki: "Rasûlullah saflallahu aleyhi veseilem buyurdu ki; <Allah yolunda saymadan (bol bol) harca. (Eğer sayacak olursan)Allah da sana sayarak verir. Saklayıp yığma, (eğer) öyle yaparsan, Allah da senden saklar (yani az verir). Verebildiğin kadar Müttefekun aleyh, Mişkat)

İZAH: (Hadiste adı geçen) Esma, Hz. Aişe radıyaiiahu anha'nm kız kardeşidir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu hadisinde fazla sadaka vermeye değişik şekil­lerde teşvikler vermiştir. İlk önce bol bol sadaka verilmesini açıkça emretmiştir. An­cak şu açıktır ki, sevilen harcama yüce şeriata uygun olan ve Allah celie ceiaiuhu'nun razı olduğu şeylere harcamadır. Şeriata aykırı harcama yapmak sevap değil gü­nahtır. Bundan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem \r\ sayarak vermeyi yasakla­ması önceki konuyu teyid etmektedir. Alimler bunun iki manasının olduğunu söyle­mişlerdir. Birincisi; sayarak yığmak ve toplamaktır. Yani, eğer sen sayarak bir köşe­ye koyarsan Allah celie ceiaiuhu da sana vereceği rızkı daraltır. Ne ekersen onu biçer­sin. İkinci mana şudur; fakire verirken sayma ki, Allahu Teâlâ'dan hesapsız karşılık ve sevap alabilirsin. Bundan sonra Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu konunun üzerine basarak buyurdu ki: "Saklayıp bir köşeye koyma. Eğer malını Allah yolun­da harcamak yerine saklarsan Allah celie ceiaiuhu da sana kendi nimetlerini, ihsan­larını ve keremini artırmayı durdurur". Bundan sonra konuya dikkatleri daha çok çekerek buyurdu ki: "Elinden geldiği kadar harca (yani azma çoğuna bakma) <Bu kadar fazla vermek uygun değil> veya <Bu da çok az niye vereyim> diye düşün­me. Elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar harcama da kusur etme".Başka hadislerde de bu konu pek çok defa zikredilmiştir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cehennem azabından sadaka vererek korunun ve kendinizi muhafaza edin. O sadaka isterse bir parça hurma olsun. O da Cehennem ateşin­den kurtulmaya sebeptir". Buhari Şerifin bir başka hadisinde ise Hz. Esma radiyaiia-huanha Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e şöyle sordu; "Ya Rasûlallah yanımda ba­na ait hiçbir şey yoktur. Sadece (kocam) Hz. Zübeyr'in vermiş olduğu şeyler bulu­nuyor. Bu maldan sadaka vereyim mi?". Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Evet sadaka vermeye devam et ve kaplara koyup saklama. (Eğer böyle yaparsan) Allah ceiie ceiaiuhu da nimetlerini senden saklar (yani kısar)". Bu hadiste bahsi geçen Hz. Zübeyr radıyaiiahu anti\n Hz. Esma'ya mal vermesinden maksat, onu mal sahibi yapmak ise o zaman o mal zaten Hz. Esma radıyaiiahu anha'nın malı olmuş olur. O halde istediği şekilde malını harcar. Bu hususta o ser­besttir. Eğer Hz. Zübeyr'in vermesinden maksat evin masraflarının karşılanması ise o zaman Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\n mübarek sözlerinin manası şu şe­kilde olur: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem malından sadaka verildi diye Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/ı'm alınmayacağını onun mizacından dolayı tahmin etmiştir.Bunun sebebi şu da olabilir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Zübeyr radı­yaiiahu an/i'ı özellikle sadaka vermeye teşvik etmiş ve tenbihlemisti. Bu yüce sahabi-ler Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'in genel olarak yaptıkları teşviklerine canı gönül­den feda oluyorlardı. Ama eğer sahabeden birine özel olarak bir teşvik ya da nasi­hatte bulunmuşsa artık o sahabinin ne kadar kadirbilir ve vefakar olduğunu sormayane hacet vardır! Yüzlerce değil binlerce olay buna şahittir. Hikayat-üs-Sahabe ki­tabının dokuzuncu bölümünde örnek olarak bu hususla ilgili birkaç kıssa yazmıştım.Allâme Suyûtî rahmetuiiahi aleyh Dürrü Mensur İsimli eserinde Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/Vdan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemin kendisine harcama yapması için özel teşvik verdiği kıssayı şöyle naklediyor. Hz. Zübeyr radıyaiiahu anh diyor ki; Ben bir keresinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in huzuruna geldim ve karşısı­na oturdum. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem konunun önemine dikkatimi çekmek için sarığımın arka ucunu tutarak şöyle buyurdu; "Ey Zübeyr! Ben Allah celie cela-luhu tarafından hususi olarak size ve umumi olarak insanlara gönderilen bir elçiyim (yani bu sözü Allah celie ceiaiuhu tarafından özel olarak size iletiyorum). Siz bilir misiniz ki, Allah ceiie ceiaiuhu ne buyurdu?". Ben "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dedim. Bunun üzerine buyurdu ki; "Allah coiie ceiaiuhu arşına tecelli ettiğinde kullan tarafına (kerem nazarı ile) baktı ve buyurdu ki; <Ey kullarım! Sizler Benim yara-tıklarımsınız. Ben ise sizin Rabbinizim. Sizin nzıklarınız Benim elimdedir. Zim­metime aldığım bir hususta siz kendinizi zahmet ve sıkıntıya sokmayın. Rızkınızı Ben'den isteyin>". Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Rabbinizin başka ne buyurduğunu söyleyeyim mi? <Ey kulum sen insanlara ver, Ben de sana vereyim. Sen insanlara bolluk göster, Ben de sana bolluk göstereyim. Sen (insanlara) yapacağın harcamayı kısma ki, Ben de sana vereceğim şeyleri kısmayayım. Sen malını insanlardan saklayıp yığma ki, Ben de senden (nimetle­rimi) saklamayayım. Sen stok yapıp yığma ki, Ben de sana nimet kapılarımı ka­pamayayım^ Rızık kapısı yedi kat göklerin üzerinde açık ve arşa bitişiktir. O, ne gece kapanır ne de gündüz. Allah celie ceiaiuhu herkese o kapıdan niyetine, verdiği sadakaya, verdiği bağışlara ve onun yaptığı diğer harcamalara göre devamlı rızık indirir. Kim çok harcarsa ona çok rızık indirilir. Kim de az harcarsa ona eksiltme yapılır. Kim de vermez tutarsa ona da verilmez. Ey Zübeyr! Sen ye, başkalarına da yedir. Bağlayıp saklama kiT senden de saklanılmasın. (Sadaka verirken) saya­rak verme ki, sana da verilirken sayılarak verilmesin. Darlık gösterme ki, sana da darlık gösterilmesin. Halkı meşakkate sokma ki, (Allah tarafından) sen de meşak­kate sokulmayasm. Ey Zübeyr! Allah celie ceiaiuhu harcamayı sever, cimriliği sevmez. Cömertlik (Allah celie ceiaiuhuya olan) kamil imanla oluşur. Cimrilik de (O'nun Zatına) şüphe ile meydana gelir. Her kim Allah ceiie ceiaiuhu'nun Zatına ve sıfatlarına kâmil bir yakın ile iman etmişse, o kimse Cehennem'e girmeyecektir. Kim de şek (şüphe) ederse, o da Cennete giremeyecektir. Ey Zübeyr! Allah ceiie ceiaiuhu bir hurma par­çası ile olsa bile yapılan cömertliği sever. Bir yılan yada akrebi öldürmek olsa bile Allah cesaretli olmayı sever. Ey Zübeyr! Allah ce//e ceiaiuhu zelzele ve afet zamanla­rında sabırlı olmayı sever. Şehvetlerin galip olduğu zamanlarda (vücudun) her yeri­ne sirayet eden ve şehvetini tatmin etmekten insanı alıkoyan kuvvetli imanı sever. Dinde şüpheler meydana geldiğinde kamil olan aklı sever. Haram ve pis şeylerle karşılaşıldığında takvayı sever. Ey Zübeyr! Kardeşlerine saygı göster. Salih kişilere hürmetini arttır ve iyi insanlara izzet göster. Komşularına iyi davran. Fâsık insanlar­la yolda bile yürüme. Kim bunlara dikkat ederse hesapsız ve azapsız Cennete gi­rer. Bunlar Allah ceiie ceiaiuhu r\ur\ bana olan nasihati, benim de size nasihatimdir".Ayetler kısmında yirmi numaralı ayetin açıklamasında bu kıssaya özet olarak işaret edilmiştir. Ayrıca bu olayın senedi hakkında ki sözlere de yer veril­miştir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm bu geniş sözlerinden sonra Hz. Zübeyr radıyaliahu enh'm duygularının nasıl olacağı bellidir. Bu durumda Peygamber satlallabu aleyhi vesellem'm Hz. Esma radıyaliahu anha'ya kocası Hz. Zübeyr radıyaliahu anh'm malından rahatça harcamasını emretmesi yersiz değildir. Hz. Zübeyr aynı zamanda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm halasının oğludur. Eğer akraba ile bağlar kuvvetliyse o zaman bu türlü harcamalar akrabalık bağlarının artmasına ve kuvvetlenmesine sebep olur. İçinde bulunduğumuz asırda bile böyle olaylara şahit olunmakta ve tecrübe edilmektedir. Bütün bunların yanı sıra Hz. Zübeyr radıyaliahu anh'm cömertliğine ne demelidir?Isabe adlı eserin sahibinin yazdığına göre Hz. Zübeyr'in bin tane kölesi vardı. Onlar kazançlarından kendisine belirli bir miktar mal verirlerdi. Hz. Zübeyr radıyaliahu anh bütün bu malları sadaka olarak verdiği için evine en ufak bir şey gir­mezdi. İşte bu cömertliği neticesinde vefatı sırasında iki milyon iki yüz bin (2.200.000) dirhem borcu vardı. Bu olayın tafsilatı Buhari Şerifte zikredilmiştir. Borçlanma sebebine gelince. Emanete riayet ederdi ve çok ihtiyatlı davranırdı. Halk ona emanetlerini getirdiğinde o, "Benim emanetlerinizi koyacak bir yerim yok, bana borç olarak verin. İhtiyacınız olduğu zaman alırsınız" derdi. Böylece gelen mallan emanet yerine borç olarak alır ve harcardı.Sadece Hz. Zübeyr değil diğer bütün sahabelerin halleri de böyleydi. Bu (mübarek) zatlara göre mal kesinlikle saklanacak bir şey değildi. Hz. Ömer radı-yaiiahu anh bir keresinde dörtyüz dinarı bir torbaya doldurarak kölesine, "Bunu Ebû Ubeyde radıyaliahu anh'a götür de ihtiyaçları için harcasın" dedi. Şunu da ilave1 etti "Dinarları verdikten sonra orada birşeyler ile meşgul ol ve onları ne yapacağına bak". Köle dinarları götürüp. Hz. Ebû Ubeyde'ye verdi. Ebû Ubeyde dirhemleri alınca Hz. Ömer radıyaliahu anh'a çok dua etti. Daha sonra cariyesini çağırarak onun vasıtasıyla 7 tane falancaya, 5 tane filancaya, şu kadar şuna, bu kadar buna, derken oracıkta dirhemlerin hepsini dağıtıp bitirdi. Köle döndüğünde olan biten­leri Hz. Ömer radıyaliahu anh'a anlattı. Sonra Hz. Ömer radıyaliahu anh kölesinin eliyle bir c kadar dinarı Hz. Muaz radıyaliahu anh'a gönderdi ve kölesine, "Orada bir şey­lerle meşgul ol ki, ne yapacağını görebilesin" dedi. Hz. Muaz radıyaiiahu anh aynı şekilde cariyesi vasıtasıyla şu kadar falan eve, bu kadar filan eve diyerek gön­dermeye başladı. Bu esnada hanımı çıka geldi ve, "Biz de fakiriz ve ihtiyaç sahi­biyiz. Bize de bir şeyler ver" dedi. Hz, Muaz radıyaliahu anh torbayı hanımına attı. Torbada 2 dinar kalmış gerisi hep taksim edilmişti. Kölesi Hz. Ömer radıyaliahu anh'm yanına dönünce olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer radıyaliahu anh çok sevindi ve dedi ki: "Bunların hepsi kardeştir (yani birbirlerinin benzeridirler)".[119]

13) Ebû Said radıyaliahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Bir müslüman elbisesi olmayan bir müslümana elbise giydirirse, Allah celle ceiaiuhu ona Cennet'in yeşil elbiselerinden giydirir. Bir müslüman aç olan bir müslümanı yedirirse, Allah ce/te ceiaiuhu o kimseye Cennet'in meyvelerinden yedirir. Bir müslüman susuz kalmış bir müslümana su içirirse, Allah ce//ece-/a/u/ju'da o kimseye Cennet'in (tertemiz) mühürlenmiş şarabından içirir".

(Tirmizi, Ebû Dâvûd, Mişkat)

İZAH: Mühürlenmiş şarabtan öyle temiz bir şaraba işaret edilmiştir ki, Kur'an-ı Kerim'de bu şarabın iyi kimselere tahsis edileceği bildirilmiştir. Nitekim Allah celle ceiaiuhu Mutaffifin suresinde şöyle buyuruyor:

"Muhakkak (Allah'a itaat eden) iyi kimseler nimetleri devamlı olan Naim Cennet'lerinde, / koltuklar üzerinde (neşe ile etrafı) seyrederler. / Öyle ki, nimetlenmelerinin zevkini yüzlerinde tanırsın. / Onlara (el değmemiş) mü­hürlü, saf bir şarabdan içirilir. / Onun (içinde şarab bulunan kabın) mühürü misktir. / Artık hırs gösterenlerin bunlara hırs göstermeleri gerekir (yani hırs gösterilecek şeyler bunlardır)."                                        

(Mutaffifîn-22-26)

Mücahid rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Rahik miskten yaratılan ve kendisinde tesnim karışımı olan Cennet şaraplarından bir şaraptır. Bu sûrede ve bu ayetin devamında tesnimden bahsedilmektedir". Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Tes­nim, Cennet şaraplarının en üstünüdür. Mukarreb olan kullar o şarabı halis ola­rak içerler. Diğer derecelerdeki Cennetliklerin şarabına bundan karıştırılır". Hz. Hasan Basri rahmetuliahi a/ey/ı'den de nakledildiği gibi, Rahik, Cennet şarapla­rından biridir ve ona tesnim karıştırılmıştır.Yukarıda ki hadiste beyan edilen fazilet, çıplaklık, açlık ve susuzluk ha­linde giydirmek yedirmek ve İçirmenin faziletidir. Bu haller verene mi yoksa ken­disine verilene mi aittir bilinmemektedir. Bu durumda her iki ihtimalde olabilir.Birinci ihtimale göre hadisi şerifin manası şöyle olur: Kendisi çıplak yani el-biseve ihtivacı olduğu halde bir başkasına elbise giydirir. Kendisi aç iken eline biraz yiyecek geçerse, bunu bir başkasına verir. Kendisi susuz iken su bulur­sa, kendisi içeceği yerde başkasına içirir. Bu durumda bu hadis, ayetler bö­lümündeki 28 numaralı şu ayetin tefsin olmuş olur:Muhtaç olduklan halde bu kimseler başkalarını kendileri üzerine tercih eder.İkinci ihtimale göre bütün bu (açlık, susuzluk ve çıplaklık gibi) haller kendi­lerine harcama yapılan kimselere aittir. Bu ihtimale göre hadisi şerifin manası şöyle olur: Bir şey ne kadar ihtiyaç anında verilirse o kadar sevab olur. Fakirin birine elbise verilmesinde zaten sevab vardır. Fakat vücudunda elbise olma­yan yada eskimiş ve yıpranmış elbise giyen birine elbise giydirmek sıradan bir fakire elbise giydirmenin sevabından kat kat fazladır. Fakire yemek yedir­mek her zaman için sevaptır. Fakat açlıktan güçsüz düşmüş birine yemek ye­dirmenin sevabı daha fazladır. Aynı şekilde herkese su içirmek sevabtır. Fakat susuzluktan kavrulan birine su vermek o kadar çok sevaptır -ki bazen kişinin ömür boyu işlediği günahların bir çoğuna keffaret olur-. On numaralı hadiste de geçtiği gibi susamış bir köpeğe su vermesi yüzünden fahişe bir kadının bütün ömrü boyunca işlediği günahları affedilmiştir. 23 numaralı ayetin izahında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'in şu hadisi geçmişti: "Miskin, bir-iki lokma için kapı kapı dolaşan kimse değildir. Asıl miskin kazancı ihtiyaç­larını karşılamayan ve durumunu bilmediklerinden dolayı halkın kendisine yardım edemediği kimsedir. İşte asıl mahrum budur".Onbir numaralı hadisin izahında açları doyurmanın faziletleri hakkındaRasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm pek çok sözleri zikredilmiştir.Hz. Ibnİ Ömer radiyailahu anhuma'Öan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Her kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılamakla meşgul olursa, Allah celle ceiaiuhu da o kimsenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelir. Her kim de bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah ceiie ceiaiuhu da kıyamet musibetlerinden bir musibeti ondan uzaklaştırır. Kim bir müslümanın (kusurlarını veya bir elbise ile bedenini) örterse, Allah ceiie ceiaiuhu da kıyamet günü (aynı şekilde) onu örter"[120]Buna benzer konular birçok sahabelerden değişik rivayetlerle nakledilmiş­tir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her kim örtülmesi gereken şeyi (beden ve­ya kusuru) gördüğünde onu örterse, canlı olarak kabire gömülen bir adamı kabir­den çıkarmış gibi ona sevab verilir.[121] Ayetler kısmının 25 numaralı ayetinde Allah ceiie ceiaiuhu şöyle buyurmuştu:

"Sizden, Mekke'nin fethinden önce Allah yolunda malını harcayıp savaşan­larla, daha sonra infakta bulunup savaşanlar bir değildir".                                                                           (Hadîd-10)

Alimler bunun sebebini şöyle açıklıyorlar: Mekke'nin fethinden önce ihti­yaç fazlaydı. Bundan dolayı fetihten önce sadaka vermenin derecesi Mekke'nin fethinden sonra verilen sadakadan daha üstün olmuştur.Cemel tefsirinin yazarı diyor ki: Bunun sebebi o kimselerin İslam'ın ve müs-lümanların izzet zamanından önce harcama yapmalarıdır. O vakitte müslümanlar malî ve bedenî yardıma çok muhtaçtılar. İşte Muhacir ve Ensar'dan sâbikîn ve evvelin denilen zatlar bunlardır. Onlar hakkında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Sizlerin Uhud dağı kadar altın tasadduk etmeniz, onların vereceği bir müdd yada yarım müdd miktarına eşit olamaz.[122]Bunlara ilave olarak daha başka pek çok rivayetlerde değişik ifadelerle Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem ihtiyaç sahibini tercih etmeye teşvik etmiş ve uyarıda bulunmuştur. Velime (düğün yemeği) davetini kabul etmeye teşvik eden pek çok rivayetler vardır. Ancak bir hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesei-lem, "En kötü yemek zenginlerin çağrılıp, fakirlerin terk edildiği velime yemeğidir" buyurmuştur.[123] Yani zenginlerin davetli olduğu ve fakirlerin davet edilmediği bir tarzda düzenlenen bir velime yemeği en kötü yemektir. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse velime yemeği sünnettir. Bir hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: "Kim suyun bulunduğu yerde bir müslümana su içirirse, bir köle azad etmiş gibi sevab kazanır. Her kim de su bulunmayan bir yerde birine su içirirse, sanki onu diriltmiş gibi olur. Yani sanki ölmekte olan birini ölümden kurtarmış gibi olur"[124] Bir hadiste, "En. iyi sadaka aç olan (insan veya hayvan)a yemek yedirmektir" buyurulmuştur. Yine bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Allah ceiie ceiaiuhu katında en sevimli amel aç olan bir fakire yemek yedirmek veya onun borcunu ödemek yada onun sıkıntısını gidermektir"[125]Ubeyd bin Umeyr raöıyaiiahu anh diyor ki: Kıyamet gününde insanlar çırıl çıplak ve son derece aç ve susuz olarak haşrolacaklardır. Her kim dünyada Allah rızası için birine yemek yedirmişse, Allah cem ceiaiuhu o gün ahirette onun karnını doyura­caktır. Kim Allah için birine su içirmişse, Allah celle ceiaiuhu da o kimseye su içirecek-tir. Kim de birine elbise giydirmişse, Allah ceiie ceiaiuhu da ona elbise giydirecektir"[126]

14)  Ebu  Hureyre radıyallahu anh'dan  Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseltem buyurdu ki: "Kocasız kadının ve miskinin ihtiyacını gidermek için çalışan kişi Allah yolunda çalışan (cihad eden) kimse gibidir". Zannediyorum (Al­lah'ın Rasûlü) şunu da ilave etti: "O kimse bütün gece aralıksız ibadet eden ve iftar etmeden devamlı gündüzleri oruç tutan gibidir".                                                                                        (Mişkat)

İZAH: Kocasız kadının genel manası, kocası ölmüş olan veya hiç evlene-memiş kadındır. Bu hadisi şerifte söylenen faziietve sevab bu iki kadının ihtiya­cına koşanlar içindir. Onun gayretleri netice versin veya vermesin önemli değil­dir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermek veya ona faydalı olmak için yürürse, ona Allah yolunda cihad edenlerin sevabı verilir"[127] Başka bir hadiste ise, "Kim darda kalmış bir kardeşine yardım ederse, Allah ceiie ceiaiuhu dağların bile yerinden oynadığı o (kıyamet) gününde onun ayaklarını sabit kılacaktır" denmiştir.[128] Yani dağların bile yerinde duramayaca­ğı o günde bu kişi sebat edecektir. Bu hadisi şeriften şöyle ince bir nokta daha meydana çıkıyor. İnsanların imdadına koşan ve onlara yardım edenler, insanların ayağı kaymaya başladığı fitne ve fesat devrinde (bugünlerde olduğu gibi) (din üze­rinde) sabit kalırlar. Bir hadisi şerifte de, "Bir kimse bir müslüman kardeşinin dün­yevi ihtiyaçlarından birini giderirse, Allah da onun yetmiş hacetini giderir. Onların en aşağı derecesi onun günahlarının bağışlanmasıdır" diye geçmektedir.[129]Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "Kim müslüman kardeşinin ihtiyacı­nın hükümete (yetkililere) ulaşmasına aracı olur ve bu yolla ona bir fayda ulaşır veya bir sıkıntısı yok olursa, Allah ceite ceiaiuhu aracı olan kişiye kıyamet günü Sı­rat Köprüsü'nde insanların ayaklarının kaymakta olduğu zaman oradaki yürüyü­şünde yardım eder".[130] Bu sebeple idarecilerle görüşebilen veya işadamları ve pat­ronlarla irtibatı olanlar özellikle bu hadisteki müjdeden istifade etmelidirler. İşçile­rin, memurların ve halkın ihtiyaçlarını tespit ederek patronlara ve idarecilere kadar ulaştırmak gerekir. "Niçin boşu boşuna el-âlemin işine burnumuzu sokalım ki?" diye düşünmeyelim. Sırat köprüsünü geçmek çok çetin ve çok zor bir iştir. Bu basit gay­retle insanlar için ne büyük kolaylıklar meydana gelmektedir. Ancak her yerde niye­tin yalnız Allah için olması şarttır. Şan, şöhret ve insanlar arasında izzet sahibi ol­mak niyeti olmamalıdır. Gerçi bir işi yalnız Allah rızası için yapmakla sayılan bütün bu şeyler elde edilmiş olacaktır. Hatta kendi istek ve irademizle olması gerekenden daha fazla bir ölçüde olacaktır. Fakat kişinin bu şeylere (şan, şöhret, izzet vs.'ye) niyet etmesi bu yaptığı iyiliği ve çalışmayı Yüce Mevlâ için olmaktan çıkarmaktadır.

15) Ebu Zer radıyailahu anh'dan Rasûlullah satlallahu aleyhi vesellem buyur­dular ki: "Allah üç sınıf insanı sever. Üç kısım insana da buğz eder. Allah'ın sevdiği kimseler şunlardır; Bir topluluğun yanına (ihtiyaç sahibi) birisi gelir ve sırf Allah için onlardan bir şeyler ister. Bir akrabalıktan dolayı istemez (zaten o kimsenin o toplulukla arasında bir akrabalık bağı yoktur). O top-luluktakiler de ona bir şey vermezler. Topluluğun arasından birisi kalkar ve onlardan gizlice o fakire bir şeyler verir. Allah'tan ve o fakirden başka kim­senin haberi olmaz. (İşte bu insan Allah'a çok sevimlidir. İkincisi o kimse­dir ki,) bir topluluk bütün gece sefer yaptıktan sonra uyku onlar için her şeyden daha sevimli olur. Biraz uyumak için başlarını koyup uzanırlar. On­lardan bir tanesi namaza durarak Allah'ın huzurunda hıçkırarak ağlamaya ve Kur'an okumaya başlar, (üçüncüsü) bir toplulukla cihada katılan kimsedir ki, düşmanla karşılaşıp da arkadaşları yenilince göğsünü düşmana çevire­rek tek başına ileri atılır şehit edilir veya galip gelir.Allah'ın buğz ettiği üç kişiye gelince. Onlardan birincisi; yaşlıyken zina eden ihtiyar. İkincisi; kibirli olan fakir. Üçüncüsü ise; zulüm yapan zengindir."

(Tirmizi, Neseî, Mişkat)

İZAH: Bu altı kişi hakkında buna benzer konularda pek çok ve değişik ri­vayetler gelmiştir. Bu hadis dokuz numaralı ayetin açıklamasında geçmişti. Bazı rivayetler de bu kimselerden sadece biri zikredilmiş, bazılarında da birden fazla ki­şi zikredilmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Üç yerde kulun duası redde­dilmez. Yani mutlaka kabul edilir. Onlardan birincisi; hiç kimsenin kendisini gör­mediği bir sahrada veya ormanda olan ve orada ayağa kalkarak namaz kılan kim­se (işte o zaman onun duası mutlaka kabul olur). İkincisi; bir toplulukla savaşa ka­tılan ve arkadaşları kaçtığı halde kendisi tek başına kalıp (düşmana karşı koyan) kimsedir. Üçüncüsü; gecenin sonuna doğru Allah'ın huzurunda duran kimsedir.[131]Başka bir hadisi şerifte de şöyle geçmektedir: "Üç kimse vardır ki Allah ceiie ceiaiuhu kıyamet gününde onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz ve rahmet nazarıyla onlara bakmaz. Onlar İçin acıklı bir azab vardır. Bunlar; 1-Zinaeden ihtiyar, 2-Yalancı deviet başkanı, 3-Kibirli fakirdir[132] Temize çıkarmaz sözü­nün manası şu da olabilir: Onları günahlarından temizlemez veya onlara tanışık muamelesi yapmaz. Bir diğer hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur. "Allah ceiie ceiaiuhu kıyamet günü üç sınıf insana rahmet nazarıyla bakmaz. Onlar için acıklı ve çetin bir azab vardır: Bunlar; 1-Yaşlı olduğu halde zina eden ihtiyar, 2-Kibirli fakir, 3-Alış verişinde her vakit yemin eden kimsedir. O hem satın alırken hem de satarken ye­min eder (yani yerli yersiz, gerekli gereksiz, sık sık yemin eder. Böyle yapmak Al­lah'ın yüce şanına yapılan bir saygısızlıktır)". Diğer bir hadisi şerifte buyurulmak-tadır ki: "Yarın kıyamet gününde Allah ceiie ceiaiuhu üç sınıf insanın yüzüne bakmaz. Birincisi; Zina eden yaşlı. İkincisi; yemin etmeyi kendine sermaye edinmiş, her doğru ve yanlış için yemin eden kimse. Üçüncüsü; böbürlenen kibirli fakirdir[133]Bir hadisi şerifte de şöyle buyurulmuştur: "Allah celie ceiaiuhu üç kimseyi sever ve üç kişiye de buğz eder. Sevdiklerinden birincisi; herhangi bir toplulukla cihada katılan, düşmanın karşısında savaşı kazanana veya şehit olana kadar göğsünü gererek duran kimsedir. İkincisi; bir cemaatle sefere çıkarak gecenin büyük bir bölümü geçtikten sonra topluluk biraz dinlenmek için yattıkları sırada ayağa kalkarak namaza duran ve kısa bir zaman sonra yola devam etmek için arkadaşlarını uyandıran (kendisi ise hiç uyumayan) kimsedir. Üçüncüsü; komşu­su kendisine eziyet verdiği halde onun eziyetine ölüm veya bir yolculuk sebebiy­le komşusundan ayrılana kadar sabreden kimsedir (yani komşusuyla beraber kaldığı müddetçe ondan gelecek eziyetlere sabreder), Allah'ın buğz ettiği üç ki­şiye gelince: Onlardan biri devamlı yemin eden tüccar, ikincisi; kibirli fakir. Üçün­cüsü ise sadaka verdikten sonra sadakasını başa kakan cimri kimsedir.[134]

16) Fatima bintî Kays radıyallahu anfta'dan RaSUİUİlah sallallahu aleyhi vesel-lem buyurdular ki: "Muhakkak malda zekattan başka da hak vardır". Sonra sözünü teyid etmek için Bakara suresinden şu ayeti sonuna kadar okudu:

(Tirmizİ, İbni Mace)

İZAH: Bu ayetin açıklaması ayetler bölümünün ikinci ayetinde geçmişti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz malda zekattan başka da hak bulun­duğuna bu ayeti kerime ile karar vermiştir. Bu kararın veriliş sebebi açıktır. Şöyle ki, ayeti kerimede kendi malını akrabalara, yetimlere, fakirlere, misafirlere ve is­teyen (dilencilere) ve bir de esir ve köleleri kurtarmak için harcamaya özel olarak teşvik edilmiştir. Bütün bunlardan sonra zekat vermek ayrıca zikredilmiştir.Müslim bin Yesâr rahmetuliahi aleyh şöyle diyor: "Namaz iki kısımdır. Farz ve nafile. Aynı şekilde zekat da iki kısımdır (farz ve nafile). Kur'an'da buların her ikisi de zikredilmiştir. Ben size bunları söyleyeyim mi?" Halkın sorması üzerine yukarıda geçen ayeti okudu. Malın zikredilen yerlere harcanmasından bahseden ayetin başlangıç bölümünü okudu ve "Bunların hepsi nafiledir" buyurdu. Sonra zekatla ilgili kısmı okuyarak, "İşte bu farzdır" buyurdu.[135]Allame Tîbî rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Bu hadisi şerifte bahsedilen Hak keli­mesinden maksat kişi (kendisinden bir şeyler) isteyeni ve kendisinden borç iste­yeni mahrum etmemeli, evindeki basit eşyaları ödünç olarak isteyeni de geri çevirmemelidir. Mesela biri tencere, tabak vs. isterse vermemezlik yapmamalı, su, tuz ve ateş isteyenleri de reddetmemelidir."Aüame Kâri rahmetuliahi aleyh buyuruyor ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi vesel-/em'in bu hadiste okuduğu ayeti kerimede zekatın dışında zikredilen şeyler kaste­dilmiştir. Mesela; akrabayı gözetmek, yetimlere ihsanda bulunmak, miskin, misa­fir ve dilencilere vermek, insanları azad ederek kurtarmak gibi.[136]Mezahirül Hak'km yazarı diyor ki: "Zekat farzdır. Mutlaka verilmesi gerekir. Zekatın dışında kalan nafile sadakalarda müstehabdır. Oların da verilmesi gere­kir. O sadakalar şunlardır" Bu sözlerden sonra yazar Allâme Tîbî rahmetuliahi aleyh ve Allâme Kârî rahmetuliahi aieyh'm sözlerinin tercümelerini yapmış ve şöyle yaz­mıştır: "Bu ayeti Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem kendi sözüne delil olarak oku­muştur. Şöyle ki, bu ayette Allah ceiie ceiaiuhu önce yakınlarına, yetimlere ve di­ğerlerine mal veren mü'minleri övmüştür. Bununla beraber namaz kılan ve zekat veren mü'minleri de övmüştür. Hülâsa, bu ayetten anlaşılan zekat dışında mal vermektir. İşte bu da nafile sadakadır".özet olarak Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\n yukarıdaki hadiste buyur­duğu, "Mal da zekattan başka da hak vardır" sözü bu ayetle sabit olmuştur. Şöyle ki, önce nafile sadaka zikredilmiş daha sonra vacib olan sadaka (yani zekat) zikredilmiştir. Allâme Cessâs Râzi rahmetuliahi aleyh'in yazdığına göre bazı alimler bu ayetten vacib olan haklar manasını çıkarmışlardır. Akrabadan birini şiddetli ihtiyaç halinde gördüğünde onu gözetmek veya zaruret kendisini helak olma derecesine getirmiş olan bir ihtiyaç sahibine harcamak gibi. Bu durumda onun açlığını giderecek kadar vermek vacibtir. Daha sonra Allâme Râzi, "Mal da zekattan başka da hak vardır" hadisini naklederek şöyle dedi: "Bundan hâkimin nafakasının karşılanma­sına karar verdiği yoksul akrabalara harcama yapmak da kastedilmiş olabilir. Zor durumda ve çaresiz kalmış kimseye vermek de olabilir. Nafile haklar da olabilir. Çünkü Hak kelimesi vacib ve nafile olan hakların her ikisi için kullanılır."Fetâvâ-i Alemgiriye de şöyle geçmektedir: Çalışmak için dışarı çıkmaktan ve dinlenmekten aciz olan muhtaç birini yedirmek halkın üzerine vacibtir. Bu konu üç kısma ayrılır:

1.   Muhtaç kişi dışarı çıkmaktan aciz kalınca onun durumunu bilen herkese onu yedirmek farz olur. Yemeğin miktarı muhtaç olan kimsenin dışarı çıkabileceği ve farzları edâ edebileceği ölçüde olması gerekir. Tabii ki bu yedirme işi muh­taç olanın halini bilen ve yedirmeye de gücü yeten kişinin görevidir. Eğer ye­dirmeye gücü yetmiyorsa o zaman başkalarına haber vermesi gerekir. Eğer yedirmeye gücü yetmez ve başkalarına da bildirmezse ve bunun sonucunda o muhtaç kimse ölürse, onun halini bilen herkes günahkar olur.

2.   Muhtaç olan kişi eğer dışarı çıkabiliyor ancak çalışıp kazanmaya gücü yetmi­yorsa, onun bu durumunu bilenler ona vacib olan sadakalarını vererek yar­dım etmelidirler. Eğer o kişinin çalışmaya gücü yetiyorsa artık onun insanlar­dan istemesi caiz değildir.

3.  Eğer o muhtacın dışarı çıkmaya gücü yetiyor da kazanmaya gücü yetmiyor­sa, onun çıkarak insanlardan istemesi (dilenmesi) gerekir. Eğer istemezse günahkar olur.[137]

17) Hz. Büheyse radıyaiiahu anha diyor ki: Babam, "Ya Rasûlallah Hangi şeyi (isteyene) vermemek helal değildir" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem, "Suyu" buyurdu. Babam, "Ey Allah'ın Nebisi hangi şeyi vermemek helal değildir" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseihm, "Tuzu" buyurdu. Babam, "Ey Allah'ın Nebisi hangi şeyi vermemek helal değildir" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Sen kimeiyilikyaparsano enin için hayırlıdır" buyurdu.                                                    (EbûDavûd, Mişkat)

İZAH: Hadisi şerifte geçen su'dan kasıt kuyudan su almak ve tuz'dan ka­sıt tuz madeninden tuz almaksa, islam'a göre de kimseyi bu şeylerden menetme hakkı yoktur. Ancak eğer su veya tuz kişinin kendi mülkiyetinde olursa o zaman Rasûlullah saiiatiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki hadisi şerifte şuna dikkatleri çekmek istemiştir: Böyle basit şeyleri isteyen kimsenin talebi asla geri çevirilmemelidir. Bu gibi şeyleri vermekle veren hiçbir şey kaybetmez ama isteyenin büyük bir ihtiyacı karşılanmış olur. Tabi şu da var ki, verecek kimsenin aynı derecede o şeye ihtiyacı olmamalıdır. Ancak genellikle bu gibi şeyler evlerde devamlı bulun­maktadır. Kişinin ani bir ihtiyacı da bu maddelere bağlı değildir. Öyleyse birinin tenceresindeki yemek tuzsuz ise biraz tuz katmakla onun bütün yemeğine tat gelir. Sizin ele bir kaybınız olmaz. Suyun durumu da aynıdır.Hz. Aişe radıyallahu anha'Ğan rivayete göre Rasûlullah saüallahu aleyhi veseiiem bu­yurdu ki: "Üç şeyi vermemek caiz değildir. Onlar; su, tuz ve ateştir". Ben, "Ya Rasûl­allah biz suyu anladık (ki gerçekten çok lazım olan bir şeydir). Ancak tuz ve ateşte ne vardır" dedim. Buyurdu ki: "Ey Hümeyrâ, bir şahıs birine ateş verirse sanki o şahıs o ateşte pişen bütün yiyecekleri sadaka vermiş gibidir. Kim tuz verirse, sanki o tuzla tatlanmış olan şeyleri sadaka olarak vermiş gibidir"[138] Bir bakıma bu iki şeyde (ateş ve tuzda) basit bir harcama yapmakla başkasına büyük fayda sağlanmış olur.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki hadiste örnek olarak iki şeyi zikrettik­ten sonra şöyle bir kaide söylemiştir: "Kime hangi iyiliği yaparsan o senin için hayırlıdır."

 

Beyt:

"İyilik istersen iyilik yap "Gerçek şudur ki; insan birine herhangi bir iyilikte bulunursa o görünüşte baş­kasına iyiliktir, hakikatte ise kendi kendine iyiliktir. Ayetler bölümünde 20. ayette Allah celle celaluhu şöyle buyurmuştu: "Allah yolunda her ne harcarsanız Allah onun karşılığını verir". Hadisler bölümündeki 2. hadiste de şöyle geçmişti: "Her gün iki melek şöyle dua ederler; <Allah'ım malını hayra harcayanlara karşılığını nasip eyle. Malını harcamayıp tutanın da malını berbat eyle>". Bu durumda kim birine bir iyilik yaparsa, o malını berbat etmekten korumuş, onun karşılığında Allahu Teâlâ'nın hazinesinden kendi hesabına mükafat almayı hak etmiştir. Basiret gözüyle bak­mak nasip olursa görülür ki, bu yapılan gerçekten başkalarına en ufak bir iyilik de­ğildir. Aksine kendisine iyilik yaptığın o kişi sanki senin evini soygundan ve yağma­dan korumuş olur. Bu açıdan bakılınca o sana iyilik yapmış olur, sen ona değil...

18) Hz. Sa'd bin Ubâde radıyaiiahu anh şöyle dedi: "Ya Rasûlallah annem Ummü Sa'd vefat etti. (Onun ruhuna bağışlamak için) hangi sadaka dahaüstündür?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Su (en üstün sadakadır)" bu­yurdu. Bunun üzerine Hz. Sa'd radıyaiiahu anh sevabını annesine bağışlamak i-çin bir kuyu kazdı ve "Bu Ümmü Sa'd içindir" dedi.                          (Malik, Ebö Dâvûd, Neseî, Mişkât)

 

İZAH: Medine-i Münevvere'de suya fazla ihtiyaç olduğu için Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem suyun en üstün sadaka olduğunu söylemiştir. Birinci se­bep, sıcak ülkelerin her yerinde özellikle suya ihtiyaç duyulmaktadır. Bir de o va­kit Medine-i Münevvere'de su azdı. Diğer bir sebepte şudur: Suyun faydası çok­tur ve herkesin ihtiyacıdır. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse su akıtırsa ve Ölürse, insanlar veya cinler yada kuşlar o sudan içerlerse, kıyamete kadar onun sevabı ölen kimseye yazılır."Hz. Abdullah İbni Mübarek mhmetuiiahi aleytim yanına bir adam geldi ve "Be­nim dizimde bir yara var, Yedi seneden beri her türlü ilaç ve tedaviyi denedim, hiç birinden bir fayda göremedim. Büyük doktorlara da başvurdum" dedi. Hz. Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh ona şöyle dedi: "Suyun az bulunduğu bir yere kuyu açtır. Ben Allah'tan ümit ediyorum ki kuyudan su çıktığında senin dizindeki çıban kapanacaktır". Nitekim adam denileni aynen yaptı ve dizindeki yara iyileşti.Meşhur muhaddis Ebû Abdullah Hâkim rahmetuiiahi aleytiın yüzünde bir yara çıkmıştı. Her türlü tedaviyi uyguladı ama hiçbir faydası olmadı. Bir seneyi bu durumda geçirdi. Bir defasında Üstad Ebû Osman Sabûni rahmetuiiahi aieytiöen dua talep etti. Günlerden Cuma idi. O zat uzun süre dua etti. Oradaki cemaat "Amin" dediler. Ondan sonraki Cuma günü bir kadın geldi ve elindeki bir kağıt parçasını o meclise takdim etti. O kağıtta şöyle yazıyordu: "Ben geçen Cuma günü eve döndüğümde Hâkim için büyük bir ihtimamla dua ettim. Sonra rüyamda Rasû­lullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\ gördüm. Buyurdu ki; <Hâkim'e söyle. Müslümanlara suyu bollaştırsın>". Hâkim bunu duyunca evinin kapısına bir sebil yaptı. Ona ihti­mamla su dolduruyor ve içine de buz atıyordu. Henüz bir hafta olmuştu ki yüzün­deki bütün yaralar tamamen iyileşti. Yüzü öncekinden daha güzel bir şekil aldı.[139]Bir hadiste Hz. Sa'd radtyaliahu anh'm şöyle dediği geçmektedir: "Ya Rasûl-allah annem hayatta iken benim malımla hac ederdi. Benim malımdan sadaka verir, akrabayı gözetir ve insanlara yardım ederdi. Artık o ahirete intikal etti. Bütün bu işleri onun adına biz yapsak ona bu amellerin sevabı ulaşır rnı?" Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet ulaşır" buyurdu.[140]Bir hadiste şöyle geçmektedir: Bir kadın Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem'e şöyle bir soru sordu; "Annem aniden öldü. Eğer aniden ölmeseydi bir miktar sada­ka verecekti. Ben onun adına biraz sadaka versem, o sadaka vermiş sayılır mı?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet. Sen onun adına sadaka ver" buyurdu.[141]Vefat etmiş olan kimse ana, baba, koca, hanım, bacı, evlat ve diğer akra­balardan ise bilhassa ölen kişiden kendisine mal hissesi düşmüş veya ölen kişiden özel olarak iyilikler görmüş ise (mesela hocalar ve mürşidler gibi...) onla­rın ruhlarına sevab bağışlamak için çok gayret edilmelidir. Kişi onların malından yararlansın, onlar hayattayken onların iyiliklerinden faydalansın ama o kişiler ne zaman (vefat edip) yaptıkları iyiliklere ve hediyelere muhtaç olunca bu kişi onları unutuversin. Bu büyük bir yüzsüzlüktür.İnsan ölünce ameli biter. Ancak Sadaka-i Cariye bıraktıysa veya Sadaka-i Cariye hükmünde olan bir amel işlediyse, o müstesnadır. Bu konu ileride gele­cektir. İnsan öldükten sonra başkalarının sevab bağışlama, dua vs. ile imdadına yetişmelerine muhtaç olur ve bunu bekler.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ölü kabrinde su da boğulmakta olan ve bir kurtarıcı bekleyen adama benzer. Babasından, kardeşinden ve diğer yakınlarından bir dostunun en azından bir dua etmek suretiyle yardım ulaştırmasını bekler. Ken­disine böyle bir yardım ulaşınca bu onun için bütün dünyadan daha sevimli olur"[142]Bişr bin Mansûr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Tâûn salgını olduğu zamanlarda bir adam sık sık cenaze namazlarına katılır, akşam üstü de kabristanın kapısın­da durarak şu duayı yapardı;"Allah yalnızlığınızı, alışkanlığa çevirsin. Garipliğinize merhamet etsin. Ha­talarınıza müsamaha göstersin. İyiliklerinizi kabul etsin". Bu duadan sonra evine dönerdi. Bir gün Allah'ın hikmeti bu duayı okumaya sıra gelmeden doğruca eve geldi. Rüyasında büyük bir topluluğun yanına geldiğini gördü ve "Siz kimsi­niz, niçin geldiniz?" dedi. Onlar "Biz kabristanda kalanlarız. Senden her akşam bize hediyeler gelirdi. Sen bizi bunlara alıştırdın" dediler. O, "Hangi hediye" diye sorunca, onlar "Hergün akşamleyin yaptığın dualar bize hediye şeklinde ulaşı­yordu" dediler. O şahıs diyor ki; "Ben bir daha asla o duayı terk etmedim"Beşşâr bin Galib Necrânî diyor ki: Ben Râbia Basriyye rahmetuiiahi aieyha için çok dua ederdim. Bir defasında onu rüyamda gördüm. Şöyle diyordu: "Ey Beşşâr, senin hediyelerin bize nurdan tepsiler içinde üzerlerinde ipek örtüler olduğu halde ulaşıyor". Ben, "Bunun sebebi nedir?" diye sorunca dedi ki: "Müslü­manların ölüler için yaptıkları dualar kabul edilince o dua nur tepsileri içinde üzerleri ipekle örtülmüş bir vaziyette ölünün yanına götürülür ve <Bunu falan şahıs sana hediye olarak gönderdi> denilir[143]İlerideki hadisin açıklamasında da buna benzer bir çok olaylar gelecektir. İmam Nevevî rahmetuiiahi aleyh Müslim-i Şerifin şerhinde şöyle yazıyor: "Sadakanın sevabının ölüye ulaşması konusunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Bu mezheb (görüş) haktır. Bazıları şöyle yazmışlardır; <Kişi öldükten sonra ona sevab ulaşmaz>. Bu görüş kesinlikle bâtıldır ve açık bir hatadır. Bu görüş Kur'an-ı Kerim'e ters düşmektedir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln ha­dislerine ters düşmektedir. İcma-i Ümmete de ters düşmektedir. Bundan dolayı bu söz asla iltifat edilmeye layık değildir[144]Şeyh Takıyyuddîn rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "Kim, <lnsana sadece ken­di işlediği amelin sevabı vehlir> diye düşünürse, o İcma-i Ümmet'e ters düşmüş­tür. Çünkü ümmet, <insana başkasının duası fayda verir> diye icma etmiştir. İşte bu başkasının ameliyle olan bir faydadır. Bir de Peygamberimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem mahşer meydanında şefaat edecektir. Aynı şekilde diğer peygamberler ve salihler şefaat edeceklerdir. Bütün bunlar başkasının ameileriyle olan fayda­lardır. Ayrıca melekler mü'minler için duâ ve istiğfar ederler (Mü'min süresinin 7. ayetinde geçtiği gibi). Bu başkasının amelinden istifadedir. Bir de Allahu Teâlâ yalnız kendi rahmetiyle pek çok insanın günahını affedecektir. Bu da kişinin ken­di çalışması ve amelinin dışında kalan bir faydadır. Aynı şekilde mü'minlerin ev­latları kendi ebeveynleri ile Cennete gireceklerdir (Tur süresinin 21. ayetinde geçtiği gibi). Bu da başkasının amelinden istifadedir. Birde Haccı Bedel yapmakla ölünün üzerine farz olan hac edâ edilmiş olur. Bu da başkasının amelinin fayda-sıdır. Kısacası bu konu hakkında sayılamayacak kadar delil ve hüccet vardır.[145]Bir Allah dostu şöyle diyor: Kardeşim vefat etti. Ben onu rüyamda gördüm ve "Sen kabre konduktan sonra başından neler geçti?" diye sordum. Kardeşim "O an yanıma ateşten bir alev geldi. Ancak hemen onunla birlikte bir şahsın duası da bana kadar ulaştı. Eğer o duâ olmasaydı o alev beni yakacaktı."Ali Bin Musa Haddâd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben Ahmed bin Hanbel rah-metuiiahi aleyh ile birlikte bir cenazeye katılmıştım. Muhammed bin Kudâme Cev­heri rahmetuiiahi aleyh de bizimle birlikteydi. Cenaze defin edilince bir âmâ adam gelip kabrin yanına oturdu. Kur'an-ı Kerim okumaya başladı. Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh "Kabrin yanında oturup Kur'an okumak bid'attir" buyurdu. Biz oradan dönmek üzereyken yolda Muhammed bin Kudâme rahmetuiiahi aleyh Hz. imam Ahmed'e "Size göre Mübeşşir bin İsmail Halebi nasıl biridir?" dedi. İmam "O muteber bir adamdır" buyurdu. Ibni Kudâme rahmetuiiahi aleyh "Siz ondan da ilim elde ettiniz mi?" dedi. O "Evet ben ondan bir çok hadis tahsii ettim" buyurunca jbni Kudâme rahmetuiiahi aleyh şöyle dedi: "Mübeşşir bana anlattı ki, Abdurrahman bin Alâ bin Leclâc babasından şunu nakletmiştir; <Babası, vefatı yaklaştığında şöyle bir vasiyet yapmıştı: Onun kabrinin başucunda Bakara süresinin evvelinden ve so­nundan okunacaktı>". İbni Kudâme bunu dedikten sonra şöyle buyurdu: "Ben Ab­dullah Ibni Ömer'in de böyle bir vasiyet yaptığını duymuştum". Hz. İmam Ahmed bu kıssayı duyunca İbni Kudâme'ye "Kabristana geri dön ve oradaki âmâ adama söyle; Kur'an okusun" buyurdu. Muhammed bin Ahmed Mervezî rahmetuiiahi afey/j diyor ki: Ben Hz. İmam Ahmed bin Hanbel'den işittim. Buyurdu ki: "Siz kabristana gidince Elhamdü, Kulhuvallahü, Kul eûzü birabbil felak ve Kul eûzü birabbinnas okuyup, kabirdekilere onların sevabını bağışlayın onun sevabı onlara ulaşır.[146]Hanbeli Fıkhının meşhur kitabı olan Muğnfn\n yazarı yukarıdaki olayı nak­letmiş ve bu konuda daha başka rivayetleri de nakletmiştir. Bezlül MechucFöa Bahr adlı eserden şöyle nakledilmiştir "Kim oruç tutar veya namaz kılar veya sadaka verir de sevabını ölü veya diri olan birine bağışlarsa, onun sevabı ona ulaşır. Bağışlanan kişinin diri veya ölü olması bir şeyi değiştirmez."Ebû Dâvûd da, Hz. Ebû Hûreyre rad-.yaiiahuantim şöyle buyurduğu nakledilmiş­tir: "(Basra'ya yakın olan) Mescid-i Aşşâr'a gidip iki veya dört rekat namaz kılıp <Bu namaz(ın sevabı) Ebû Hureyre'nindir> demeyi zimmetine alacak kimse var mı?"İnsan vefat eden yakınlarına onların haklarından başka sevap ulaştırmaya çok özen göstermelidir. Yakında (öldükten sonra) onlarla görüşülecek. Onların haklarını, onların iyiliklerini ve onların bıraktığı malları kendi işlerini görmek için harcayıp da onları hatırlamayan insan ne kadar utanacaktır.

19) Ebû Hûreyre radıyaliahu anh'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurdu: "İnsan öldüğü zaman onun amelinin sevabı sona erer. An­cak üç şey vardır ki onların sevabı öldükten sonra da devam eder. Birin­cisi; sadaka-i câriye. İkincisi; insanların istifade ettiği ilim. Üçüncüsü; ona öldükten sonra dua eden salih evlat."                                                                                       (Müslim, Ebû Dâvûd, Neseî, Mişkât)

İZAH: Allahu Teâlâ'nm ne kadar büyük ikram ve ihsanı, lütfü ve keremidir ki, insan ölüp de amel yapma zamanı sona erdikten ve amel yapamaz duruma geldikten sonra bile eğer kabrinde tatlı tatlı uyumak ve güzel amellerinin artma­sını istiyorsa, bunun yolunu da Allah ceiie ceiaiuhu lütfü ile ortaya koymuştur.Bu yollardan üçünü Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem yukarıdaki hadiste zik­redilmiştir. Onlardan birincisi Sadaka-i Câr/ye'dir. Yani kişinin, faydası (ölümden sonra) devam edecek olan herhangi bir sadaka yapmasıdır. Mesela içinde insan­ların namaz kılabilecekleri bir mescid (cami) yapmak gibi. O caminin içinde namaz kılındığı müddetçe sevabı, onu yapan kişiye ulaşacaktır. Aynı şekilde bir misafirha­ne veya dini işlerde kullanılmak üzere bir mekan yapıp vakfetmekte aynıdır. Bun­larla müslümanlara yada dini işlere menfaat ulaştığı müddetçe o kişiye de sevap. ulaşır. Halkın refahı için bir kuyu kazdırmakta böyledir ki, insanlar ondan su içtik­leri ve abdest aldıkları müddetçe öldükten sonra da o kişiye sevabı ulaşacaktır.Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "İnsan öldükten sonra sevabı kendisine ulaşan şeyler şunlardır: 1-Birine öğrettiği ve yaydığı ilim, 2-Geriye bıraktığı salih evlad, 3-Miras olarak bıraktığı Kur'an-ı Ke­rim, 4-Yaptırdığı cami ve misafirhane, 5-Akıttığı nehir, 6-Öldükten sonra sevabı kendisine ulaşacak bir şekilde sıhhatli iken hayatında verdiği sadaka.[147]Hadiste geçen "Sevabı devam eder" cümlesinden maksat sadaka-i câriye ola­rak bir şeyi vermektir. Mesela vakfetmek gibi... İlmin yayılmasından maksat, herhan­gi bir medreseye yardım etmek veya dini bir kitap telif etmek veya okuyanlara kitap dağıtmak yada camilere ve medreselere Kur'an-ı Kerim ve dini kitaplar vakfetmektir.Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "İnsan öldüğü zaman yedi şeyin sevabı ona devamlı ulaşır. 1-Birine ilim okutması, 2-Bir nehir akıtması, 3-Bir ku­yu açması, 4-Bir ağaç dikmesi, 5-Bir cami yapması, 6-Miras olarak Kur'an~ı Ke­rim bırakması, 7-Kendisine devamlı mağfiret duası yapacak bir evlat bırak­mas[148] Bütün bunların meydana gelmesinde kişinin bu işlerin hepsini tek başına yapması gerekmez. Aksine bir şeyin meydana gelmesinde az-çok katkıda bulu­nursa, kendi hissesi kadar sevap alır.Yukarıdaki hadiste geçen ikinci şey insanlara yararı dokunan din ilmidir. Mesela herhangi bir medreseye bir kitap vakfetmek gibi... o kitap kaldığı müd­detçe insanlar ondan istifade edeceklerdir. Sevabı da kendiliğinden vakfedene yazılacaktır. Bir talebenin masraflarını karşılayarak onu hafız veya alim yapmak da bu konuya girer. Onun ilminden ve hafızlığından istifade edildiği müddetçe (o hafız ve alim hayatta olsun veya olmasın farketmez) o (masrafları karşılayan) a-dama onların sevabı verilecektir. Mesela bir adam birini hafız yaptı. O da onbeş-yirmi talebeye Kur'an-ı Kerim'i okuttu ve vefat etti. Bu çocuklar Kur'an okudukları ve okuttukları müddetçe o hafıza başii başına sevap verilecek, o hafızı yetiştire­ne (yani sebep olana) da ayrıca sevap verilecektir. O talebelerin okuma ve okut­ma silsilesi kıyamete kadar devam ederse ilk baştan o hafızı yetiştiren (veya se­bep olan) kimseye kendiliğinden sevap ulaşacaktır. O insanlar ona ister sevap bağışlasınlar ister bağışlamasınlar fark etmez. Bir kişiyi alim olarak yetiştirmekte aynen yukarıdaki gibidir. Aracı olmadan ve aracılar vasıtasıyla onun ilminden is­tifade zinciri devam ettiği sürece önce onu alim yapanlara hepsinin sevabı verilir. Daha öncede söylediğimiz gibi burada da illa da tek başına tam bir hafız ve tam bir alim yetiştirmesi gerekmez. Eğer bir hafızın, hafızlığına bir yardım yapabilmiş, bir alimin ilim tahsiline herhangi bir yardım etmiş ise, yardımı ölçüsünde kıya­mete kadar sevap zinciri devam edecektir.İlmin yayılması, dinin devamı ve Kur'an-ı Kerim'in ezberlenmesi uğrunda her­hangi bir şekilde malı ve canıyla çalışan kimselere ne mutlu! Dünya hayatı rüyadan öte bir şey değildir. Bilinmez ki, ne zaman bu alemden bir anda gideceğiz. Kim ken­disi için ne kadar hayır sermayesi bırakıp giderse, işte o sağlam ve kârlı bir iş (yap­mış olur). Sevenler, yakınlar, dostlar, akrabalar hepsi birkaç gün ağlayıp hatırlayıp kendi işleriyle meşgul olup unutacaklardır. İşe yarayacak olan şeyler ise insanın hayattayken kendi hesabına (bitmez, tükenmez bankaya) bir şeyler yatırmasıdır. Böylece sermayesi muhafaza altında olup, geliri de kıyamete kadar devam eder.Yukarıdaki hadiste zikredilen üçüncü şey ölümden sonra kişiye dua eden salih evlattır. Öncelikle çocukları salih olarak yetiştirmek başlı başına bir sadaka-i cariyedir. O ne zaman iyi bir iş yapsa onun sevabı kendiliğinden ana-babasına ulaşacaktır. Bir de eğer iyi evlad ebeveyni için dua ederse -ki, salih evlad zaten dua eder- bu da ana-baba için ayrıca bir ahiret sermayesidir.Ravz adlı eserde Allah dostu Bâhiye adlı bir kadın hakkında şöyle bir kıs­sa geçmektedir: O çok ibadet ederdi. Vefat edeceği sırada başını göğe doğru çevirerek şöyle dedi: "Ey kendisiyle daima beraber olduğum, hayatımda ve ölü­mümde kendisine güvendiğim yüce Zât! Beni ölüm anında rüsvay etme. kabrim­de beni yalnız bırakma". Onun vefatından sonra oğlu her Cuma günü annesinin kabrine gitmeye ve orada Kur'an okuyup, sevabını annesine ve bütün kabristan-dakilere bağışlamaya ihtimam gösteriyordu. Bir gün o, anasını rüyada gördü ve "Anneciğim nasılsın?" diye sordu. Anası, "Oğlum ölümün şiddeti çok çetindir. Ben Allah'ın rahmeti sayesinde kabrimde çok rahatım. Altıma reyhan serilmiş, ipekten yastıklar konmuştur. Kıyamete kadar bana böyle davranılacaktır" dedi. Oğlu "Benim yapabileceğim bir hizmet varsa söyleyiver" dedi. Anası, "Sen her Cuma günü yanı­ma gelip Kur'an okuyorsun. Bunu bırakma. Sen geldiğin zaman bütün kabristan-dakiler seviniyorlar ve <Senin oğlun geldi> diye bana müjdelemeye geliyorlar. Ben de senin gelmene çok seviniyorum. Onlar da çok seviniyorlar" dedi. Çocuk diyor ki: "Ben her Cuma aynı şekilde kabristana gitmeye özen gösteriyordum. Bir gün rüyamda gördüm ki erkek ve kadınlardan oluşan bir topluluk yanıma geldiler. Ben, <Siz kimsiniz, niçin geldiniz?> dedim. Onlar, <Biz falanca kabristanın sakinleriyiz. Sana teşekkür etmeye geldik. Sen her Cuma bizim yanımıza geliyorsun ve bizim bağışlanmamız için dua ediyorsun. Biz buna çok seviniyoruz. Bunu devam ettir> dediler. Ondan sonra ben daha bir gayretle Kur'an okumaya devam ettim."Bir başka âlim buyurdu ki: Bir adam rüyasında kabristandaki mezarların bir anda varıldığını, içlerinden ölülerin dışarı çıkıp yerden acele olarak bir şey topladıklarını gördü. Ancak bir adam rahatça oturuyor, bir şey toplamıyordu. Ben onun yanma giderek selam verdim ve "Bu insanlar ne topluyorlar" dedim. O, "İnsan­lar, sadaka, dua vs. gibi hayır yapıp sevabını bu kabristanda bulunanlara gönde­riyorlar. Onların bereketlerini topluyorlar" dedi. Ben, "Sen neden toplamıyorsun?" dedim. O, "Benim ihtiyacım yok. Çünkü benim bir oğlum var. Falanca pazarda Zelâbiye[149] satıyor. O hergün bana bir Kur'an okur (hatim eder), bağışlar" dedi. Ben sabah kalkınca adı geçen çarşıya gittim. Orada bir genç gördüm. Zelâbiye helvası satıyor, dudakları da kıpırdıyordu. Bu olaydan bir müddet sonra ben rüyamda o kabristandaki adamları ve daha önce kendisiyle görüştüğüm şahsı aynı şekilde bir şeyler toplarken gördüm. Sonra gözlerim açıldı. Hayretler içindeydim. Sabah kalkınca aynı çarşıya gittim. Araştırmam sonucu öğrendim ki o çocuk vefat etmiş.[150]Hz. Salih Merî rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: Ben bir kere Cuma gecesinin son vaktinde camiye gidiyordum. Sabah namazını orada kılmak istiyordum. He­nüz sabah vakti girmemişti. Yolda bir kabristan vardı. Orada bir kabrin yanına oturdum. Oturur oturmaz gözlerime bir uyku çöktü. Rüyamda bütün kabirlerin varıldığını gördüm. Onlardan ölüler çıkıp aralarında gülüp eğlenerek konuşuyor­lardı. Kabrinden çıkan bir genç de onların arasındaydı. Elbisesi kirli, kendisi üzüntülü bir vaziyette bir köşeye oturdu. Biraz sonra gökten pek çok melek indi. Ellerinde tepsiler vardı. Üzerleri nurdan mendillerle örtülmüştü. Melekler her şahsa bir tepsi veriyorlardı. Tepsiyi alan kendi kabrine gidiyordu. Hepsi alınca bu genç eli boş olarak kabrine gitmeye başladı. Ben ona, "Ne oldu? Sen niçin bu kadar üzüntülüsün? Bu tepsiler nedir?" diye sordum. O şöyle dedi: "Bu tepsilerde hayatta olanların kendi ölülerine gönderdikleri hediyeler vardır. Benim ise gönde­recek kimsem yoktur. Bir annem var, o da dünyaya dalmış. İkinci evliliğini yaptı. Kendi kocasıyla meşgul oluyor. Beni hiç hatırlamıyor". Ben ona annesinin adre­sini sordum ve sabahleyin o adrese gidip, annesini çağırıp perde arkasından ço­cuğu hakkında bilgi aldım ve gördüğüm rüyayı anlattım. Kadın şöyle dedi: "Şüp­hesiz o benim oğlumdu. Benim ciğerparemdi. Benim kucağım onun yatağıydı". Ondan sonra o kadın bana bin dirhem verdi ve "Bunu benim oğlum ve benim gö­zümün nuru için sadaka ver. Ben bundan sonra devamlı dua ederek ve sadaka vererek onu hatırlayacağım, asla unutmayacağım" dedi. Hz. Salih rahmetuiiahî aleyh buyurdu ki: Ben rüyamda tekrar o topluluğu aynı şekilde gördüm. O genci de çok güzel bir elbise içinde son derece sevinçli bir halde gördüm. Koşarak bana doğru geldi ve "Salih! Allahu Teâlâ sana hayırlı mükafat nasip eylesin. Senin hediyen bana ulaştı" dedi.[151]Kitaplarda buna benzer binlerce olaylar vardır. Bazıları bundan önceki ha­diste geçmiştir. Öyleyse kim, "Benim evladım, ben öldükten sonra da bana faydalı olsun" diyorsa, gücünün yettiği kadar onu hayırlı ve salih yetiştirmek için çalışmalıdır. Bu aslında evladın iyiliğini düşünmektir ve kendisi için de yararlıdır. Allah celle ceiaiuhu yüce kelamında şöyle buyuruyor:"Ey İman edenler, kendinizi ve ailenizi Cehennem ateşinden koruyun"     (Tahrim-6)

Zeyd bin Eşlem rahmetuliahî aleyh diyor ki: Rasûluliah sallailahu aleyhi vesellem bu ayeti okuyunca Sahabe-i Kiram "Ailemizi ve çocuklarımızı ateşten nasıl koruyaca­ğız?" dediler. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Onlara Allah'ın razı ola­cağı işleri emredin. Allah'ın sevmediği şeylerden onları alıkoyun". Bu ayetin tefsiri hakkında Hz. Ali kerremailahu vechehunun şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kendine ve aile fertlerine devamlı hayırlı şeyleri öğret ve onları uyar.[152]Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Evladının kendisine güzel muamele yapmasına yardımcı olan babaya Allah rahmet etsin". Yani baba kendisine karşı gelmesine sebep olacak şekilde oğluna davranmamalıdır.[153] İyi evlat yetiştirmek de buna dahildir. Eğer evlat iyi olmazsa (iyi yetiştirilmezse) ana-babasına ne yaparsa yerindedir.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur. "Çocuk yedi günlük olunca akika kurbanı kesilmeli ve ona isim konulmalıdır. Altı yaşına girince ona âdâblar öğretilmelidir. Dokuz yaşına girince yatağı ayrılmalıdır (yani başkalarının yanında yatmama­lıdır). On üç yaşına basınca namaz kılmazsa dövülmelidir. Onaltı yaşına girince nikahı yapılmalıdır. Ondan sonra baba onun elinden tutup şöyle demelidir; <Ben sana âdap öğrettim, seni eğittim, nikahını da yaptım. Artık ben dünyada senin fit­nenden ve ahirette senin yüzünden azaba uğramaktan Allah'a sığınırım[154] Ha­diste "Senin yüzünden azaba uğramak" ifadesinin maksadı şudur: Pek çok ha­dislerde çeşitli başlıklarla Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in şu hadisi varid ol­muştur: "Kim kötü bir yol seçerse bu işine karşılık ona günah yazılır. Ayrıca ne kadar İnsan onun yüzünden o kötülükle amel ederse, onların günahları da ona yazılır. O kötülüğü işleyenlerin günahından bir şey eksiltilmez. Onlara yapmış ol­dukları kötülükten dolayı ayrı ayrı günah yazılır. Bir de onu (kötülüğe başlatana) sebep ve aracı olduğundan dolayı ayrıca günah yazılır". O halde çocuklar kendi büyüklerinin kötü davranışlarını, onların amelidir diye benimserlerse, onların bü­tün günahları büyüklerine ele yazılır. Öyleyse kendinden küçüklerin yanında kötü davranışlarda bulunmaktan özelikle sakınmak gerekir.Bu hadiste on üç yaşında namaz kılmayan çocuğu dövme emri geçmek­tedir. Daha pek çok hadislerde şöyle buyurulmuştur: "Çocuk yedi yaşına girince ona namazı emrediniz. On yaşına girince namaz kılmazsa dövünüz". Bu rivayet­ler kendi sıhhat ve çoklukları yönünden diğerlerinden öncelik kazanmaktadırlar. Hepsinin neticesi şudur: Çocuk namaz kılmadığından dolayı babaya onu dövmesi emredilmiştir. Buna rağmen namaz konusunda çocuğu uyarmamak babanın su­çudur. Buna karşılık çocuğunu namaz, oruç ve dini hükümlere bağlı ve alışkınyetiştirmekle onun işlediği amel-i şalinin sevabı babasına yazılmakla birlikte o salih bir evlat olup ana-babasına dua ettiğinde ana-babasına devamlı olarak çok fazla ecir ve sevap verilecektir.İbni Malik rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Yukarıdaki hadiste evlad sözünün yanı­na salih olması kaydı konmuştur. Çünkü salih olmayan evladın sevabı ebevey­nine ulaşmaz. Ayrıca hadiste salih evladın dua etmesinden bahsedilmiştir. Bu dua etmeleri için evlatlara bir teşviktir. Nitekim denilmiştir ki, salih evladın amelinin sevabı kendiliğinden babasına ulaşır. İster evlat dua etsin ister etmesin. Bu şuna benzer: Bir adam halkın refahı için bir ağaç diker, insanlar onun meyvesinden yerlerse, onların yemelerinin sevabı o ağacı dikene ulaşır. O insanlar ister ona dua etsinler isterse etmesinler.Âllâme Münâvî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Babayı dua ile birlikte zikretmesi­nin sebebi, evladın ona dua etmesi için bir tenbih ve teşviktir. Yoksa herkesin duası faydalıdır. Dua eden ister evlat olsun veya bir başkası". Bu hadisi şerifte önemine binaen üç şey zikredilmiştir. Bunlardan başka hadislerde sevabı de­vamlı olan bazı şeyler de zikredilmiştir. Bir çok hadislerde şu ifade geçmektedir: "Kim güzel bir yol (adet) icad ederse, o kişiye, o işin sevabı verilir. Aynı şekilde ne kadar insan onunla amel ederse, onların hepsinin amelinin sevabı ona veri­lecek ve onlarında sevabından bir şey eksiltilmeyecektir. Kim de kötü bir yol açarsa, ona bu yaptığının günahı verilecek. Bir de ne kadar insan onunla amel ederse onların hepsinin amelinin günahı ona yüklenecektir. Onların günahla­rında bu yüzden bir azalma olmayacaktır."Buna benzer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her şahsın amelinin sevabı ölümden sonra sona erer. Ancak Allah yolunda sınırları koruyan kimsenin sevabı kıyamete kadar artmaya devam eder.[155]Bunlardan başka hadislerde bunlara ilave olarak bazı ameller zikredilmiş­tir. Mesela bir ağaç dikmek veya bir nehir akıtmak gibi. Bu gibi amelleri Allâme Suyûtî rahmetuiiahi aleyh bir araya toplamış ve on bir tane olduğunu söylemiştir. İbni Imâd rahmetuiiahi aleyh on üç tane olduğunu tesbit etmiştir. Ancak onlardan çoğu (yukarıdaki hadiste geçen) üç şeyin içine girmektedir. Mesela ağaç dikmek veya nehir açmak sadaka-i cariye'ye dahildir.[156]

20) Hz. Aişe radıyaiiahu anha'dan rivayete göre bir defasında Peygam­ber saitaiiahu aleyhi vese//em'in ev halkı veya Sahabe-i Kiram bir keçi kestiler (ve onun etini dağıttılar). Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Ondan geriye ne kaldı?" buyurdu. Hz. Aişe radıyaiiahu anha "Sadece bir butu kaldı (diğerlerinin hepsi dağıtıldı)" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "O (dağıtılmayan) buttan başka hepsi kaldı" buyurdu.                                                                                                                                         (Vmiizi, Mişkat)

İZAH: Hadiste geçen ifadeden maksat şudur: Allah için harcanan bir şey hakikaten bakidir. Onun sevabı daimi ve kalıcıdır. Harcanmayıp geriye bırakılan­lar ise fanidir. Geriye kalanların ebedi kalıcı bir yere harcanıp harcanmayacağı bilinmemektedir. Mezahir adlı eserin yazarı diyor ki: Bu hadis Allahu Teâlâ'nın şu sözüne işaret etmektedir:"Sizin elinizdeki şeyler tükenir. Allah katındakiler ise bakidir." (Nahl-96)Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyuruyor: "Kul der ki; <Benim malım, benim malım>. Ancak onun malı, yiyip bitirdiği, giyip eskittiği ve­ya Allah yolunda harcayıp kendisi için ahiret sermayesi yaptığıdır. Geri kalanlar ise başkalarına gidicidir. Kişi onu insanlara bırakıp gidecektir.[157]Bir hadiste şöyle geçmektedir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir defa­sında Sahabe-i Kiram'a "Sizden hanginiz varisinin malını kendi malından daha çok sever?" buyurdu. Sahabe-i Kiram radıyaiiahu anhum "Ya Rasûlallah öyle yapa­cak kimse yok, herkese kendi malı sevimlidir" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İnsanın kendi malı (sermaye yapmak için) ileri gönderdiğidir. Bıraktığı mal ise mirasçısının malıdır.[158]Bir sahabi diyor ki: Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem\r\ huzuruna git­tim. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Elhaküm-üt-Tekasür suresini okudu ve_şöy­le buyurdu: "<İnsan benim malım, benim malım> diyor. Ey insan yiyip bitirdiğin­den, giyip eskittiğinden ve sadaka verip (Allah'ın hazinesinde saklı dursun diye) ileri gönderdiğinden başka hiçbir şey senin değildir.[159]Bir çok Sahabe-i Kiram'dan içinde buna benzer ifadeler bulunan rivayetler nakledilmiştir. İnsanlar dünya bankalarına para yatırmaya büyük önem veriyor­lar. Ancak o para insanla birlikte kalacak mıdır? Her ne kadar insanın hayatında malına bir afet gelmese de öldükten sonra o zaten işe yaramayacaktır. Fakat Allah'ın hazinesine yatırılan para ebedi olarak işe yarayacaktır. Ona ne bir afet gelecek ne de zeval... Üstelik o para asla tükenmeyecektir.Hz. Sehl bin Abdullah Tüsteri rahmetuiiahi aleyh malını Allah yolunda bol bol harcardı. Annesi ve kardeşleri onu Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh 'e şika­yet ettiler ve "Bu herşeyi harcamak istiyor. Onun birkaç günde muhtaç duruma düşmesinden korkuyoruz" dediler,[160] Hz. Abdullah İbni Mübarek, Hz. Sehl'e duru­mu sordu. Hz. Sehl şöyle buyurdu: "Bana söyler misiniz? Medine-i Münevve-re'de oturan bir adam eğer Rustak'ta1 arazi satın alsa ve oraya taşınmak istese, o Medine-i Münevvere'de hiçbir şeyini bırakır mı?" O "Hayır" dedi. Hz. Sehl "Ta­mam. İşte durum aynen böyledir" dedi. Halk onun cevabından, yerleşim bölge­sini değiştirmeye niyetlendiğini zannettiler.[161]Halbuki onun gayesi başka bir aleme (ahîrete) intikal etmekti. Zamanımızda ise her şahıs şunu tecrübe etmiştir. Bir insan Hindistan'dan Pakistan'a yada Pakis­tan'dan Hindistan'a yerleşmek arzusuyla göç etmek istediğinde, oraya gitmeden ön­ce kendi arazisine, evine ve diğer tüm varlığına karşılık gideceği ülkeden aynı şey­leri atmak için ne kadar gayret eder. Bu iş bitmeden bütün sıkıntılara katlandığı hal-de göç etmek istemez. Bir de elinde olmadan, mecburi olarak, herşeyini bir yerde bırakarak başka bir yere taşınan birinin hasret ve üzüntüsünün ne sonu var ne de nihayeti vardır. Her ferdin bu alemden göç etmesinin manzarası da aynıdır. Henüz her şahsın kendi eşyalarını gayri menkul ve buna benzer herşeyini (gideceği yere) ta­şıma serbestliği vardır. Ancak ölüm halinde mecburen (bütün mallar) elden çıkacak­tır. Ne varsa hepsi bu alemde kalacaktır. Bir bakıma sanki resmî olarak mallarına et konulacaktır. Henüz vakit var. Akıllı insanlar kendi eşyalarını öbür aleme taşısınlar.

21) Ebû HÛreyre radıyallahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesetlem şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ik­ram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna eziyet etmesin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin yada sussun. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını gözetsin."

(Müttefakun aleyh, Mişkat)

İZAH: Bu hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir çok konu üze­rinde durmuş ve her konuyu "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ederse" ifade­siyle zikretmiştir. Her cümlenin yanında bu ifadeyi kullanmasının maksadı, bu konuların önemini belirtmek ve pekiştirmektir. Bu şuna benzer; bir adam çocuk­larından birine "Sen benim oğlumsan falan işi yap" demesi gibidir. Hadisi şerif­teki tembihten maksatta.şudur: Bu sayılan şeyler kamil imanın şubeleridir. Kim onlara önem vermezse, onun imanı kâmil değildir.[162]Hadisi şerifte Allah ve ahiret gününe imanın özelikle zikredilmesinin sebe­bi galiba şudur: Allah'a iman etmeden hiçbir iyiliğin ahirette mükafatı yoktur. Ahirete iman etmek, Allah'a iman etmenin içinde zaten vardır. O halde onu özel olarak zikretmenin sebebi galiba bir uyarı ve sevap kazanmaya niyet etmek için bir teşviktir. Çünkü hadiste geçen konuların hakiki mükafatı ve sevabı ahiret günü verilecektir. O gün dünyanın basit ve küçücük amellerine karşılık Allah indinde ne kadar büyük ecir ve sevap verileceği malum olacaktır.Sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu hadisi şerifte dört şeyi tembih etmiştir. Bunlardan birincisi misafire ikramdır. Benim bu rivayeti, burada zikret­memin gayesi de budur. Bunun izahı ilerideki hadiste gelecektir. Hadisteki ikinci konu komşuya eziyet vermemekle ilgilidir. Bu hadisi şerifte komşuya eziyet edil­mesin diye en aşağı derecedeki bir hüküm bildirilmiştir. Bu en aşağı derecedir. Yoksa başka rivayetlerde komşu hakkı üzerinde çok fazla durulmuştur. Şey-heyn'in {yani İmam Buhari ve Müslim'in) bazı rivayetlerinde, "Komşusuna ikram etsin"diye geçmiştir. Şeyheyn'in başka rivayetlerinde ise"Komşusuna iyilik etsin"diye geçmiştir. Onun muhtaç olduğu şeylerde ona yardım etsin, ondan kötülüğü gidersin. Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Komşu hak­larının neler olduğunu biliyor musunuz? Eğer o borç isterse ona borç ver. Eğer muhtaç ise ona yardım et. Eğer hasta ise onu ziyaret et. Eğer ölürse onun cena­zesiyle birlikte yürü. Eğer sevineceği bir durum olursa onu tebrik et. Eğer musi­bete uğrarsa taziye et (teselli et). Onun izni olmadan evini onun evinden yüksek yapma. Böyle yapmakla onun havasının önü kesilmiş olur. Bir meyve satın aldı­ğın zaman ona da hediye et. Eğer buna gücün yetmiyorsa o zaman o meyveyi o-nun görmeyeceği şekilde eve getir. Senin çocukların o meyveyi alıp dışarı çıkar­masınlar. Böylece komşunun çocukları onu görüp de üzülmesinler. Evinden çıkan ocak dumanıyla komşuna eziyet etme. Ancak bir şartla; o da ocakta pişirdiğin­den ona da bir pay ayırmalısın. Siz biliyor musunuz komşunun hakkı nedir? Canım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, komşunun hakkını ancak Allah'ın kendi­sine merhamet ettiği kimse bilir". Bu hadisi İmam Gâzâli rahmetuiiahi aleyh Erbaîn'de rivayet etmiştir.[163]Hafız İbni Hacer rahmetuiiahi aleyh Fethul Bâri'de de bu hadisi zikret-mistir. Başka hadiste şöyle geçiyor: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem (üç defa şöyle buyurdu;) "Allah'a yemin olsun ki mümin değildir. Allah'a yemin olsun mümin değil­dir. Allah'a yemin olsun mümin değildir." Bir sahabi "Ya Rasûlallah o kimdir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Komşusu kendisinin musibet ve kötü­lüklerinden emin olmayan kimsedir.[164] Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Komşusu eziyetinden emin olmayan kimse Cennet'e giremez". Hz. ibni Ömer radıyallahu anh ve Hz. Aişe radıyallahu anha Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem \n Şöyle bu-yurduğunu nakletmişlerdir: "Hz. Cebrail aieyhisseiam bana komşu hakkında o kadar ısrarlı konuştu ki, ben, onun bu ısrarından komşuyu varis kılacağından korktum"[165]Allahu Subhanehu ve Tekaddes şöyle buyuruyor:"Allah'a ibadet edin. O'na hiç birşeyi ortak koşmayın. Ana-babaya iyilik edin akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa ve yolcuya da iyilik edin"                                           

(Nisa-36)

Yakın komşu'öan kasıt evi yakın olan demektir. Uzak komşu'dan maksat da evi uzak olandır. Hasan Basri rahmetuiiahi aieytie biri "Komşuluk sınırı nereye kadar­dır?" dedi. O "Ön taraftan 40 ev, arka taraftan 40 ev, sağdan 40 ev, soldan 40 ev­dir" buyurdu. Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anadan şöyle nakledilmiştir: "Yardıma uzak komşudan başlanmamalı, yakın komşudan başlanmalıdır" Hz. Aişe radıyallahu anha Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem's sordu ki: "Benim iki komşum var, kime ilk önce vereyim?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Kapısı senin kapına yakın olandan baş­la" buyurdu. Hz. İbni Abbas radıyallahu anhumadan çeşitli yollarla nakledilen rivayete göre, "Yakın komşu, akraba olan komşudur. Uzak komşusu ise akraba olmayan komşudur." Nevf Sami rahmetuiiahi aleyh'6eu şöyle nakledilmiştir: "Yakın komşu, müs-lüman komşudur. Uzak komşu ise yahudi ve hristiyanlardır. Yani gayri müslimlerdir[166]Müsned-i Bezzar ve diğerleri Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm şöyle bu­yurduğunu nakletmişlerdir "Komşu üç kısımdır:1-Üç hakkı olan komşudur; Komşuluk hakkı, akrabalık hakkı, İslam hakkı. 2-lki hakkı olan komşudur; Komşuluk hakkı ve islam hakkı. 3-Yalnız bir hakkı olan komşudur; O da gayri müslim komşudur.[167]Bir bakıma komşular sırayla üç dereceye ayrılmış oldu. İmam Gâzâli rah­metuiiahi aleyh de bu hadisi nakletmiş ve sonra şöyle buyurmuştur: "Bakınız bu ha­disi şerifte sadece komşu olmasından dolayı bir müşriğin bile müslürrtan üzerin­de hakkının sabit olduğu beyan edilmiştir."Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kıyamet günü ilk önce iki komşu arasında karar verilecektir". Bir şahıs Hz. Abdullah İbni Mesud radıyallahu antim yanma geldi ve komşusundan bol bol dert yandı. Hz. ibni Mesud radıyallahu anh ona şöyle dedi: "Git (kendi işine bak). Eğer o (sana eziyet ederek) senin hakkında Allah'a isyan ettiyse, sen bari onun hakkında Allah'a isyan etme".Bir sahih hadiste şöyle geçmektedir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm ya­nında bir kadının hali beyan edildi. Şöyle ki, o kadın bol bol oruç tutuyor, teheccüd namazı da kılıyor. Ancak komşularına eziyet veriyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem buyurdu ki: "O Cehennem'e girecektir". Yani cezasını çektikten sonra Ce-hennem'den çıkacaktır. İmam Gâzâli rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Komşu hakkı sa­dece ona eziyet etmemek değildir. Doğrusu onun hakkı onun eziyetine katlanmak­tır. Hz. İbnül Mukaffa rahmetuiiahi aleyh çoğu zaman kendi komşusunun duvarının gölgesinde otururdu. Bir gün komşusunun borçlandığını ve borcunu ödemek için de evini satmak istediğini öğrendi. Buyurdu ki: "Biz onun evinin gölgesinde devamlı oturduk. O gölgenin hakkını ödemedik." Böyle dedikten sonra evin değeri olan parayı ona bağışladı ve "Sen evinin değerini aldın, artık evi satmaktan vazgeç" dedi.Hz. İbni Ömer radıyaliahu anhuma'nm kölesi bir keçi kesti. İbni Ömer radıyallahu anhuma ona, "Derisini yüzdükten sonra onun etinden ilk önce benim yahudi kom­şuma ver" dedi. Bu sözü birkaç defa tekrarladı. Kölesi "Efendim siz daha ne kadar bu sözü tekrarlayacaksınız?" deyince Hz. ibni Ömer radıyallahu anhuma bu­hurdu ki: "Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in şöyle buyurduğunu işittim; <Hz. Cebrail aieyhisseiam bana komşu hakkıyla ilgili sık sık tembihte bulunmuştur. (Bundan dolayı ben de tekrar tekrar söylüyorum)Hz. Aişe radıyallahu anha buyurdu ki: Güzel ahlak on şeydir. Bazen bu şeyler oğulda olur, babada olmaz. Kölede olur, efendisinde olmaz. Allah'ın bir lütfudur ki, kime isterse ona verir. Bunlar; 1-Doğru konuşmak, 2-İnsanlara dürüst davranmak (aldatmamak), 3-İsteyene vermek, 4-lyiliğe karşılık vermek, 5-Akrabayı gözetmek, 6-Emaneti korumak, 7-Komşunun hakkını eda etmek, 8-Arkadaşın hakkını eda et­mek, 9-Misafirin hakkını eda etmek, 10-Bütün bunların kaynağı ve aslı hayadır[168]İlk başta geçen hadiste anlatılan üçüncü husus şudur: "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun". Hafız İbni Hacer rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in bu yüce irşadı bir çok manaları içinde toplayan bir ifadedir. Çünkü bir insan ne söylerse söylesin ya hayırdır ya da şer. İster farz ister müstehab olsun söylenmesi istenilen şeyler hayra dahildir. Bun­dan başka sözler ise serdir"[169] Yani dış itibariyle hayır yada şer olduğu anlaşılma­yan sözler Hafız İbni Hacer'in bu sözüne göre şerre dahildir. Çünkü söylenilen sözden bir fayda kastedilmiyorsa o söz boştur. Boş söz ise zaten serdir.Hz. Ümmü Habİbe radıyallahu anha Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'in şöyle buyurduğu naklediyor: "iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek veya Allah'ı zik­retmenin dışında kişinin her sözü kendi üzerine vebaldir. Hiçbir faydası yoktur." Bu hadisi duyunca bir adam, "Bu hadis çok şiddetli" dedi. Hz. Süfyanı Sevri rah­metuiiahi aleyh buyurdu ki: Hadisin şiddetli olması ne demek, bunu bizzat Allah ceiie ceiaiuhu Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:"Onların fısıldaşmalannm çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya iyilik etmeyi yahut insanların arasını düzeltmeyi emreden(in fısıldaş-ması) müstesna. Her kim bu işleri Allah'ın rızasını arayarak yaparsa, Biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz"                                       (Nİsâ-114)Hz. Ebû Zer Glfari radıyallahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'e "Bana biraz nasihatte bulunun" dedim. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki; "Sana Allah'tan korkmanı vasiyet ederim. Bu senin her işinin süsü­dür". Ben "Biraz daha" dedim. Peygamber saiiaiiahu aleyhi vesei/em buyurdu ki: "Kur'an-ı Kerim okumaya ve Allah'ın zikrine ihtimam göster. Bu senin göklerde anılmana sebeptir ve yeryüzünde senin için nurdur". Ben biraz daha arttırmasını söyleyince buyurdu ki: "Çoğu zaman sükut et, çünkü sükut etmek şeytanın uzak durmasına, dini işlerde kuvvetlenmeye sebeptir". Ben daha fazla vasiyet etmesi­ni isteyince buyurdu ki: "Çok gülmekten sakın, bununla kalp ölür ve yüzün nuru azalır". Ben daha fazla vasiyet talep edince buyurdu ki: "Acı da olsa hakkı (doğ­ruyu) söyle". Ben daha arttırmasını isteyince buyurdu ki: "Allah'a karşı olan mua­melende kimseden korkma". Ben daha arttırmasını istedim, buyurdu ki: "Kendi kusurlarını düşünmen seni, insanların kusurlarını görmekten alıkoysun.[170]İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Dil Allahu Teâlâ'nın büyük nimet­lerinden bindir. O'nun acayip ve ince sanatlarından bir sanattır. Dilin cüssesi kü­çük ama onun itaat ve günahı çok büyüktür. Hatta itaat ve günahın en son haddi olan İslam ve küfür ondan meydana çıkmaktadır". Ondan sonra İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh dilin pek çok afetlerini saymıştır. O âfetler şunlardır: Boş konuş­mak. Faydasız sözler sarfetmek. Kavga-dövüş. Ağzını gererek konuşmak. Kafi­yeli ibareler ve düzgün konuşmada tekellüf göstermek. Fuhuş sözler sarf etmek. Sövmek. Lanet etmek. Şiir ve şairliğe (haddinden fazla) dalmak. Bir kimse ile alay etmek. Birinin sırrını açıklamak. Yalan yere söz vermek. Yalan konuşmak. Yalan yere yemin etmek. Birini üstü kapalı tenkit etmek. Söz dokundurmak için yalan söylemek. Gıybet etmek. Koğuculuk yapmak. İki yüzlü konuşmak. Yersiz yere birini övmek. Uygunsuz talepte bulunmak vs.Bu kadar çok afetler bu küçük organa bağlıdır. O halde onun durumu çok tehlikelidir. Bundan dolayı Peygamberimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem susmaya çok teşvik etmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Kim susarsa o kurtuluşa ermiştir".Bir sahabi, "Ya Rasûlallah! Bana İslam hakkında öyle bir şey söyle ki, senden sonra kimseye sormak zorunda kalmayayım" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah'a iman et ve bu imanda istikamet üzere ol". Osahabi, "Ya Rasûlallah ben hangi şeyden sakınayım?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Dilinden" buyurdu. Yine bir sahabi, "Ya Rasûlallah! Kurtuluşun ça­resi nedir?" dedi. Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Dilini tut. Evinde otur (lüzumsuz yere dışarıda dolaşma) ve hatalarına ağla". Bir hadiste Rasûlul­lah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Bir kimse iki şeye kefil olursa, ben de onun için Cennet'e kefil olurum. Bunlardan biri dil diğeri avret mahallidir". Başka bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e şöyle bir soru soruldu: "Kişiyi Cennet'e sokan şeylerin en önemlisi hangisidir?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah korkusu ve güzel âdetlerdir". Tekrar soruldu ki: "Cehennem'e sokan şeylerden hangisi daha önemlidir?" Buyurdu ki: "Ağız ve avret yeridir."Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh Safa ile Merve arasında Sa'y eder­ken. Kendi diline hitap ederek şöyle diyordu: "Ey dil! Güzel söz söyle ki kazana-sın. Şer konuşma ki selamete eresin. Bütün bunları utanacak bir duruma düşme­den yapmalısın". Biri dedi ki: "Sen bu söylediklerini kendinden mi söylüyorsun, yoksa bu konuda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'den bir şeyler mi duydun?" Bunun üzerine buyurdu ki: "Ben Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'Ğen işittim ki; <lnsanın günahlarının çoğu dilindendir>". Hz. Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhu-ma, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliemln şöyle buyurduğunu naklediyor: "Kim diline sahip olursa, Allah ceiie ceiaiuhu onun ayıbını örter. Kim öfkesini yenerse, Allah cei-ie ceiaiuhu onu azabından korur. Kim de Allah'ın huzurunda mazeret beyan ederse, Allah onun özrünü kabul eder".Hz. Muaz radıyallahu anh, "Ya Rasûlallah bana bir vasiyette bulununuz" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah'ı görür gibi ibadet et. Kendini ölülerden say. Eğer istersen bunları yapmak için sana en fazla güç verecek olan şeyi söyleyeyim". Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu sözü söyledikten sonra kendi diline işaret etti.[171]Hz. Süleyman ali nebiyyina ve aleyhisselamöan şöyle bir söz nakledilmiştir: "Konuşmak gümüş ise sükût altındır". Hz. Lokman Hekim hikmeti ve bilgisiyle dünyaca meşhur birisidir. Bir siyah köle idi. Güzel bir çehresi yoktu. Ama hikmet­lerinden dolayı dünyanın önderi olmuştu. Biri ona "Sen falan adamın kölesi değil misin?" dedi. O "Şüphesiz öyleyim" dedi. Adam "Sen falan dağın eteğinde koyun güdüyor muydun?" dedi. O "Doğrudur" dedi. Adam "Öyleyse sana bu makam hangi şeyden dolayı verildi" deyince o şöyle cevap verdi: "Dört şeyden dolayı verildi; Allah korkusu, doğru sözlü olmak, emaneti tam olarak eda etmek ve faydasız söz konuşmayıp sükut etmek". Daha başka bir çok rivayetlerde onun özel âdetinin çok susmak olduğu zikredilmiştir.[172]Hz. Berâ radıyaiiahu anh diyor ki: Bir Bedevi gelip Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e "Ya Rasûlallah bana öyle bir amel söyle ki Cennet'e götürsün" dedi.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Acıkanı yedir. Susayana su içir. in­sanlara iyiliği emret, kötülükten men et. Bunu yapamazsan dilini iyi şeylerin dışında konuşmaktan alıkoy". Yine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseüem buyurdu ki: "Dilini hayırdan başka şeylerden koru ki, şeytana galip gelesin."Bu birkaç rivayeti kısaca zikrettim. Bunlardan başka İmam Gazali rahme-tuiiahî aieyti'm zikretmiş olduğu pek çok rivayetler ve sahabe kıssaları vardır. Onları Âllâme Zübeydi rahmetuiiahi aleyh ve Hafız Irâki rahmetuliahi aleyh tahric etmiş­lerdir. Onlardan anlaşıldığına göre dil meselesi kendisinden gafil olduğumuz çok önemli bir meseledir. İstediğimiz her şeyi hemen dilimizle söylüyoruz. Halbuki her an, gece ve gündüz, sağ ve sol omuzlarımızda Allah ceiie ce/a/u/?u'nun iki göz­cüsü bulunmaktadır. Onlar her iyiliği ve kötülüğü yazmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen sânı yüce olan Allah'ın ve O'nun yüce Rasûlü'nün hangi ihsan ve iyiliğini zikredelim ki?... İnsanın dilinden, farkında olmadan mutlaka boş söz çıkar. Rasû­lullah aaiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bir mecliste konuşulanların keffareti, oradan kalkmadan önce üç defa şu duayı okumaktır Bir hadiste geçtiğine göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ömrünün son zamanlarında bu kelimeleri okurdu. Biri, "Ya Rasûlallah! Siz daha önce bu keli­meleri okumazdınız" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bu keli­meler meclisin keffaretidir". Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Birkaç kelime vardır ki, kim meclisten kalkarken üç defa onları okursa, o mecliste konuşulanlara keffaret olur. Eğer hayırlı bir mecliste bu keli­meler okunursa, o meclis (hayırlı olduğu hususunda) sona eren bir mektubun mühürlendiği gibi o kelimelerle mühürlenir. O kelimeler şunlardır:"İlk baştaki hadiste anlatılan dördüncü husus, akrabayı gözetmekle ilgilidir. Bunun geniş açıklaması ilerideki bölümlerde gelecektir.

22) Ebî Şüreyh el-Ka'bî'den Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Misafirin caizesi bir gün bir gecedir. Misafirin ziyafeti üç gündür. Ondan sonrası sa­dakadır. Misafirin ev sahibini zora sokacak kadar kalması caiz değildir".

(Müttefekun aleyh, Mişkat)

İZAH: Bu hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetlem iki adâb söylemiştir. Biri misafiri ağırlayan için biri de misafirle ilgilidir. Misafir ağırlayan kimseyle ilgili adâb şudur: Eğer o Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa (önceki hadiste de geç­tiği gibi) misafirine ikram etsin. Misafire ikram şudur; Ona bolluk göstermek, güzel ahlaklı davranmak, yumuşak konuşmak.[173]Bir hadiste geçtiğine göre sünnet olan davranış, kişinin misafıriyle beraber onu yolculamak için kapıya kadar gitmesidir.[174]Hz. Ukbe radıyallahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurdu-ğunu söyledi: "Misafirini ağırlamayan kimsede hiç bir hayır yoktur". Hz. Semüre radıyaitahu anh diyor ki: "Rasûlullah saiiatiahu aleyhi veseiiem misafirin yedirilmesini em­rederdi"[175] Bir adam Hz. Ali radıyallahu antim ağladığını görünce sebebini sordu. Hz. Ali radıyallahu anh, "Yedi günden beri hiç misafir gelmedi. Acaba Allahu Teâla beni zelil yapmayı mı diledi diye korkuyorum" buyurdu.[176]

Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki hadiste misafire ikramı emret­tikten sonra misafirin caize 'sinin bir gün ve bir gece olduğunu buyurdu. Bu sözün tefsirinde Ûlema-i Kiram'ın birkaç görüşü vardır:

1) Hz. İmam Malik rahmetuiiahi aleyh câ/ze'den kastın misafire izzet, ikram ve hediye olduğunu söylemiştir. Yani bir gün ve bir gece misafire saygı ve ikram olarak güzel yemek hazırlamak, diğer günlerde normal yemek vermektir. Bun­dan sonra alimler bu (misafirlik müddeti konusunda) iki görüş belirtmişlerdir: a) Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'İn hadiste buyurduğu misafiri üç gün ağır­lamak o bir günlük câ/ze'den sonradır. Böylece misafirin hakkı dört gün olmuş olur. b) Misafire saygı olarak onu bir gün özel olarak ağırlamak da bu üç gü­ne dahildir.

2)  Hadiste geçen câ/ze'den maksat bir günlük yol azığıdır. Sonuç olarak eğer misafir kalırsa, üç gün ağırlanır. Eğer kalamıyorsa bir günlük azık verilir.[177]

3)  Câ/ze"den maksat sadece azıktır. Ancak alimler bunun üç günlük ağırla­ma ve dördüncü günü yolculuk vaktinde bir günlük azık olduğunu yazmışlardır.

4)  Hadiste geçen caize kelimesinden maksat uğramaktır. O takdirde hadi­sin manası şudur; Bir şahıs yalnızca görüşmek için gelirse onun hakkı üç gün kalmaktır. Bir adam yolda giderken (bir yerde geçici olarak) konaklarsa (şöyle ki; onun maksadı ileri gitmekti ama bu yer yolunun üstünde olduğu için bura­da konakladı). O halde onun konaklama hakkı sadece bir gündür.[178]Bütün bu görüşlerin sonucu çeşitli yönleriyle misafire ikram etmeye önem vermektir. Şöyle ki; bir gün ona özel olarak yemek yedirmeye ihtimam gösteril­meli ve gideceği zaman azık verilmelidir. Özellikle yemek bulunamayan yollarda yolculuk yapanlar için azık konulmalıdır.Hadisi şerifte zikredilen ikinci adâb ise misafirle ilgilidir. Misafir gittiği yerde ev sahibini darlığa ve zorluğa sokacak kadar uzun müddet kalmamalıdır. Bir başka hadiste bu ifadenin yerine şu ifade kullanılmıştır: "Ev sahibini günaha sokacak kadar kalmamalıdır". Yani misafirin uzun müddet kalmasından dolayı ev sahibi onu gıybet etmeye başlar veya misafire eziyet edecek bir davranışta bulunur yada misafire karşı herhangi bir kötü zanda bulunur. Bütün bu işler ev sahibini günahkar kılan şeylerdir. Ancak bütün bunlar ev sahibi tarafından misa­firin kalmasında ısrar ve istek olmadığı zaman veya misafirde "Yanında kalmam ev sahibine ağır gelmiyor" kanaati galip geldiği zamandır.Bir hadiste şöyle geçmektedir: Bir adam "Ya Rasûlallah ev sahibini günaha sokan şey nedir?" dedi. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ev sahibinin yanında yedirecek bir şey kalmayıncaya kadar onun yanında kalmaktır". Hafız rah­metuliahi aleyh diyor ki: "Bu konuda Hz. Selman radıyaliahu anh ve misafiri arasında bir olay meydana gelmişti.[179] Hafız rahmetuliahi aleyhİn işaret ettiği bu kıssayı imam-ı Gazali rahmetuliahi aleyh şöyle nakletmiştir: Hz. Ebu Vâil radıyallahu anh diyor ki: "Ben ve bir arkadaşım Hz. Selman'ı ziyarete gittik. Önümüze arpa ekmeği, yarı kızarmış köfte ve tuz koydu. Arkadaşım <Eğer bununla birlikte sa'ter (bir çeşit nane) olsaydı ne lezzetli olurdu> dedi. Hz. Selman radıyallahu anh gitti, abdest ibriğini rehin vererek sa'ter satın aldı ve getirdi. Bunu yedikten sonra arkadaşım,<Bütün hamdler bizi hazır olan rızka kanaat ettiren Allah'a aittir> dedi. Bu­nun üzerine Hz. Selman, <Eğer sen hazır olan rızka kanaat etseydin benim ib­riğim rehin verilmezdi>" buyurdu.[180]Kısaca ev sahibini zorluğa sokacak şeyleri ondan talep etmek hadisteki "Ev sahibini darlandırma"ya girer. Başka birinin evine gidip onu-bunu seçmek "Bunu is­terim, şunu isterim" demek doğru değildir. Ev sahibi ne hazırlarsa onu sabır, şükür ve memnuniyetle yemek gerekir. (İstediği her şeyi) sipariş buyurmak bazen ev sa­hibinin zorlanmasına ve dadanmasına sebep olur. Ancak eğer ev sahibinin bu gibi isteklerden hoşlandığı tahmin ediliyorsa, mesela bu istekleri yapan sevilen biriyse ve kendisinden istenilen de onun can dostu ise o zaman istediği şeyi talep edebilir.Hz. İmam Şafii rahmetuliahi aleyh Bağdat'ta Zaferani rahmetuliahi aieyh'ln misafi­riydi. O İmam-ı Şafii'nin hatırına her gün, içinde yemek listesi bulunan bir kağıt yazıp cariyesine verirdi. İmam Şafii rahmetuliahi aleyh bir defasında cariyeden o ka-öıdı alıp baktı ve ona kendi kalemiyle bir şey daha ilave etti. Zaferani rahmetuliahi aleyh sofrada o şeyi görünce cariyesine, "Ben bunun pişirilmesini yazmamıştım" diye çıkıştı. Cariye o kağıdı alarak efendisinin yanına geldi. Kağıdı göstererek, "Bu şeyi İmam hazretleri bizzat kendi kalemiyle ilave etmişti" dedi. Zaferani rahmetuliahi aleyh kağıda baktı ve İmam Şafii rahmetuliahi a/ey/ı'in kalemiyle yazmış olduğu ilaveye gözü ilişince sevincinden uçtu. Bu sevinçle o cariyeyi azad etti.[181] Eğer misafir böy­le olur ve onu ağırlayan da böyle olursa kesinlikle (bu gibi) istekler bir lütuftur.

23) Ebû Said radıyallahu an/ı'dan rivayete göre, o Peygamber saiiaiiahu aley­hi vese//em'in şöyle buyurduğunu işitti: "Mü'minden başkasıyla beraber olma (arkadaşlık etme). Yemeğini de muttaki olan kimseden başkası yemesin."

(Tirmizi, Ebû Dâvûd, Dârimi, Mişkat)

İZAH: Bu hadisi şerifte Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem iki âdâb beyan etmiş­tir. Birincisi şudur: "Gayri müslimle arkadaşlık etme ve onunla oturup kalkma". Eğer hadiste kamil müslümanla beraber olmak kastediliyorsa mana şöyle olur: "Fasık ve facir insanlarla beraber oturma". İkinci cümlede Muttaki sözcüğü zikrolunduğundan bu mana daha da kuvvet kazanmaktadır. Bir de şu hadis bu manayı teyid etmek­tedir. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir hadiste buyurdu ki: "Senin evine muttakî-lerden başkası girmesin"[182] Hadiste geçen Mü'min lafzından genel olarak müslüman-lar kastediliyorsa, o zaman mana şudur: Gereksiz yere kafirlerle oturulmamalıdır.Hangi mânâ alınırsa alınsın maksat güzel arkadaşlık kurmak için bir uyan­dır. Çünkü insan hangi tip insanlarla oturup kalkarsa onda, onların tesiri meyda­na gelir. Bu esasa göre Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem biraz önce geçen hadi­sinde "Senin evine muttakîlerden başkası girmesin" buyurmuştur. Yani onlarla görüşüp, buluşma olduğu sürece onlardan etkilenme olacaktır. Rasûluilah saiiaiia-hu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İyi arkadaş misk satan kimseye benzer. Onun yanın­da oturursan sana koku ikram eder veya ondan satın alırsın. Bu iki şey olmasa bile onun yanında oturmaktan dolayı güzel kokular koklarsın (böylece için ferah­lar). Kötü arkadaşın misali demirci körüğünün yanına oturan kimse gibidir ki, eğer onun körüğünden bir kıvılcım sıçrasa ve elbiseye dokunsa, onu yakar. Eğer böyle olmasa bile kötü kokusu ve dumanı devamlı mevcuttur[183]

Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kişi dostunun dini üzeredir, Öyley-e sizden biri kiminle dostluk yaptığına iyice baksın"[184]Yani yakın oturmanın ve arkadaşlığın tesiri farkında olmadan ağır ağır insana bulaşır. Nihayet insan arkadaşı­nın dinine girer. Bundan dolayı yanında oturduğumuz kimselerin dini yaşantısına iyi dikkat etmeliyiz. Dini yaşamayanların yanında çok oturmakla insan dinden git gide uzaklaşır. Her gün tecrübe etmekteyiz ki, şarap içenler ve satranç oynayanların yanında birkaç gün sık sık oturup kalkmakla insana aynı hastalık bulaşmaktadır.Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem Hz. Ebu Rezin radıyallahu onh'a, "Dünya ve ahiret hayırlarına sebep olan şeye güç kazandıracak bir şeyi sana söyleyeyim; Allah'ı zikredenlerin meclisine katıl. Yalnız kaldığın zaman gücün yettiği kadar dilini Allah'ın zikriyle hareket ettir. Allah için dost ol ve Allah için düşman ol". buyurdu.[185] Yani biriyle olan dostluk veya düşmanlığın sadece Allah'ın rızasını kazanmak için olsun. Kendi nefsin için olmasın.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle buyurdu: Kendisiyle arkadaşlık yapıla­cak kişide beş şey olmalıdır;

1.  Akıl sahibi olmalıdır. Çünkü akıl asıl sermayedir. Ahmakla arkadaşlık yap­manın bir faydası yoktur. Bunun sonucu vahşet ve yakınlarla ilgiyi kesmektir. Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetuiiahi aieytiöen şöyle bir söz nakledilmiştir: "Ahmak birinin yüzüne bakmak bile hatadır"

2.  Arkadaşın ahlakı güzel olmalıdır. Çünkü insanın ahlakı kötü olunca bu durum bazen onun aklına galip gelmektedir. Mesela bir adam anlayışlıdır. Meseleyi iyi anlamaktadır. Ancak öfke, şehvet, cimrilik vs. gibi şeyler çoğunlukla onun aklının çalışmasını engellemektedir.

3.  Arkadaş fasık olmamalıdır. Çünkü Allahu Teâlâ'dan bile korkmayan kimsenin dostluğuna asla güvenilmez. İnsanı nerede, hangi musibete düşüreceği bilinmez.

4.  Arkadaş bid'at ehlinden olmamalıdır. Çünkü onunla olan münasebetten dolayı ondaki bid'atten etkilenme endişesi ve ondaki uğursuzluğun diğerine geçme kor­kusu vardır. Bid'atçi ile daha önce münasebetler varsa onlar da kesilmelidir. Çün­kü o bunu hak etmiştir. Onunla yeni ilişkiler ve münasebetler de kurulmamalıdır.

5.   Dünya kazanma hırsı olmamalıdır. Zira onunla arkadaşlık öldürücü zehirdir. Çünkü insanın tabiatı bir başkasına benzemek ve ona uymaya mecbur kal­maktadır. Farkında olmadan başkasından etkilenmektedir.[186]Hz. İmam Bâgır rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: Babam Zeyn-ül Abidîn rahme­tuiiahi aleyh bana şöyle vasiyet etti; "Beş insanla beraber olma. Onlarla konuşma. Hatta yolda onlarla birlikte yürüme. 1-Fasık kimse ki, o bir lokma veya belki de bir lokmadan az bir şeye seni satar". Ben "Bir lokmadan az bir şeye satması ne demektir?" dedim. Buyurdu ki: "Bir lokma kazanırım ümidiyle seni satar, sonra ümit ettiği lokmayı da bulamaz {sadece bir ümit üzerine seni satmış olur). 2-Cim-ri olan kimsenin yanına uğrama. Çünkü o kendisine çok fazla muhtaç olduğunzaman seninle ilişkiyi keser. 3-Yalancının yanına gitme. Çünkü aldatma yoluyla yakını uzak, uzağı yakın gösterir. 4-Ahmağın yanından geçme, o sana yararlı ol­mak isteyecek ama zararı dokunacaktır. 5-Akrabasıyla ilişkisini kesen kimsenin yanına uğrama. Ben Kur'an-ı Kerim'de ona üç yerde lanet edildiğini gördüm.[187]Başkasından tesir almak insanlara has değildir. Bilakis insanın en fazla ne ile teması olursa onun etkisi gizlice insanın içine sirayet eder. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem buyurdu ki: "Koyun sahiplerinde alçak gönüllülük olur. At sahiplerinde ise övünme ve tekebbür olur". Deve ve sığır sahiplerinde şiddet ve sertlik olduğu­na dair rivayetler vardır. Bir çok rivayetlerde kaplan derisi üzerine oturarak yolculuk yapmak men edilmiştir. Alimler diğer sebepler arasında şu sebebi de saymışlardır: Onun üzerine oturmaktan dolayı kişide vahşilik ve canavarlık sıfatı oluşur.[188]Yukarıdaki hadiste geçen ikinci edep şudur: "Senin yemeğini sadece mut­taki insanlar yesin". Bu konu bir çok rivayetlerde geçmiştir. Bir hadiste şöyle geç­mektedir: "Yemeğini ancak mattaki insanlara yedir. Mü'minleri ihsan ve ikramının uğrak yeri yap"[189]Alimler bu yemekten maksadın davet yemeği olduğunu, ihtiyaç yemeği olmadığını yazmışlardır. Nitekim bir hadiste şöyle geçmiştir: "Kendi ye­meğinden, Allah için sevdiğin kimseye ziyafet ver"[190] ihtiyacı gidermek için olan yemek konusunda Allahu Teâlâ esirleri yedirmeyi bile övmüştür. O devirdeki esirler kafirdiler.[191] Ayetler bölümündeki 24. ayette bu konu geçmiştir. Hadisler bölümündeki 10 numaralı hadiste şöyle geçmiştir: Bir fahişe kadın, sadece susa­mış bir köpeğe su içirdiğinden dolayı bağışlanmıştır.Daha bir çok rivayetlerde geçen çeşitli ifadelerle bu konu teyid edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem "Her canlı(ya yapılan iyilik)te ecir vardır" buyu­rarak ortaya bir kaide ve usul koymuştur. Bu kaidenin içine muttaki olan-muttakî olmayan, müslüman-kafir, insan-hayvan vs. hepsi dahildir. O halde ihtiyaç ve zaruret icabı yenen yemekte bu konulara bakılmaz. Bu gibi hallerde ihtiyacın şiddetine ve ihtiyaç maddelerinin azlığına bakılır. Ne kadar fazla ihtiyaç varsa sevap o kadar fazla olur. Hadiste geçen yemek ise davet yemeği ve sevgi yeme­ğidir. Bunda da eğer dine faydalı olacak bir şey veya hayırlı bir niyet varsa, fayda ve hayır derecesine göre ecir verilir. Ancak, eğer dini bir fayda yoksa, o zaman yemek yiyen ne kadar muttaki ise o kadar ecire sebep olur.Sahib-i Mezâhir ve İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmışlardır: "Mut-takîlere yedirmek tâat ve iyiliğe destektir. Fasıklara yedirmek günaha ve ahlak­sızlığa destektir. Şu açıktır ki, muttaki ve salih bir insan ne kadar güçlü ve kuv-Stli olursa ibadetlerle daha çok meşgul olur. Fasık ve facir güzel yemeklerle ne kadar kuvvetlenirse oyun, eğlence ile fısk ve fücurda (günahlarda) ileriye gide­cektir. Ona yedirmekle bu hususta ona destek verilmiş olur".Bir Allah dostu yemeğini sadece fakir sûfilere yedirirdi. Biri ona "Eğer siz bütün fakirlere yedirseniz daha iyi olur" deyince o şöyle cevap verdi: "Onların bütün teveccühleri Allah'adır. Onlar yoklukla karşılaşınca teveccühleri dağılmak­tadır. Benim bir şahsın Allah'a olan teveccühünü devam ettirmem, bütün tevec­cühlerini dünyaya vermiş olan bin kişiye yardım etmemden daha hayırlıdır". Hz. Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyh bu sözü duyunca çok hoşlandı.[192]Bir terzi Hz. Abdullah Ibni Mübarek rahmetuitahi aieytie şöyle sordu: "Ben za­lim padişahların elbisesini dikiyorum. Sizin görüşünüze göre ben de zalimlere yardım etmiş olur muyum?" Abdullah İbni Mübarek buyurdu ki: "Hayır sen yar­dım edenlerden değilsin. Zira sen kendin zalimsin. Zalime yardım edenlerse, sana iğne iplik satanlardır".[193]

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Kim şerefli ve muhterem birine iyilik ederse onu kendine köle yapar. Kim de zelil (alçak) birine ihsan ederse onun düşmanlı­ğını kazanır"[194] Başka bir hadiste Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem şöyle buyur­muştur: "Yemeğini muttaki insanlara yedir. İyiliğini müminlere yap"[195] Böyle yap­mak, en uygun ve en faydalı davranış olmakla birlikte müminlere saygı ve ikram da vardır. Bu da başlı başına mendub ve emrolunan işlerdendir. Bundan dolayı Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem hadisi şeriflerinde fasıkların yemek davetini kabul etmeyi yasaklamıştır"[196] Diğer sebeplerle birlikte bir sebep de şudur: Fası-ğın davetini kabul etmek ona saygı ve ikram demektir.

24) Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah saiiallahu aleyhi vesellem'e, "Ya Rasûlallah hangi sadaka efdaldir?" diye sordu. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veselhm buyurdu ki: "Yoksulun gayret etmesidir. Bakımı senin üzerine olan kimseden (harcamaya) başla."                                (Ebu Dâvûd, Mişkat)

İZAH: Bir kimsenin ihtiyacı olduğu halde, fakir ve yoksul olduğu halde ken­di gayretiyle kendini zorlayarak vermiş olduğu sadaka en efdal sadakadır. Hz. Bişr rahmetullahi aleyh diyor ki: "Üç amel çok zordur. Yani onlar büyük bir azim işi­dir; 1.Yoksullukta cömertlik, 2.Yalnızlıkta takva ve Allah korkusu, 3.Kendisinden

korkulan yada menfaat umulan kimsenin karşısında hakkı söylemek"[197] Yani ken­disi ile menfaat ilişkileri olan, "Eğer ona hakkı söylersem benim ihtiyaçlarımı gör­mez. Bana bir zararı dokunur" diye kendisinden endişe edilen (kimsenin karşı­sında hakkı söylemektir). Allahu Teâlâ Yüce kelamında bu yöne işaret etmiştir. Ayetler bölümünde 28. ayette geçtiği gibi sahabeler kendi ihtiyaç ve fakirliklerine rağmen başkalarını kendilerine tercih ederlerdi. (Bu ayetin izahında bu konu bi­raz tafsilatlı olarak geçmiştir).Hz. Ali kerremallahu vechehu buyurdu ki: Üç kişi Rasûlullah saiiallahu aleyhi ve-seiiem'm yanına geldiler. Onlardan biri şöyle dedi; "Ya Rasûlallah, benim yüz di­narım vardı. On dinarını Allah için sadaka verdim". İkinci şahıs da "Benim on di­narım vardı. Ben onun bir dinarını sadaka verdim" dedi. Üçüncü şahıs ise "Be­nim bir dinarım vardı. Onun onda birini sadaka verdim" dedi. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Üçünüzün de sevabı eşittir. Çünkü herkes malının on­da birini sadaka etmiş oldu"Bir başka hadiste buna benzer bir kıssa daha zikredilmiştir. Onda da Rasûlul­lah saiiallahu aleyhi veseiiem cevaben şöyle buyurmuştur: "Siz hepiniz sevap bakımından eşitsiniz. Zira sizden her biri malının onda birini sadaka vermiştir". Bu hadiste bu sözlerden sonra Rasûlullah saiiallahu aleyhi vese/tem'in şu ayeti okuduğu geçmektedir:[198]"Varlıklı kimse nafakasını varlığı ölçüsünde versin. Rızkı dar olan da Al­lah'ın kendisine verdiği kadar versin (yani zengin kendine göre, fakir de kendine göre harcasın). Allah kişiyi ancak verdiği şeyle mükellef tutar. (Öyleyse yoksul kişi harcarken hiçbir şey kalmaz diye korkmasın) Allah darlıktan sonra genişlik de verecektir.(Talak-7)Allâme Suyûtî rahmetullahi aleyh Dürrü Mensur da bu ayeti kerimenin altında Hz. Ali kerremaiiahu vechehu'nun rivayetiyle aynı mana da olan başka bazı sahabe­lerin de rivayetlerini nakletmiştir. Bu rivayetlerden daha üstün olan bir sahih ha­diste Rasûlullah saiiallahu aleyhi vesetlem şöyle buyurmaktadır: "Bir dirhem, sevap bakımından yüzbin dirhemden daha büyüktür. Şöyle ki; bir adamın yalnız iki dir­hemi vardır. Onun bir tanesini sadaka olarak verir. Diğer şahsın da çok yüklü malı vardır. Bu kadar çok malından yüz bin dirhem sadaka verir. İşte o bir dirhemin sevabı, yüzbin dirhemin sevabından daha fazla olur."Allâme Suyûtî rahmetullahi aleyh Cami-üs Sağir de Hz. Ebû Zer radıyallahu anh ve Ebû Hureyre radıyaiiahu anh'm rivayet ettikleri bir hadisi zikretmiş ve sahih olduğunu yazmıştır. O hadis şöyledir: "Yoksulun gayret etmesi şudur: Yanında sadece iki dirhem[199]bulunan bir kimsenin bunlardan birini sadaka vermesidir." Bu rivayetten daha üstünü İmam Buhâri rahmetuiiahi ateyti\n rivayet ettiği şu hadistir: Hz. AbdUİlah İbni Mes'ud radiyattahu anh diyor ki: "Rasullah sallallahu aleyhi vesellem bize sadaka vermemizi emrettiği zaman bizden bazıları pazara gidip hamallık yaparlar ve ücret olarak bir müdd[200] kazanırlardı. Sonra onu sadaka olarak verirlerdi"[201] Bazı rivayetlerde şöyle geçmektedir: "Bizlerden bazılarının yanında bir dirhem dahi ol­mazdı. Pazara gider ve insanlardan iş talep ederdi. Sırtında yük taşıyarak bir müdd kadar para kazanırdı". Bu hadisi rivayet eden kişi diyor ki: "Bizim kanaatimize göre Abdullah İbni Mes'ud bununla kendi halini beyan etmektedir". Hz. İmam Buhari rahmetutiahi aleyh bu konu hakkında şöyle bir bölüm zikretmiştir: "Bu bâb sırtında yük taşıyarak kazandığı parayı sadaka vermek için işçilik yapan kişi hakkındadır."Bugün bizim hangimiz böyle bir coşkuya sahiptir ki? İstasyona gitsin ve sadece "Birkaç kuruş kazanayım da sadaka vereyim" niyetiyle yük taşısın. Onlar, bizim her an dünya yemeklerini düşündüğümüz gibi ahiret yemeğini düşünürler­di. Biz bugün evimizde yiyecek bir şey yoktur diyerek çalışıyoruz. Onlar ise bugün ahirete gönderecek bir şey yapamadım diye çalışıyorlardı. İslam'ın ilk yıllarında bazı münafıklar bu gibi insanları ayıplıyorlardı. Onlar meşakkat çekerek kazanırlar ve azar azar sadaka verirlerdi. Allahu Teâlâ o münafıkları şu ayette azarlamıştır:"(Münafıklar) o kimselerdir ki, nafile sadaka veren müslümanları sadakaları konusunda ayıplarlar. (Bilhassa) güçlerinin yetebileceğinden başkasını bu­lamayanları da ayıplarlar. Onlarla alay ederler. Allah onları maskaraya çevire­cektir (ahirette de onlarla alay edilecektir). Onlar için acıklı bir azab vardır."(Tevbe-79)Müfessirler bu ayeti kerimenin peşinden bu gibi rivayetler zikretmişlerdir. Şöyle ki; söz konusu sahabeler geceleri hamallık yaparak ücret alırlar ve onu sadaka olarak verirlerdi. Evlerinde az-çok ne varsa onların nazarında hepsi sadaka içindi. Zaruretleri kadar kendileri de biraz kullanırlardı.Bir defasında Hz. Ali radıyaiiahu anh'ın yanına bir dilenci geldi. Hz. Ali radıyai­iahu anh oğluna (Hz. Hasan yada Hz. Hüseyin radıyaiiahu anh'a) dedi ki: "Annene (Hz. Fatma radıyaiiahu an/ia'ya) söyle de ona bıraktığım altı dirhemden birini ver­sin". Oğlu gitti ve şu cevabı getirdi: "Siz o dirhemleri un almak için koymuştunuz". Hz. Ali radıyaiiahu anh, insan kendi yamndakinden daha çok Allah katında olana itimat etmediği müddetçe imanında sadık olamaz. Annene söyle, o altı dirhemin hepsini versin" buyurdu. Hz. Fatma radıyaiiahu anha sadece bir hatırlatma olsun di­ye söylemişti. O halde bu hususta enine boyuna düşünebilir miydi? Bundan do­layı dirhemleri verdi. Hz. Ali radıyaiiahu anh onların hepsini dilenciye verdi. Hz. Ali radıyaiiahu anh henüz yerinden kalkmamıştı ki bir adam devesini satmak için geldi. Hz. Ali radıyaiiahu anh fiyatını sordu. Adam, "140 dirhem" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu anh ileride ödemeye söz vererek deveyi veresiye satın aldı. Biraz sonra bir adam geldi ve deveye baktı. Sonra, "Bu kimin?" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu anh, "Benim" dedi. O, "Bunu satıyor musun?" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu anh, "Evet" dedi. Adam fiyatını sordu. Hz. Ali radıyaiiahu anh iki yüz dirhem fiyat verdi. Adam o deveyi satın alıp gitti. Hz. Ali radıyaiiahu anh bunun 140 dirhemini borçlu olduğu kimseye yani devenin ilk sahibine verdi. 60 dirhemi de götürüp Hz. Fatma radıyaiiahu anha'ya verdi. Hz. Fatma radıyaiiahu anha, "Bu nereden geldi?" deyince Hz. Ali radıyaliahu anh, "Allah celle celaluhu Kendi Peygamberi sallallahu aleyhi vesellem yoluyla şöyle söz verdi; <Kim bir iyilik yaparsa, ona karşılığı on kat verilip[202]Bu da fedakarlık dolu bir meşakkattir. Paranın tamamı 6 dirhemdi. O da un almak için ayrılmıştı. Allahu Teâlâ'ya tam itimat ederek onları harcadı ve dünyada on kat karşılığını elde etti. O yüce insanların Allah'a tam itimat ederek herşeylerini Allah yolunda harcamaları İle ilgili daha pek çok olaylar vardır.Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu antim Tebûk Gazvesi'ndeki kıssası meşhur ve ma­ruftur. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Allah yolunda sadaka vermeyi emredince evinde ne varsa hepsini getirip takdim etti. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm, "Evinde ne bıraktın?" sorusuna, "Allah ve Rasülünü (yani onların rızasını) bırak­tım" diye cevap vermişti. Alimler "Hz. Ebû Bekir radıyaiiahu anh iman ettiğinde 40 bin altını vardı" diye yazmışlardır.[203]Muhammed bin Abbâd Muhellebî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Babam Padişah Me'mûn Reşidin yanına gitti. Padişah ona hediye olarak yüz bin dirhem verdi. Babam oradan dönünce hepsini sadaka olarak dağıttı. Me'mûn bunu öğrendi. İkinci defa babamla buluştuğunda Me'mûn kırgın olduğunu söyleyince Babam, <Ey Emîr el Mü'minin mevcut olanı tutmak Ma'bud'a karşı kötü zan ve şüphe beslemektir> buyurdu"[204] Yani var olan bir şeyi harcamamak, "Eğer bu biterse ne­reden gelecek?" korkusundan kaynaklanmaktadır. Sanki önceden ona veren sa­hibi ikinci defa vermekte zorluk çekecektir!Selefi salihin ve din büyüklerinin başından böyle çok kıssalar geçmiştir. Şöyle ki; yokluk içinde bile elde, avuçta ne varsa hepsini vermişlerdi. Ancak bütün bu rivayetler ve olayların tam aksine hadislerde şöyle bir ifade geçmek­tedir: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur;"En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır"Ebû Dâvûd-u Şerifte şöyle bir kıssa geçmiştir: Hz. Câbir radıyaiiahu anh di­yor ki: Biz Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem'm yarımdaydık. Bir adam geldi ve bir yumurta büyüklüğünde altın takdim ederek, "Ya Rasûlallah, bunu bir madenden elde ettim. Bundan başka da bir şeyim yok" dedi. Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi vesel­lem ondan yüzünü çevirdi. Adam diğer yönden gelip aynı isteğini tekrarladı. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem o taraftan da yüzünü çevirdi. Bu durum birkaç defa tekrarlandı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem o parçayı alarak öyle kuvvetli bir şekilde attı ki eğer adama değseydi onu yaralardı. Sonra Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Bazı insanlar bütün malını sadaka olarak veriyorlar sonrada halkın önünde el açıyorlar. En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır".Ebû Said Hudri radıyaiiahu anh hazretleri diyor ki: "Bir adam mescide geldi. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem (onun kötü durumunu görünce) halka sadaka olarak elbise vermelerini söyledi. Oradakiler bir miktar elbise verdiler. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem elbiselerden ikisini mescide giren adama verdi. Bundan sonra başka bir münasebetle Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem sahabeleri tekrar sadaka vermeye teşvik etti. O adam da iki elbisesinden birini sadaka olarak ver­di. Rasûluilah saliaiiahu aleyhi vesellem onu uyardı ve elbisesini geri verdi"[205] Bir baş­ka hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem bu olayla ilgili şöyle buyurmuştur: "Bu adam çok kötü bir vaziyette mescide gelmişti. Ben ümid ediyordum ki siz onun haline bakarak onunla bizzat ilgilenirsiniz. Ancak siz bunu düşünmeyince benim <Sadaka getirin> diye söylemem gerekti. Siz sadaka getirdiniz. Ona iki elbise ver­dim. Sonra ben başka bir defa sadaka verilmesini teşvik edince bu adam da iki elbi­sesinden birini, <Alın, kendi elbisenizi geri alın> dercesine sadaka vermek istedi[206]Diğer bîr hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Bazı in­sanlar bütün malını sadaka olarak veriyorlar. Sonra oturup halkın eline bakıyor­lar. En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır". Bir başka hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Bolluk içinde olmadan (başkalarına muhtaçken) yapılan sadaka, sadaka değildir'[207]Bu rivayetler görünüşte önceki rivayetlere ters düşmektedir. Ama gerçekte hiçbir terslik yoktur. Çünkü bu rivayeti erdeki yasağın sebebine bizzat Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem kendisi işaret etmiştir. Şöyle ki; bazı insanlar bütün malını sadaka verip sonra insanların eline bakmaktadırlar. Böyle insanların bütün mal­larını sadaka olarak vermeleri kesinlikle uygun değildir. Hatta son derece yersiz­dir. Ancak yanında bulunan maldan daha fazla Allah'ın Kabza-i Kudret'inde bulu­nan mala itimad ederse, böyle zâtların bütün mallarını sadaka etmelerinde bir sa­kınca yoktur (Hz. Ali radıyaiiahu anti\n biraz önceki kıssasında geçtiği gibi Hz. EbûBekr'in durumu ise ondan daha üstündür). Ancak şu kadarı var ki, kişi kendi halinin o zatların haline benzemesi için ve o zâtlar gibi dünyaya gönül vermek ve Allahu Teâlâ'ya itimad oluşturmak için mutlaka çalışmalıdır. İnsan herhangi bir iş için çalışırsa, Allah o şeyi ona mutlaka lütfeder. Bu konuda bir atasözü vardır."Kim çalışırsa karşılığını bulur"Bir Allah dostuna biri sormuş: "Ne kadar malda, ne kadar zekat vardır?" O zât cevap vermiş: "Avam için 200 dirhemde 5 dirhem yani kırkta bir şeriatın hük­müdür. Ancak bize malın tamamını sadaka vermek vaciptir"[208] Hadisler bölümünün birinci hadisinde bu konuda Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem"\n şöyle bir beyanı geçmiştir: "Eğer Uhud Dağı'nın tamamı altın olsa ondan bir dirhem dahi sakla­maya gönlüm razı olmaz. Ancak borcumu ödemek için ayırdığım müstesna", İşte bundan dolayıdır ki Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem ikindi namazından sonra çok acele olarak evine gitmiş ve farkında olmadan evde kalmış bulunan bir altın parça­sının sadaka olarak verilmesini emir buyurarak geri dönmüştür. 4 no'lu hadiste geç­tiği gibi hasta bir durumdayken birkaç altın paranın yanında bulunmasından dolayı huzursuz olmuştur. Hz. İmam Buhâri rahmetuiiahî aleyh, Sahih-i Buhâri Şerifinde şöy­le buyurmuştur: "Sadaka bolluk olmadan olmaz. Kim kendisi muhtaç olduğu halde veya çoluk çocuğu muhtaç olduğu halde veya borçlu olduğu halde sadaka verirse önce borcunu ödemesi gerektiğinden onun sadakası iade edilir. Ancak bir kimse sabretmekle tanınıyorsa ve Hz. Ebû Bekr rahmetuiiahi aieyh'in yaptığı gibi veya Ensa-rın Muhacirleri kendilerine tercih ettikleri gibi, ihtiyacına rağmen başkasını kendi üzerine tercih ederse onun bütün malını tasadduk etmesinde bir sakınca yoktur".Allâme Taberî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Cumhur-u Ulemâ'nın mezhebi şudur ki; bir adam bütün malını şu şartlarda sadaka olarak verebilir: Borcu olmaması, yok­luğa dayanması, çoluk çocuğu olmaması eğer varsa onların da onun gibi sabre­denlerden olması gerekir. O zaman bütün malı tasadduk etmekte bir sakınca yok­tur. Eğer bu şartlardan biri bulunmazsa malın tamamını sadaka vermek mekruhtur.[209]Bizim büyüklerimizden Hakîmül Ümmet Şah Veliyyullah hazretleri (Allah kabrini pür nur eylesin) buyurdu ki: "Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem\r\ <En ha­yırlı sadaka zenginken verilendir> sözünden maksat kalp zenginliğidir.[210] Bu yö­nüyle de bu hadisler önceki hadislere ters düşmemektedir. Bizzat hadislerde Ra­sûluilah saliaiiahu aleyhi veseiiem'm şu ifadesi geçmiştir: "Zenginlik malın çokluğu değildir. Asıl zenginlik kalp zenginliğidir"[211]Yukarıda altın parçası olayı anlatılmış­tı. O olayda da işaret yoluyla aynı konu anlatılmaktadır. Şöyle ki; o adam "Bunun hepsini sadaka olarak veriyorum ve benim ondan başka bir şeyim yoktur" diye S|k sık arz etmesi, kalbinin o mala bağlı olduğuna işaret etmektedir.Mezâhir eserin yazan diyor ki: Sadakanın zenginlikle olması gerekir. Bu zenginlik isterse gönül zenginliği olsun, yani Allahu Teâlâ'ya tam olarak iti-mad edilmelidir. Mesela Ebû Bekr Sıddîk radıyaiiahu anh bütün malını Allah yolun­da verdiğinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm, "Çoluk-çocuğuna ne bıraktın?" sorusuna, "Allah'ı ve O'nun Rasûlü'nü" demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah saiiat-lahu aleyhi veseiiem onu övmüştür. Eğer bir kimse bu dereceyi elde edememişse o zaman mal zenginliği bakî kalmalıdır.Özet olarak kişide kâmil bir tevekkül varsa, isterse malının tamamını har­casın. Eğer tevekkül kâmil değilse, çoluk-çocuğun hakkını öne almak gerekir.[212] Ancak kendi kalbini, kendi hatasından dolayı uyarmaya devam etmeli ve, "Sen şu pis dünyaya güvendiğinin yarısı ya da üçte biri kadar Allah'a güvenmiyorsun" diyerek onu gayrete getirmelidir. İnşallah onun sık sık uyarmasından dolayı mutlaka tesir olur. Keşke Allahu Teâlâ o büyük zatların tevekkül ve itimadının bir parçasını bu âcize ele ihsan etse...

25) Hz. Aişe radıyallahu anha'dan rivayete göre Rasûlullah sallaltahu aleyhi  şöyle buyurmuştur: "Kadın evinin yemeğinden (israf vs. ile) onu boz­madan sadaka verirse, ona infak etme sevabı verilir. Kocasına da onu kazan­dığından dolayı sevap verilir. Yemeği tertipleyen (kadın olsun, erkek olsun) ona da sevap verilir. Birinin sevabı diğerininkinden bir şey eksiltmez."

(Müttefekun aleyh, Mişkât)

İZAH: Bu hadisi şerifte iki konu geçmektedir. Biri hanımın infak etmesiyle ilgilidir, diğeri ise yiyecekleri koruyan kilerci ve yemek işlerini idare eden kim­seyle ilgilidir. Her iki konuda da pek çok rivayetler zikredilmiştir. Şeyheyn'in bir başka rivayetinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln şöyle buyurduğu zikredil­miştir: "Hanım kocasının kazandığından kocası emretmeden infak ederse kendi­sine yarım sevap verilir.[213]Hz. Sa'd radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kadınlar topluluğu ile biat ettiğinde uzun boylu bir kadın ayağa kalktı. Mudar kabilesinden olduğu anlaşılıyordu. Çünkü o kabile insanlarının boyları uzundu. Kadın şöyle dedi: "Ya Rasûlaüah biz kadınlar babamızın üzerine yüküz. Çocuklarımızın üze­rine de yüküz. Kocalarımızın üzerine de yüküz. Bizim onların malından hangi şe­yi alma haklarımız vardır?". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Taze ve yaş malzemeler -ki onları saklamakta bozulma endişesi vardır-. Böyle şeyleri hem yiyebilirsiniz hem de başkalarına verebilirsiniz[214]'.1 Bir başka hadiste Rasûlul­lah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Allah celle celaluhu bir lokma ve bir avuç hurma yüzünden üç kişiyi Cennet'e koyar; 1.Ev sahibini yani kocayı, 2.Yemeği pişiren hanımı, 3.Yemeği fakirin kapısına götürüp veren hizmetçiyi.[215]Hz. Aişe radıyaiiahu anfia'nın kız kardeşi olan Hz. Esma radıyaiiahu anha şöyle dedi: "Ya Rasûlallah (kocam) Hz. Zübeyr'in bana verdiğinden başka hiçbir şeyim yok. Ben ondan (hayır yolunda) harcayabilir miyim?" Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bol bol harca, sarıp saklama. Eğer saklarsan (sana veri­lenler) kesilir"[216] Bu rivayet ve aynı manadaki bir çok rivayetler biraz önce geçmiştir.Bir rivayete göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Bir kadın kocasının kazandığından, onun emri olmadan hayra harcarsa, kocasına sevabın yansı verilir"[217] Biraz önce geçen rivayette bunun aksi zikredilmiştir. Şöyle ki; böyle bir durumda kadın için sevabın yarısı vardır. Ancak dikkatli bakılınca ko­canın kazancını harcamanın iki şekli olduğu anlaşılmaktadır. Birinci şekil şudur; Koca kazandığı maldan bir hisseyi hanımına tamamen verir ve onu malın sahibi yapar. Eğer kadın böyle bir malı hayra harcarsa kendisine tam sevap verilir, kocası­na da yarım sevap verilir. Çünkü şu açıktır ki, koca kesin olarak kendi malını hanı­mına vermiştir. Artık hanımı malı harcadığında gerçekten kocasının malından har-camayıp, kendi malından harcamaktadır. Ancak malı kazanan koca olduğu için ona da Allah'ın lütuf ve keremiyle hanımın verdiği sadakadan yarım sevab verilir. Ayrı­ca hanımına mal verdiğinden dolayı kocaya önceden özel olarak sevabı verilmişti.İkinci şekilde şudur: Koca malı kazandıktan sonra hanımını mal sahibi yapmaz. Aksine evin günlük masrafları için ona verir. İşte o maldan verilen sada­kadan dolayı kocaya tam sevap verilir. Çünkü malın asıl sahibi o'dur. Kadına ise yarım sevap verilir. Çünkü bu sadakadan dolayı ev harcamalarındaki darlık ve sıkıntıyı kadın da çekecektir. Bunlardan başka daha bir çok rivayetlerde çeşitli başlıklarla kadınların yiyecek ve gıda maddelerinden Allah yolunda harcamaları teşvik edilmiştir. Hanımlar basit bir şey verecekleri zaman "Beyimden izin alma­dım" diye bahane aramamalıdır. Tabi bütün bu rivayetlere karşılık bazı rivayet­lerde böyle yapmak men edilmiştir.Hz. Ebû Umâme radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Haccet-ül Veda hutbesinde diğer sözlerinin yanı sıra şunu da söylemiştir; "Hiçbir kadın kocasının evinden (yani onun malından) onun izni olmadan harcamasın". Bir adam, "Ya Rasûlallah yemeği de izinsiz vermesin mi?" deyince Rasûlullah

satiailahu aleyhi veseiiem, "Yemek en güzel maldır" buyurdu.[218] Yani onu da izinsiz sa­daka olarak vermesin demektir. Bu rivayetin önceki rivayetle gerçekte hiçbir çelişkisi yoktur. Önce geçen bütün rivayetler genel durumlar ve örf ve âdetlere göredir. Evlerdeki örf ve âdetler her yerde genellikle böyledir ve böyle olmaktadır. Şöyle ki; evin masrafları için verilen para veya ihtiyaç maddeleri gibi şeylerden hanımların biraz sadaka vermeleri veya fakirlere biraz yemek vermelerine koca­ları itiraz etmezler. Aksine kocaların böyle şeyleri didiklemeleri, sorup araştırma­ları, cimrilik ve aşağılık bir davranış olarak sayılmaktadır. Ancak bütün bu örf ve geleneklere rağmen bir cimri adam, malından birine bir şey verilmesine izin ver­mezse, hanımının onun malından sadaka ve hediye vermesi caiz değildir. Şüp­hesiz kadın kendi malından istediğini hayır olarak verebilir.

Bir adam, "Ya Rasûlallah! Hanımım benim iznim olmadan malımdan hayır yo­lunda harcıyor" dedi, Rasûlullah saitaiiahu aleyhi veseiiem, "Onun sevabı ikinize de verile­cektir" buyurdu. Adam, "Ben onu böyle yapmaktan alıkoyuyorum" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Sana cimriliğinin karşılığı, ona da iyiliğinin mükafatı verilecektir"[219]Bundan anlaşılıyor ki, kocaların böyle basit şeyleri yasaklamaları cimriliktir. Kocası yasakladığı halde onun malından vermesi kadın için caiz değil­dir. Şüphesiz ki kadının gönlü hayır yapmak istiyor da kocasının zorlamasından dolayı bunu yapamıyorsa, ona niyetinden dolayı devamlı sadaka sevabı verilir.Allâme Aynî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Gerçek şudur ki bu gibi şeylerde her şehrin örf ve âdetleri değişiktir. Kocaların da hâli çeşit çeşittir. Bazıları (hanımının harcamasını) sever, bazıları sevmez. Bunun gibi harcanan şeye göre de durumlar değişir. Bir defa basit şeylere göz yumulur. Bazı şeylerde vardır ki kocanın gö­zünde çok önemlidir. Bunun gibi bazı şeyler vardır ki onları saklamakta bozulma endişesi vardır. Bazı şeylerde vardır ki onları saklamakta bir zarar yoktur". Hafız Ibni Hacer rahmetuiiahi aleyh şöyle nakletmiştir: "Kadını harcamaktan alıkoymanın şu şartında alimler ittifak etmişlerdir. Kadın harcamakta fesad çıkarıcı olmamalıdır".Bazı alimler şöyle demişlerdir: "Kadınların hayır yolunda harcamaları için teşvikler Hicaz bölgesinin geleneklerine uygun olarak gelmiştir. Çünkü genellikle orada hanımların bu gibi tasarruflarına izin verilirdi. Onlar fakirlere, misafirlere, komşu kadınlara, dilencilere yemek ve başka şeyler verirlerdi. Rasûlullah saiiaiia-hu aleyhi veseiiemin bu hadislerinden maksat Arapların bu güzel sıfatını almaları için ümmetine teşvik vermektir"[220] Nitekim bizim diyarımızda da pek çok evlerde şu gelenek vardır. Hanımlar tarafından bir dilenciye, bir akrabaya, bir ihtiyaç sa­hibine veya aç bir kimseye yiyecek ve içecek verilirse kocalara göre bu durum ne izin alınması gereken bir şeydir ne de üzüntüyü gerektiren bir şey.Yukarıdaki hadiste ki ikinci konu muhafız ve hazinedar hakkındadır. Çoğu kere asıl mal sahibi birine bir hediye vermek veya sadaka vermek ister fakat ha­zine görevlileri ve koruma sorumluları o işi bozarlar. Özellikle devlet idarecileri ve padişahlar çoğu zaman sadaka ve yardım fermanı yayınlarlar. Ama katip ve danışmanları buna imkan olmadığına dair devamlı mazeret uydururlar. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir çok hadislerinde bu işle görevli olanla­rın son derece gönül hoşluğu ve memnuniyetle mal sahibinin ve amirinin emrini yerine getirmeleri için teşvik vermiştir. Eğer böyle yaparlarsa onlara sadece aracı ve vasıta olduklarından dolayı Allah'ın lütuf ve ikramı sayesinde ayrıca sevap verilecektir. Yukarıdaki konu da bu mükafatla ilgili bir çok hadis geçmiştir.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Müslüman ve güvenilir bir hazinedar (maliye görevlisi) mal sahibinin emrinitam olarak memnuniyet ve gönül rızasıyla uygularsa, ne kadar vermesi emredildiyse o kadar verirse, o da sadaka veren­lerden sayılır"[221] Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Eğer sadaka (bilfarz) 70 milyon insanın elinden geçerek yerine ulaşsa en son kişiye birinci kişiye verilen sevabın aynısı verilir"[222] Yani örnek olarak bir devlet reisi (muhtaçlara) yardım yapılmasını emretse, bu yardımın yerine ulaşmasında devlet çalışanlarından ne kadar insan vasıta olursa, hepsine sevap verilir. Yani yardım edenle, yardımı ulaştırmakta aracı olanların hepsi ecir ve sevap yönünden aynı şeye müstahak-tırlar. Bir bakıma her ikisinin sevabında derece farkı vardır. Ancak sevaptaki de­rece farkı sadece mal sahibinin sevabının fazla olmasını gerektirmez. Bazen mal sahibinin sevabı ziyade olur. Mesela hizmetçiye veya kasadara, "Kapıdaki veya yanındaki falan şahsa yüz lira ver" diye emretmesi gibi. Bu şekilde kesinlikle mal sahibine fazla sevap verilir. Bir de (mesela) şöyle der: "Falan mahalledeki hasta­ya bir nar ver de gel". O kadar uzağa gitmek meşakkat yönünden bir narın değe­rini geçerse o zaman bu aracı kişinin sevabı asıl mal sahibinden daha fazla olur." Aynı şekilde malın muhafızı ve hazinedarı olan kişi mal tahsil etmekte çok zorluk çekiyorsa ve mal sahibi malı zorluk çekmeden bedavadan elde ediyorsa, böyle bir malı sadaka vermekle o muhafıza şüphesiz daha fazla sevap verilir.Ecir ve sevap, çekilen meşakkate göredirİşte bu, yüce İslam dininin apayrı bir kaidesidir. Ancak kocasının izni olmadan hanımının malda tasarruf etmesinde sınırlı bir hakkı varsa da mal mu­hafızı ve kasadar için mal sahibinden izinsiz onun malında hiçbir tasarruf caiz değildir. Tabii ki eğer mal sahibi tarafından ona tasarruf izni verilirse o zaman bir sakınca yoktur.

26) İbni Abbas radtyaliahu anhuma'dan merfu olarak nakledilen bir hadiste Rasûlullah saliailahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Her iyilik sadakadır. Bir hayra delalet edene (teşvik verene) o hayrı işleyene verilen kadar sevap ve­rilir. Allahu Teâlâ felaketzedeye yardım edilmesini sever"    (Ei-Mekâsıd-oı Hasene)

İZAH: Bu hadisi şerifte üç konu vardır. Birincisi; her iyilik sadakadır. Yani sadaka için illa da mal vermek gerekli değildir. Sadaka sadece mal ile sınırlı de­ğildir. Aksine kime bir iyilik yapılırsa o sevap itibariyle sadakadır.Bir rivayette şöyle geçmektedir: "İnsanda 360 eklem vardır. Öyleyse insan her eklem için günde bir sadaka vermesi gerekir". Sahâbe-i Kiram, "Ya Rasûlal-lah! Kimin buna (günde 360 sadaka vermeye) gücü yeter" dediler. Rasûlullah sai-laüahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Mescidde bir tükürük varsa onu temizleyin, bu bir sadakadır. Yolda eziyet verici bir şey duruyorsa onu giderin, bu da sadakadır. Hiçbir şey bulamazsanız iki rekat kuşluk namazı hepsinin yerine geçer"[223] Çünkü namazda her eklem Allah'a ibadet halinde hareket etmektedir.

Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her gün güneş doğduğunda insana her ek­lemi karşılığında bir sadaka vacip olur. iki adamın arasında adaletle karar vermeniz bir sadakadır. Bineğine binmekte olan bir adama yardım etmeniz bir sadakadır. Onun yükünü kaldırıp kendisine vermeniz bir sadakadır, Kelime-i Tayyibe (Lâ ilahe illallah demek) de bir sadakadır. Namaz için atılan her adım sadakadır. Birine yol göstermeniz sadakadır. Yoldan eziyet veren şeyi gidermeniz de sadakadır.[224]Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her gün her eklemi karşılığında insanın bir sadaka vermesi gerekir, Her namaz sadakadır. Oruç sadakadır. Hacc sadakadır. Subhanallah demek sadakadır. Elhamdülillah demek sadakadır. Alla-huekber demek sadakadır". Diğer bir hadiste de şöyle geçmektedir: "Yolda rast­ladığına selam vermek sadakadır, iyiliği emretmek sadakadır. Kötülükten alıkoy­mak sadakadır"[225] Buna benzer pekçok hadisler varid olmuştur. Onlardan anlaşıl­dığına göre (Allah rızası olmak şartıyla) her iyilik, her güzel iş, her ihsan sadakadır.Baştaki hadiste zikredilen ikinci konu şudur. Kim birini hayırlı bir işe teşvik ederse, ona da o işi yapan gibi sevap verilir. Bu hadis meşhurdur. Pek çok Sahâbe-iKiram radtyatlahu anhum ecmaîn'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah saliailahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "İyiliğe yol gösteren o iyiliği yapan gibidir". Allahu Teâlâ Şanûhu'nun ihsanı, ikramı, in'âmı ve bahşişlerinin bir sınırı var mı ki?! O'nun nimetleri ve O'nun lütuf lan yorulmadan elde edilmektedir. Ancak biz al­mak istemiyorsak bunun çaresi nedir? Bir şahıs çok fazla nafile namaz kılamı-yorsa, o başkasına teşvik vererek nafile namaz kıldırmalıdır ki ona verilen sevap kendisine de verilsin. Kendi yoksul olduğundan ya da başka bir sebepten dolayı hayır yolunda bol bol mal ha reayamı yorsa başkasına teşvik verip, mal harcatsın ve mal harcayanların sevabına bizzat ortak olsun. Bir şahıs kendisi oruç tutamıyor, hacc yapamıyor, cihad edemiyor ve herhangi bir ibadeti yapamıyor ama başka­larını bu gibi şeylere teşvik ediyor ve böylece kendisi bütün bunlara ortak oluyor. Çok dikkatli düşünülmesi ve anlaşılması gereken bir husustur ki, eğer insan bü­tün bu ibadetleri yalnız başına yaparsa sadece bir sevap alacaktır. Ancak yüz kişiye bu şeyleri anlatıp, teşvik eder ve amel ettirirse, yüzünün de sevabını alır. Eğer bin, iki bin ve daha fazla insanın ameline vesile olursa, ibadetlere yönelttiği insanların hepsinin sevabını almaya devam edecektir, İşin hoş tarafı da şudur; eğer o kişi ölse bile amel yapanların amellerinin sevabı ölümden sonrada kendi­sine ulaşır. Allah'ın ihsan ve ikramlarının bir sınırı var mı ki?! Hayatında yüzbinler-ce insanı dinî işlere başlatan (amel etmelerini sağlayanlar ne kısmetli insanlardır! Ve şimdi onlar ölümlerinden sonra o amel yapan insanların sevabına ortaktırlar.Amcam Mevlânâ İlyas Efendi (Allah kabrini pür nûr etsin) şöyle derdi: "İn­sanlar kendilerinden sonra birkaç kişi bırakarak (ahirete) gidiyorlar. Ben ise bir memleket ahâlisini bırakarak gidiyorum". Onun bu sözünün maksadı şuydu: Me-vat bölgesinde onun çalışması sayesinde yüzbinlerce insan namaz kılmaya baş­ladı. Binlerce insan teheccüt namazı kılmaya başladı. Binlercesi Kur'an hafızı oldu. Onların hepsinin sevabı inşallah ona nasib olacaktır. Artık şimdi bu güzel kısmetli cemaat Arap ve Acem diyarlarında tebliğ yapmaktadırlar. Onların çalış­masıyla ne kadar insan herhangi bir din işine sarılır, namaz kılar ve Kur'an okur­larsa onların hepsinin sevabı o çalışanlara ve "Ben arkamda bir memleket ahâlisi bırakıp gidiyorum" diye sevinen o zat'a verilecektir.Hayat mutlaka sona erecektir. Ölümden sonra insanın hayatında yaptıkları işe yarayacaktır. Ömrün şu anlarını çok büyük bir ganimet bilmelidir. Ahiret azığı yapılabilecek bir şeyde eksiklik yapılmamalıdır. En hayırlı şeyler sevabı ölümden sonra devam edenlerdir.Dostlarım ve büyüklerim! Vaktinizi ganimet bilin. Yanınızda götüreceğinizi götürün. Ölümden sonra hiç kimse ne oğlunu sorar ne babasını. Hepsi birkaç gün ağladıktan sonra susarlar. En güzel şey sadaka-i cariyedir.Baştaki hadiste üçüncü olarak şu konu zikredilmiştir. Allahu Teâlâ musi­bete uğramış insanların feryadına kulak verenleri sever. Bir hadiste şöyle buyu­rulmuştur: "Allahu Teâlâ insanlara merhamet etmeyene merhamet etmez". Bir hadiste şöyle buyuru İm ustur: "Musibete uğramış kadınlara veya fakirlere yardım eden kimse, cihada koşan gibidir". Buna ilave olarak şöyle de buyurdu: "O kişi gece boyu hiç gevşeklik yapmadan namaz kılan ve hiç iftar etmeden devamlı oruç tutan gibidir"[226] Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse bir mü'minden dünyanın herhangi bir musibetini giderirse Allah celle ceiaiuhu da ondan Kıyamet Günü'nün musibetini giderir. Bir kimse zorluğa düşen birine kolaylık gös­terirse, Allah celle ceiaiuhu ona dünya ve ahiret kolaylığı nasib eder. Bir kimse bir Müslümanın dünyada kusurunu örterse, Allah celle ceiaiuhu da dünya ve ahirette onun kusurunu örter"[227] Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını görürse, o, Allahu Teâlâ'ya bütün ömür boyu hizmet etmiş (yani ibadet etmiş) gibi sevap kazanır". Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse Müslüman bir kardeşinin hacetini idarecilere ulaştınrsa, Sırat Köprüsü'nde ayakların kaydığı günde yürümesinde ona yardım edilir".Bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Allah'ın bazı kullan vardır ki Allahu Teâlâ onları halkın ihtiyaçlarını gidermeleri ve onların işlerine yardım etmeleri için yaratmıştır. İşte onlar kıyametin şiddetli gününde rahat olacaklardır. Onlarda hiçbir korku olmayacaktır". Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim çaresiz kalmış kardeşine yardım ederse Hak Teâlâ Şânûhû dağların bile yerlerinde duramadığı gün (kıyamet günü) onun ayağını sabit kılacaktır". Diğer bir hadiste şöyle geçmektedir: "Kim bir müslüman kardeşine bir sözle yardımcı olursa veya ona yardım etmek için adım atarsa, Allahu Teâlâ ona yetmiş üç rahmet indirir. Bunlardan biriyle onun dünya ve ahireti düzelir. Yetmiş ikisi de ahirette dere­cesinin yükselmesi için bir azıktır.Kenz-ül Ummal kitabının yazarı, bunlardan başka daha pek çok hadisler-deki bu çeşit konuları nakletmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Müslümanlar birbirine merhamet etmekte, birbirine olan bağlılıkta, birbirine olan şefkatte bir be­den gibidirler. Bir uzuv acı çekerse bütün âzâlar onunla birlikte uyanık kalır ve ateşlenirler"[228] Yani bir uzun acısından dolayı bütün azalar huzursuz olurlar. Mesela el yaralandığında artık hiçbir âzânın uykusu gelmez. Hepsinin uyanık kalması ge­rekir. Bundan daha ötesi, elin sancısından dolayı bütün bedeni ateş kaplar. Aynen bu şekilde bir müslümanın acısından dolayı herkesin huzursuz olması gerekir.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Merhamet eden insanlara Rahman (olan Allah) da merhamet eder. Siz yeryüzündeki insanlara merhamet edin ki, gökyü-zündekiler de size merhamet etsinler". Bu sözden maksat, Allahu Teâlâ Şânûhû da olabilir melekler de. Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Müslümanların en hayırlı evi içinde yetim olup da ona güzel davranılan evdir. En kötü ev İse içinde yetim olup da o yetime kötü davranılan evdir"[229] Yine bir hadiste buyuruldu ki:"Benim ümmetimden birini sevindirmek için onun ihtiyacını gören kimse, beni sevindirir. Kim beni sevindirirse, Allah'ı sevindirir. Kim Allah'ı sevindirirse Allah onu Cennet'e koyar". Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim musibete uğra­yan bir insana yardım ederse onun için yetmiş üç mağfiret derecesi yazılır. Onlardan bir derece ile o kişi düzelir (yani hatalarının affına sebep olur). Geriye kalan 72 derece o kişinin derecelerinin artmasına sebep olur". Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Yaratıkların hepsi Allah'ın lyâlidir (yakınlarıdır). İnsanların Allahu Teâlâ'ya en sevgili olanı onun lyâline güzel davranandır"[230]"Yaratıkların hepsi Allah'ın lyâlidir" sözü meşhur bir hadistir. Bir çok Sahâ-be-i Kiram tarafından nakledilmiştir. Alimler şöyle yazmışlardır, "insanlar kendi ço­luk çocuğunun rızkını temin etmeye önem verdiği gibi Allahu Teâlâ da bütün mah-lukatına rızık verir. Bu açıdan yaratıklara Allah'ın tyâli denmiştir"[231] Allah'ın lyâli ol­ma sıfatı sadece müslümana ait değildir. Bu hususta Müslüman ve kafir ortaktır. Hatta bütün canlılar buna dahildir. Çünkü hepsi Allahu Teâlâ'nın yaratıkları ve lyâli-dirler. Kim hepsiyle güzel geçinir ve güzel davranırsa o Allah'ın en sevgili kulu olur.

27) Şeddad bin Evs radıyaliahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah sailallahu aleyhi vese//em'in şöyle buyurduğunu işittim; "Kim gösteriş niyetiyle namaz kılarsa o şirk koşmuş olur. Kim gösteriş için oruç tutarsa şirk koşmuş olur. Kim gösteriş için sadaka verirse şirk koşmuş olur".                     (Ahmed, Mişkât)

İZAH: Şirk koşmuş olur demek; kişi bu ibadetlerinde başkalarını Allah'a ortak koşmuş olur demektir. Allah'a ortak koştuğu kimseler kendilerine gösteriş yapmayı maksat edindiği kimselerdir. O kimse ibadetini sadece Allah için yap­mamış olup aksine onun ibadeti bir ortaklık ibadeti olmuştur. Onun ibadetinin ga­yesine gösteriş yapmak istediği kimselerin de hisseleri katılmıştır.Bu konu çok önemlidir. Bu konu üzerinde durarak bu bölümü kapatıyorum. Maksat şudur; hangi ibadetsolursa olsun yalnız Allah rızası için olmalıdır. Onda hiçbir bozuk gaye, riya, şöhret, itibar vs. asla olmamalıdır. Çünkü bu niyetler in­sanın iyilikleri berbat olup günahı kesinleşir. Hadislerde sık sık riya konusunda tehdit ve tenbihler geçmektedir.Bir Hadis-i Kudsi'de Cenab-ı Hak Subhanehû şöyle buyurmaktadır: "Ben bütün ortaklar arasında ortaklığa hiç muhtaç değilim. Kim ibadetinde başkasınıBana ortak koşarsa, Ben onu ortak koştuğu ile baş başa bırakırım"[232]Yani o kendiamelinin karşılığını ortak koştuğundan alsın, onun Benimle hiçbir ilgisi yoktur. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuşiur: "Kıyamet günü bir münadi şöyie ilan edecektir; <Kim herhangi bir amelinde bir başkasını Allah'a ortak koştuysa, o ortak koş­tuğundan sevabını istesin. Allah ceiie celaluhu ortaklığa muhtaç değildir[233]Hz. Ebû Said Hudri radıyaliahu anh diyor ki: Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yanımıza geldiler. Biz o esnada deccaldan bahsediyorduk. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ben sizin hakkınızda Deccal'den daha çok korktuğum bir şeyi söyleyeyim mi?" Bizler, "Şüphesiz söyleyiniz" dedik. Rasûlul­lah saiiaitahu aleyhi veseiiem "O, şirki hafîdir" buyurdu. Mesela bir adam namaz kılar. (Namaza ihiasla başlamıştır. Bir şahıs onun namaz kılışına bakmaya başlar). Onun bakmasından dolayı namazını uzatır.Bir başka sahabi Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiemln şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Benim sizin hakkınızda en fazla korktuğum şey gizli şirktir". Sahabi, "Gizli şirk nedir?" deyince Rasuİullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Riyadır" buyurdu. Bir hadiste bu İfadelerden sonra şu ilave vardır: "Allahu Teâlâ, kullarına, yaptıkları amellerin karşılığını vereceği gün onlara şöyle diyecektir; <Kendilerine göster­mek için amel yaptığınız kimselere gidin, bakın onların yanında sizin amel­lerinizin karşılığı var mı?[234]Kur'an-ı Kerim'de Allahu Zülcelal şöyle buyuruyor:"Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa (O'nun sevgilisi ve yakını olmak isti­yorsa) salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmayın"(Kehf-110)Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma diyor ki: Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e şöyle dedi; "Ben bazı (dini işlerde) Allah rızası için ayağa kalkıyorum ama gönlüm istiyor ki benim bu çalışma mı insanlar görsün". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ona hiçbir cevap vermedi nihayet yukarıdaki ayet nazil oldu.Hz.   Mücahİd rahmetullahi aleyh diyor ki:   BİT adam  Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem'ln huzuruna geldi ve "Ben sadaka veriyorum. Maksadım sadece Allah rızası oluyor. Ancak gönlümden, <insanlar bana iyi desinler> diye geçiyor" dedi. Bunun üzerine yukarıdaki ayeti kerime nazil oldu.Bir Hadis-i Kudsi'de Allah ceiie celaluhu şöyle buyuruyor: "Kim amelinde bir başkasını Bana ortak koşarsa, Ben onun ameiinin tamamını bırakırım (kabul et­mem). Ben, ancak Benim rızam için olan ameli kabul ederim". Bundan sonra Ra­sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor; <Ben arkadaşımla bölüşmeyi en güzel şekilde yapanım. Şöyle ki; bir şahıs ibadetinde Bana başkasını ortak koşarsa, Ben Kendi hissemi de o ortağa veririm>". Bir hadiste şöyle buyurulmuş­tur: "Cehennem'de bir vadi vardır ki, Cehennem'in kendisi dahi günde 400 defa ondan (Allah'a) sığınır. O vadi riyakâr Kur'an okuyucuları içindir". Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Cübbül Hüzn'den (yani Cehennem'deki hüzün kuyusundan) Allah'a sığının". Sahâbe-i Kiram, "Ya Rasûlallah orada hangi insanlar kalacaklardır?" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Kendi amellerinde gösteriş yapanlar" buyurdu.Bir sahabi diyor ki: "Bu ayeti kerime (yani Kehf suresinin 110. ayeti) Kur'­an-ı Kerim ayetleri arasında en son inmiştir.[235]Kur'an-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle buyurulmuştur:

"Ey iman edenler! Malını gösteriş için harcayan ve Allah'a, ahiret gününe iman etmeyen kimse gibi, başa kakarak ve eziyet yaparak sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Böyle bir kimsenin durumu, üzerinde toprak bulunan kayaya benzer, ki ona şiddetli bir yağmur isabet eder. Üzerindekini götürüp çıplak bir taş bırakır. (Aynı şekilde başa kakanlar ve eziyet edenler ve gös­teriş yapanların sadaka vermeleri tamamen boşa gidecektir ve kıyamet gü­nü) bu kimseler kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler".    (Bakara-264)

Kur'an-ı Kerimin başka bir çok yerinde gösteriş yapmak kötü len m iştir. Bir hadiste buyuruluyor ki: Kıyamet günü ilk önce haklarında karar verilecek olanlar­dan biri şehittir. O çağrılacak ona dünyada Allah'ın verdiği nimetler hatırlatılacak. Ondan sonra ona, "Bu nimetlerin içinde yaşayarak hangi iyi ameli yaptın?" dene­cektir. O "Ya Rabbi, Senin rızan için cihad ettim. Nihayet şehid oldum (Sen'in uğ­runda feda oldum)" diyecektir. Allahu Teâlâ, "Yalan söyledin. Sen insanlar, <Çok yiğit biriymiş> desinler diye cihad ettin. Nitekim öyle denildi. (Amelinin gayesi ye­rine gelmiş oldu)" buyuracak sonra onun Cehennem'e atılması emredilecektir. Emir üzerine o yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır. İkinci şahıs bir alim olacaktır. O çağrılacak, Allah'ın nimetleri ve ikramları sayıldıktan sonra ona, "Allah'ın bu nimetleri arasında sen ne amel yaptın?" denilecek, o "Ben ilim öğ­rendim ve insanlara öğrettim. Sen'in rızan için Kur'an okudum" diyecek. Allahu Teâlâ, "Bunların hepsi yalan. Sen bütün bunları halk sana <Büyük alim ve güzel Kur'an okuyan biridir> desinler diye yaptın. Nitekim halk da böyle dedi. (Senin bu Çalışmanın maksadı elde edilmiş oldu)" buyuracak ve sonra onun Cehennem'eatılması için emir verilecek, o da yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır. Üçüncü şahıs bir cömert adam olacak. Allah ona dünya da çok bolluk ve genişlik vermişti. Her türlü malı ihsan etmişti. O çağrılacak ve Allahu Teâlâ'nın dünyada verdiği nimetler kendisine hatırlatılacak sonra "Bu nimetlerin içinde senin yaptığın işler nedir?" diye sorulacak. O "Ben Sen'in rızan için Senin razı olduğun hayır yer­lerinden yardım etmediğim hiçbir yer bırakmadım" diyecek. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, "Yalan söyledin. Sen sadece insanlar <Çok cömert adammış> desinler diye harcadın, nitekim denildi" buyuracak ve sonra onun da Cehennem'e atılması em­redilecek, o da yüzüstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır.[236]Bu hadiste ve buna benzer diğer hadislerde, nerede şahıslar tek tek zikre-diliyorsa onlardan bir sınıf insan kastedilmiştir. Yani maksat bu muamele sadece üç kişiye yapılacak demek değildir. Aksine maksat şudur; üç sınıf insan sorguya çekilecektir. Hadiste örnek olsun diye her sınıftan birer adam zikredilmiştir.Bunlardan başka daha bir çok hadiste sık sık bu konuda uyanlar yapılmış­tır. Rasûlullah saitaiiahu aleyhi veseiiem çok büyük bir ehemmiyetle ümmetinin dikka­tini şuna çekmiştir: Yapılan her iş sadece Allah için yapılmalıdır. Niyete, riya, isim yapmak, şöhret ve gösterişin lekesinin dahi bulaşmaması için elden gelen bütün ihtimam gösterilmelidir. Ancak bu noktada şeytanın bir büyük hilesinden gafil kalmamak gerekir. Düşman güçlü olunca çeşitli şekillerde düşmanlığını or­taya koyar. Şeytan çoğu defa insana, "Zaten bende ihlas yok" vesvesesi verir ve bu yüzden insanı önemi çok büyük olan ibadetlerden alıkoyar.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Şeytan önce iyi işlerden alıkoyar. O işi yapmaya niyet bile edilmesin diye kalbe bir takım düşünceler koyar. Ancak insan gayret ederek ona karşı koyar ve onun engellemesiyle o işten vazgeçmez­se, şeytan, <Sende zaten ihlas yok, senin ibadet ve mihnetin boşunadır. Madem ki ihlas yoktur, böyle bir ibadeti yapmanın ne faydası var ki?> der. Buna benzer vesveseler vererek insanı iyi işler yapmaktan engeller. İnsan o iyi işi yapmaktan vazgeçince şeytanın maksadı yerine gelmiş olur"[237] O halde ihlasım yoktur diye iyi iş yapmaktan geri durulmamalıdır. Aksine iyi işlerde ihlaslı olmak için devamlı çalışılmalıdır. Bir de şöyle dua edilmelidir: "Allahu Teâlâ yalnız Kendi lütfü ile bize yardım etsin de din çalışmamız ve uğraşmamız berbad ve zayi olmasın""Bu, hiçbir zaman Allah'a zor değildir."   (Fatır-17)

 



[1] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:

[2] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:

[3] Dürrü Mensur

[4] Mişkat

[5] Ahkamul Kurîan

[6] Ahkamul Kur-an

[7] Dürrü Mensür

[8] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:

[9] Dürrü Mensür

Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:

[10] Dürrü Mensur

[11] Ebû Dâvûd

[12] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:

[13] Dürrü Mensur

[14] Kenzul Ummal

[15] Mişkat

[16] Beyan-ül Kur'an

[17] Dürü Mensür

[18] İhya

[19] İhya-ül Ulum

[20] İhya-ül Ulum

[21] İhya-ül Ulum

[22] İhya-ül Ulum

[23] Mişkat-ı Şerif

[24] Fethül Bari

[25] Dürrü Mensur

[26] İhya-ül Ulum

[27] Dürrü Mensur

[28] İhya

[29] Çünkü böyle yapmak caizdi ve yapılan sadakaya da herhangi bir noksanlık gelmezdi. Ancak onu nikahlamak sanki sadakadan dönme görüntüsü veriyordu.

[30] Dürrü Mensur

[31] Dürrü Mensur

[32] İhya-ül Ulum

[33] Dürrü Mensur

[34] Dürrü Mensur

[35] Terğib

[36] Dürrü Mensur

[37] ikamet-ü!-Hücce

[38] Kenz

[39] Mişkat (Şeyheyn rivayetiyle)

[40] Dürrü Mensur

[41] Dörrü Mensur

[42] Dürrü Mensur

[43] İhya

[44] Dürrü Mensur

[45] Dürü Mensür

[46] Nesei, Dürrü Mensu

[47] Kenz

[48] Dürrü Mensur

[49] Isabe

[50] Buhari

[51] Dürrü Mensü

[52] Dürrü Mensur

[53] Dürrü Mensur

[54] Terğib

[55] Buhari

[56] Ûkiye; 130 gr.lık ağırlık öiçüsüdür

[57] Bu üç dinarın açıklaması başka rivayetlerde vardır

[58] Feth

[59] Ayni, Ahmed rivayetiyle

[60] Kent

[61] Müslim)

[62] ihya

[63] Mişkat

[64] Terğib

[65] Ehû Dâvûd

[66] Mişkat

[67] İhya

[68] Terğib

[69] Iraki,İhya

[70] Mişkat

[71] Mişkat

[72] Mişkat

[73] Dürrü Mensur

[74] Kenz

[75] Kenz

[76] Kenz

[77] Terğib

[78] Kenz

[79] Kenz

[80] Kenz

[81] İhya

[82] Terğib

[83] Mişkat

[84] Kenz

[85]  Mişkat

[86] Mişkat

[87] Ihyâ

[88] Mişkat

[89] Terğib

[90] Terğib

[91] Terğib

[92] Kenz

[93] Dürrü Mensûr-1 .cild

[94] Dur Evvel

[95] Ravz

[96] Kenz

[97] Buhari

[98] Feth

[99] İhya

[100] Mişkat

[101] Kenz

[102] Kenz

[103] Kenz

[104] Kenz

[105] Kenz

[106] Kenz

[107] Kenz

[108] Mişkat

[109] Ravz'ur Reyyâhîn

[110] Kenz

[111] Kenz

[112] Kenz

[113] İhya Kenz

[114] Kenz

[115] Kenz

[116] Kenz

[117] Kenz

[118] Kenz

[119] Tebli

[120] Mişkat

[121] Mişkat

[122] Cemel

[123] Mişkat

[124] Kenz

[125] Kenz

[126] İhya

[127] Kehz

[128] Kehz

[129] Kehz

[130] Kehz

[131] Cami-üs Sağîr

[132] Cami-üs Sağîr, Müslim

[133] Cami-üs Sağir

[134] Cami-üs Sağir

[135] Dürrü Mensur

[136] Mİşkat

[137] Alemgiriyye

[138] Mişkat

[139] Terğib

[140] Kenz

[141] Ebû Dâvûd

[142] İhyâ

[143] İhya

[144] Bezl

[145] Bezi

[146] ihya

[147]  Mişkat

[148] Terğib

[149] Yerken damağa yapışan bir helva çeşidi

[150] Ravz

[151] Ravz

[152] Dürrü Mensur

[153] İhya

[154] ihya

[155] Mirkât

[156] Avn

[157] Müslim

[158] Buhâri, Mişkat

[159] Müslim, Mişkat

[160]  İran'da bir şehrin adı

[161] Tenbih-ül Gafilin

[162] Mezahir

[163] Mezahir

[164] Müslim, Mişkat

[165]  Mişkat

[166] Dürrü Mensur

[167] Cemel

[168] İhya

[169] Feth

[170] Duru Mensur

[171] İhya

[172] Dürrü Mensur

[173] Mezahir

[174] Mişkât

[175] Mecma'üz Zevâid

[176] İhya

[177] Feth'ûl Bârî

[178] Münzirî

[179] Fet

[180] İhya

[181] İhya

[182] Kenz

[183] Mişkat

[184] Mişkat

[185] Mişkat

[186] İhya

[187] Ravz

[188] Kevkeb

[189]  İthaf 

[190] İthaf

[191] Mezahİr

[192] İhya, İthaf

[193] İhya

[194] Kenz

[195] Mişkat

[196] Mişkat

[197] İthaf

[198] Kenz

[199] 1 dirhem= 3.2 gr Gümüş

[200] 1 müdd= Yaklaşık 800 gr. Ağırlığında bir ölçek

[201] Feth

[202] Kenz-ul Ummal

[203] Tarih-ülHülefâ

[204] Tarih İhya

[205] Ebû Dâvûd

[206] Kenz-ül Ummâll

[207] Kerz

[208] İhya

[209] Feth

[210] Hüccetullah

[211] Mişkât

[212] Mezâhir

[213] Miskât

[214] Mişkât

[215] Kenz

[216] Kenz

[217] Aynî, Müslim

[218] Terğib,

[219] Tirmizi

[220] Mezâhir

[221] Mişkât

[222] Kenz

[223] Mişkât

[224] Cami-üs Sağîr 

[225] Ebû Dâvüd

[226] Mişkât

[227] Mişkât

[228] Mişkât

[229] Mişkât

[230] Mişkât Mekâsı

[231] Mişkât

[232] Mekâsıd-ı Hasene

[233] Mişkât

[234] Mişkât

[235] Dürrü Mensur

[236] Mİşkât, Müslim

[237] ihya

CİMRİLİĞİN KÖTÜLÜĞÜ VE ZARARLARI

Cimriliğin Kötülüğü Ve Zararları Hakkında Hadisler

 

CİMRİLİĞİN KÖTÜLÜĞÜ VE ZARARLARI

 

Birinci bölümde Allah yolunda infak etmekte ilgili geçen bütün ayet ve ha­dislerden dolayı ortaya kendiliğinden şöyle bir sonuç çıkmıştır:Allah yolunda harcamanın bu kadar fazilet, fayda ve güzellikleri olduğuna göre, bu hususta ne kadar eksiklik yapılırsa, sayılan bu kazançlar o kadar elde edilemez. İşte bu yeterli bir kötülük ve büyük bir zarardır. Ancak (bununla birlik­te) Allah celte celaluhu ve O'nun yüce Rasûlü sailaiiahu aleyhi veseiiem önemine binaen ve bir uyan olsun diye cimrilik ve malı alıkoymaya karşı özel tehditler buyurmuş­lardır. Bu azab tehditleri Allah'ın bir ihsanı ve Q'nun yüce Rasûlü'nün ümmetine karşı olan son derece şefkatinden dolayıdır. Çünkü o, helak edici bu hastalığa karşı ümmetine özelikle pek çok uyarılarda bulunmuştur. Kur'an ve hadislerde her konu gayet geniş bir şekilde zikredilmiş ve çeşitli ifadelerle her hayrı işleme­ye teşvik ve her kötülükten vazgeçmeye tenbih yapılmıştır. Bunlardan herhangi bir konuyu tam olarak kavramak bile zordur. Öyleyse bu durumda Allah yolunda infakla ilgili birkaç ayet ve hadis yazılmıştır.

1) Mallarınızı Allah yolunda harcayın da kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.                                                                                           

(Bakara-195)

İZAH: Bu ayeti kerime birinci bölümün ayetler kısmında üçüncü maddede geçmişti. Bu ayeti kerimede insanın Allah yolunda harcamaması, kendi eliyle sndisini tehlikeye atması olarak kabul edilmiştir. Bu konu, daha önce de geniş olarak Sahâbe-i Kiram radıyaiiahu anhumöan nakledilmiştir. Kim kendi helakini ve berbat olmasını ister ki! Ancak mahvoluşun ve perişanlığın sebebinin cimrilik ol­duğunu bilmelerine rağmen bundan sakınan ve malı biriktirip saklamayan kaç kiŞi vardır? Bunun sebebi kalbimizi gaflet perdesi örtmüş olmasından ve kendi ellerimizle kendimizi felaketin içine atmamızdan başka ne olabilir ki?

2) Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Ve size kötü şeyi (cimriliği) emreder. Allah ise (mallarınızı O'nun yolunda harcadığınız taktirde) size katından günah bağışlama ve lütuf vaat ediyor. Allahu Teala lütfü geniş olan ve her şeyi bilendir.                                                                                         (Bakara-268)

İZAH: Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyaiiahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "İnsanın içinde bir şeytan ve bir melek tasarruf etmek­tedir. Şeytanın tasarrufu, iyilik yapmaktan korkutmaktır (Mesela sadaka verirsen fakir olursun vs. gibi). Bir de hak sözü yalanlamaktır. Meleğin tasarrufu ise iyiliğe karşı vaadler yapmak ve hak sözü tasdik etmektir. Kim onu bulursa (yani iyi şey­lerin düşüncesi kalbine gelirse) bunu Allah'tan bilsin ve O'na şükretsin. Kim de diğerini bulursa (yani kötü düşünceler kalbine gelirse) şeytandan Allah'a sığınsın". Ondan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu.[1]

Yani Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendi sözüne destek olarak bu ayeti kerimeyi okumuştur. Bu ayeti kerimede Cenab-ı Hak buyurdu ki: Şeytan fakirlik korkusu verir ve fuhuş ve çirkin sözlere teşvik eder. İşte bu Hakkı yalanlamaktır.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma buyurdu ki: "Bu ayeti kerimede iki şey Allahu Teâlâ tarafından, iki şey de şeytan tarafındandır. Şeytan fakirlik vaad e-der ve kötülüğü emreder. Der ki; <Malını hayra harcama, onu dikkatli kullan ilende ihtiyacın olur>. Allahu Teâlâ günahların mağfiretini vaad eder ve rızkın bolluğunu vaad eder"[2]İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "<İnsan ilerde ne olacak> düşüncesine kapılmamalıdır. Aksine mademki Allahu Teâlâ rızık sözü vermiştir, öyleyse O'na güvenmeli ve ilerdeki ihtiyaç korkusunun şeytani bir tesir olduğunu bilmelidir. Yu­karıda ki ayette olduğu gibi Şeytan insanın kalbine şöyle bir düşünce koyar; <Eğer sen mal biriktirip bir köşeye koymazsan hasta olduğun ve çalışamaz duruma düş­tüğün veya bir anda bir ihtiyacın ortaya çıktığında zor duruma düşeceksin ve çok darlık ve sıkıntı çekeceksin>. Bu hayallerden dolayı insanı o vakit meşakkat dert ve sıkıntıya sokar. Devamlı bu acıya mübtela kılar. Sonrada <Bu ahmak, gelecek­teki evham ürünü oian sıkıntı korkusundan şu andaki kesin sıkıntıya düşmektedir* diye alay eder"[3] Kesin olan sıkıntı şudur: İnsan mal biriktirme endişesiyle her an perişan olmakta ve gelecekte ne olacak düşüncesi tepesine binmektedir.

3) Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik ya­panlar, bunun kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Bilakis bu onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır (yani yılan şekline getirilip onların boyunlarına asılacaktır). Göklerin ve yerin (ve onların arasında bulunanların) mirası Allah'a aittir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.                                            

(Al-i İmran-180)

İZAH: Sahih-i Buhari'de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in şöyle buyurdu­ğu nakledilmiştir: "Bir kimseye Allah mal verirde zekatını eda etmezse o mal kı­yamet günü çok zehirli bir yılan şekline sokulur. O yılanın ağzının altında iki nok­ta vardır (bu noktalar onun çok zehirli olduğunun alametidir). O yılan o kişinin boynuna dolanacak ve çenesinin iki tarafından yakalayacaktır ve sonra şöyle diyecektir; <Ben senin malınım ve biriktirdiğin hazineyim> diyecektir". Bundan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu.[4]Bu hadisi şerif zekat verilmemesine karşılık yapılan azap tehditlerini içe­ren beşinci bölümün hadisler kısmında ikinci hadis olarak gelmektedir. Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Bu ayeti kerime kafirler hakkında ve bir de malını cimriliğinden dolayı Allah yolunda harcamayan mümin hakkında inmiş­tir". İkrime rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Allah'ın maldaki haklan ödenmediği zaman o mal kıyamet günü çok zehirli yılan şekline girip o kişinin peşine düşecek adam da ondan kaçacak bir yer arayacaktır".Hucr Bin  Beyan radıyallahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem"\r\ şöyle bu-yurduğunu nakletmiştir: "Akrabadan biri kendisine en yakın olan diğer akrabasından, ihtiyacından fazla olan malı yardım olarak istese, o da cimrilik ederek yardım etme­se, o mal kıyamet günü yılan ..şekline sokulup onun boynuna geçirilir". Sonra Ra­sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıda geçen ayeti kerimeyi okudu. Bir çok Sahâbe-i Kiram'dan aynı konuda hadisler nakledilmiştir. Mesruk rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Bu ayeti kerime, kendisine Allahu Teâlâ mal verdiği halde akrabası hakkında Allah'ın kendisine yüklediği hakları eda etmeyen kimseler hakkında inmiştir. Onun malı yılan şekline sokularak onun boynuna dolandıracaktır. O kişi yılana "Sen beni neden takip ediyorsun?" deyince, yılan, "Ben senin malınım" diyecektir.[5]imam Râzî rahmetuiiahi aleyh Tefsir-i Kebir'de şöyle yazmıştır: "Bu ayetten önceki ayetlerde insanın bizzat canıyla cihada katılması üzerinde durulmuş buna teşvik edilmiştir. Ondan sonra bu ayeti kerimede cihad uğrunda mal sarf etme üzerinde durulmuştur, ve uyarılmıştır. Şöyle ki; cihad için mal sarf etmeyenlerin malı yılan şekline sokulup onların boyunlarına dolanacaktır". Sonra İmam Râzî rahmetuiiahi aleyh geniş bir şekilde bu konunun delillerini ileri sürmüştür. "Bu ayeti kerimede geçen şiddetli azab tehditlerinin nafile sadakaların terkinden dolayı ol­ması zordur. Bu ancak vacib oian sadakanın terkinden dolayı olabilir. Şüphesiz vacip olan harcamanın bir çok kısmı vardır; 1-Kendine ve nafakası kendi üzeri­ne vacip olanlara harcamak, 2-Zekat, 3-Kafirlerin müslümanlara hücum edipte onların can ve mallarını helak etmek istediklerinde bütün zenginlerin ihtiyaca gö­re harcama yapmaları vaciptir. Çünkü bu harcama ile müdafaa ve savunma ya­panlara yardım edilmiş olur. Bu da aslında kendi can ve malını koruma uğrunda harcamak demektir. 4-Darda kalmış kimseye yardım etmek. Bununla onun canı­nın tehlikeye girmesi önlenir. Bütün bu harcamalar vaciptir, yani farzdır.[6]

4) Şüphesiz Allah kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez. / Bunlar cimri­lik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler. Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizlerler. Biz böyle nankörler için alçaltıcı bir azab hazırladık(Nisa-36,37)

İZAH: "İnsanlara cimriliği emrederler"' ifadesi geneldir. İster dille onları teşvik etsin isterse kendi amel ve davranışlarıyla onlara cimriliği öğretsin. Yani onun ame­line bakarak başkaları cimriliğe rağbet ederler demektir. Pek çok hadiste şu ifade geçmektedir: "Kim kötü bir yol seçerse o yaptığı işten sorumlu olduğu gibi ne kadar insan onun yüzünden kötü amel yaptıysa hepsinin günahını da alır. Onların günahından bir şey eksiltilmez". Bu ifade biraz önce geniş bir şekilde anlatılmıştı.Hz. Mücahid rahmetullahi aleyh'den ayette geçen "Kibirlenen ve ö-vünen kimse" ifadesiyle ilgili şu tefsir nakledilmiştir: "Bu Allah'ın kendisine ihsan ettiği şeyleri sayıp sayıp saklayan ve Allah'a şükretmeyen her mütekebbir kimse­dir". Hz. Ebû Said Hudri radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Kıyamet günü Allahu Teâlâ bütün mahlukatı bir yere toplayınca, Cehennem ateşi o anda yerinden fırlayacak ve şiddetle onlara yöne­lecektir. Cehennem üzerine görevlendirilmiş olan melekler onu durdurmak iste­yince Cehennem, <Rabbimin izzetine yemin oîsun ki ya beni bırakırsınız dostları­mı alırım ya da bütün herkese musallat olurum> diyecektir". Melekler <Senin dost­ların kimlerdir?> diye sorunca Cehennem, <Her büyüklük taslayan zalimdir> diye­cektir. Ondan sonra dilini çıkaracak (hayvanların dillerinin yardımı ile ot yedikleri gibi) her kibirli zalimi seçip toplayarak içine atacaktır. Onları toplayıp içine attıktan sonra geriye çekilecektir. Sonra aynı şekilde tekrar şiddetle ileri çıkarak <Bırakmbeni de dostlarımı alayım> diyecek <Senin dostların kimlerdir?> diye sorulunca <Her gururlu ve nankör> diyecektir. Önceki gibi onları da seçerek toplayacak ve dili vasıtasıyla içine (karnına) atacaktır. Sonra aynı şekilde coşarak ileri atılacak ve dostlarını isteyecektir. <Senin dostların kimlerdir?> diye sorulunca, <Her gu­rurlu ve kendini beğenendir> diyecektir ve onları da seçip toplayarak içine ata­caktır. Ondan sonra insanlar hesaba çekileceklerdir.

Hz. Cabir bin Süleym Hücemi mdıyaiiahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi vese/tem'in yanma gittim. Onunla Medine-i Münevvere'nin bir sokağında yürü­mekteyken görüştüm. Selam verip izar[7] hakkındaki hükmü sordum. Buyurdu ki: "Baldırın yarısına kadar olmalıdır. Eğer sen bu kadar kısa olmasını istemezsen bi­raz daha aşağı uzatırsın. Bunu da istemezsen incik kemiklerinin üstüne kadar uza­tırsın. Eğer bunu da beğenmezsen (daha aşağısı için izin yoktur. Çünkü) Allah ce/fe ceiaiuhu büyüklük taslayan ve gururlanan kimseyi sevmez (elbiseyi topuktan aşağı uzatmak kibirlenmeye girer)". Sonra ben bir kimseye iyilik ve ihsanda bulunmakla ilgili sorunca Peygamber sallallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İyiliği küçümseme (do­layısıyla geciktirme). İster bu iyilik bir ip parçası olsun ister bir ayakkabı bağı. Su isteyen birinin kabına su koy. Yolda eziyet veren bir şey varsa onu uzaklaştır. Hatta kendi kardeşinle güler yüzle konuşman yolda gidenlere selam vermen, bunalıma düşmüş birini teselli etmen (bunların hepsi iyilik ve ihsana dahildir). Eğer bir şahıs senin kusurunu açığa vurursa, sen de onun bir başka kusurunu biliyorsan, onu açı­ğa çıkarma. Kusuru gizlemenin sevabı sana verilir. Kusuru açığa çıkarmanın gü­nahı da ona verilir. Hiç kimsenin bilmesinde sakınca görmediğin işi yap. Hiç kimse­nin bilmesini istemediğin işi yapma (zira bu o işin kötü olduğunun alametidir)."Hz. Abdullah İbni Abbas radıyaliahu anhuma diyor ki: Kerdem bin Yezİd rahme­tullahi aleyh ve başkalarından oluşan pek çok insan Ensarın yanına gelirler ve "Bu kadar harcamayın. Biz bunların hepsinin harcanıp sizin fakir düşmenizden kor­kuyoruz. Harcarken elinizi biraz tutunuz. Yarın ne gibi ihtiyaç doğacağı bilinmez" derlerdi. Onları kınamak için (geride geçen) ayeti kerime nazil olmuştur.[8]

5) (Ey Rasulüm) altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyen­leri can yakıcı bir azabla müjdele. Kıyamet gününde bunlar (altın ve gümüş) Cehennem ateşinde kızdırılır. / Bunlarla, biriktirenlerin alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır. Onlara "İşte kendiniz için biriktirdiğiniz şeyler bunlardır. Şimdi biriktirdiklerinizi tadın!" denir.                                                                         (Tevbe-34,35)

İZAH: Alimlerin yazdıklarına göre ayette alın ve diğer uzuvların zikredil­mesinden maksat insanın her tarafıdır. Alınla insanın ön tarafı, böğrü ile sağ ve solu, sırt ile de arka tarafı kastedilmiştir. Demek oluyor ki, bütün beden dağlana-çaktır. Başka bir hadis bunu teyid etmektedir. Orada kişinin yüzünden ayağına kadar dağlanacağı bildirmiştir.Bazı alimler şöyle yazmışlardır: "Bu üç organın özellikle zikredilmesinin sebebi; bunlar en ufak bir acıyı bile çok fazla hissederler". Bazı alimler de bu hu­susta şunu yazmışlardır: "İnsan yüzüyle bir fakiri görünce ona yanını döner, sonra sırtını dönüp gider. Bundan dolayı bu üç âzâya özellikle azab edilir". Bun­dan başka da sebepler zikredilmiştir.[9]Bu ayeti kerimede malın kızdırılıp dağlanacağı konusu geçmekte, 3 numa­ralı ayette ise yılan olup sahibinin peşine düşmesi zikredilmektedir. İki ayet ara­sında hiçbir çelişki yoktur. Çünkü bu iki azab ayrı ayrıdır. Bu konu zekat verme­menin durumunu beyan eden 5.ci bölümün ikinci sırasındaki hadiste gelmektedir.Hz. Abdullah İbni Abbas radıyaiiahu anhuma ve bir çok Sahâbe-i Kiram'a göre bu ayeti kerimedeki biriktirilen maldan kasıt, zekatı verilmeyen maldır. Zekatı verilen mal ise ayette kastedilen biriktirilen mal değildir. Hz. Abdullah îbni Ömer radtyaiiahu anhumaöan nakledilen rivayete göre bu hüküm zekat emri inmeden önceydi. Zekat emri gelince Cenab-ı Hak zekatı eda etmeyi geriye kalan malın temizlenmesine sebep kılmıştır.

Hz. Sevban radıyaiiahu anb diyor ki: Bu ayeti kerime indiği zaman biz Pey­gamber saiiaiiahu aleyhi veseitem ile birlikte bir yolculuktaydık. Bazı Sahabeler "Ya Rasûlallah altın ve gümüşü biriktirmenin akibeti mademki budur. Öyleyse biz en hayırlı şeyi bilelim de onu biriktirelim" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah'ı zikreden dil, şükreden kalp ve ahiret işlerinde devamlı koca­sına yardımcı olan saliha bir hanım".Hz. Ömer mdtyaiiahu anadan rivayete göre bu ayeti kerime nazil olunca o Ra­sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln yanına gitti ve "Bu ayeti kerime insanlara çok ağır ge­liyor" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Allah celie ceiaiuhu geriye kalan malı te­mizlemek için zekatı farz kılmıştır. Miras hükümleri de insanın geriye bıraktığı malda uygulanır. İnsanın saklayacağı en iyi hazine saliha bir hanımdır, ki kocası ona ba­kınca kalbi mesrur olur. Ona emir verince hemen itaat eder. Kocası (yolculuk vs.) gibi durumlarda evden uzaklaşınca kendini {ve kocasının malını) muhafaza eder".Hz. Büreyde radıyaiiahu anh diyor ki: Bu ayeti kerime nazil olunca Sahâbe-i Ki­ram arasında bu ağızdan ağıza dolaşmaya başladı. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh Pey­gamber saiiaiiahu aleyhi veseilem'e "Ya Rasûlallah biriktirip hazine edinmek için hangi şey daha hayırlıdır?" diye sorunca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Zikreden bir lisan şükreden bir kalp ve İman konularında yardımcı olan saliha bir hanımdır buyurdu.Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm şöyle buyur-duğunu naklediyor. "Kim Dinar ve dirhemi[10] veya altın ve gümüş parçalarını yığar da Allah yolunda harcamazsa, borcunu eda etmek için ayırdığı müstesna o mal kıyamet günü kendini dağlayacak olan hazineye dahil olur". Hz. Ebû Umâme radıyaüahu an/?'dan rivayete göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Kim altın ve gümüş bırakarak ölürse o kıyamet günü dağlanacaktır. Dağlandıktan sonra ister Cehennem'e gitsin ister bağışlansın."Hz. Ali kerremallahu vechehu Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem\r\ şöyle buyur-duğunu naklediliyor: "Allah celie ceiaiuhu Müslümanların zenginlerinin malına, onla­rın fakirlerine yetecek miktarı farz kılmıştır. Fakirlerin açlık ve çıplaklık sıkıntısı an­cak zenginlerin onlara bir şey vermediklerinden dolayıdır. Haberiniz olsun ki, Al-lahu Teâlâ kıyamet günü onların zenginlerini çok çetin bir hesaba çekecek veya şiddetli azab edecektir[11] Kenz-ul Umma! de bu hadis hakkında kelam edilmiş ve Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu antiin rivayet ettiği şu hadis nakledilmiştir: "Eğer Al­lah'ın ilminde zenginlerin zekatı fakirlere yeterli olmaz diye bir şey olsaydı, zekatın dışında onlara yetecek bir şeyi emrederdi. O halde hangi fakir aç ise o zenginlerin zulmünden dolayıdır"[12] Çünkü onlar tam olarak mallarının zekatını ödemiyorlar.Hz. Bilal radıyaiiahu anh'öan şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ona şöyle buyurdu: "Allah'a fakir olarak kavuş, zengin olarak değil". Bilal radıyaiiahu anh "Bu nasıl olur?" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Bir yer­den eline bir şeyler geçerse onu gizleyip saklama. İsteyeni reddetme" buyurdu. O "Ya Rasûlallah bu nasıl olur?" deyince Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "İşte hüküm budur. Bu olmazsa sonuç Cehennem'dir" buyurdu.[13] Hz. Ebû Zer Gıfari radtyaiiahu anh da, "Para-pul asla saklanılacak bir şey değildir" görünüşünde olan zatlardan biridir. Ona göre; bir dirhem, Cehennem'de vücudun bir defa dağlan­ması, iki dirhem, iki defa dağlanması demektir. Onun çeşitli halleri daha önce geç­mişti. Bu hallerden bazıları 1. bölümün hadisler kısmındaki ilk hadisin açıklama­sında geçmiştir. Şam valisi olan Habib bin Seleme rahmetuiiahi aleyh bir defasında Ebû Zer radıyaiiahu anh'a üç yüz dinar gönderdi ve onları kendi ihtiyaçlarına harca­masını arz etti. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh onları geri gönderdi ve "Dünyada Allah celie ceiaiuhu hakkında aldatacağın benden başka birini bulamadın mı?" dedi. (Yani bu kadar dünyalığı yanında bulundurmak Allahu Teâlâ'dan gafil olmaktır). Bu da Allah hakkında aldanmaktır. Şöyle ki; insan (dünyaya dalıp) Allah'ın azabından gafil olur. Bu durumu Allah celie ceiaiuhu Kur'an-ı Kerim'in birkaç yerinde şöyle buyurmuştur:"Aldatıcı şeytan sîzi Allah hakkında aldatmasın" (Fatır-5). Bu konu altıncı bölümde­ki dünya ve ahiretle ilgili ayetlerin bulunduğu 38 numarada gelmektedir. Daha sonraHz. Ebû Zer radtyaiiahu anh şöyle buyurdu: "Ben kendimi koruyacağım bir gölge, sü­tüyle geçineceğimiz üç koyun, hizmetiyle bize ihsan edecek olan bir cariye isterim. Bundan fazlası hakkında Allah ceiie ceiaiunu'dan korkarım". Şu söz de ona aittir: "Kı­yamet günü iki dirhemi olan bir dirhemi olana göre daha fazla sıkıntıya düşecektir"[14]Hz. Abdullah bin Sâmit radıyaiiahu anh buyurdu ki: Ben Ebû Zer'in yanınday­dım. Beyt-ül Mardan yevmiyesi geldi. Yanında bulunan cariyesi onunla gerekli eşyaları satın alıp getirdi. Geriye yedi dirhem artmıştı. Ebû Zer radıyaiiahu anh "Bun­ları bozdurup getir (de dağıtalım)" dedi. Ben "Onları yanınızda saklayınız, bir ihti­yaç olabilir. Bir misafir gelebilir" dedim. Buyurdu ki: "Benim sevgili Habibim saiiaiiahu aleyhi veseilem bana kesin olan şöyle bir söz söylemişti; <Bir köşeye konup saklanan altın ve gümüş Allah yolunda harcanmadıkça sahibinin üzerinde ateş alevidir"[15]Hz. Şeddâd rahmetullahi aleyh diyor ki: "Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem den sert bir hüküm işitir, sonra şehir dışına giderdi (çünkü o çoğunlukla sahrada kalırdı). O gittikten sonra o hükümde onun bilmediği bir kolaylık meydana gelirdi. Bundan dolayı o sadece sert olan hükümle amel eder­di"[16] Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh bu konuda çok sert ve şiddetli bir görüşe sahip olduğu doğrudur. Ancak şüphe yok ki zühd ve en yüksek derece onun tuttuğu yoldur. Pek çok din büyükleri bunu beğenmişler ve bu doğrultuda amel etmişler­dir. Tabi ki buna kimse mecbur edilemez ve bununla amel etmeyenin Cehen­nemlik olduğu söylenemez. Güzel nasipli birine Allah ceiie ceiaiuhu lütuf ve kere-miyle tevfik verirse onun kendi arzusu, rızası ve rağbetiyle seçeceği yolda ancak budur. Keşke Allah ceiie ceiaiuhu dünyanın kölesi olan bu kuluna da o yüce za-hidlerdeki güzel sıfatların bir parçasını nasip eylese!Muhakkak Allah herşeye kadirdir

6) O münafıkların yaptıkları hayır-hasenatın kabul edilmesine mani olan şey; sadece Allah'ı ve Peygamberini inkar etmeleri, namaza ancak tembel tembel gelmeleri ve ancak istemeyerek harcamalarıdır. / Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında azab etmeyi ve canlarının kafir olarak çıkmasını diler.                                                                                                    (Tevbe-54,55)

İZAH: Yukarıdaki ayetlerin ilkinde küfrün yanısıra tembel tembel namaz kılmak ve istemeyerek sadaka vermek yapılan hayırların kabul olunmamasında etkili olduğu haber verilmiştir. Namazla ilgili konular bu acizin FezaiM Namaz adlı risalesinde zikredilmiştir. O kitapta Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'in şu ir­şadı geçmişti: "Namazı olmayanın İslam'dan payı yoktur". "Namazı olmayanın dini yoktur". "Baş insan için ne kadar gerekliyse namazda din için o kadar gerek­lidir". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Kim namazı huşu ve huzû ile güzel bir şekilde kılarsa o namaz son derece parlak ve pırıl pırıl olur ve kendini kılana hayır dualar ederek gider. Kim de onu kötü bir şekilde kılarsa o çirkin bir şekle ve siyah bir renge girer sonra <Beni berbat ettiğin gibi Allah da seni berbat etsin> diye beddua eder. Böyle bir namaz eski bir paçavra şeklinde dürülüp onu kılanın yüzüne vurulur". Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyur­muştur: "Kıyamet günü önce namazın- sorgulaması yapılacaktır. Eğer o güzel çı­karsa diğer ameller de güzel olacaktır. Eğer o kötü çıkarsa diğer ameller de kötü olacaktır". Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Eğer o kabul olursa diğer ameller de kabul olunur. Eğer o red olunursa diğer ameller de red olunur"[17]Bundan sonra ayeti kerimede istemeyerek sadaka vermek zikredilmiştir. Şu açıktır ki istemeyerek sadaka vermek nasıl kabule şâyân olabilir ki? Ancak eğer0 zekat gibi farz olan bir sadaka ise istemeyerek verilse bile farz görevi yerine geti­rilmiş olur. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem den zekatın eda edilme­siyle ilgili rivayetlerin pek çok yerinde "Gönül hoşluğu ile[18]Her sene onu isteyerek verir[19] ve buna benzer ifadeler zikredilmiştir. Bütün bunlardan maksat şudur: Zekat son derece gönül hoşluğu ile verilmelidir, ki far­zın eda edilmesinin yanında ecir ve sevap kazanılıp, bunun neticesinde Allah'ın ihsan ve ikramı elde edilmiş olsun. Ebû Davud'un bir rivayetinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurmuştur: "Kim zekatı sevap niyetiyle verirse, ona onun ecri verilir. Kim de zekatı vermezse biz onu, ondan mutlaka alırız". Bazı ri­vayetlerde zekatın yanında cezasının da alınacağını yani zekat verilmemesi du­rumunda zekatla birlikte cezasının da alınacağı beyan edilmiştir.Hz. Cafer bin Muhammed rahmetullahi aleyhin anlattığına göre kendisi Emîr'ül Mü'minin Ebû Cafer Mansûr rahmetullahi aieyti'm yanına gitti. Orada Hz. Zübeyr radıyaiiahu anh'in evlatlarından bir şahıs bulunuyordu. Mansûr'a bir ihtiyacının oldu­ğunu arz etmişti. Mansûr onun talebi üzerine ona bir şeyler verilmesini emretmişti. Ancak bu miktar Zübeyr evladından olan zata göre azdı. Nitekim bu şikayetini Man­sûr'a arz edince Mansûr öfkelendi. Hz. Cafer rahmetullahi aleyh şöyle buyurdu: "Bana babam ve dedem vasıtasıyla Rasûlullah saiiaitahu aleyhi vese//em'in şu hadisi ulaştı; <Bir bağış gönüllü olarak verilirse, o hem veren hem de alan için bereketli olur>". Mansûr bu hadisi duyar duymaz: "Allah'a yemin olsun ki verirken gönlüm yoktu. Ama senin söylediğin hadisi duyunca bende istek ve arzu meydana geldi" dedi. Sonra Hz. Cafer rahmetuiiahi aleyh Zübeyr evladından olan o şahsa dönerek, "Bana babam ve dedem vasiyetiyle Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'in şöyle buyurduğu u-laştı; <Kim az olan rızkı azımsarsa, Allah ceiie ceiaiuhu onu çoğundan mahrum eder>". Zübeyr evladından olan o zat dedi ki: "Allah'a yemin olsun ki önce bu bağış bana göre azdı. Senin bu hadisini dinledikten sonra bana çok gelmeye başladı". Bu kıs­sayı nakleden Süfyan bin Uyeyre rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben o Zübeyr evladından olan zata, "Mansûr'un sana verdiği miktar ne kadardı?" diye sordum. Dedi ki: "Ver­diğinde çok azdı. Ama bana ulaştıktan sonra Allahu Teâlâ ona öyle bereket ve ka­zanç nasip etti ki, o para 50 bine ulaştı". Süfyan rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu insan­lar (Ehli Beyt'ten Hz. Cafer rahmetuiiahi aleyh ve onun büyükleri) nereye gittilerse oraya yağmur gibi fayda ve kazanç götürdüler"[20] Bu sözün maksadı şudur: Cafer rahmetui-lahi aleyh orada iki hadis söyleyerek her iki tarafı mutmain ve memnun etmiştir. Aynı şekilde bu yüce zatlar ulaştıkları her yere maddi ve manevi yönden yararlı olmaktan geri durmazlardı. Bir de o zamanın devlet adamlarındaki bu vasıf imrenilmeye la­yıktır; Devlet başkanı olmasına rağmen Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'in hadislerini duyunca, onların önünde baş eğmek ve teslim olmak o devrin genel durumu idi.Bundan sonra ayeti kerimede çoluk-çocuğun ve malın dünyadaki azabın sebebi oldukları bildirilmiştir. Bu şeylerin dünyada sıkıntı ve zahmet sebebi ol­dukları açıktır. Bazen çocukların hastalanmaları, bazen onların başına gelen mu­sibetler, bazen onların vefatına üzüntü ve hasret... Bütün bunlar bir müslümanın da başına gelir. Ancak müslümana dünya da gelen her sıkıntı ahirette ecir ve sevaba vesiledir. Bundan dolayı o sıkıntı sayılmaz. Çünkü o sıkıntı, sıkıntı değil bilakis rahatlıktır. Bunun karşılığında ondan kat kat ziyadesiyle rahatlık nasip olacaktır. Bir adamın dünyada çektiği musibetlerin eğer ahirette karşılığı yoksa onun için dünya azaptan başka bir şey değildir.İbni Zeyd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu şeylerin (yani mal ve evladın) dün­yada azab olmasından kasıt musibetlerdir. İnanmayanlar için bunlar azaptır. Mü'minler içinse sevap kazandıran şeylerdir.

7) Sakın eli boynuna kelepçelenmiş gibi cimri olma. İsrafa dalarak da elini tamamen açma. Sonra kınanır açıkta kalırsın. / Şüphesiz ki Rabbin kutlarından dilediğinin rızkını genişletir, dilediğini kısar. Muhakkak ki O, kullarından haberdardır ve onları görür.                                                                   (İsra-29,30)

İZAH: Kur'an-ı Kerim'in bu bölümünde çok geniş olarak muaşeret adabı üze­rinde tenbih ve uyanlar yapılmıştır. Ayeti kerimede ise (onlardan biri olan) cimrilik ve israf konusunda uyan yapılarak bir bakıma İtidal ve orta yoliu olmaya teşvik edil­miştir. Bazı rivayetlerde geçtiğine göre bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'den bir şeyler istedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Şu anda hiçbir şey yok" dedi. Adam "Üzerinizde giydiğiniz gömleği veriniz" dedi, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem üzerin­deki gömleği çıkarıp ona verdi. Bunun üzerine yukarıda ki ayeti kerime nazil oldu. Hz. ibni Abbas radıyaiiahu anhuma buyurdu ki: "Bu ayeti kerime ev harcama­ları hakkında inmiştir. Şöyle ki; ne onda cimrilik yapılmalı ne de aşırı harcanmalı­dır. Orta yollu olunmalıdır". Çeşitli rivayetlerde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Orta yollu harcayan muhtaç duruma düşmez."Ayeti kerimenin sonunda "Herkesin mâlî (ekonomik) yönden eşit olması gerekir" gibi ahmakça bir görüş reddedilmiştir. Zira bu durum sadece Allahu Teâlâ'nın kudret elindedir. Dilediği kimseye bolluk verir, dilediği kimseye darlık verir. Ancak O, kulların haline vakıf olan ve onlar için elverişli olanı en iyi bilendir.Hz. Hasan radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Allah ceiie ceiaiuhu kulların halinden ha­berdardır. Kimin serveti olmasını hayırlı görürse ona servet verir. Kimin darlık içinde olmasını faydalı görürse ona darlık verir". Nitekim Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde şöyle buyurulmuştur:"Eğer Allah kullarına rızkı bolca vermiş olsaydı, yeryüzünde azgınlık çıkarır­lardı. Fakat Allah rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından (onlar için uygun olan şeylerden) haberdardır. O, (kullarının hallerini) görendir.(Şûrâ-27)

Bu ayeti kerime herkesin bolluk içinde olmasının dünyada azgınlığa ve boz­gunluğa sebep olduğuna işaret etmektedir. Kıyasa yakın olan ve tecrübe ile sabit olan şey şudur ki, eğer Allahu Teâlâ herkese zenginlik lütfetseydi, dünya nizamı­nın yürümesi mümkün olmazdı. Herkes patron olunca işleri kim yapar ki! İbni Zeyd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Mahsul fazla olduğu zaman Araplar (savaşırlar) birbirlerini esir almaya ve öldürmeye başlarlar. Kıtlık olunca bunu bırakırlardı"[21]Hz. Ali radıyaiiahu anh ve bir çok Sahâbe-i Kiram radıyaiiahu anhum ecmain hazretlerin­den rivayete göre Ashabı Suffe dünyalık temenni etmişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki diye başlayan yukarıdaki ayet inmiştir. Hz. Katâde rahmetuiiahi aleyh bu ayeti kerimenin tefsiri ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "En güzel rızık seni azdırmayan ve seni kendisiyle meşgul etmeyendir. Bize haber verildi ki, bir defasında Rasûlullah saitaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: <Ben ümmetimin hakkında en çok dün­yanın zînet ve süsünden korkuyorum>. Biri, <Ya Rasûlallah hayır (yani mal) kötü­lüğe sebep olur mu?> deyince yukarıdaki ayeti nazil oldu".Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'öen şu hadisi kudsi nakledilmiştir: Allahu Teâlâ buyuruyor ki: "Kim velî bir kuluma ihanet ederse, o Benimle savaşmak için karşıma çıkar. Ben kendi dostlarımı himaye etmek için öfkeli bir aslan gibi gazaplanırım. Benim hiçbir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha fazla hiçbir şeyle bana yaklaşamaz (yani Allah'ın farz kıldığı şeyleri yerine getirmekle kazanılan Allah'a yakınlık, başka bir şeyle elde edilemez. Farzlardan sonra ikinci derecede nafileler yoluyla yakınlık elde edilir). Nafileler yoluyla kulum Bana yaklaşmaya devam eder (nafileler ne kadar artarsa o kadar Allah'a yaklaşılır). Nihayet Ben onu severim. Ben onu sevince onun gözü, kulağı, eli ve yardımcısı olurum. O Bana dua ederse, duasını kabul ederim. Benden bir şey isterse, iste­diğini veririm. Ben bir şeyi yapmayı dileyince (onu yapmakta) mü'min kulumun ruhunu almaktaki tereddüt gibi tereddüt etmem. Çünkü o (bazı sebeplerden dola­yı) ölümü istemez. Ben de onun gönlünü kırmak istemem. Ancak ölüm kaçınıl­mazdır. Benim bazı kullarım özel bir ibadet türünü severler. Ancak o ibadeti yapın­ca onlarda ucub (kendini beğenme hastalığı) meydana gelmesin diye Ben o ibadet türünü onlara nasip etmem. Benim kullarımdan bazılarının imanını ancak onların sağlığı düzgün tutmaktadır. Eğer Ben onları hasta etsem onların iman durumları bozulur. Bazı kullarımın imanını da onların hastalığı sağlam tutar. Eğer ben onlara sıhhat verirsem bozulurlar. Ben kullarımın hallerine uygun olarak işlem yaparım. Çünkü Ben onların kalplerinin durumuna vâkıfım ve haberdarım.[22]Bu hadisi şerif üzerinde çok iyi düşünülmesi gereken bir hadistir. Hadisteki konular tekvîni durumlarla ilgilidir. Hadisin maksadı, "Eğer bir kimse yoksul ise ona yardım etmemiz gerekmez. Bir kimse hasta ise onun tedavisine gerek yok­tur" demek değildir. Eğer böyle olsaydı, o zaman sadaka vermekle ilgili bütün ri­vayetler ve ayetlerin bir manası kalmazdı. Tedaviyle ilgili hadisler gereksiz olurdu. Halbuki burada maksat şudur: Tekvîni olarak (kainatın yaratılış ve düzenine uygun olarak) bu nizam böyle devam edecektir. Bir uzman doktor veya sağlık bakanlığı, hiç bir kimsenin hasta olmamasını istese de, bunun olması mümkün değildir. Bir hükümet kimsenin yoksul kalmaması için çalışsa da, bunun gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Ancak bizler kendi imkanımıza göre onlara yardım etmek, dertle­rini paylaşmak, tedavi ettirmek, imdatlarına yetişmekle emrolunduk. Kim bu husus­ta ne kadar çalışırsa, onun ecrini ve sevabını alır. Dünya ve ahirette de mükafata nail olur. Ancak kendi gayretine rağmen bir hasta iyi olmuyorsa, kendi çalışması­na rağmen birinin mâlî durumu düzelmiyorsa, bu kişinin, "Allah ceile celaiuhu bun­da, benim için hayır murad etmiştir" demelidir. Bundan dolayı korku ve endişeye kaçırmamalıdır. Çünkü gaybı kimse bilemez. Bir de biz tekvînî olan şeylerle amel etmekle emrolunmadık. O halde yapabildiğimiz kadar fazla çalışmalı, tedavi olma­lı başkalarına yardım etmeli, dertlerine ortak olmalı ve imdatlarına yetişmeliyiz."Sevdiği ve razı olduğu işlerde başarılı kılan ancak Allah'tır"

8) Allah'ın sana verdiği nimetlerle ahiret yurdunu da gözet, dünyada­ki nasibini de unutma. Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi sen de başkalarına iyilikte bulun. Yeryüzünde (Allah'a isyan ederek ve hakları zayi ederek) bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.                                       (Kasas-77)

İZAH: Bu sözler Kur'an-ı Kerim'de müslümanlar tarafından Karun'a yapı­lan nasihatin beyanıdır. Bu kıssanın tamamı zekat vermeyenlerin durumunu açık­layan 5. bölümün ayetler kısmında üçüncü sırada gelecektir. Süddî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Ahireti gözetmenin manası; sadaka ver, Allah'a yakınlık kazan ve akrabanı gözet demektir". Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma diyor ki: "Dünyadaki nasibini de unutma sözünün manası; dünyada Allah için amel yapmayı bırakma demektir". Mücâhid rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Dünyada Allahu Teâlâ'ya ibadet et­mek kişinin dünyadan nasibidir. Sevabı ahirette verilecektir". Bir başka rivayette şöyle buyurulmuştur: "Bir yıllık masraflar ayrılıp gerisi sadaka olarak verilmelidir"[23]Dünyasından ahiret nasibini unutması insanın nefsine yaptığı en büyük zulümdür. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Kıyamet günü insan (za­yıflık ve zillet bakımından) bir kuzu gibi Allah'ın huzuruna getirilecek ve O'nun karşısına dikilecektir. Allahu Teâlâ ona, "Ben sana mal verdim, servet verdim. Sana büyük ihsanlarda bulundum. Sen Benim bu nimetlerim arasında neler yaptın?> diyecek. O şahıs, <Allah'ım! Ben çok mal biriktirdim. Onu iyi bir şekilde arttırdım. Malı önceki miktarından çok fazla hale getirdim ve dünyada bırakıp geldim. Sen beni dünyaya geri çevir de ben onların hepsini alıp ge!eyim> diye­cektir. Bunun üzerine Allah cem celaiuhu şöyle buyuracak; <Azık olarak ahirete gönderdiklerini göster>. O aynı şeyi söyleyecek, <Allah'ım! Ben çok fazla mal bi­riktirdim, arttırdım. Önceki halinden çok fazla bir hale getirdim ve bırakıp geldim. Beni geri gönder de onların hepsini getireyim>. Hülâsa onun yanında ahirete gönderdiği birikmiş bir şeyi bulunmayınca Cehennem'e atılacaktır"[24]

Allah celle celaluhu'nun ve O'nun yüce Rasûlü sallallahu aleyhi vesellem\n bu irşadları büyük bir dikkat ve çok büyük bir ihtimamla amel yapılması gereken şeylerdir. Göz ucuyla okuyup bırakmak için değildir. Tamamen bir rüyaya benze­yen dünya hayatını ganimet biliniz. (Ahiret için)ne kazanabilirseniz kazanınız. Allahu Teâlâ bana da tevfik nasip eylesin.

9) İşte sizler Allah yolunda mallarınızı harcamaya davet ediliyorsu­nuz. Ama içinizden kimisi cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse kendine cim­rilik etmiş olur (öyleyse Allah yolunda harcamanın kârı da kendinedir). Al­lah Hiçbir şeye muhtaç değildir. Ama siz (dünyada ve ahirette) O'na muh­taçsınız (bundan dolayı size sadaka vermek emrediliyor. Onun da faydası size ulaşmaktadır). Eğer siz (Allah'ın emirlerinden) yüz çevirirseniz Allah yerinize başka bir kavim getirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar (aksine Allah'a itaat eden kimseler olurlar).                                                                                                                                   (Muhammed-38)

İZAH: Şu açıktır ki, bizim hayır ve sadakalarımızda Allah celle ceiaiuhu'nun hiç bir çıkan yoktur. O kendi yüce Kelâm'ında ve yüce Rasûlü vasıtasıyla ne kadar fazla teşvik vermişse onlar bizim kazancımız içindir. Nitekim 1. bölümde sadakanın dînî ve dünyevi pek çok faydaları geçmiştir. Hâkim, Mâlik ve Yaratıcı (olan Allah), bir şahsa öyle bir işi emreder ki, o işten onu emredenin hiçbir kân yoktur. Aksine ki­me emrediyorsa sadece onun menfaati vardır. Buna rağmen o şahıs emri yerine getirmezse şüphesiz ne kadar cezalanacağı ve pişman olacağı meydandadır.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allahu Teâlâ bir çok insana başka insan­lara faydalı olsunlar diye nimetler verir. Böyle yaptıkları sürece o nimetler onlarda devamlı kalır. Bu davranışlarından vazgeçerlerse Allahu Teâlâ o nimetleri onlardan alır ve başkalarına aktarır"[25] Bu nimetler sadece mal ile sınırlı değildir. Şeref, itibar tesir gücü vs. bunların hepsi buna dahildir ve hepsinin durumu aynıdır. "Eğer siz yüz çevirirseniz Allah celle ceiaiuhu başka bir kavim yaratır" mealindeki ayet nazil o-lunca Sahabelerden bazıları "Ya Rasûlallah biz yüz çevirdiğimiz taktirde yerimize gelecek insanlar hangi kavimden olacak?" dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem Hz. Selman-ı Farisi radıyaliahu anh'm omuzuna elini koyarak "Bu ve bunun kavmi. Ca­nım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, eğer din Süreyya[26] da bile olsa Fa-ris'ten bazı insanlar onu oradan alırlar"[27] Bu konu çeşitli rivayetlerde zikredilmiştir. Yani Allahu Teâlâ o insanlara dinde o kadar yükseliş lütfetmiştir ki, eğer din ve ilim Süreyya da bile olsa oradan onu alırlardı. Mişkât-ı Şerifte bu rivayet Tirmizi'den nakledilmiştir. Buna benzer şöyle bir hadis daha zikredilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'\r\ yanında acem halkından bahsedilince buyurdu ki: "Ben onlara yada onlardan bazılarına sizden veya sizin bazılarından daha çok itimadım vardır"[28]Şu açıktır ki, acemler arasında öyle yüksek dereceleri ve manevi halleri olan büyük zatlar meydana gelmiştir ki, sahabi olma fazileti dışında diğer yönleriyle onların manevi kemâlâtı çok yüksektir. Hz. Selmanı Farisi radıyatiahu anti\n fazi­letleri pek çok hadiste geçmektedir. Elbette geçmeliydi. Çünkü o hak olan dini aramak için çok sıkıntılara katlandı. Pek çok ülkenin toprağını elekten geçirdi. Ömrü çok uzundu. Ömrünün 250 sene olduğunda hiçbir güvenilir tarihçinin ihti­lafı yoktur. Bazıları 350 sene bazıları ondan daha fazla olduğunu söylemişlerdir. Hatta bazıları onun Hz. İsa aieyhisseiam'm zamanına yetiştiğini söylemişlerdir Peygamberimiz sallallahu aleyhi veseiiem ve Hz. Isa aieyhisseiam arasında 600 senelik bir fark vardır. Selmanı Farisi radıyaliahu anh önceki kitaplardan ahir zaman pey­gamberi Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiieniın gönderileceği haberini öğrenmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi vese/fem'i aramak için yola koyuldu. Rahiplere ve o zamanın bilginlerine sorup araştırdı. Onlar Allah'ın Rasûlü'nün çok yakında dün­yaya geleceğini müjdelemişler ve onun alametlerini haber vermişlerdi. O Faris diyarının şehzadelerindendi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vese/fem'i diyar diyar aradı. Biri onu yakalayıp kendine köle yaptı ve sattı. Ondan sonra bu şe­kilde köle olarak elden ele satıldı. Sahih-i Buhari'deki rivayette kendisi şöyle diyor: "Beni 10'dan fazla ağa satın aldı ve sattı". Sonunda onu Medine-i Münev­vere de oturan bir Yahudi satın aldı. O günlerde Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem hicret ederek Medine'ye teşrif ettiler. Hz. Selman radıyaliahu anh bunu duydu, ve Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem"\n yanına gitti. Kendisine haber verilmiş olan alâmetleri araştırdı ve imtihan etti. Ondan sonra Müslüman oldu ve (mükateb bir köle olduğu için) Yahudi ağasına fidye vererek azad oldu (kölelikten kurtuldu).Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah ceiie ceiaiuhu dört insanı kendisine sevgili kılmıştır. Onlardan biri de Selman'dır".[29]Bu ifadenin manası Allah başkala­rını sevmiyor demek değildir. Aksine "Bu dört kişi Allah'ın sevgili kullanndandır" demektir. Bir başka hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ her peygamber için yedi Nüceba (yani peygamberin yaptığı işlerin ahiri ve batınî gözcülüğünü yapan ve ona yardım eden özel bir topluluk) tayin etmiştir. Ancak Allahu Teâlâ benim için 14 Nüceba tayin etmiştir". Bir sahabi 'Onlar kimlerdir?" diye sorunca Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem beni[30] ve iki oğlu­mu (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i) söyledi. Bir de şunlardır: Hz. Cafer, Hz. Hamza |Ebû Bekr, Ömer, Musab bin Umeyr, Bilal, Selman, Ammar, Abdullah İbniMes'ud, Ebû Zer Ğîfâri, Mİkdad radıyaliahu anhum ecmaîn[31]Hadiselere geniş olarak bakıldığında şu apaçık görülür ki, dinin herhangi bir önemli işinde bu zatların özel bir yerleri vardır. Sahih-i Buhari'de şöyle bir şey geçmektedir: Cuma süresindekiAllah, bu Peygamberi henüz dünyaya gelip bunlara kavuşmamış kimselere de göndermiştir (Cuma-3) ayeti nazil olduğunda Sahâbe-i Kiram "Ya Rasûlallah onlar kimlerdir?" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem sükut etti. Sahabeler arka arkaya üç defa sorunca Rasûlullah saiiaüahu aleyhi veseilem elini Hz. Selmanı Farisi radıyaiiahu enh'm omuzuna koyarak, "Eğer iman Süreyya da bile olsa onlar­dan bazıları onu alıp gelirdi" buyurdu. Bir başka hadiste "Eğer ilim Süreyya da olsa bile" ifadesi geçmektedir. Bir diğer hadiste, "Eğer din Süreyya da olsa bile Faris'ten bazıları oradan alıp gelirlerdi" denmiştir.[32]Allâme Suyûtî rahmetuliahi aleyh Şafii mezhebinin muhakkik (araştırmacı) a-limlerindendir. Şöyle buyuruyor: "Bu hadis Hz. İmam Ebû Hanife rahmetuliahi aleyh'-in faziletini önceden haber veren öyle sahih bir şeydir ki, ona itimat edilir"[33]

10) Yeryüzüne ve kendinize inen hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce Levhi Mahfuz'da yazılmış olmasın. Şüphesiz (vukuundan önce yazılması) Allah için çok kolaydır. / Bunu Allah haber veriyor ki elden yitirdiklerinize (fazla) üzülmeyin. Size verdikleriyle de şımarmayın. Allah kendini beğenen ve övünen hiçbir kimseyi sevmez. / Onlar cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler. Her kim de (Allah yolunda harcamak­tan veya dinin emirlerinden) yüz çevirirse, (Allah'a zarar veremez). Şüphe­siz ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Hamde layıktır.                                                                (Hadid-22,23,24)

İZAH: Musibetlere üzülmek insanda yaradılıştan olan bir şeydir. Ayetteki üzüntüden maksat; din ve dünya işlerini yapamayacak kadar fazla üzülmektir. Şu da insan fıtratındandır ki, bir şeyin mutlaka olacağına ve hiçbir çalışma ve gayret­le onun değişmeyeceğine kesin olarak inanılırsa ona karşı üzüntü ve gam hafif­ler. Tam bunun aksine bir şey beklentilerin tersine ortaya çıkarsa ona daha çok üzüntü duyulur. Bundan dolayı bu ayeti kerimede Allah ceiie ceiaiuhu şuna dikkat çek­miştir. Hayat ve Ölüm, üzüntü ve sevinç, rahat ve âfet gibi şeylerin hepsini biz önce­den kararlaştırdık. Mutlaka bunlar karar verildiği gibi olacaktır. Öyleyse bu konu­larda şımarmak veya üzüntüden dolayı ölümle yüzyüze gelmenin manası nedir?Ayeti kerimede şu iki lafız geçmiştir bunların manası kendini be­ğenen ve övünen demektir. Kendini beğenmek kendi kendine olur. Yani başkası­nı hesaba katmadan da olur. Övünmek ise başkasının önünde ve başkasına kar­şı olur. Bazı alimler şöyle yazmışlardır. İhtiyat (kendini beğenmek) insanın içinde bulunan şahsi olgunluk ve fazilet gibi şeylerle şımarmasıdır. Fahr (övünmek) ise insanın dışında bulunan şeylerle olur. Mal, makam vs. gibi...Hz. Gaz'a rahmetuliahi aleyh diyor ki: Ben Hz. Abdullah İbnİ Ömer radıyaiiahu anhuma'\n kalın elbise giydiğini gördüm ve kendisine şöyle dedim: "Ben Hora­san'da dokunmuş bu yumuşak kumaşı getirdim. Siz eğer bunu giyerseniz sizin bedeninizde bu elbiseyi görünce benim gözlerim rahat eder". O buyurdu ki: "Ben bu elbiseyi giyince Muhtal ve Fahur olmaktan korkuyorum"[34] Yani onu giymekle bende kendimi beğenmek ve övünme meydana gelebilir.[35]

11) Onlar (münafıklar) "Rasûlullah'ın beraberinde bulunan mü'minle-re bir şey vermeyin de etrafından dağılıp gitsinler" diyenlerdir. Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar (ahmaktır) bu gerçeği anlamazlar.                                                                                                       (Münafıkun-7)

İZAH: Bir çok rivayetlerde bu konu şu şekilde geçmiştir: Münafıkların reisi lan Abdullah bin Übeyy ve onun zürriyeti şöyle demişlerdi; "Rasûlullah'ın yanın­da toplanan insanlara yardımı bırakın. Bunlar açlıktan perişan olarak kendilikle­rinden dağılacaklardır". Bunun üzerine yukarıda ki ayeti kerime nazil oldu. Şu tamamen bir gerçektir, her gün müşahede edilmektedir ve yüzlerce defa tec­rübe edilmiştir ki ne zaman insanlar veya muayyen bir şahıs, dini görev yapan bir kimseye karşı inat ve kininden dolayı yardımı kesince Allah ceiie ceiaiuhu kendi lütfü ve keremiyle ona başka bir kapı açmıştır. Şunu herkes kesin olarak bilmeli­dir ki rızık Allah'ın elinde , sadece Allah'ın elindedir. O rızik, kimsenin babasının durdurmasıyla durmaz. Şüphesiz ki (din adamına) yardımı kesenler dine yardım nekten ellerini çekmiş olduklarından Allah ce//e ce/a/um/nun huzurunda hesap verme ye hazırlanmalıdırlar. Orada ne "Bizim gayemiz şuydu, bizim maksadımız buydu" diye yalanlar sökecek ne de bir vekil ve avukat işe yarayacaktır. Hayali hileler uydurarak Allah'ın işinden ve din işlerinden yan çizmenin kendi sonunu berbad etmekten başka hiçbir faydası yoktur. Şahsi inat ve âdî dünya menfaati yüzünden dinin herhangi bir işine engel çıkarmak ve din çalışması yapan birine yardımdan elini çekmek veya başkalarının elini çektirmek ancak kendine zarar vermektir, başkasına değil.Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Kim bir Müslümanın şerefi ayaklar altına alındığı ve onun kişiliğine saygısızlık edildiğinde ona yardım et­mekten yüz çevirirse, Allahu Teâlâ da bir yardımcının yardımını beklediği zaman ona yardım etmez"[36] Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem'm amelleri ümmet için bir anayoldur. Her şeyde Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem'm yolunun ne olduğunu araştırmaya çalışmak ümmetin her ferdinin görevidir. Mümkün olduğu kadar onun yolunda yürümeye çalışılmalıdır. Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem'm bir âde­ti de düşmanlarına bile yardım etmekten geri durmamaktı. Hadis ve tarih kitapla­rındaki yüzlerce olay buna şahittir. İşte münafıkların reisi Abdulllah bin Übeyy gücünün yettiği her sıkıntı ve eziyeti ulaştırmaktan geri durmadı. Ve işte bu şah­sın yukarıdaki ayetin indiği seferde söylediği sözleri; "Medine'ye döndüğümüzde biz izzet sahipleri o zelilleri (müslümanlan) Medine'den çıkaracağız". Ancak bütün bu durumlara rağmen o sefer dönüşünden birkaç gün sonra hastalanınca çok sağlam bir Müslüman olan oğluna "Git Rasûlullah'ı yanıma çağır, senin çağır­manla o mutlaka gelir" demişti. Oğlu Rasûlullah sallaiiahu aleyhi vese/fem'İn huzuruna vardı ve babasının isteğini nakletti. Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem derhal ayakka­bısını giyerek onunla birlikte yola koyuldu. Abdullah bin Übeyy Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem'i görünce ağlamaya başladı. Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem "Ey Al­lah'ın düşmanı neden korkuyorsun?" dedi. O, "Şu an ben sizi beni azarlayasınız diye değil, bana acıyasınız diye çağırttım" dedi. Bu sözleri duyunca Rasûlullah sal-laiiahu aleyhi veseiiem 'in gözleri doldu ve "Ne istiyorsun?" buyurdu. O, "Benim ölümüm yakındır. Ben ölünce guslümdesiz bulunun, elbisenizle beni kefenleyin, cenazem­le birlikte kabre kadar gidin ve cenaze namazımı kıldırın" dedi. Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem onun bütün isteklerini kabul etti. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:[37]"O münafıklardan biri ölürse sakın cenaze namazını kılma" (Tevbe-84)İşte Rasûlullah sallaiiahu aleyhi veseiiem'm can düşmanlarına karşı davranışı bu şekildeydi. Kendine, sövmekte, küfretmekte ve kusur uydurmakta hiçbir zaman eksiklik etmeyen o alçaklara karşı keremi böyleydi! Ne dersiniz acaba bizlerde düşmanlarımıza karşı buna benzer bir davranış gösterebilir miyiz? Halbuki can düşmanının acısını görünce o Rahmetenlil Alemi'nin gözleri yaşla dolmuştu ve küfrüne rağmen ne kadar istekte bulunduysa Allah'ın Rasûlü sallaiiahu aleyhi veseiiemivle hepsini yerine getirdi. Mübarek gömleğini çıkararak ona kefen olarak uprdi Diöer arzularını da yerine getirdi. Ancak küfür halinde olduğundan bunların ona bir faydası olmadı. Üstelik Allahu Teâlâ tarafından gelecekte bu büyük kerej min yasaklandığına dair ayet indi. ^

12) Bahçe sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi (Mekke'lilere mal mülk vererek) onları da imtihan ettik. (Bakalım o nimetler arasında nasıl amel iş­leyecekler?) Bir zaman bahçe sahipleri, sabahleyin erkenden bahçelerinin meyvelerini devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. / Hiçbir istisnaya yer vermemişlerdi (İnşallah bile dememişlerdi). / Onlar daha uykudayken Rab-iin tarafından o bahçeyi bir bela sardı da / simsiyah kesiliverdi. / Sabah er­kenden birbirlerine / "Haydi mahsul toplayacaksanız, erkenden gidin" diye seslendiler. / "Bugün hiçbir yoksul oraya girip yanınıza sokulmasın" / diye aralarında fısıldaşarak bahçeye doğru yürüdüler. / Onlar fakirlere yardım et­memeye güçlerinin yeteceğini zannederek gittiler. / Bahçeyi görünce şöyle dediler: "Şüphesiz biz yolumuzu şaşırdık". / "Hayır, hayır! Biz mahrum edil­mişiz. / İçlerinden en insaflıları "Ben size tevbe edip Allah'ı teşbih etmeniz gerekir dememiş miydim?" dedi. / Onlar da "Biz Rabbimizi layık olmadığı sıfatlardan tenzih ederiz. Şüphesiz biz zalimlermişiz". / Birbirlerini kınama­ya başladılar. / "Yazıklar olsun bize! Şüphesiz biz haddi aşanlarmışız. / Umulur ki, Rabbimiz bize bu bahçeden daha hayırlısını verir. Biz her şeyi yalnız Rabbimizden isteriz" dediler. / İşte (dünyada) azap böyledir. Ahiret azabı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi (-ki fakirlere karşı cimrilik etmenin neticesi iyi değildir-)                                                             (Kalem-17-33)

İZAH: Bu ayetlerde çok ibret verici bir kıssa anlatılmıştır. Muhtaç olan yok­sul ve fakirlere vermemeye and içenler, yeminler ederek "İhtiyaç sahiplerine bir kuruş dahi verilmeyecek, bir öğün yemek bile verilmeyecek, zira bu aşağılık he­rifler asla yardıma müstahak değillerdir. Onlara vermek lüzumsuzdur" diye dava güdenler işte böyle bir anda bütün mal ve servetlerini kaybetmektedirler. Onların bu davranışlarını beğenmeyen ancak kendi kişilik ve saygınlıklarını korumak için amel bakımından onlara ortak olan iyi kalpli kimseler de aynı azabın belasından kurtulamamaktadırlar.Hz. Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhuma diyor ki: "Yukarıda ki ayetlerde anlatılan olay Habeşistan diyarında oturan bazı insanlarla ilgilidir. Onların baba­larının büyük bir bağı vardı. Bağdan isteyenlere de verirdi. O vefat edince oğulla­rı <Babamız ahmaktı, her şeyi onlara dağıtıyordu> dediler. Sonra yemin ederek <Biz sabah erkenden bütün bağı toplayıp hiçbir fakire bir şey vermeden getirece-ğiz> dediler". Hz. Kâtâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "O bağın sahibi olan yaşlı zatın âde-ti şöyleydi; bağın mahsulünden kendine bir yıl yetecek masrafını alır. Geriye kalanın hepsini Allah yolunda harcardı. Evlatları onu bu davranışından alıkoyma­ya çalışırlardı. Ama o bunu kabul etmezdi. O ahirete intikal edince yukarıda da zikredildiği gibi bütün malı alıkoyup hiçbir fakire hiçbir şey vermemeye çalıştılar".Said bin Cübeyr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu bağ Yemenin meşhur şehri San'a'ya 6 mil uzaklıktaki Darvan'daydı". İbni Cüreyc rahmetuliahi aleyh diyor ki: "O bağ üzerine musallat olan azap Cehennem vadisinden çıkmış ve o bağ üzerinde dolanmıştı". Mücahid rahmetuliahi aleyh diyor ki: "O bir üzüm bağıydı".Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh Rasulallah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu nakletti: "Kendinizi günahlardan koruyun, insan öyle günah işler ki onun uğursuzluğundan ümin bir bölümünü unutur (yani hafıza zayıflar ve okuduklarını unutur). Bazı günahlar yüzünden teheccüd namazı için gözleri açılmaz. Bazı günahları yüzünden kendisine gelmesi kesin olan kazancı geri döner". Bu sözlerden sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem şu ayeti kerimeyi okudu:"Rabbin tarafından o bahçeyi bir bela (azap) sarı verdi)". Ve sonra buyurdu ki: "O insanlar günahları yüzünden bahçelerinin mahsulünden mahrum oldular.[38]Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'in başka bir yerinde şöyle buyuruyor:"Başınıza gelen musibet kendi ellerinizle kazandığınız günahlar yüzünden­dir. Allahu Teâlâ o günahlardan bir çoğunu da affeder."                                                                   (Şûra-30)

HZ. Ali kerremellahu vechehu diyor ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem bana,

<Bu ayeti kerimenin tefsirini sana söyleyeyim. Ey Ali! Sana ulaşan hastalık veya herhangi bir azab ya da bir başka dünya musibeti, senin ellerinin kazancıdır> buyurdu". Bu konuyu ben İtidal adlı risalemde geniş olarak yazdım. Oraya mü­racaat edilebilir.

13) O gün amel defteri solundan verilen ise (üzülerek) şöyle der: "Ba­na keşke amel defterim verilmeseydi! / Hesabımın ne olduğunu bilseydim. / Keşke ölüm iş bitiren bir şey olsaydı (ve bir daha diriimeseydim). / Malım bana hiçbir fayda vermedi. / Bütün saltanatım (gücüm) mahvoldu". / (Alla­hu Teâlâ meleklere şöyle buyurur:) "Alın bağlayın onu. / Sonra Cehenneme atın! / Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğundaki zincire vurun. / Çünkü o yüce Allah'a inanmazdı. / Yoksulu yedirmeyi teşvik etmezdi. / Bugün de onun burada hiçbir dostu yoktur. / Onun Ğ/s//n'den başka bir yiyeceği de yoktur. / Onu ancak büyük günahkarlar yer".                    (El Hakka-25-37)

İZAH: Ğıslîn lafzının meşhur olan tercümesi irin dir. Yani yara vs.yi yıka­maktan dolayı toplanan suya Ğıslîn denir. Hz. İbni Abbas radıyallahu anhumadan nakledildiğine göre Ğıslîn yaralarda toplanan ve akan iltihaba denir.Hz. Ebû Said el Hudri radıyallahu anh'öan rivayete göre Rasûlullah saiiaüahu aleyhi veseilem şöyle buyurdu: "Dünyaya bir kova ğıslîn dökülse onun kokusundan bütün dünya kokuşurdu". Nevf Sami rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Yetmiş arşın olan bu zincirin her arşını yetmiş kulaçtır. Bir kulaç ise Mekke-i Mükürreme'den Kûfe'ye kadardır". Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma ve diğer müfessirlerden şöyle nakledil­miştir: "Bu zincir makattan dahi! edilip, burundan çıkarılacak sonra o kişinin üze­rine sarılacak, böylece o sımsıkı bağlanmış olacaktır"[39]Yukarıdaki ayeti kerimede yoksula yemek yedirmeye teşvik etmemekten dolayı bir azarlama vardır. O halde aramızda akrabalarımızı, ahbaplarımızı, göüşüp tanıştıklarımızı, fakirlere merhamet etmeye, yoksulları yedirip içirmeye özelikle teşvik etmemiz gerekir. Zira başkalarına teşvik vermekle kişinin içindeki cimrilik maddesi azalır.

14) Mal biriktiren ve onu (son derece sevdiğinden) sayıp duran, (ka-şiyla gözüyle insanları) ayıplayan ve yüze karşı eğlenenin vay haline. / Ma­lının yanında ebedi kalacağını sanır. / Hayır (o mal ebedi kalmayacaktır) O şahıs mutlaka (yakıp yok eden) ateşe atılacaktır! / O (yakıp yok eden ate­şin) ne olduğunu sen bilir misin? / O Allah'ın yüreklere kadar ulaşan tutuş­turulmuş bir ateşidir (yani dünya ateşi insanın bedenini yakınca insan ölür. Ama ahirette ölüm yoktur. Bundan dolayı orada ateş bedene dokununca hemen kalbe ulaşacaktır. Kalbe dokunan en ufak bir acı insana çok gelmektedir). / Cehennemlikler dikilmiş sütunlara bağlı oldukları halde o ateş üzerlerine kapatılmış olacaktır.                                                                                              (E! Hümeze süresi)

İZAH: Ayeti kerimede geçen "Hümezeh" ve "Lümezeh" kelimelerinin tefsi­rinde ulemanın çeşitli görüşleri vardır. Bir tefsirde yukarıda ki meal nakledilmiştir. Hz. ibni Abbas radıyaiiahu anhuma ve Mücahid rahmetuiiahi a/eyft'den nakledilen görüş şudur: "Hümezeh; Ayıplayan, Lümeze; Gıybet eden'dir". İbni Cüreyc rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Hümezeh işaretle olan ayıplamadır, ki el ağız, göz gibi azaların işaretiyle olur. Lümezeh ise dille olur".Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendi Miraç hadisesini anla­tırken şöyle buyurdu: Vücutları makaslarla kesilen bir erkekler topluluğu gördüm ve Cebrail'e bu insanların kim olduklarını sordum. Dedi ki: "Bunlar süslenen erkeklerdir (yani fuhuş ve haram işlemek için kendilerine çeki düzen vererek dışarı çıkan erkeklerdir)". Sonra ben bir kuyu gördüm içinden çok pis kokular ve çığlık sesleri geliyordu. Ben Cebrail'e bunların kim olduğunu sordum. Dedi ki: "Bunlar (fuhuş ve haram işlemek için) süslenen ve uygun olmayan işler yapan kadınlardır". Sonra ben göğüslerinden asılmış olan erkek ve kadın topluluğu gördüm ve bunların kim olduklarını sordum, Cebrail dedi ki: "Bunlar insanları ayıplayanlar ve söz gezdiren (koğucularjdır".[40]Allah ceiie ceiaiuhu kendi lütfü ile bu gibi şeylerden korusun. Bunlar çok büyük azab tehditleridir.Yukarıdaki Sûre-i Celile'de cimrilik ve mal hırsı özellikle kınanmıştır. Şöyle ki; insan cimriliğinden dolayı mal biriktirmekte ve hırstan dolayı, azalmasın diye de malını sık sık saymaktadır. Malı o kadar sevmektedir ki, onu tekrar tekrar saymak­tan bile zevk almaktadır. Bu kötü âdet tekebbür ve büyüklüğe sebep olmaktadır. Bunun neticesinde başkalarının kusurlarını araştırmak onları kınamak ve kötülemek alışkanlığı doğmaktadır. Bundan dolayı yukarıda ki sûrenin başında bu eksikliklere dikkat çekildikten sonra bu kötü davranış kınanmıştır. Her şahıs malın çoğalma­sının kendisini afet ve musibetlerden koruyabileceği vehmine kapılmıştır. Sanki zengin olana asla ölüm gelmeyecektir! İşte bu (yanlış inanışa) uyarı yapılmıştır.Günlük olaylar pek çok kere şunu teyid etmektedir ki, insana bir afet ve musibet geldiğinde bu mal ve eşyanın hiç biri (insana fayda vermez) öylece kalır. Hatta malın çok olması bazen afetleri kendine yöneltmektedir. Kimi insanlar mal sahibini zehirlemeyi, kimisi öldürmeyi, kimi çalmayı, soymayı, gasp ve yağmala­mayı planlar. Bu mal yüzünden insana yüzlerce âfet musallat olur. Mal fazla olunca yakınlar, akrabalar, hanım ve çocuklar, hepsi kalplerinden "Şu ihtiyar bir ölse de mal elimize geçse" diye temenni ederler.kıldıkları namazlardano kimseye zulüm etmez ve malın, biriktirip tutmaz. Aksine bol bol harcar, çun bir kimse "Eğer ben bugün şu ticarete on lira yatmrsam yar, yolla bin lira kazanacağım" diye inamrsa o asla bu konuda fazla düşünmez.Yutandaki sûrede anlatHan namaz kılanlarla ilgili olarak Hz. İbniiAbbas  anhuma şöyle diyor: "Onlar, insanlann tek başına kaldığı zaman namazını terk eden münafıklardır Sadanh ve diğer bir çok zâtlardan nakledilen görüşe göre namazı terk etme maksat onu geciktirmek ve vaktinde kılmamaktır.Mâûn kelimesinin tefsirinde âlimlerin bir çok görüşleri vardır. Bazı âlim­lerden bunun zekat olduğu nakledilmiştir. Ancak alimlerin çoğunluğundan nakledilen tefsirlere göre Mâûn günlük geçimde kullanılan eşyadır. Hz. Abdullah Ibni Mes'ud radıyallahu anh diyor ki: "Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem zamanında Mâûnun ölçüsünü şu gibi şeylerle tayin etmiştik: Biri bir kova isteyince vermek. Çömlek, balta, terazi ve buna benzer şeyleri birbirimizden isteyince işini görüp geri almak kaydıyla vermek gibi... Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'm şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Mâûn; balta, tencere kova vs. gibi insanların birbiriyle yardımlaştıkları eşyalardır". Daha bir çok rivayetlerde bu konu sıkça zikredilmiştir. Ikrime radıyallahu antia biri Mâûn'un manasını sorunca "Onun aslı zekattır, en aşağı derecesi de elek, kova ve iğne vermektir" demiştir.[41]Yukarıdaki sûrede bir çok şeylere dikkat çekilmiştir. Onlardan biride yetim­ler hakkındaki özel uyarıdır. Çünkü insanların helak olmalarının bir sebebi de yetimi itip kakarak dışarı çıkarmaktır. Pek çok insan yetimlerin veliyyi varisi olup onların mallarını kendi tasarruflarına katmaktadırlar. Yetim veya onun tarafında olan biri o veliden bir şey isteyince onu azarlamaktadırlar. Onların helak olması ve onlara şiddetli azap edilmesi hakkında hiçbir şüphe yoktur. İşte (yetimlere yapılan bu tür haksızlıklar) bu sûre-i Celile'nin inmesine sebep olmuştur. Kur'an-ı Kerim'de yetimler hakkında pek çok uyarılar ve ayetler nazil olmuştur. Onlardan birkaç ayete işaret edeceğim. Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere Allah celle celaluhu bu konuya ne kadar ihtimamla ve sıkça tembih buyurmuştur.

(1)  Biz onlardan, "Anaya, babaya, yakınlara yetimlere ve düşkünlere iyilik yapın". (diye söz almıştık)                                                              

(Bakara-83)

(2) (İyilik) sevdiği malı, akrabaya, yetimlere, yoksullara... (verenin yaptıklarıdır                        (Bakara-177)

(3) De ki: Harcayacağınız hayırlı bir şey, ana-babaya, akrabalara, yetimleredir.                         (Bakara-215)

(4) Sana yetimlerden soruyorlar. De kî: Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır.                                                                                                                                                                                 (Bakara-220

(5) Yetimlere mallarını verin. )                                                                    (Nisa-2)

 (6) Eğer yetim kızlarla evlendiğinizde adaleti yerine getirememekten korkar-sanız...                  (Nisa-3)

 (7)  Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyeceklerde mallarına sa­hip olacaklar endişesiyle onları israf ederek, tez elden yemeyin.                                                                                                         (Nisa-6)

 (8)  Miras taksim olurken, varis olmayan akrabalar, yetimler ve fakirler de bulunursa, (gönüllerini almak için) mirastan onlara da verin. Onlara güzel söz söyleyin                                                 Nisa-8                                                                         

 (9) Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına sadece ateş tıkarlar. Onlar yakında alev alev yanan bir ateşe sokulacaklardır.                                                                                      (Nisa-10)

(10) Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğu­nuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.                                                                                              (Nisa-36)

11) Kitap'ta, kendileri için yazılmış (mirası) vermeyip nikahlamak istediği­niz yetim kadınlar hakkında, çaresiz çocuklar ve yetimlerin işleriyle meşgul olmanız hakkında adaleti yerine getirmeniz için size bilmektedir okunan ayetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu.                                                                                                                                                                         (Nisa-127)

(12) Yetimlere adaletli davranmanız (hakkındaki hükümleri, Kur'an'da size okunan ayetler açıklar).                                                                      

(Nisa-127)

(13) Yetim malına yaklaşmayın. Ancak olgunluk çağına varıncaya kadar, en güzel bir şekilde idare ederseniz o başka!                                                                                                         (En'am-152)

 (14) Sakın yetimin malına yaklaşmayın, Ancak rüşdüne erinceye kadar onunmatına en güzel bir şekilde bakabilirsiniz.                                                                                                      (!sra-34)

(15)  Allah'ın fethedilen memleketler halkından ganimet olarak Peygambe ri'ne verdiği mallar, Allah'ın Peygamberi'nin, akrabasının, yetimlerin, yok­sulların ve yolda kalmış kimselerindir.                                                 

(Haşr-7)

(16)  Onlar, yemeğe ihtiyaç ve istekleri olduğu halde, onu, yoksula, yetime ve esire yedirirler.                                                                                  

 (İnsan-8)

(17) Hayır, hayır! Siz yetime ikram etmiyorsunuz. Birbirinizi, yoksulları ye­dirmeye teşvik etmiyorsunuz.                                                          

Fecr-17,18)

(18) Veya açlık gününde.yakıni olan bir yetimi yedirmektir.                                   (Beled-14,15)

(19) O, seni yetim bulup barındırmadı mı?                                                          (Duha-6)

(20) O halde sakın yetimi ezme.                                                                           (Duha-9)

Bu yirmi ayet örnek olarak zikredilmiştir. Ayetlerin bulunduğu sûreler ve ayet numaraları da yazılmıştır. Eğer bir Kur'an mealinden bu ayetlere bakılırsa şu anla­şılır: Allah ceiie ceiaiuhu değişik ifadelerle sık sık yetimleri ıslah etmek, onlara iyilik etmek, onların mallarına titizlik göstermek, onlara yumuşak davranmak, onların durumunu düzeltmek ve rahatlıkları için çalışmayı tembih etmiştir. Hatta yetim bir kızla evlenen kimsenin onun mehrini azaltmaması hakkında uyarmıştır. O halde yetim bir kızın garipliği ve kimsesizliğinden dolayı mehri azaltılmamalıdır. Rasûlul-lah saiiaüahu aleyhi veseiiem'ln pek çok hadislerde şu yüce irşadı nakledilmiştir: "Ben ve yetime kefil olan kimse, Cennet'te iki parmak gibi yakın olacağız". Bu sözden sonra Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem şehadet parmağını ve onun yanındaki par­mağını birleştirerek işaret yaptı. Yani bu iki parmağın yakın olması gibi ben ve o kişi Cennet'te birbirimize yakın olacağız demektir. Bazı alimler şöyle demişlerdir: Orta parmak, şehadet parmağından birazcık uzundur. Bu durumda hadisin manası şöyle olur; Benim derecem nübüvvetten dolayı biraz ilerde olacaktır. O kişinin de­recesi hemen (benim derecemin) yakınında olacaktır.Bir hadiste şöyle buyuruimuştur: "Kim bir yetimin başını (şefkatle) okşarsa ve yalnız Allah rızası için bunu yaparsa, onun eli, yetimin başındaki saçlardan hangisine temas ederse, onların her biri karşılığında sevap yazılır. Kim de oğlan veya kız olan yetime ihsan ederse ben ve o kişi cennette bu şekilde olacağız". Yukarıda geçtiği gibi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem iki parmağını birleştirdi. Daha pek çok hadislerde bu konu değişik ifadelerle zikredilmiştir.[42]Başka bir hadiste şöyle buyuruimuştur: "Bazı insanlar kıyamet günü ağız­larından ateş alevleri yükseldiği halde kabirlerinden kalkacaklardır". Biri "Ya Ra-sûlallah onlar kimlerdir" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıda (doku­zuncu sırada)ki şu ayeti okudu:"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına ateş tıkamaktadırlar"(Nisa-10)Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Miraç gecesinde dudakları deve dudakları gibi büyük olan bir topluluk gördü. Melekler onların dudaklarını yırtarak ağızla­rına ateşten yapılmış büyük büyük taşlar sokuyorlardı. O ateş ağızlarından girip makatlarından çıkıyordu. O kimseler de feryat edip bağırıyorlardı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Cebrail aleyhisaelam'a bunların kim olduklarını sorunca Cebrail aieyhisseiam; "Bu insanlar haksız yere yetimlerin mallarını yerlerdi, şimdi onlara ateş yediriliyor" buyurdu.Diğer bir hadiste şöyle buyuruimuştur: "Dört sınıf insan vardır ki, Allah cette cetaiuhu onları Cennet'e sokmayacak ve Cennet'in hiçbir nimetini tatmak onlara nasip olmayacaktır. Bunlar; 1-Devamlı şarap İçen, 2-Faiz yiyen, 3-Haksız yere yetim malı yiyen, 4-Ana-babasına karşı gelenlerdir"[43]Hz. Şah Abdul Aziz rahmetuiiahi aleyh tefsirinde şöyle yazıyor: "Yetimlere iyilik iki türlüdür: 1 -Varisler üzerinde vacip olan iyilikler, Mesela onun malını korumaktır. Şöyle ki, onun nafaka ve ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için onun malını ticaret, ziraat veya başka bir işte kullanarak artırmaktır. Yine onun yiyecek, giyecek ve diğer İhtiyaçlarını karşılamak ve bir de onun okuma-yazma, talim-terbiye ve diğer durumlarıyla ilgilenmektir. 2-Halkın üzerine vacip olan iyilikler, Yetime eziyet etmemek, ona yumuşak ve merhametli davranmak, meclis ve toplantılarda onu yanına oturtmak, onun başını okşamak, kendi evladı gibi onu da kucağına almak, ona olan sevgisini açıkça göstermek. Çünkü o babasını kaybedip yetim kalınca \llahu Teâlâ bütün kullarına ona baba gibi muamele etmelerini ve onu kendi evlatları gibi görmelerini emretmiştir. Böylece babasının ölümünden dolayı ken­disine sonradan gelen hükmi zayıflık, binlerce insanın onun babası yerine geç­mesiyle hakiki bir kuvvete dönüşerek uzaklaşır. Kısaca diğer akrabalar örfi ya­kınlığa sahip oldukları gibi yetim de şer'i yakınlığa sahiptir. (Bakara sûresi)"Baştaki ayette hususi olarak zikredilen başka bir konuda, yoksulu doyur­maya teşvik etmek hakkındaki uyarıdır. Bir bakıma cimriliğin en yüksek derece­sine işaret edilmiştir. Şöyle ki; insan kendi malını harcamak şöyle dursun, bir başkasının fakirlere mal harcamasına bile dayanamaz.Kur'an-ı Kerim'de pek çok ayette yoksullara yemek yedirmekle ilgili teşvik verilmiştir. Onlardan bir kısmı daha önce zikredilmişti. Fecr sûresinde şöyle tenbih buyurulmuştur:"Siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulları yedirmeye de teşvik etmiyorsunuz".

(Fecr-17,18)Baştaki ayette zikredilen üçüncü şey Mâûn'u esirgemektir. Bunun açıkla­ması daha önce geçmiştir. Hz. Şah Abdul Aziz rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmıştır: "Bu sûrenin adının Mâûn olmasının sebebi şudur; Mâûn iyiliğin en alt derece­sidir. İyilik yapmamanın en basiti bile Allah'ın rahmetine perde olup, O'nun azar­lamasına sebeb olduğuna göre iyiliğin en üst derecesini yani Allah hakkı ve kul haklarını zayi etmekten dolayı daha çok korkulmalıdır".Buraya kadar bu konuyla ilgili birkaç ayet zikredilmiş oldu. Bundan sonra aynı konuyla ilgili birkaç hadis yazılacaktır. Bunların ışığında cimrilik ile mal bi­riktirip bir köşeye yığmanın ne kadar korkunç bir şey olduğu anlaşılacaktır.

 

Cimriliğin Kötülüğü Ve Zararları Hakkında Hadisler

 

1) EbÛ Said radıyallahu anft'dan rivayete göre RasÛMİah sallallahu aleyhi veseihm şöyle buyurmuştur: "İki haslet vardır ki onlar müminde toplanmaz. Biri cimrilik, diğeri kötü ahlaktır."                                                       

(Tirmizi, Mişkât)

İZAH: Yani mü'min olarak hem cimri olması hem kötü ahlaklı olması hiçbir şahsın şanına asla yakışmaz. Böyle birinin kendi imanının durumunu gözden ge­çirmesi gerekir. Yoksa Allah etmesin imandan da mahrum kalır. Zira her güzelli­ğin diğer güzelliği getirmesi gibi her hata da diğer hatayı getirir. Diğer bir hadiste bundan daha öte şöyle buyurulmuştur: "Şuhh (yani hırs) ve iman bir araya gel­mezler"[44] Şuhh cimriliğin en yüksek derecesidir, İman ve şuhh'un bir araya gel­mesi sanki iki zıddın toplanması gibidir. Bu, su ve ateşin bir araya gelmesine benzer ki bunlardan hangisi diğerine galip gelirse onu yok eder. Su galip gelirse ateşi söndürür. Ateş galip gelirse suyu yakıp yok eder. Aynı şekilde iman ve aşırı cimrilik olan hırs birbirine zıttır. Onlardan hangisi galip gelirse yavaş yavaş diğe­rini yok eder. Yine bir hadiste şöyle geçmektedir: "Hiçbir Allah dostu yoktur ki Allah cette ceiaiuhu onda iki güzel vasıf yaratmış olmasın. Biri cömertlik diğeri güzel ahlak.[45]Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah'ın hiçbir velisi yoktur ki, cömertliğe alıştırılmış olmasın"[46] Şu açıktır ki, insanın Allah cette ce/a/u/ju'na karşı bağlılık ve sevgisi varsa, O'nun yarattıklarına harcamayı kalbi mecburen isteye­cektir. Çünkü sevgilinin yakınları ve akrabalarının gönüllerini hoş tutmak sevginin vazgeçilmez unsurlarındandır. Mahlukat, Allah'ın lyali olduğuna göre onlara har­cama yapmayı bir Allah dostu elbette isteyecektir. Allah'ın lyali arasından hangi­sinin Allah'a bağlılığı daha güçlü ise, ona daha fazla harcamak isteyecektir. Eğer bunu istemezse, anlaşılır ki, onda, mal sevgisi Allah sevgisinden daha fazladır ve onun Allah sevgisi iddiası yalandır.

başa kakan kimse Cennet'e girmeyecektir .                                  

İZAH: Alimler, bu sıfatlarla kimsenin Cennet'e giremeyeceğini söylemiş­lerdir. Allah etmesin, eğer bir müminde bu kötü sıfatlar bulunursa Allahu Teâlâ daha dünyada iken tevbe etmesi için ona tevfik verir. Eğer bu da olmazsa o kişi Cehennem'e konulur. Kötü sıfatları temizlendikten sonra Cennet'e girebilecektir. Ancak az bir zaman içinde olsa Cehennem'e girmek basit ve kolay bir iş değil­dir. Dünya ateşine az bir süre için atılmanın meydana getirdiği etkiler ne kadar büyük olur. Halbuki bu ateşin Cehennem ateşi karşısında hiçbir hakikati yoktur.Rasûiullah sailallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Dünya ateşi, Cehennem ateşinin yetmişte biridir". Sahâbe-i Kiram "Ya Rasûlallah dünya ateşi de az değil ki, o da çok fazla acı vermektedir" deyince Rasûiullah sailallahu aleyhi veseiiem "Ce­hennem ateşi bu ateşten altmış dokuz derece daha fazladır" buyurdu.[47] Bir baş­ka hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cehennem'de en az azap görecek olan kişiye Cehennem ateşinden iki ayakkabı giydirilecek ve onların etkisinden dolayı o kişinin beyni ateş üzerinde kaynayan tencere gibi kaynayacaktır"[48] Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah cem ceiaiuhu Adn Cennet'ini kendi kudret eliyle yarattı. Sonra onu süsleyip donattı ve meleklerin oraya nehirler akıtmasını ve meyveler sarkıtmalarını emretti. Allahu Teâlâ Adn Cennetinin süs ve ziynetine bakarak şöyle buyurdu; <İzzetime yemin olsun, Celalime yemin olsun, Arşımın yüceliğine yemin olsun ki, sana cimri olan kimse giremeyecektin-[49]

3) HZ. Ebu Zer radıyallahu anh diyor ki: Ben Peygamber sailallahu aleyhi vesei-/em'in yanına gittim. O Kabe'nin gölgesinde oturuyordu. Beni görünce, "Ka­be'nin Rabbi'ne yemin olsun ki onlar büyük hüsrandadır" dedi. Ben "Anam-babam sana feda olsun, kimdir onlar?" dedim. Buyurdu ki: "Malı fazla olan­lardır. Ancak böyle, bu şekilde, şu şekilde, arkasına, sağına, soluna (harca­yan) kimse müstesnadır. Fakat böyle insanlar çok azdır".                                                                                    (Müttefekun Aleyh, Mişkât)

İZAH: Hz. Ebû Zer radıyallahu anh Sahâbe-i Kiram'ın zahidlerindendir. Bu konu önceden de geçmişti. Rasûlullah sailallahu aleyhi veseiiem'm ona bakarak böyle buyurma­sı gerçekten Ebû Zer için bir teselli idi. Ta ki o kendi yokluk ve zühdünü hiçbir zaman aklına getirmesin. Bu mal ve eşyanın çokluğu haddi zatında sevimli bir şey değildir. Aksine büyük bir hüsran ve zarara sebep olacak şeydir. Açıkçası bu, Allahu Teâlâ'dannafil kalmaya sebep olmaktadır. Günlük hayatımızda görüyoruz ki darlık ve yoksul­luk olmadan Allah'a yönelme çok az oluyor. Şüphesiz ki, Allah ceiie ceiaiuhu'nun kendi­lerine tevfik verdiği ve gerektiği zaman nerede ve hangi tarafta ihtiyaç varsa, ona göre dört bir yanlarına cömertlik ellerini uzatan kimseler, için mal zararlı değildir. An­cak bizzat Rasûlullah sailallahu aleyhi veseiiem böyle insanların az olduğunu söylemiştir.Genellikle malın çokluğu fışkı fücur, başıboşluk ve nefse düşkünlüğü bera­berinde getirmektedir. Bununla birlikte yersiz harcamalar, ün ve şöhret için yapı­lan masraflar servetin en basit cilvelerindendir. Düğün merasimleri ve diğer ce­miyetlerde gereksiz ve yersiz milyonlarca lira harcanır, ama Allah adına muhtaç­lara, açlara harcamaya gelince imkanlar elvermez?!Bir hadiste buyuruluyor ki: "Dünya malı fazla olanın ahirette sermayesi az olacaktır. Ancak helal yoldan kazanan ve şöyle böyle harcayan kimse müstesna"[50] Önceki hadiste olduğu gibi bu hadiste de şöyle böyle diye oraya buraya harca­maya işaret edilmiştir. Gerçektende oraya buraya harcayan bir kimse için mal, izzet ve ziynettir. Kimde malı sayarak ve bağlayarak bir köşeye koyarsa bu mal o kimse için her çeşit afetlerin öncüsüdür, ki sahibini helak eder. Kendisi de sahi­binin elinde zayi olur gider. Bu merhametsiz ve zalim mal, bir kimseden ayrılma­dıkça ona din ve dünya faydası sağlamaz.

4) Ebû Hureyre radıyallahu anb'dan rivayete göre Rasûlullah sailallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Cömert insan Allah'a yakın, Cennet'e yakın ve insanlara yakındır. Cehennem'den uzaktır. Cimri insan Allah'tan uzak, Cen-net'ten uzak ve insanlardan uzaktır. Cehennem'e yakındır. Şüphesiz cahil bir cömert Allah indinde abid olan bir cimriden daha sevimlidir".                                                      (Timizi, Mişkât)

İZAH: Yani nafile namazları az kılan ancak cömert olan bir kişi, çok ibadet eden ve uzun uzun rekatlı nafileler kılan kimseden daha çok Allah'a sevimlidir. Hadiste geçen Abicföen kasıt bol bol nafile kılan demektir. Farzları kılmak zaten cömert olan veya olmayan herkes üzerine farzdır.İmam Gazali rahmetuliahi aleyh naklediyor ki: Hz. Zekeriyya aieyhisseiam'm oğ­lu Yahya alâ nebiyyina ve aleyhissalâtü vesselam bir gün şeytana şöyle bir soru sordu; "Sen en çok kimi sever ve kimden nefret edersin?" Şeytan şöyle dedi; "Ben en çok cimri olan mü'mini sever ve fasık olan cömertten nefret ederim". Yahya atey-hissetim; "Bu nasıl oluyor?" deyince, Şeytan; "Cimri adam, cimriliğinden dolayı beni rahatlandırır. Yani onun cimriliği zaten Cehennem'e gitmesine yeter. Ancak beni devamlı düşündüren fasık olup da cömert olan kişidir. Olur ki, Allahu Teâlâ cömertliğinden dolayı onu bağışlar"[51] Yani şeytan şunu demek istiyor: "Eğer Alla­hu Teâlâ o kişinin cömertliğinden dolayı, herhangi bir anda ondan razı olursa, Allah'ın rahmet ve mağfireti karşısında ömür boyu işlenmiş olan fışkı fücurun ne hakikati olabilir ki? O her şeyi affedebilir. Bu durumda benim o kişiye bir ömür boyu günah işletmeye çalışmamın hepsi zayi olacaktır".Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cömertlik eden insan Allahu Teâlâ'ya hüsnü zan ettiği için bunu yapar. Cimrilik yapanda Allahu Teâlâ hakkında yanlış düşündüğü için bunu yapar"[52] Hüsnü zandan maksat kişinin şöyle düşünmesidir: Bu malı veren Allah tekrar verme gücüne sahiptir. Böyle bir kimsenin Allah'a ya­kın olmasında ne şüphe olabilir ki? Allah hakkında kötü zan yapmanın manası ise, kişinin Bu mal biterse bir daha nereden gelecek? diye düşünmesidir. Böyle bir kimsenin Allah cette ce/a/u/iu'dan uzak olması açıktır. Çünkü o Allah'ın hazinesi­ni sınırlı zannetmiştir. Halbuki gelir ve kazanç sebeplerini yalnız Allah yaratmış­tır. O sebeplerle mahsulün meydana gelmesi de O'nun kudretine bağlıdır. O dilemezse esnaf ellerini ovuşturarak oturur. Çiftçi tohumu eker ama mahsul çıkmaz. Mademki bütün bunlar yalnız O'nun ihsanından dolayıdır. Öyleyse Bir daha nereden gelecek? demenin ne manası vardır? Ancak bizler dilimizle bunu ikrar ettikten sonra kalplerimizle bu malın sadece Allahu Teâlâ'nın ihsanı olduğu­nu, onda bizim hiçbir müdahalemiz olmadığını düşünmüyoruz. Ama Sahabe-i Kiram radıyatiahu anhum kalpleriyle "Bütün bunlar Allah'ın ihsanıdır. Bugün veren Allah yarın da verir" diye düşünüyorlardı. Bundan dolayı onlar bütün mallarını harcamakta zerre kadar tereddüt etmiyorlardı.

5) Ebû Hureyre radıyaiiahu anh'dan rivayete göre Rasûlullah saiiaüahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Cömertlik Cennet'te bir ağaçtır. Kim cömert olursa o ağacın bir dalından tutunmuş olur. O dal o kişiyi Cennet'e sokuncaya kadar bırakmayacaktır. Cimrilik de Cehennem'deki bir ağaçtır. Kim cimri olursa o ağacın bir dalına tutunmuş olur. O dal onu Cehennem'e sokuncaya kadar bırakmayacaktır".                      (Beyhaki, Mişkât)

İZAH: Şuhh cimriliğin en yüksek derecesidir. Bu konu birinci bölümün ayetleri arasında 28. sırada geçmiştir. Yukarıdaki hadiste mana açıktır. Şöyle ki; cimrilik Cehennem ağacı olduğuna göre, kim onun dalından tutunup tırmanırsa varacağı yer ancak Cehennem olur. Bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Cennet'te bir ağaç vardır ki, onun adı Seha'dır. Cömertlik ondan doğar. Cehennem'de bir a-ğaç vardır ki, adı Şuhh'dur. Cimrilik de ondan doğar. Cimri olan insan Cennet'e girmeyecektir"[53] Daha öncede birkaç defa bilindiği üzere Şuhh cimriliğin en âlâ derecesidir. Bir başka hadiste şöyle geçmektedir: "Cömertlik Cennet ağaçların­dan bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmaktadır. Kim onun bir dalından tutarsa o dal onu Cennet'e ulaştırır. Cimrilik de Cehennem ağaçlarından bir ağaçtır. Dalla­rı dünyaya sarkmaktadır. Kim onun bir dalından tutarsa, o dal onu Cehennem'e ulaştıracaktır"[54] Şu açıktır ki, istasyona yürüyerek giden bir adam, şüphesiz ki bir süre sonra istasyona ulaşır. Aynı şekilde bu dallar hangi ağaca aitse, onun dal­larına tutunup tırmanan kimseyi dikili olduğu yere ulaştıracaktır.

6) Ebû Hureyre radıyaiiahu anh'dan rivayete göre Rasûlullah saiiaitahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Kişide bulunan en kötü âdetlerden biri sabrı tü­keten cimrilik, diğeri de canı çıkaran korku ve yüreksizliktir".                                                                             (EbûDâvûd, Mişkât)

İZAH: Allahu Teâlâ da kendi yüce kelamında bu iki ayıba dikkat çekmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

"Gerçekten insan, sabırsız ve hırslı yaratılmıştır.'/ Başına bir felaket geldiği zaman feryat eder. / Kendisine hayır (mal) ulaşınca cimrileşir. / Ancak namaz kılanlar müstesnadır ki, / onlar namazlarına devam ederler. / Mallarından is­teyene de istemeyene de hak tanırlar. / Hesap gününe kesinlikle inanırlar. / Onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar. / Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz. / Onlar ki avret yerlerini (haramdan) korurlar. / Yalnız zevcelerine ve cariyelerine karşı müstesna. Çünkü onlar kınanmazlar. / Fakat bundan ötesini arayanlar haddi aşanların tâ kendileridir. / Onlar emanetlerine ve ver­dikleri sözlerine riayet ederler. / Onlar şahitliklerini dosdoğru yaparlar. / On­lar namazlarına devam ederler. / İşte bunlar, Cennetlerde ikram olunurlar".(Mearic-19-35)Yukarıdaki ayetlerde geçen konuların benzeri buna yakın ifadelerle kitabı­mızın başka bir bölümünde Müminûn suresinin başında geçmiştir.Hz. İmran bin Husayn radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem sarığımın ucundan tutarak şöyle buyurdu; "İmran! Allahu Teâlâ harcamayı sever. Malı tutmayı ve saklamayı sevmez. Onun için malını harca ve insanları yedir. Kimseye zarar verme. Yoksa (dünya ve ahiretteki) istek ve arzularında hep zarar edersin. Dikkatlice dinle! Allahu Teâlâ şüpheli durumlar ortaya çıktığında keskin görüşü sever (yani bir konunun caiz olup olmadığı hakkında şüphe olursa, o konuda derin bir görüşle iş yapmak gerekir. Öylesine göz ucuyla dilediğini yapıp geçmemelidir). Allah ceiie ceiaiuhu şehvet anında kâmil aklı sever (tâ ki, kişi şeh­vetin galebesinden dolayı aklını kaybetmesin). Birkaç hurma ile de olsa cömert­liği sever (yani kendi durumuna göre, fazla bir miktar olmasa da az bir şeyi ver­mekten utanç duymamalı, elinden geldiği kadar harcamaya devam etmelidir). Bir yılan veya akrebi öldürmek bile olsa Allah cesareti sever"[55] O halde ufak tefek korku veren şeyden korkmayı Allah sevmez. Kalpte bir korku meydana gelse bile onu açığa vurmamak gerekir. Aksine güç kullanarak o şeyi defetmek gerekir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'in ümmetine öğretmek gayesiyle nakledilen dua­ları arasında korkaklıktan Allah'a sığınmak da vardır. Ayrıca bir çok dualarda, korkaklıktan Allah'a sığınmak zikredilmiştir[56]

7) İbnİ Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'ln şöyle buyurduğunu işittim; "Komşusu yanında açken karnını doyuran mümin değildir".                                                                  

(Beyhaki,

İZAH: Şüphesiz ki, kimin yanında karnını doyurabileceği yemek varsa ve ya­nında da aç bir komşusu bulunuyorsa, o fakir komşu, açlık içinde kıvranırken, kar­nını doyurmak o kişiye asla ve asla yakışmaz. Öyleyse kendi karnını az doldurmalı ve komşusuna da yardım etmelidir. Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: "Yanında ki komşusunun aç olduğunu bildiği halde karnı tok geceleyen bana iman etmemiştir"[57] Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve­sellem şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü nice insanlar komşularının yakasından tutarak Allah'a şöyle diyeceklerdir; <Allah'ım bunu hesaba çek, çünkü o kapısını kapatmıştı ve ihtiyacından fazla olan şeyleri bile bana vermezdi>"[58] Diğer bir ha­diste Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: "Ey insanlar sadaka veriniz. Ben kıyamet günü o sadakaya şahitlik yapacağım. Belki sizden bazılarının gece doyduktan sonra yemeği artmakta iken amcasının oğlu geceyi aç olarak geçir­mektedir. Belki de sizden bazıları malını arttırmakta iken onun yoksul olan kom­şusu hiçbir şey kazanamamaktadır"[59] Yine bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: İnsanın cimri olması için <Ben hakkımı tam olarak alacağım, ondan zerre kadar bir şey bırakmayacağına demesi yeterlidir"[60] Yani akrabaları veya komşuları arasında bir bölüşme vs. olduğunda kendi hakkını tam olarak alma planları yapar. Basit şeylerinde, kıyısından ve köşesinden bir şeyler koparmaya bakar. Bu ise cimrilik alâmetidir. Eğer başkasının hissesine (fazla­dan) az veya çok bir şeyler gitse insan ölür mü?

8) Hz. İbni Ömer ve Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anftuma'dan rivayete göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Bir kadın bağlayıp tuttuğu ve nihayet açlıktan ölen bir kedi yüzünden azaba uğradı. Kadın, ona ne yiyecek bir şey verdi ne de yeryüzü haşaratından (fare vs. gibi) canlıları yiyip karnını doyurması için onu saldı".                                                                         (Müttefekun aleyh. Mişkât)

İZAH: Hayvan besleyenlerin mesuliyetleri çok ağırdır. Çünkü o hayvanlar ko­nuşamadıklarından dolayı kendi ihtiyaçlarını ifade edemezler. Bu durumda onların yeme ve içmelerini gözetmek çok önemli ve gereklidir. Bu hususta cimrilik etmek, kendi kendini azaba atmak için hazırlamaktır. Pek çok insan hayvan beslemeye çok meraklıdır. Ancak onların ot ve yemlerine masraf ederken canlan çıkmaktadır.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/fem'den çeşitli hadislerde değişik ifadelerle bu konu şu şekilde nakledilmiştir:"Bu hayvanlar hakkında Allah'tan korkunuz". Bir gün Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem gidiyordu. Mübarek gözüne bir deve ilişti.

 (Açlık veya zayıflıktan dolayı) karnı sırtına yapışmıştı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah'tan korkunuz. Onlar iyi haldeyken onlara binin ve iyi bir haldeyken onları (kesin) yiyin".Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem'm âdeti, istinca yapmak için araziye çık­maktı. Bir bağda yada bir tepenin arkasında ihtiyacını görürdü. Yine bir defa­sında böyle ihtiyacı için bir bağa gitti. Orada bir deve duruyordu, Rasûlullah saliai-lahu aleyhi veseiiem'i görünce homurdanmaya ve gözlerinden yaşlar akmaya baş­ladı (şu bilinen bir şeydir ki, musibete uğrayan biri derdiyle ilgilenecek birini gö­rünce kalbi hislenir). Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onun yanına gitti. Bağlı ol­duğu kulağının üzerini şefkatle okşadı ve "Bu devenin sahibi kimdir?" diye sordu. Ensardan bir adam yanaştı ve "Benim" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem; "Seni bu devenin sahibi kılan Allah'tan korkmuyor musun? Bu deve seni şikayet ediyor. Sen onu aç bırakıyor ve ona fazla iş yaptırıyormuşsun" buyurdu. Başka bir hadiste şöyle geçmektedir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem gözü dağlanmış bir merkep gördü ve "Henüz siz, benim hayvanın gözünü dağlayan veya yüzüne vuran kimseye lanet ettiğimi bilmiyor musunuz?" buyurdu. Bu rivayetler Ebû Dâvûd'da zikredilmiştir. Bunlardan başka daha değişik rivayetler de hayvanların bakımında kusur edilmemesi hakkında uyarılar yapılmıştır.Hayvanların durumu böyle olunca ve onlar hakkında bunca uyarılar yapılmış­ken Eşrefül Mahlukat yani yaratıkların en şereflisi olan insanın durumu gayet açıktır ve çok önemlidir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Geçimini üzerine aldığı biri­ni zayi etmek (telef etmek) günah olarak insana yeter". Öyleyse insan bir hayvanı bir ihtiyacından dolayı yanında tutuyorsa onun yemesinde cimrilik edipte "kim bilecek, kimin haberi olacak ki?" diye düşünmesi kendi kendine büyük zulümdür. Ne kadar gizli yapılırsa yapılsın bilen, her şeyi bilmekte, kâtipler her şeyin raporunu tutmak­tadırlar. Bu afet cimrilikten kaynaklanmaktadır. Çünkü insan, hayvanları binek veya ziraat veya süt almak yada başka bir iş yaptırma ihtiyacından dolayı beslemektedir. Ancak onun için para harcarken pintiliğinden dolayı (neredeyse) canı çıkmaktadır.

9) Hz. Enes radıyailahu an/j'dan rivayete göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem şöyle buyurdu: "Ademoğlu kıyamet günü bir kuzu gibi (zayıf ve zelilolarak) getirilir ve Allah'ın huzuruna dikilir. Allahu Teâlâ ona <Ben sana mal verdim. Hizmetçiler verdim. Sana nimetlerimi yağdırdım. Sen bu nimetler için­de ne yaptın?> der. O kişi <Ya Rabbİ ben malı topladım. (Kendi çalışmamla) onu çoğalttım. Önceki halinden daha çok olduğu halde onu bıraktım (ve gel­dim). Beni dünyaya döndür de onların hepsini alayım sana getireyim> der. Allahu Teâlâ, <Ahîret için azık olarak önceden gönderdiklerini Bana göster> buyurur. O önceki sözünü aynen tekrar ederek, <Ya Rabbi o malı topladım ve çoğalttım. Önceki halinden daha fazla olarak bırakıp geldim. Sen beni dünyaya geri gönder. Onların hepsini alıp Sana getireyim (yani bol bol sadaka vereyim de onların hepsi buraya benim yanıma gelsînler)> diyecektir. O kulun ileriye gönderdiği hiç bir hayrı çıkmayınca, o Cehennem'e atılacaktır".                                                                                                        (Tirmizi,

İZAH: Bizim ticaret, ziraat ve diğer yollarla, para kazanmak için çektiğimiz bütün emek ve meşakkatlerin maksadı ihtiyaç anında yanımızda birikmiş bir şey­lerin olmasıdır. Ne zaman hangi ihtiyacın doğacağı bilinmez. Ancak asıl ihtiyaç vakti mutlaka gelecek ve mutlaka o gün çok şiddetli olan ihtiyaç da ortaya çıka­caktır. Ve şu kesindir ki, o vakit sadece insanın kendi hayatında iken Allahu Teâ-lâ'nın hazinesine yatırdığı şeyler işe yarayacaktır. Çünkü hem o birikenler tam olarak verilecek hem de onlar Allah ceiie ceiaiuhu tarafından artırılacaktır. Ancak bizler o tarafa çok az iltifat ediyoruz. Halbuki bu dünya hayatı ne kadar uzun o-lursa olsun mutlaka bir gün sona erecektir. Ahiret hayatı ise hiç bitmeyecektir. İn­sanın dünya hayatındaki sermayesi tükenirse çalışıp kazanabilir. Dilenip de öm­rünün günlerini geçirebilir. Ancak ahiret hayatında çalışıp kazanmanın bir yolu yoktur. Orada azık olarak sadece ileri gönderilen şeyler işe yarayacaktır.Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyuruyor: "Ben Cennete girince onun iki tarafında altın suyu ile yazılmış üç satır gördüm: Birinci satırda yazılmıştı, ikinci satırda şöyle yazılıydı;İleri gönderdiklerimizi bulduk, dünyada yediklerimiz kâr kaldı. Geriye bırak­tıklarınızdan dolayı zarar ettik. Üçüncü satırda ise şöyle yazıyordu;Ümmet günahkar, Rabb ise bağışlayıcıdır.[61]Birinci bölümde 6. sıradaki ayette şöyle bir ifade geçmişti: "O gün ne bir ti­caret, ne bir dostluk ne de bir şefaat fayda verecektir". Aynı bölümün 30. sırasın­daki ayette Allahu Teâlâ'nın şöyle buyurduğu geçmişti: "Her şahıs yarın için ne gönderdiğine baksın". Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "İnsan öldüğünde melek­ler ona <Hesaba ne kadar meblağ yatırdın, Yarın için ne gönderdin?> diye sorar­lar, insanlar ise, <Geriye ne kadar mal bıraktı?> diye sorarlar"[62]Bir başka hadiste Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseiiem şöyle sormuştur: "Siz­den kime varisinin malı kendi malından daha sevimlidir?" Sahabeyi Kiram, "Ya Rasûlallah bizden kendi malı,