İÇİNDEKİLER

Nazım Muhammed Sultan

Ana Çizgileriyle İslam

Ameller Niyyetler İledir

İslâm, İmân, İhsan

İslâm'ın Esasları

İnsanın Yaratılışı Ve Son Hali

Bid'atler Merduttur

Helal Ve Haram

Din Nasihattir

Müslümanın Saygı Duyulması Gereken Hakları

Takat Ve Yükümlülükler Dengesi

Helal Kazanç Ve Dua'nın Kabulü

Şüphelilerden Uzak Durmak

Faydasız Şeyleri Terketmek

İslâm Kardeşliği

Müslümanın Canı Koruma Altındadır

Güzel Söz, Misafir Ve Komşu Hakkı

Kızmamak

Herşeyde İyilik Ve Güzellik

Takva Ve Güzel Ahlâk

Allah'ın Çizdiği Sınırlan Korumak

Haya İmandandır

Allah'a İman Ettim" De Sonra Dosdoğru Ol

Cennete Giden Yol

Her Hayır Bir Sadakadır

Yüce Allah'ın Lütufları

Allah'ın Lütfü Ve Rahmetinin Genişliği

İnsanlar Arasını Düzeltmek, Adalet Ve Yardım

İyilik, Güzel Ahlâk Ve Günah

Sünnete Bağlılık Ve Bid'atlerden Uzaklaşmak

Cennet'e Götüren Ve Cehennem'den Uzaklaştıran Yollar

Allah'ın Sınırlarına Bağlılık

Zühd'ün Gerçek Mahiyeti

Zarar Ve Zararla Karşılık Vermek

İslâm Yargı Hukukunun Esasları

Kötülükten Alıkoymak İmandandır

İslâm Kardeşliği Ve Müslümanın Hakları

Hayır Yolları

Yüce Allah'ın Adaleti, Lütfü Ve Kudreti

Yüce Allah'a Yakın Olmanın Ve Sevgisine Erişmenin Yolları

Dinde Zorluk Yoktur

Dünya Âhiretin Tarlasıdır

Peygamber'e Uymak İmanın Bir Gereğidir

Yüce Allah'ın Mağfiretinin Genişliği

Ana Çizgileriyle İslam

ANA ÇİZGİLERİYLE İSLAM

NEVEVİ KIRK HADİS ŞERHİ

Hutbetu’l-Hace

Guraba Yayınevinin Mukaddimesi

Nevevî'nin Kırk Hadis Şerhi

İMAMNEVEVÎ

Nesebi Ve Hayati:

İlmî Hayatı:

Ahlâkı:

İlmî Mevkii

Vefatı:

Eserleri:

İmam Nevevî'nin Mukaddimesi

Nevevî'nin Mukaddimesine Dair Bazı Mülâhazalar

Teşvik Ve Korkutma (Terğîb Ve Terhîb) Konularında Zayıf Hadis Rivayet Etmenin Şartlan

 

 

 

ANA ÇİZGİLERİYLE İSLAM

NEVEVİ KIRK HADİS ŞERHİ

 

Hutbetu’l-Hace[1]

 

Hamd, ancak Allah içindir. O'na hamdeder, Ondan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, kötü amellerimizden O'na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve orta­ğı yoktur. Ve şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.

"Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin."(âı-i imran-. 102)

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yara­tan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabb'iniz-den sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Al­lah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Al­lah sizin üzerinizde gözetleyicidir.'VMsa. i)

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin, ki Al­lah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasûlüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur."(Ahzâb: io-iı)

Bundan Sonra:

Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah'ın Kelam'ı, yolların en ha­yırlısı Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yoludur. Amellerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine so­kulan her amel bid'at, her bidat sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.

Rahman ve Rahîm Allah'ın Adıyla

Nazım b. Sultandan değerli kardeşi Abdullah b. Abdülhamid'e (Guraba Yayınevi)

Allah'ın Selamı rahmet ve bereketi üzerinize olsun, dedikten sonra;

"Kavaid ve Fevaid min el-Erbain en-Neveviyye" adını taşıyan kitabımın Türkçe'ye tercüme ettirilmesinde, basılıp Türkçe konuşan kardeşlerimiz arasında yayılmasında -faydasının yaygınlaşması için- benim açımdan her-gangi bir sakınca yoktur.

Cenab-ı Allah'a hamd olsun.

Kardeşiniz Nazım b. Muhammed Sultan Mahmud el-Misbâh

(İmza)

13 Züikade 1416 01.02.1996[2]

 

Guraba Yayınevinin Mukaddimesi    

 

İmam Nevevî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- "kırk hadis" seçip aynen, "özlü sözler" söyleme lütfuna mazhar olmuş Hz. Peygamber'in buyrukların-dan iki hadis daha ekleyerek toplam "kırkiki hadis" derlemiş oldu.

Nevevî, bu hadisleri "dinin itikadî ve fıkhı hükümleri"ni kapsamlı bir şe-j kilde gözler önüne sermek amacıyla seçmiş bulunuyor. Bu hadislerin her biri, ilim adamları tarafından İslâm'ın temel kaidesi olmakla nitelendirilmiş dinin çok büyük bir esasını ihtiva etmektedir.

Dinin temel ve fen'î hükümlerini ihtiva eden bu hadislerin taşıdıkları önem ve bunları derleyenin ihlâsı dolayısıyla, ümmet tarafından bu "kırk hadis" kabul görmüş, ilim adamları bu hadisleri açıklamaya, bunlardan hü­kümler çıkarmaya, öğrenciler ezberleyip incelemeye önem vermişlerdir. Yüce Allah'ın bu hadisleri ümmete oldukça faydalı kılmasının sebebi işte budur.

İhtiva ettiği hayr ve bereketler dolayısıyla bu değerli esere ilim adamla­rının oldukça değer verdiklerini gördüğümüzden, biz "Guraba Yayınevi" olarak, İslâmî uyanışın değerli erleri olan kardeşlerimize bu "Kırk Hadis Şerhi"ni sunmayı şerefli bir hizmet kabul ettik.

Hadis açıklamalarının basit ve kolay olması, elinizdeki eserin bir ayrıca­lığıdır. Okuyucu zorlanmadan bu açıklamaları anlayabilir; herbir hadis çer­çevesinde ilim adamlarının görüşlerini özetle bulacağı gibi, Kitap ve Sün­netten delilleri de görebilecektir. Bu sebeble bu eserin, sahasında kapsamlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bizzat okuyucu kendisini küçük çapta bir İslâmî ilimler ansiklopedisi ile karşı karşıya görecektir. Şöyîeki; İtikad ile ilgili bir hadisi okundu mu, bu hususta sorunlarının doyurucu cevabını bulacaktır ve diğer bütün hususlar­da bu, böylece sürüp gitmektedir.

Bu eserin ayırıcı bir diğer özelliği, müellifi ve sârini olan Muhammed Nâzım b. Muhammed b. Sultan Mahmûd el-Misbâh (Kuveyt, 1951)m, Al­lah'ın yoluna çağıran davetçi bir şahsiyet olmasıdır. Ayrıca Kuveyt şehri "Ulu Camii1'nin de imam-hatibidir. "İslâm Kültürünü İhya Cemiyetinin ida­me meclisi ve aynı cemiyetin "fetva kurulu" üyesidir. Davet ve ders verme­de oldukça gayretli ve geniş alanlarda faaliyeti olan bir şahsiyettir. Çeşitli kamplarda ve toplantılarda pekçok dersler ve konferanslar vermiştir.

Fıkha, davete, vaaz ve ahlakiyyata dair sesli ve görüntülü bir çok kaseti elden ele dolaşmaktadır.

Kuveyt Şehrinde fazilet sahibi bir çok hocadan ilim tahsil etmiştir. Bun­ların bazıları: Prof. Dr. Muhammed b. Süleyman el-Aşkar, Prof. Dr. Hasan Eyyüb, Prof. Dr. Abdurrahman b. Abdulhalik el-Yûsuf, Prof. Dr. Muham­med Ali el-Mısrî, Prof. Dr. Ebû Yûsuf Abdurrahman b. Abdussarned, Ab-dulhamid Ebu'r-Rîş, Abdullah b. Halef.     

Değerli eserlerinden bir kaçı:             

1. Kavaıd ve Fevaıd (elinizdeki eser)

2.  el-Kutûfud-Dâniye                      

3. Hidâyetu'n-Nâsik H-Ahkâmi'1-Menâsik 

4. Muhtasaru Ahkâmi'1-Hayz.

5. "Benden Tebliğ Ediniz..." unvanlı konferanslar dizisi. BünMn bir kısmı faydalı kitapçıklar halinde neşredilmiştir:                           

1. Hz. Lût'un kavmini daveti                                                  

2.  Allah için sevmek ve nefret etmek

3. Zulüm

4. İbtilâ                                                                              

5.  Müslüman ve Yabancı kadın arasındaki ilişkilerin ilkeleri

6. Hüsu'l-în'in nitelikleri

7.  Namaza dair Fıkhî sorulara cevaplar

8. Evlilik Hukuku

9. Affın ahlâki değeri

10. Kıblenin değiştirilmesinden çıkan sonuçlar

11. Haram aylar

Burada değerli müellifimiz'e eserin tercüme, basım ve yayın haklarını Yayınevimize verdiğinden dolayı teşekkür etmeden geçemiyoruz. Allah'tan onu mükafatlandırmasını da niyaz ederiz.

Sözlerimizin sonunda, Yüce Allah'tan bu İlâhî Davete, Allah yolunda kınayanın kınamasından çekinmeyen yiğit davetçiler ihsan etmesini, çalış­malarını bereketlendirmesini, niyetlerimizi halis, amellerimizi başarılı kılma­sını, görüşlerimizi doğrultup yükümlülüklerimizi emanetle yerine getirmeyi nasip etmesini, atamız İbrahim'in dinine iletmesini,dileriz; ki böylelikle bu ülkede ve İslâm âleminin başka yerlerinde Tevhidi ve peygamberlerin dave­tini yaymak şerefine nail olalım. Rabbİm, bizleri yolunda çalışan salihlerden kılsın. Bütün amellerimizi kabul buyursun! Şüphesiz O, çok cömert ve çok lütufkârdır.

Allah, peygamberimiz Muhammed'e, aile halkına, ashabına ve Kıyamet Gününe kadar onu dost bilip izinden gidenlere salât ve selâm eylesin. [3]

 

Nevevî'nin Kırk Hadis Şerhi

 

Rahman Ve Rahim Allah'ın Adıyla.

Hamd, hiç şüphesiz Allah'ındır. O'na hamdederiz, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi doğru yola iletirse, onu kimse saptıramaz. Kimi de saptıracak olursa, onu kimse doğru yola iletemez. Şehâdet ederim, ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, O, birdir, tektir; hiçbir ortağı yoktur. Yi­ne şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.

"Ey iman edenler, Allah'tan gerektiği gibi korkunuz ve ancak müslü-manlar olarak ölünüz." (Animrân, 3/102)

"Ey insanlar, sizi tek bir candan yaratan, ondan da eşini vareden, her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabb'inizden korkun. Yine kendisinin adıyla birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akra­balık (bağını kesmek) tan da sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gö-zetleyiçidir." (en-Nisâ, 4/ıy, "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah), amellerinizi ıslah etsin, günahlarınızı bağışlasın. Kim Al­lah'a ve Rasûlüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur." (ei-Ahzâb, 33/70-71). îmdi;

Şüphesiz en doğru söz Allah'ın Kitab'ıdır. En güzel hidâyet Muhammed (s.a.s.)'in gösterdiği yoldur. İşlerin kötü olanı ise sonradan uydurulmuş olanlardır. Sonradan uydurma her şey bir bid'atür, her bir bid'at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.

Nevevî'nin -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- derlediği "kırk hadis"in bü­yük bir önemi vardır. Çünkü bu kırk hadis, Hz. Peygamber'in "cevâmiu'l-kelim[4] diye bilinen özlü sözleridir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bana sözlerin başlangıçları (fevâtih), özlüleri (cevâmi1) ve sonraları (hevâtim) verildi.[5]

Bu kırk hadisten her birisi dinin temel kaidelerinden birisidir. Aynı şe­kilde bunların her birisi oldukça büyük ve pek çok faydalar da ihtiva etmek­tedir. Bu hadisleri ezberleme ve gereği gibi kavramaya muvaffak olan bir kimse, nübüvvet mirasından büyük bir pay elde etmiş ve dinî meseleleriyle ilgili olarak azımsanmayacak bir miktar Öğrenmiş olur.

İşte bundan dolayı eskiden beri müslümanlar, bu hadisleri okullarda ye­ni yetişmekte olan nesile ezberletmeye önem veregelmişlerdir. İlim adam­ları da bu hadisleri hem avama hern havâssa ders yoluyla öğretmeye ve açıklamaya önem vermişlerdir. Bu kırk hadisi şerh edip açıklayanlar arasın­da şunlar vardır:

1- Bunları derleyen Nevevî, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun,

2- İbn Dakikivid,

3- İbn Receb, "Câmiu'1-Ulûm ve'1-Hikem" adı altında,

4- İbn Hacer el-Heytemî, "Fethu'l-Mübîn bi Şerhi'I-Erba'în" adı altında,

5- Dr. Mustafa el-Boğa ve Muhyiddin Misto, "el-Vâfî fî Şerhi'I-Erba'în en-Neveviyye" adıyla.

Ben de bazı kardeşlerime bu kırk hadisi ders olarak okuttuğum sırada, gerek hazırlanırken, gerekse bunları ders olarak okuturken, çok büyük fay­dalar sağladığımın farkına vardım. Bu kırk hadisten elde ettiğim faydaları yazı yoluyla da müslüman kardeşlerime ulaştırmak istedim. Birden çok yer­de verdiğim konferanslar yoluyla da bunları sözlü olarak anlatmak imkânına mazhar^oldum. Bu faydaları yazmak suretiyle yazı alanında da müslümanlara bir hizmet sunmuş olabileceğimi tahmin ettim. Çünkü yazı, alanı din ilimlerinin yayılmasında büyük bir öneme sahiptir. Aynı şekilde yazı alanı, hayatta da, ölümden sonra da büyük bir sevap ve mükâfat ka­zanmak için çok önemli bir alandır.

Bu kırk hadisi açıklarken ileri gelen ilim adamlarının sözlerine dayandım. Bundan dolayı bir hadisi şerhederken onların sözlerini hiç değiştir-meksizin naklettiğimi göreceksiniz. Çünkü ben henüz yolun başında bulu­nuyorum. Yolun başında bulunan kimsenin ise aynı alanda kendisinden öncekilerin attığı adımlarla aydınlanması gerekir.

Din; dine sağlam bir şekilde bağlılığı, hıfzının çokluğu, Kitap ve Sünne­tin naslarını Allah'ın ve Rasûlünün kendilerinden övgüyle söz etmiş olduğu selefin yoluna uygun olarak anladığı kabul edilen kimselerden başkasından öğrenilmez. Bu hadisleri açıklarken şöyle bir yol izledim.

1- İleri gelen ilim adamlarına göre, açıkladığım hadisin önem ve duru­munu ortaya koymak.

2- Hadisin ele aldığı her bir meseleyi uygun bir başlık altında zikredip özetle açıklamak.

3- Hadisi açıklarken sözlerini aktardığım ilim adamlarının kısa bir bi­yografilerini vermek.

4- İlim adamlarının hadisten çıkartmış olduğu bilgi ve hükümleri özetle söz konusu etmek.

Benim ortaya koyduğum bu çaba oldukça mütevâzidir. Çünkü meşgale­lerimiz pek çok ve yeterli zaman bulamamaktan şikâyetçiyiz. Allah'tan bu­nu müslümanlara faydalı kılmasını ve bu sayede hayatımda da, ölümümden sonra da bana ecir ve mükâfat yazmasını dilerim. Çünkü O bunu yapabilir ve buna güç yetirir.

Sözlerimizin sonunu âlemlerin Rabb'ı olan Allah'a hamdederek bağla­yalım.

Nâzım Muhammed Sultân[6]

 

İMAMNEVEVÎ

 

Nesebi Ve Hayati:

 

Nevevî'nin kendisinden başlayarak geriye doğru nesebi şöyledir: Yahya b. Şeref b. Mürrî Hasen b. Hüseyin b. Hizam en-Nevevî. Künyesi Ebû Zekeriyyâ Muhyiddîn'dir. Nevevî, Şam'ın güney taraflarında Havran kasa­balarından Neva diye bilinen bîr yerde, hicrî 631 yılı Muharrem ayında dün-yaya geldi.

Henüz küçük yaşta iken Allah, O'nun kalbine din ve ilim sevgisini yer­leştirmişti. O bakımdan Kur'ân-ı Kerim'i hıfzetmiş idi. İlmî hayatının oluş­masında babasının ilim talebine teşviklerinin oldukça büyük bir rolü olmuş­tur. [7]

 

İlmî Hayatı:

 

Nevevî, köyünden Şam'a geçerek er-Revâhiyye medresesinde yerleşti. İlim talebinde oldukça gayret sahibi idi. Dörtbuçuk ayda "et-Tenbîh" adlı eseri ezberledi. Senenin geri kalan aylarında "el-Mühezzeb"in dörtte birini hocasına ezberden okudu. Şafiî fıkhında, hadis ve lügat ilimlerinde büyük bir ilim sahibi olacak seviyeye gelinceye kadar ilim deryalarına dalmaya de­vam etti. Bir taraftan ders vermekle uğraşırken, el-Eşrefiyye'deki Dâru'l-Hadis'in Meşihat (rektörlük) makamını da üstlendi. [8]

 

Ahlâkı:

 

Nevevî, Rabbânî bir âlimdi. Dünya hayatında zâhid, vera' sahibi, vakur ve heybetli bir kişi idi. Allah'a itaat dışında adeta bir an dahi geçirmezdi. İyiliği emreder, kötülükten nehyederdi. Yöneticilere öğüt verir, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmazdı. Bu alanda, Zahir Baybars'a ya­zıp ona nasihatte bulunup emirler verdiği, öğütler tevcih ettiği risaleleri var­dır. [9]

İlmî Mevkii

 

Nevevî'nin, çağdaşı olan âlimlerin de kabul ettiği büyük bir ilmi mevkii vardır. Bıraktığı eserlerden hareketle, O'ndan sonra gelen ilim adamları da O'nun bu mevkiini kabul etmişlerdir.

Şeyh Kutbuddîn el-Yûnînî der ki: "İlim, vera', ibadet, azla yetinmek ve hayatın sıkıntılarına katlanmak hususunda zamanında biricik idi.[10] Şeyh b. Farah der ki: "Şeyh Muhyiddin üç mertebeyi elde etmişti. Bu mertebele­rin her birisi şayet bir kişide bulunsaydı, hiç şüphesiz bundan dolayı o kişi­den feyz almak için yolculuk yapılabilirdi: İlim, zühd ve iyiliği emredip mün-kerden alıkoymak.[11]

 

Vefatı:

 

Nevevî, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- hicri 676 yılı Recep ayının 24' ncü gününde Nevâ'da vefat etti. Kabri halen bilinmektedir. Vefatında yaşı 45'i aşmamakla birlikte, mübarek bir ömür sürdü. Ömrünü ibadet, itaat, öğrenmek, öğretmek ve te'lifle geçirdi.

Bilindiği kadarıyla Nevevî, -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- evlenmemiş­ti. Çünkü geçimi annesi ve babasından, ancak yetecek kadar geliyordu ve yoksul birisi idi.[12]

 

Eserleri:

 

Nevevî, din ilimlerinin çeşitli alanlarında oldukça değerli eserler bıraktı. Bu eserlere muttali olan, bu ilim adamının büyüklüğünü takdir eder. Nevevî'ye hem güçlü bir hafıza, hem hatırlama gücü, hem de nasları ince­den inceye kavrama kabiliyeti verilmişti. Birçok ilim dalında oldukça geniş bilgiye sahip fıkıh, usûl, ıstılahlar, lügat ve bunun dışındaki çeşitli dallarda oldukça yetkin idi. Bize bıraktığı birtakım eserler arasında şunları zikredebiliriz:

1- El-Minhac fi Şerhi Sahihi Müslim İbn'l-Haccâc

2- Tehzibü'l-Esmai ve'I-Lugât

3- Minhâcu't-Tâlibîn

4- ed-Dekâik

5- Tashihu't-Tenbîh fi Fıkhi'ş-Şâfiiyye

6- et-Takrib ve't-Teysir fî Mustalahi'l-Hadîs

7- Hilyetü'l-Ebrâr ve Şiâru'l-Ahyâr (Bu, "el-Ezkâr en-Neveviyye" diye de bilinir)

8- Hulâsatu'l-Ahkâm min Mübhemâtı Süneni ve Kavâidi'İ-İslam

9- Rıyâzu's-Sâlihîn min Kelâmı Seyyidi'l-Mürselîn

10- Bustânu'l-Ârifîn

11- eI-îdâhfi'l-Menâsik

12- Şirâzi'ye ait el-Mühezzeb'in şerhi

13- Ravzatu't-Tâlibîn (Fıkha dairdir)

14- et-Tibyân fî Âdâbi Hameleti'l-Kur'ân

15- el-Mekâsid (Tevhide dair bir risale)

16- İbnü's-Salâh'a ait Tabakât-ı Şafiiyye'nin muhtasarı

17- Menakibü'ş-Şâfiî (yazma)

18- Fıkha dair ve fetvalarının toplandığı kitap: el-Mensûrât

19- (Birtakırn mevizalar ihtiva eden) Muhtasâru't-Tibyân

20- Tecvide dair Menârü'I-Hüdâ fi'1-Vakfi ve'1-İbtidâ

21- el-Mübhemât min Ricâli'I-Hadis

22- Kırk Hadis... Bunları birçok ilim adamı da şerhetmiş bulunmaktadır.[13]

Yüce Allah'tan O'na mağfiret diler, geriye bıraktığı bu değerli ilmî eser­lerin ecrini Kıyamet günü kendisine vermesini, bizi de bu eserlerle fayda­landırmasını niyaz ederim. [14]

 

İmam Nevevî'nin Mukaddimesi

 

"Peygamber size ne verdiyse onu alınız." rei-Haşr, 59/7)

Rahman ve Rahîm Allah'ın Adıyla

Gökleri ve yerleri ayakta tutan, bütün yaratıkların işlerini çekip çeviren, Peygamberlerini -Allah'ın salât ve selâmı hepsine olsun- mükelleflere, onla­rı hidâyete erdirmek ve dinin hükümlerini kat'î delillerle, apaçık belgelerle açıklamak üzere gönderen, âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Bü­tün nimetlerine karşılık O'na hamdeder, lütuf ve keremiyle bunları daha da artırmasını O'ndan dilerim. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Bir ve tektir, ortağı yoktur; bir ve Kahhârdır. Kerim ve Gaffâr'dır. Yine şehadet ederim ki, bütün mahlukatın en faziletlisi, Kıyamete kadar ar­dı ardına gelecek seneler boyunca devam edecek mucizesi Kur'an-ı Aziz ile ve doğru yolu arayıp bulmak isteyen aydınlatıcı sünnetler ile mükerrem kıl­mış olduğu efendimiz Muhammed (S.A.S.)'in de O'nun kulu, Rasûlü, Pey­gamberi, habibi ve halili olduğuna şahidlik ederim. O efendimiz Muham­med (S.A.S.) ki Cevâmiü'l-Kelim (özlü sözler) ile müsamahakâr din ile özel ilâhî lutfa mazhar olmuştur. Allah'ın salât ve selâmı O'na, diğer Peygamber ve Rasûllere, onların hepsinin âline ve şâir salihlere olsun.

İmdi, biz Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Mes'ud, Muâz b. Cebel, Ebu'd-Derdâ', İbn Ömer, İbn Abbas, Enes b. Mâlik, Ebu Hureyre ve Ebû Said el-Hudrî'den, -Allah onlardan razı olsun- pek çok rivayet yoluyla ve değişik rivayet şekilleriyle Rasûlullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmekte­yiz:

Kim ümmetim(in hayrı) için dini ile ilgili kırk hadis ezberleyecek olursa, Kıyamet gününde Allah onu fakihler ve âlimler zümresinde haşredecektir.[15] Bir başka rivayette de:

Allah onu fakih ve âlim olarak hasreder" şeklin­dedir. Ebu'd-Derdâ rivayetinde ise:

Kıyamet gününde ben ona şefaatçi ve şâhid olurum[16] şeklinde; İbn Mes'ud'un rivayetinde:

Ona, Cennet kapılarından hangi­sinin dilersen gir, denilecektir" şeklinde, ibn Ömer'in rivayetinde de:

Alimler zümresinde yazılır ve şehidler zümresinde hasredilir" şeklinde zikredilmiştir.

Bununla birlikte, -rivayet yollan çok olsa dahi- hadis hafızları zayıf bir hadis olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir.

İlim adamları -Allah onlardan razı olsun- bu hususta sayılamayacak ka­dar çok eserler derlemişlerdir. Bu hususta eser yazdığını bildiğim ilk kişi Abdullah b. el-Mübârek'tir. Sonra Rabbânî Âlim İbn Eşlem et-Tûsî, sonra el-Hasen b. Süfyân en-Nesai, Ebû Bekr el-Âcurrî, Ebû Bekr b. İbrahim el-îsfahanî, Dârakutnî, Hâkim, Ebû Nuaym, Ebu Abdurrahman es-Sülemî, Ebu Saîd el-Mâlînî, Ebu Osman es-Sâbûnî, Abdullah b. Muhammed el-Ensârî, Ebu Bekr el-Beyhakî ve gerek mukaddimînden, gerek müteahhi-rînden sayılmayacak kadar pek çok kişi, bu kabilden eserler vermişlerdir.

Ben de bu önder ilim adamları ve îslâmın hadis hafızları olan bu kişilere uyarak "kırk hadis" derlemek hususunda Yüce Allah'tan istihare ile hayırlı­sını diledim. İlim adamları FezâiH A'mâl hususunda zayıf hadis ile amel et­menin caiz oluşunu ittifakla kabul etmişlerdir. Bununla beraber ben bu hu­susta bu hadise dayanmıyorum. Bunun yerine sahih hadisler arasında yer alan, Peygamber (S.A.S.)'in:

Sizden hazır bujunan hazır bulunmayana tebliğ etsin[17]  hadisi ile;

Benim söylediğim sözü işitip onu iyice belleyen ve işittiği gibi onu aynen başkasına bildiren kişinin

Allah yüzünü ak etsin[18] buyruklarına dayanıyorum.

Diğer taraftan ilim adamları arasından kimisi usûlü'd-dîne (itikadı esas­lara) dair kırk hadisler topladığı gibi, kimisi fürûa (fıkhı meselelere), kimisi cihâda, kimisi zühde, kimisi âdaba, kimisi de hutbelere dair hadisler derle­mişlerdir. Bunların hepsi de iyi maksatlardır. Allah bu maksatla hareket edenlerden razı olsun. Ben bir başka türlü kırk hadisin bütün bunlardan da­ha önemli olduğu görüşüne sahip oldum. Bunlar ise bütün bunları kapsaya­cak kırk hadistir. Bu hadislerin her birisi dinin kaidelerinden büyük bir kai­dedir. İlim adamları onu İslâm'ın etrafında dönüp dolaştığı hadis veya İslâm'ın yarısı, yahut üçte biri ya da buna benzer bir şekilde nitelediği ha­distir. Diğer taraftan bu kırk hadisin sahih olmasına, büyük bir çoğunluğu­nun Buhârî ile Müslim'in Sahihlerinde yer almasına dikkat ettim. Ezberlen­meleri kolay olsun, Yüce Allah'ın izniyle de onlarla genel bir şekilde fayda­lanılsın diye de senedlerini hazfederek zikrettim. Arkasından da hadislerde yer alan, herkes tarafından bilinemeyen lafızlarının nasıl okunması gerekti­ğine dair açıklamalar koydum. Âhirete rağbet eden her bir kişinin bu ha­disleri bilmesi gerekiyor. Çünkü bu hadisler oldukça önemli hususları kap­samakta, bütün itaatlere dikkat çekici bir özelliktedir. Bu da bu husus üze­rinde düşünenin açıkça görebileceği bir şeydir. Güvendiğim Allah'tır, işleri­mi O'na havale ediyor ve O'na dayanıyorum. Hamd ve nimet yalnız O'na-dır. Başarı ve hatalardan koruyan O'dur. [19]

 

Nevevî'nin Mukaddimesine Dair Bazı Mülâhazalar

 

A. Neuevî'nin hazırladığı kırk hadisinin mukaddimesinde ifade ettiği "İlim adamları Fezâil-i Amal hususunda- zayıf hadis ile amel etmenin caiz olduğunu ittifakla kabul etmiştir" şeklindeki sözü tartışılır bir iddiadır.[20] Çünkü ilim adamları arasında hem ahkâm hususunda, hem de fezâil husu­sunda zayıf hadis ile amel etmeyi uygun görmeyenler de vardır.

Muhammed Cemâlüddin el-Kâsımî der ki: "Bilinmeli ki, zayıf hadis hu­susundaki görüşler üç türlüdür: Birinci görüşe göre ne ahkâm ile ilgili hu­suslarda, ne de fezâile dair meselelerde zayıf hadis ile amel edilmez. Bu gö­rüşü İbn Seyyid'n-Nas, Uyunu'1-Eser adlı eserinde Yahya b. Maîn'den nak­letmiş, Feth el-Muğîs'te de bunu Ebû Bekr İbnü'l-Arabî'ye nisbet etmiştir. Buhârî ve Müslim'in bu husustaki kanaatlerinden açıkça anlaşılan da budur.[21]

Buna Buhârî'nin Sahih kitabına almak için hadislerde öngördüğü şart­ları ile îmam Müslim'in önceden belirtmiş olduğumuz gibi zayıf râvîler hak­kındaki ağır sözleri ile her ikisinin de sahih kitaplarında bu tür bir hadisi zikretmemiş olmaları delil teşkil etmektedir.[22]

İbn Hazm'ın -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- görüşü de budur. Çünkü o, "el-Milel ve'n-Nihal" adlı eserinde şöyle demektedir: "Doğu ve Batı ilim adamlarının, yahut büyük kalabalıkların büyük kalabalıklardan veya güveni­lir (sika) râvîlerin güvenilir kimselerden, Peygamber (s.a.s.)'e kadar bu şek­liyle ulaşmakla birlikte, rivayet yolunda yalan söylemekle yahut gafletle ya da durumu bilinmemekle (meçhul olmakla) tenkid edilmiş bir kişi varsa, müslümanlar bu hadisi kabul etmek görüşünde ise de bize göre; böyle bir hadise göre görüş belirtmek de, onu tasdik etmek de, böyle bir hadisi her­hangi bir şekilde delil kabul etmek de helal değildir.[23]

Bu ilim adamlarının kabul ettiği görüş kanaatimce tercihe değer olan görüştür. Doğrusunu da en iyi bilen Yüce Allah'tır. Büyük ilim adamı el-Elbânî der ki: "Bunun böyle oluşunun sebebi şudur: Zayıf hadis bildiğim ka­darıyla ilim adamları arasında görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın ağır bas­mayan bir zan ifade eder. Böyle olduğuna göre, gereğince amelin caiz ol­duğu nasıl söylenebilir? Halbuki Yüce Allah, Kitab-ı Kerim'inde birden çok âyet-i kerimede bu tür zannı yermiş bulunmaktadır. Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Şüphesiz zan, hak namına hiçbir şey ifade etmez." fen-Necm, 53/28h "Onlar ancak zanna uymaktadırlar. <en-NeC™, 53/23). Rasûlullah (s.a) da şöyle buyurmuştur: "Zandan sakınınız, çünkü sözün en yalan olanı zandır.[24]

Şunu da bil ki, tercih ettiğim bu görüşe muhalefet edenlerin ileri sürebi­lecekleri Kitab ve Sünnet'ten herhangi bir delilleri de yoktur.[25]

Şeyhu 1-İslam İbn Teymiyye -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demektedir: "Ahmed b. Hanbel de, imamlardan O'nun benzeri olanlar da Şeriat'te bu tür hadislere güvenmezlerdi. Ahmed'den, O'nun sahih de ol­mayan, hasen derecesine de ulaşmayan zayıf hadisi delil göstermiş olduğu­nu nakleden kimseler, O'nun hakkında yanlışlık yapmaktadırlar.[26] Ah­med, Abdurahman b. Mehdi ve Abdullah b. el-Mübarek'ten nakledilen: ve "Biz helal ve haram hususunda rivayet ettik mi işi sıkı tutarız. Fakat fezâil ve benzeri hususlara dair rivayet ettik mi nisbeten gevşek tutarız[27] şeklinde söyledikleri nakledilen söze gelince; Ahmed Şakir -Allah'ın rahmeti üze­rine olsun- bu ifade ile ilgili olarak şunları söylemektedir: "Tercih ettiğim kanaate göre -ki doğruyu en iyi bilen Yüce Allah'tır- onlar bu sözleriyle şu­nu kastetmektedirler: Burada işi nisbeten gevşek tutmaktan kasıt, sahih de­recesine ulaşmayan hasen hadisi alıp kabul etmek, demektir. Çünkü sahih ile hasen arasındaki farkı belirtmek için kullanılan ıstılah -terim- onların çağlarında henüz tam oturmuş ve açıklık kazanmış bir terim değildi. Aksine mütekaddim âlimlerin büyük çoğunluğu hadisi ya sahih ya da zayıf olmakla nitelendirirdi. Ayrıca başka bir vasıf kullanılmazdı.[28]

el-Elbânî de aynı şekilde bu ifadeleriyle ilgili olarak şunları söylemekte­dir: "Onların sözü geçen işi nisbeten gevşek tuttuklarına dair açıklamaları, âdetleri olduğu üzere rivayetleri senetleriyle birlikte nakletmeleri şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü bu senedler vasıtasıyla hadislerin zayıf olduğu biline­bilmektedir. Dolayısıyla senedin zikredilmesi hadisin zayıf olduğunu açıkça ifade etmeye ihtiyaç bırakmamaktaydı. Halefin izlediği yol olan senedleri zikretmeksizin rivayet edip yine -halefin çoğunun yaptığı gibi- bunların za­yıflıklarını açıklamadan bırakmak şeklindeki rivayete gelince; hiç şüphesiz onlar böyle bir şeyi yapmayacak kadar Allah'tan korkan kimselerdi ve bu­nu yapamayacak kadar büyük ilim adamlarıydı. Yine de doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[29]

Diğer taraftan gerek teşvik, gerekse de korkutma ile ilgili zayıf hadisleri rivayet etmenin olumsuz birtakım etkileri vardır. Bunların bazısını şöylece sıralayabiliriz:

1- Ameller arasında bir karşılaştırma yapmak hususunda ayrılıklara gö­türürler. Bu tür rivayetlerden kimisi zikre kendisini vermeyi Allah yolunda cihadın önüne geçirmektedir. Buna sebep ise zikri teşvik hususunda aşırı ifadeler ihtiva eden hadislerdir.

2- Sahih olmayan bu hadislerde çoğunlukla teşvik ve korkutmalarda aşı­rılığa gidildiği görülmektedir. Bunun da ferdin eğitiminde olumsuz etkileri vardır. Bu alanda mütehassıs olanlar bunu bilirler.

İşte bundan dolayı ilim adamları kıssa anlatıcılanyla birlikte oturup kalk­maktan sakındırmışlardır. Müslim "Sahih'Mn mukaddimesinde Asım'dan O'nun şöyle dediğini nakletmektedir: "Kıssa anlatıcılarıyla oturup kalkmayınız.[30] Kıssa anlatıcıları ise, mescidlerde insanlara va'z ederken sahih olan hadisleri olmayanlarla birlikte, ayırd etmeksizin rivayet eden kimselerdir. [31]

 

Teşvik Ve Korkutma (Terğîb Ve Terhîb) Konularında Zayıf Hadis Rivayet Etmenin Şartlan

 

Teşvik ve korkutma hususlarında, muhakkik âlimlerin ortaya koymuş olduğu şartlara riâyet etmeksizin zayıf hadisi rivayet etmenin caiz olduğunu kabul eden pek çok kimse vardır. Eğer bu kimseler bu muhakkiklerin koy­muş olduğu şartlara riayet edecek olsalar, hiç şüphesiz müslümanlar ara­sında zayıf hadislerin yaygınlaşması gerilemiş olacaktır. Sözü geçen şartlar ise aşağıdaki gibidir:

1- Hadisin zayıflığı ileri derecede olmamalıdır. Yalancıların yahut yalan söylemekle itham edilmiş olanların, ya da aşın derecede yanlışlık yapanla­rın hadislerini rivayet etmek caiz değildir. Bu şartın anlamı şudur: Zayıf ha­disi ancak hadis ilminde yeterli bilgisi olanlardan rivayet etmek caiz olabilir. Bu ise herkes için ulaşılması kolay birşey değildir. Zira bu hadisi rivayet edecek kişi rivayet ettiği bu hadisin ileri derecede zayıf olduğunu nasıl bile­cektir? Bunu ancak hadis ilmine vâkıf olan kimse bilebilir.

2- Zayıf hadis kendisiyle amel olunan bir aslın kapsamına girmelidir. Sa­hih bir hadisle sabit olmamış yeni bir ibadeti ortaya çıkarmaya davet eden zayıf hadislerle amel etmek caiz değildir.

el-Elbânî, bu şart ile ilgili olarak şöyle demektedir: "Bu şarta bağlı ola­rak zayıf hadis ile amel etmenin sübûtu hakiki değil, şeklîdir ve maksat da budur.[32]

3- Böyle bir hadisle amel edildiği vakit, bunun sabit olduğuna inanmayıp aksine, bu konuda ihtiyatlı olmalıdır. Yine el-Elbânî'nin bu şart ile ilgili ola­rak şöyle bir açıklaması vardır: "Böyle bir hadisin sabit olduğuna inanma­mak için bu üçüncü şart da hadis ilmini bilmenin zorunluluğu hususunda bi­rinci şart ile aynı noktada birleşmektedir. Fezâil-i A'mâl hususunda zayıf hadisler ile amel eden büyük bir çoğunluğun, bunların zayıflığını bilmedikleri bilinen bir husustur. Bu ise benimsenen maksada muhaliftir.[33]

B* Nevevî'nin -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- "Sonra bu kırk hadisin sahih olması kuralına bağlı kalacağım" şeklindeki açıklamasına gelince; Nevevî bu hususta yapabildiğini ortaya koymuş, derlediği kırk hadisin ta­mamının sahih olmasına büyük gayret göstermiştir. Fakat bunda tam bir muvaffakiyet elde etmiş değildir. Bununla birlikte O, doğruyu elde ettiğinde de, hata ettiğinde de, Allah'ın izniyle her iki halde de ecir almıştır. Çünkü O bir müctehiddir. Sahih olduklarını zannetmekle birlikte, zayıf olarak kay-, dettiği hadisler şunlardır:

1-Otuzuncu hadis: "Ebu Sa'lebe el-Huşenî -Cürsûm b. Naşir- (r.a) den, O da Rasûlullah (s.a.s.) O'nun şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Şüphesiz Allah birtakım farzlar kılmıştır. Onları zayi etmeyiniz. Birtakım sınırları (hadleri) belirlemiştir. Onları da aşmayınız. Bazı şeyleri haram kıl­mıştır, onları çiğnemeyiniz. Unuttuğundan dolayı değil de sizin için rahmet olmak üzere bazı şeyler hakkında da susmuştur, bunlar hakkında da araştır­mayınız." Bu Dârukutnî'nin ve başkalarının rivayet ettiği hasen bir hadistir.

Bu hadis aslında zayıftır. Zayıf oluş sebebini muhaddis Nâsirüddin el-Elbânî " Gayetti'1-Meram fi Tahrîci Ehâdisi'l Helâli ve'1-Harâm" adlı eserin­de açıklamış bulunmaktadır. Yerinde buna dair açıklamalar gelecektir.

2-Kırkbirinci hadis: Ebû Muhammed b. Abdullah b. Amr b. el-Âs (r. anhumâ)dan, dedi ki: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Hevâsı benim ge­tirdiğime tabi olmadıkça, sizden hiçbiriniz iman etmiş olamaz." Bu da ha­sen, sahih bir hadis olup, biz bunu sahih bir isnad ile "Kitâbu'l-Hücce"den rivayet ettik.

Bu hadis de aynı şekilde zayıftır, buna dair açıklamalar yerinde gelecek­tir. [34]

 

 



[1] 'Hutbetüi-Hace' ismiyle meşhur olan bu duayı, cuma hutbelerinde ve sair ko­nuşmalarında okuyan Rasuluilah, bizzat Sahabelerine öğretmiştir. Bu haberi bize veren hadisi de İmam Tirmizi sahih bir senedle rivayet etmiştir.

[2] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 6-7.

[3] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 9-11.

[4] Cevâmiü'l-Kelinv. Birçok anlam ve faydalı hususları ihtiva etmekle birlikte, az söz de­mektir (özlü sözler).

[5] el~Elbânî, Sahîhu'J-Cdmi', 1069 ile es-Silsüetu's-Sahîha, 1483.

 

[6] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 13-15

[7] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 17.

[8] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 17.

[9] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 17-18.

[10] Sahihi Müslim mukaddimesi, -eş-Şa'b baskısı-

[11] Aynı eser

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 18.

[12] Nevevî'nin biyografisi ile ilgili geniş biîgi için bakınız: es-Sübkî, Tabakatu'ş-Şâfüyye, V, 165; ez-Zirikiî, el-A'lâm, IX, 85, en-Nucûmu'z-Zâhire, W, 278.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 18.

[13] Bu kitap listesini Abdullah Ahmed Ebi Zine, Müslim'in Sahîh-i Müslim Şerhi mukaddi­mesinde -Kahire, Mektebetü'ş-Şa'b yayını- zikretmektedir.

[14] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 18-19.

[15] Bk. el-EIbânî, el-Ahâdîsü'd-Daîfe

[16] el-Eİbânî, a.g.e.,4589

[17] Bk. el-Hb&nî, Sahihü'l-Câmi\ V, 5228

[18] Bk. el-Elbânî, Sahihu't-Tergîb, I, 86

[19] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 21-23.

[20] Kimi ilim adamları -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- özellikle de müteahhir olanları bu: "ilim adamları ittifakla şunu kabul etmişlerdir" ibaresini rastgele kullanabilmektedirler. O bakımdan böyle bir şeye güvenip dayanmadan önce, bu sözün doğruluğundan emin olmak gerekir. Çünkü kabul edilen görüş buna muhalif olmakla birlikte, kimi ilim adamı böyle bir ibareyi çokça kullanabilmektedirler.

[21] İbn Receb'in -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- Müslim'in, Sahîh'inin Mukaddimesinde söylediklerinden anladığı da budur. İbn Receb der ki: "Müslim'in kitabının mukaddimesinde zikrettiğinden zahiren anlaşılan şu ki: Teşvik ve korkutmaya dair hadisler, ancak kendilerin­den ahkâm hadislerinin rivayet edilebildiği kimselerden rivayet edilebilir."  (el-Elbânî, Sahîhü'i-Câmi', 1,45)                                                                        

[22] Bk. el-Kâsımî, Kauâ'idü't-Tahdîs, 111                      

[23] Kauâidü't-Tahdîs, 115

[24] Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.

[25] ei-Elbânî, Sahîhü'l-Câmi', I, 45

[26] el-Kaidetü't-Celîle, 84 -el-Matbaatu's-Selefiyye-

[27] el-Elbânî, Sahîhü'l-CâmV, I, 46

[28] ei-Bâisü'l-Hasîs, 101

[29] el-Eibânî, Sahîhü'i-Gâmi', I, 47

[30] el-Kâsımî, Kavâidü't-Tahdîs, 113

[31] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 25-28.

[32] Sahlhü'l-Câmi', I, 51

[33] Aynı eser.

[34] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 28-29.

Ameller Niyyetler İledir

1. AMELLER NİYYETLER İLEDİR

Bu Hadisin Önemi:

Hadisin Vurûd Sebebini Araştırmak

Hadisin Manası:

Niyyetin Tanımı:

Azim (Kararlılık), Kastetmek Ve Aralarındaki Fark

Niyyeti Dil Île Söylemenin Hükmü:

İyi Bir Niyyetin Mubah Şeylere Etkisi:

Mubah Olan İşi Allah'a Yakınlaştırıcı Bir Amele Dönüştürmenin Kuralları:

Hadisin İhtiva Ettiği Bazı Hükümler

 

 

1. AMELLER NİYYETLER İLEDİR

 

Müminlerin emiri Ebû Hafs Ömer b. el-Hattâb (r.a)dan O'nun şöyle de­diği nakledilmektedir: Rasûlullah(s.as.)'ı şöyle buyururken dinledim: "Ameller ancak niyyetler iledir ve her kişi için ancak niyyet ettiği şey vardır. Her ki­min hicreti Allah ve rasûlü için ise onun hicreti Allah ve rasûlü için demek­tir. Her kimin hicreti elde edeceği bir dünyalık yahut nikahlayacağı bir ka­dın için ise, onun da hicreti ne için hicret etmiş ise, onadır.[1]

 

Bu Hadisin Önemi:

 

Bu hadis-i şerif, Hz. Peygamber (S.A.V.)'in özlü sözlerindendir. İmam Şafiî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun), şöyle demiştir: "Niyyet hadisinin kap­samına fıkha dair yetmiş bahis girmektedir. Bu hadis bâtıl peşinde koşan, başkasına zarar vermek isteyen, hile yollarına sapmak isteyen hiçbir kimse­ye, Yüce Allah'ın huzuruna kavuşuncaya kadar ileri sürebileceği hiçbir delil bırakmamıştır.[2]

Nevevî de şöyle demiştir: "Şafiî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- hadisin ele aldığı bahislerin bu sayıdan ibaret olduğunu ifade etmek istememiştir. Çünkü bu bahisler bundan çok daha fazladır.[3] Şevkânî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- ise der ki: "Bu hadis, İslâm'ın kaidelerinden birisidir. O ka­dar ki, bunun ilmin üçte biri olduğu söylenmiştir." Yine şöyle dernektedir: "Bu hadis müfred olmakla birlikte, onun için bağımsız bir eser tasnif edil­meye de lâyıktır.[4]

İlim adamları bu hadise gösterdikleri tazimden ötürüdür ki, yazdıkları eserlere bununla başlamayı uygun görmüşlerdir. Bu da ilim talep edenin sahih bir niyyete sahip olması gerektiğine dikkat çekmek içindir. Abdurrahmân b. Mehdi der ki: "Bir kitap hazırlamak isteyen kimse bu ha­dis ile başlasın.[5]

İşte Buhârî böyle bir nasihatin gereğini yerine getirerek bu hadisi Sahîh'inin başına getirmiştir. Aynı şekilde Takiyyidin el-Makdisî de "Umde-tu'1-Ahkâm" adlı eserinin başına, es-Suyutî de "el-Câmiü's-Sağîr" adlı eseri­nin başına, Nevevî "el-Mecmû"' adlı eserinin başına bu hadisi koymuşlar­dır. Ebû Ubeyd der ki: "Hadisler arasında bundan daha kapsamlı, bundan daha yeterli, bundan daha yararlı ve faydası bundan daha çok başka bir ha­dis yoktur."

Bu hadis "Muhacim Um Kays" diye bilinen kişiden dolayı mı vârid olmuştur?

Bazıları bu hadîsin, Um Kays diye bilinen bir kadın ile evlenmek isteyip bununla hicretin faziletini elde etmeyi istemek yerine, bu maksat ile hicret eden bir kişi dolayısıyla zikredildiğini zannetmişlerdir. Buna da aşağıdaki hususları delil göstermişlerdir:

Abdullah b. Mes'ûd (r.a.) şöyle demiştir: "Her kim birşey isteyerek hic­ret edecek olursa, onun için ancak o şey vardır." Bir adam Um Kays diye anılan bir kadın ile evlenmek için hicret etti. O bakımdan o kimseye "Um Kays'ın muhaciri" deniliyordu. Bunu Taberânî bir başka yoldan el-A'meş'ten şöyle bir lafızla rivayet-etmektedir: "Aramızda bir kadına talip olmuş bir adam vardı. Sözü geçen bu kadının adı Um Kays idi. Hicret et­medikçe adamla evlenmek istemedi. Bunun üzerine adam da hicret etti ve o kadın ile evlendi. Biz de o kişiye Um Kays'ın muhaciri diyorduk." Hafız (İbn Hacer) der ki: "Bu, Buhârî ile Müslim'in şartına göre isnadı sahih olan bir rivayettir. Şu kadar var ki, bunda ameller ile ilgili (sözü geçen) hadisin bundan dolayı varid olduğuna dair bir açıklama yoktur. Bunun rivayet yol­larından herhangi birisinde de bunu açıkça ifade etmeyi gerektirecek bir söze rastlamadım.[6]

 

Hadisin Vurûd Sebebini Araştırmak

 

İlim adamlarının, Rasulullah (S.A.V.)'den bir hadisin vârid oluş sebebini araştırmalarının nedeni şudur: Bunu ortaya çıkarmak, hadisin nassını anla­makta yardımcı bir unsurdur. Nitekim müfessirler de âyetlerin nüzul sebebi­ni bilmeye özel gayret göstermişlerdir. İbn Dakiki'1-Id der ki[7]): "Nüzul se­bebini açıklamak Kur'an'ın anlaşılmasında güçlü bir yoldur.[8] İbn Teymiy-ye de şöyle demektedir: "Nüzul sebebinin bilinmesi âyetin bilinmesine de yardımcı olur. Çünkü sebebi bilmek o sebep dolayısıyla meydana geleni bil­mek demektir.[9] Aynı şekilde Hz. Peygamberden hadisin vârid oluş sebe­bini bilmek de hadisi anlamakta yardımcıdır. [10]

 

Hadisin Manası:

 

1- Hz. Peygamberin: AmeIler ancak" terkibi, hasr ifade et­mektedir. Çünkü burada hasr sığalarından[11] birisi olan an­cak" edatı bulunduğundan dolayı bu, hasrı ifade eden bir terkiptir. Diğer taraftan, ameller" kelimesi başına elif, lâm gelmiş çoğul bir ifadedir. Bu ise kasrı[12] gerektiren istiğrakı ifade eder. Nitekim İbn Abbâs'ın da benzeri terkiblerden anladığı budur. Faiz ancak nesîede {vadeli satışlarda) söz konusu olur" terkibinde olduğu gi­bi. Bu terkibin hasr ifade ettiği şeklinde bir mana anlaması dolayısıyla, as-hab tarafından ona karşı çıkılmamıştır. Ancak ona karşı (bunun dışında kalan) alışverişlerde de haram olmasını gerektiren başka delil ile karşı çıkıl­mıştır.

îbin Dakiki'l-'Id der ki: "Bunun hasr ifade ettiğine dair ittifak vardır.[13]

Burda hasrın anlamı da "hükmün sözü geçen şey hakkında sabit kabul edilmesi, onun dışında kalanlardan da nefyedilmesidir."

2- Bazan "( U'i ) ancak" kelimesi gelir ve mutlak hasr ifade eder, ba-zan da hususi bir hasr ifade eder. Bu da karinelerden ve ifadelerin akışın­dan anlaşılır. Meselâ, Yüce Allah'ın; Sen ancak bir uyarı­cısın." (er-Ra'd, 13/7) buyruğu buna örnektir.

Ayet-i kerimenin zahirinden anlaşılan, Rasûlullah (s.a.s.}'ın işinin uyarıcılığa hasr edildiğidir. Oysa durum böyle değildir. Çünkü Rasûlun görevi, inzâra münhasır değildir. Aksine O'nun müjdeleyicilik ve buna benzer baş­ka birtakım nitelikleri de vardır. Aynı şekilde: Ben ancak bir insanım ve siz de benim huzurumda davalaşıyorsunuz[14] şeklindeki Peygamber (S.A.S.)'ın buyruğunun da anlamı -her hususta değil de- işlerin içyüzüne muttali olmak bakımından  O'nun beşer oluşunu hasretmektedir. Yine Yüce Allah'ın: ". Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadır." (Muhammed, 47/36) buyruğu da böyledir. Burada da hasr, hayatın etkileri bakımından söz konusudur. Çünkü hayırlara sebep de olabilir. Ya burdaki hasr, hükümde çoğunluk na­zarı itibara alınarak tağlîb, (belli bir hususu ifadede ön piana çıkarma) kabi­linden de olabilir. İbn Dakiki'l-'îd der ki: ı\ icl Ancak" varid olduğu tak­tirde sen onu nazarı itibara almahsın.[15] Eğer ifadeden maksad olarak gö­zetilen anlatım, bu hasrın özel bir şeye delalet etmesi olarak görülürse sen de onu öyle kabul et. Şayet özel bir şeyde hasra delalet etmiyorsa, o taktir­de hasrı mutlak olarak değerlendir.[16]

Bu hüküm, bilinen bütün hasr edatları hakkında böyledir.

3- Hadis-i şerif azaların yaptığı bütün fiil ve sözleri kapsar. Çünkü bazı kimseler amelleri sözlü olmayan şeylere tahsis etmektedirler. Ancak böyle bir tahsis uzak bir ihtimaldir. Nitekim îbn Dakiki'l-'îd de böyle demiştir, İbn Abbas ise söylenen sözün de amel kapsamında olduğunu kabul etmiş ve müteahhirinden bazılarının değerlendirdiği gibi değerlendirmemiştir. İbn Abbâs (r.a), Yüce Allah'ın: "Belki salih amel işlerim" (ei-Mürminûn7 23/100) buy­ruğunu açıklarken bunu, "la iiâhe illallah" sözünü söylemek diye yorum­lamıştır. Diğer taraftan bir şeyi terketmek de ameller kapsamına girmekte­dir. Çünkü bu da ihtiyarî (irade ile tercih edilen) bir ameldir ve niyyetlerin farklılığına göre farklılık gösterir. Şüphesiz Allah'a şirk koşmayı terketmek-ten dolayı ecir alınır. Mazeretsiz olarak vacib olan bir hayrı terk ise bir kö­tülüktür ve bundan dolayı kınanma söz konusudur. Bu söylediklerimize Yü­ce Allah'ın (kudsî hadisteki) şu buyruğu tanıklık etmektedir: "Kulum bir kö­tülük işlemek istedi mi... Eğer onu (o kötülüğü) benim için terk edecek olursa, bu terkedişini ona bir hasene olarak yazınız.[17] Bu hadisin mefhu­mundan anlaşıldığına göre, eğer o kötülük Allah için terkedilmeyecek olur­sa, ona bir hasene olarak yazılmayacaktır. Eğer yaratıklardan korktuğu için terkedecek olursa günah kazanır. Şu kadar var ki terklerden -ilim adamları­nın açıkladığı gibi- birtakım ameller istisna edilmektedir. Necasetlerin izale edilmesi, tazminat altında bulunan (telef olmaları halinde karşılıkları öden­mesi gereken) şeylerin sahiplerine geri verilmesi gibi. Bu gibi işlerin {terklerin) sahih oluşu niyyete bağlı değildir. Ancak bunlardan dolayı sevap ka­zanmak, bunlan Allah'a yakınlaşmak (ibadet) niyetiyle yapmış olmaya bağ­lıdır.

4- Resulullah (S.A.S.)'in; Ameller ancak ni­yetler iledir' bölümünde mutlaka hazfedilmiş bir muzâfın takdir edilmesi gerekmektedir. Bunun takdiri hususunda da ihtilaf edilmiştir. Niyyetin vâcib oluşunu kabul edenler, burdaki muzâfı i jL^Vl l^^> lJ|» "Amelle rin sahih olması ancak niyyetler iledir" diye veya buna yakın ifadelerle tak­dir etmişlerdir. Niyyeti şart kabul etmeyenler ise, buna "amellerin kemâli niyetler iledir" diye takdir etmişlerdir. Ancak bu görüş şundan dolayı redde­dilmektedir: Niyyet es-San'ânî'nin de belirttiği gibi, amelin kabul edilmesin­de bir şarttır. Buna göre birinci görüş tercihe değer olan görüştür. Zira sıh­hat, kemale nisbetle daha çok hakikatten ayrılmayan bir şeydir. Buna göre amel etmek daha uygundur, İbn Dakiki'l-'Id de bu görüştedir.

.5- Resulullah (S.A.S.)'in; "Her kişi için ancak niyyet ettiği şey var­dır." şeklindeki buyruğuna gelince: Bir kimse bir şeye niyyet edecek olur­sa, o şeyi ister yapsın, isterse de Şer'an kendisi sebebiyle mazur görülebile­ceği bir engel dolayısıyla yapamasin, onun ecrini kazanır. Buna, hayır ni­yet ettiği halde, onu işlemeyen kimsenin ecir alacağına dair pek çok hadis tanıklık etmektedir. Bunlardan birisi de şudur: "Allah bir kimseye mal ve ilim vermiş, o da ilmiyle malında amel edip hakkı üzre malını infâk eder. Bir başka adama da Allah ilim verdiği halde mal vermemiştir, bu da; "eğer benim de şu adamın malı gibi malım olsaydı, onun yaptığı amelin benzerini yapardım" der. İşte ecir bakımından bu ikisi birdir.[18] Niyyet etmediği hiç­bir şey ise onun lehine husule gelmez. Şu kadar var ki, bundan konuyu ta­kip edenler tarafından bilinen birtakım meseleler istisna edilir. Meselâ, hac ayları dışında haccetmeyi niyyet eden böyledir. Onun bu niyeti (ziyaret et­mesi halinde) umreye dönüşür.

Özetle -İbn Receb'in de söylediği gibi[19] özü itibariyle bir amelin salâhı, fesadı ve mübahlığı, o amelin varoluşunu gerektiren, oniı işlemeye iten niyyete göredir. O ameli işleyenin sevabı, cezası ve esenliğe kavuşması da kendisi sebebiyle amelinin salih, fâsid veya mubah olduğu niyyetine gö­redir.[20]

6- Hz. Peygamberin: "Her kimin hicreti elde edeceği bir dünyalık yahut nikahlama çağı bir kadın için ise, onun da hicreti ne için hicret etmiş ise, onadır." buyruğu ile ilgili olarak İbn Receb bunu açıklarken -ta­rafımdan özetlenerek ve Resulullah (S.A.S.)'in zikrettikleri tarafımdan ekle­nerek- şöyle demektedir: Ameller niyyetlere göredir. Kişinin amelinden alacağı pay, hayır ya da şer türünden niyyeüne göre değişir. Bunlar olduk­ça kapsamlı iki söz ve genel iki kaidedir. Bunların dışına hiçbir şey çıkmaz. Daha sonra şeklen aynı olan, fakat niyy etlerin değişmesiyle salih oluşu ve fasid oluşu farklılık gösteren amellere bir örnek zikretmektedir. Adeta bu­nunla diğer ameller de bu örneğe benzemektedir, der gibidir.

Hicret, gerçek anlamı itibariyle terk etmektir. Bir şeye hicret ise başka­sından, ona intikal etmek, geçmektir. Küfür ülkesini bırakarak İslâm yurdu­na geçmek de hicret diye adlandırılır ve bu hicret bakîdir. Mekke'yi bırakıp Habeşistan'a göç etmeye de hicret denildiği gibi, Mekke'yi veya bir başka şehri terkedip Medine'ye göç etmeye de hicret adı verilmiştir. Aynı şekilde Allah'ın yasaklarını ve vazgeçilmesini istediği şeyleri terketmek de hicret di­ye adlandırılmıştır.

Rasulullah -Allah'ın salât ve selâmlan üzerine olsun- hicretin mü-kelle-fin maksatlarına göre farklılık arzedeceğini açıklamaktadır. Her kim şanı Yüce Allah'a ve Rasûlüne sevgi duyarak dinindeki bilgisini artırmak arzusu ile ve küfür diyarında acze düştüğü dinini açıktan açığa uygulamak arzusuy­la hicret edecek olursa, işte böylesi gerçek anlamda Allah'a ve Rasûlüne hicret eden kimsedir.

Kim de dünyevî maksatları, kadın, mal, mevki ve buna benzer dünyevi şeyleri arzulayarak hicret edecek olursa, onun da bu hicretinden elde ede­ceği pay, dünya ve bu dünyanın fani arzuları olacaktır.  Peygamber (S.A.S.); "Neye hicret ettiyse onun hicreti onadır," buyruğu ile böyle bir kimsenin dünyadan talib olduğu şeyleri -ismen zikretmediğinden ötürü kü­çümsemek ve hakir görmektir.

Hac, umre, cihâd ve buna benzer diğer ameller de hicrete kıyâs edilir. Bunların da sahih ve fâsid oluşları bunları yapmaya iten niyyete göre deği­şir.

7- Niyyet ile ilgili ilim adamlarının açıklamaları iki türlüdür:

a)  İbadetleri âdetlerden ayırdetmek. Meselâ, yemekten uzak dur­mak, tıbbî maksatlı hastalıklardan korunmak için olabildiği gibi yeme gücü­nü bulamamaktan dolayı da olabilir, arzularını Yüce Allah için terketmek maksadıyla da yapılabilir. O bakımdan başkalarından ayırdedilebilmesi için orucun niyyete ihtiyacı vardır. Cünubiukdan dolayı gusletmenin de niyyete ihtiyacı vardır, ta ki serinlemek ve temizlenmek maksadıyla yıkanmak birbi­rinden ayırdedüebilsin. Yine ibadetlerin birbirinden ayırdedilmesi için de niyyet gereklidir. Namaz için niyyete ihtiyaç vardır. Ta ki (farz olan), öyle olmayan nafileden ayırdedüebilsin. Orucun da ramazan ayı orucu, adak ve keffâret orucu gibi, kimisi farzdır, kimisi de arefe günü, âşurâ günü, pazar­tesi ve perşembe günleri orucu gibi nafiledir. O bakımdan niyyet kaçınıl­mazdır. Ta ki her bir türü başlı başına diğerinden ayırdedüebilsin. Sadaka­nın da keffâret olanları farzdır, olmayanları da nafiledir. O bakımdan bun­ların birbirinden ayırdedilebilmesi için de niyyetin varlığı kaçınılmazdır.

b) İşlenen amel ile maksadın ayırdedilmesi. Yapılan amelde gözeti­len maksat yalnızca Yüce Allah'ın rızası mıdır, yoksa onunla birlikte başka şeyler de mi gözetilmektedir? İşte sülük âlimlerinin[21] üzerinde durduğu niyyet şekli budur. Bundan dolayı Ebû Bekr b. Ebi'd-Dünya, "Kitabu'l-İhlâsi ue'n-Myye" adını verdiği bir eser yazmış bulunmaktadır. [22]

 

Niyyetin Tanımı:

 

A. Sözlükte niyyet: Araplar niyyet'i kastetmek anlamında kullanmış­lardır. Bundan dolayı, "bir şeye niyyet etti" tabiri ile "kastetti", anlamını kastederler. Meselâ, "menzile gitmeyi niyyet etti", derken "orayı kastetti", demek isterler.

"Allah seni hayırla niyyet etsin" derken, "sana hayrı kastetsin (iyiliğini ver­sin) ve seni hayra ulaştırsın, demektir. Suleym oğullarından bir bedevi "İb­rahim" adını verdiği bir oğluna bu ismini verişini açıklarken; "ben de bu­nunla İbrahim gibi niyyet ettim", yani "İbrahim'in maksadını güttüm ve onun adı ile teberrük ederek oğluma bu ismi verdim" demek istemiştir.

Aynı şekilde niyyet, "kendisine varılması maksat olarak gözetilen şey" anlamında da kullanılmıştır. Yine "niyyet, kişinin gittiği cihet anlamında­dır." Bununla da kastın beraberinde veya öncesinden var olan şey anlatılmak istenir.

Aynı şekilde niyyet, azim ve kararlılık anlamında da kullanılmıştır, el-Misbahu'İ-Münîr adlı eserin müellifi der ki: "Niyyet çoğunluk ile kalbin herhangi bir işe azmedip karar vermesi hali hakkında özel olarak kullanıl­mıştır," Lisânü'l-Arap'ta da: "Niyyet ettim: Azim ve karar verdim, anlamın­dadır" denilmektedir .[23]

B. Şer'î bir terim olarak niyyete gelince: Şeriatte niyyete has bir ta­nım getirilmemiştir. Niyyete has bir tanım getirirken sözlük anlamından farklı tanım getiren kimsenin Dr. Ömer el-Aşkar'ın da açıkladığı gibi, daya­nabileceği güçlü bir delili olamaz.[24]

Bundan dolayı birtakım ilim adamı niyyeti sözlük anlamını gözönünde bulundurarak tarif etme yolunu seçmiştir. Bunlardan birisi de Nevevî -Al­lah'ın rahmeti üzerine olsun- dir. Şöyle demektedir: "Niyyet bir şeyi kastet­mek, onu yapmaya karar vermektir. Cahiliye dönemi Araplarının: "Allah hıfzıyla seni niyet etsin, derken, "seni korusun" demek istedikleri ifadeleri de bu kabildendir.[25]

el-Karafî de[26] bunlar arasındadır. Merhum şöyle demektedir: "Niyyet, kişinin yapmak istediği şeyi kalbiyle kastetmesidir.[27]

Bunlardan birisi de el-Hattâbî'dir. Merhum der ki: "Niyyet, kalbinle bir I şeyi kastetmen ve senin onu araştırman demektir. Kalbin karar vermesi anlamına geldiği de söylenmiştir.[28]

Dr. Ömer el-Aşkar der ki: Niyyetin kast ve azim (kararlılık) ile tarif edil­mesi Arap dilinde kelimenin anlamının delalet ettiği kuvvetli bir görüştür.

Niyyeti ihlâs diye tanıtanlar da olmuştur. Nitekim birileri: "Dinin halis kılınması niyyettir[29] diye açıklamıştır. Çünkü niyyet ibadet maksadı ile kullanıldığı gibi, mabud kastedilerek de kullanılır. Az önce açıklamış oldu­ğumuz gibi, dildeki kullanımı da buna delâlet etmektedir. [30]

 

Azim (Kararlılık), Kastetmek Ve Aralarındaki Fark

 

Azmetmek gelecekte yapmak ile ilgilidir. Kastetmek ise halihazırda tahakkuk eden bir işi yapmak anlamında kullanılır. Îmamü'l-Harameyn'in -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- söylediği de budur: "Eğer niyyet gelecekte yapılmak istenen bir fiil ile alâkalı olursa, buna "azmetmek" denir. Şayet halihazırda yapılmakta olan bir fiile taallûk ederse, ona "tahkiki olarak kas­tetmek" adı verilir.[31]

Büyük ilim adamı İbnü'l-Kayyım -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- ise niyyetin bizatihi kastetmek anlamında olduğu görüşündedir. Şu kadar var ki, O'na göre niyet ile kastetmek arasında şöyle bir fark vardır:

1- Ona göre kastetmek failin {bir işi yapanın) bizzat kendi fiili ile de alâkalı olabilir, başkasının fiili ile de alâkalı olabilir. Niyyet ise failin bizzat kendi fiiliyle alâkalıdır. Buna göre İbnü'l-Kayyım'ın görüşüne göre kastet­mek niyyetten daha umumidir.

2- Kastetmek, gerçekleştirilmesine güç yetirilen şeyler hakkında kullanı­lır. Niyyet ise, gerçekleştirilmeye güç yetirilen şeyler hakkında da, güç yeti-rilemeyen şeyler hakkında da kullanılır. Buna göre İbnü'l-Kayyım açısından niyyet -bu açıdan- kastetmekten daha genel kapsamlıdır. [32]

 

Niyyeti Dil Île Söylemenin Hükmü:

 

Niyyeti açıktan açığa söylemek çirkin bir bid'attir. Çünkü niyyeti açıkça söylemenin meşrûiyyetine delâlet edebilecek herhangi bir şey Allah'ın Ki-tab'ında da sabit olmamıştır; Rasûlullah (s.a)'ın Sünneti'nde de sabit olma­mıştır. Bilinen husus şu ki, "ibadetlerde aslolan haramhktır." Nass ile ol­maksızın hiç bir ibâdet sabit olmaz.

Cemalüddin Ebu'r-Rebî' Süleyman b. Ömer eş-Şâfiî der ki: "Niyyeti açıktan yapmak ve (cehri namazlarda) imam arkasında okumak Sünnet'ten değildir. Aksine böyle bir iş mekruhtur. Eğer böyle yapmaktan dolayı na­maz kılanlar şaşıracak olurlarsa haramdır. Niyyet lafzını açıktan söylemenin Sünnet olduğunu söyleyenler hata içerisindedirler. Böyle bir kimseye de, başkasına da Allah'ın dini ile ilgili hususlarda bilgiye dayalı olmaksızın söz söylemek helâl değildir.[33]

eş-Şeyh Alâuddün el-Attâr da der ki: "Namaz kılanları şaşırtacak şekil­de yüksek sesle niyyet etmek, icmâ' ile haramdır. Şaşırmaya sebep olmak sözkonusu olmazsa çirkin bir bid'attir. Bununla riyakârlığı kastederse, iki bakımdan haram ve büyük günahlardan bir günah olur. Bunun Sünnet ol­duğunu söyleyenlere karşı çıkan bir kimse isabetlidir. Bunun doğruluğunu söyleyen kimse de hatadadır. Böyle bir şeyi itikaden Allah'ın dinine nisbet etmek küfürdür. İtikad olmaksızın nisbet ise masiyettir. Böyle birisini engel­leme imkânını bulan her mü'minin onu engellemesi, vazgeçirmesi ve böyle bir şeyi yapmasının önüne geçmesi vacibdir. Böyle bir nakil, Rasûlullah (s.a)'dan da gelmemiştir, ashabından herhangi bir kimseden de gelmemiş­tir, İslâm âlimleri arasından kendisine uyulacak bir kimseden de gelmemiş­tir.[34]

Büyük ilim adamı Muhammed b. el-Harirî el-Ensâri, İbn Receb ve on­lardan başka birtakım ilim adamları da bu doğrultuda fetva vermişlerdir.

Geçen bu açıklamalardan şu sonuca varıyoruz: Niyyeti açıktan açığa söylemek Rasûlullah {s.a)'ın gösterdiği yoldan uzak, çirkin bir bid'attir. [35]

 

İyi Bir Niyyetin Mubah Şeylere Etkisi:

 

Usûl alimleri mubahı şöylece tarif ederler: "Yapanın sevap kazanmadı­ğı, terkedenin de ceza görmediği, yapılması ile yapılmaması eşit olan fiiller­dir."

Fakat mubah bir işle birlikte güzel bir niyyet bulunacak olursa bu, kişiyi Allah'a yakınlaştırıcı bir amel olur ve bundan dolayı o işi yapan ecir alır. Meselâ, bir kimse Allah'a ve Rasûlüne itaat yolunda güç kazanmayı niyyet ederek yemek yer veya içerse bu niyyeti dolayısıyla sevap kazanır. Aynı şe­kilde geçimini kazanmak isteyen bir kimse bununla kendisini dilencilikten korumayı, kendisine ve çoluk çocuğuna ihtiyaçlarını harcamayı niyyet ede­rek çalışırsa, bundan dolayı yine ecir kazanır. Diğer ameller de böyledir.

İlim ehlinden bir topluluk bu görüşü benimsemiştir. İbnü'l-Kayyım el-Cevziyye bunlardan birisi olup, şöyle demektedir: "Mukarreblerin havas olanları haklarında mubah olan şeylerin Allah'a itaatlere ve niyyet ile Al­lah'a yakınlaştırıcı amellere dönüştüğü kimselerdir. Buna göre onlar hak­kında her iki tarafı (yapılması ya da terkedilmesi) eşit olan bir mubah söz konusu olmaz. Aksine onların bütün amelleri tercihe değer olan ameller kabilindendir.[36] Onlardan birisi de İbnu'1-Hacc el-Mâliki[37]olup, mer­hum şöyle demektedir[38] "Mubah bir iş niyyet sayesinde mendûba dönü­şür. Eğer biz herhangi bir fiille vacib olan bir şeyi eda etmeyi niyyet edebi­lirsek, bu elbette mendub olana niyyet etmekten daha faziletlidir. Çünkü: "Kulum kendisine far2 kıldığım şeylerden daha çok sevdiğim hiç bir şey ile bana yaklaşmış değildir[39] hadisi bunu gerektirmektedir."

Yine büyük ilim adamı Nevevî de bunlardan birisidir. Merhum, derlediği kırk hadisinin yirmibeşincisini açıklarken şöyle demektedir: "İşte bunda şu­na delil vardır: Mubah olan şeyler iyi, salih niyetlerle itaatlere dönüşür. Bir kimse cima' ile zevcesinin hakkını yerine getirmeyi, onunla Allah'ın emret­tiği şekilde güzel bir yolla içli-dişlı olmayı yahut salih evlât istemeyi ya da kendi iffetini yahut zevcesinin iffetini korumayı, kendisinin de onun da ha­rama bakmasını yahut haram fiil hakkında düşünmeyi önlemeyi veya onu yapmayı içinden geçirmeyi önlemeyi veya benzeri maksatları güdecek olur­sa, bu da bir ibadet olur.[40]

Bu büyük ilim adamlarının -Allah'ın rahmeti üzerlerine sağnak sağnak yağsın- kabul ettikleri bu görüşün lehine Peygamber (s.a)'in Sa'd b. Ebi Vakkâs'a söylediği şu sözler de delil teşkil etmektedir: "Sen kendisi ile Al­lah'ın rızasını arayarak herhangi bir harcamada bulunacak olursan, mutla­ka bundan dolayı sana ecir verilir. Hatta hanımının ağzına koyduğun bir lokma dahi.[41]

Yine Nevevî bu hadisle ilgili' olarak şunları söylemektedir: "Lokmanın hanımın ağzına konulması, çoğunlukla karşılıklı olarak şakalaşma halinde görülür. Nefsin şehvet duymasının bu hususta açıkça görülen bir etkisi var­dır. Bununla birlikte böyle bir halde sevap elde etme maksadı bulunacak olursa, Allah'ın lütfü ile o, sevab elde eder.[42] Suyutî[43] de der ki: "Kulun mubah şeylerde ve âdet edinilen hallerde iyi niyeti sayesinde ecir elde ede­ceğine dair getirilen delillerden en güzeli de Hz. Peygamberin şu buyruğu­dur: "Her kişi için niyyet ettiği şey ne ise o vardır." İşte bir işi yapan bir kimse eğer onunla Allah'a yakınlaşma maksadını güdecek olur ise bundan dolayı sevap kazanır. Şayet böyle bir maksat gütmeyecek olursa sevap al­ması söz konusu değildir.[44]

Resulullah (S.A.S.)'in "Ve sizden herhangi birinizin hanımına yaklaşma­sında dahi (ecir vardır}" demesi üzerine Ashâb-ı Kiram; "Ey Allah'ın Rasûlü, bizden herhangi bir kimse arzusunun gereğini yerine getirdiği hal­de bir ecir alabilir mi?" diye sorarlar. Resulullah (S.A.S.) de şu cevabı verir: "Bana görüşünüzü bildiriniz. Eğer o bu işi haram yoldan gerçekleştirecek olursa bundan dolayı onun günah kazanması söz konusu olmaz mı? İşte aynı şekilde arzusunu helal yoldan kazanınca da onun için ecir söz konusu olur.[45]

 

Mubah Olan İşi Allah'a Yakınlaştırıcı Bir Amele Dönüştürmenin Kuralları:

 

1- Mübah işlerin bizatihi ve o şekliyle Allah'a yakınlaştırıcı bir amel ola­rak görülmeleri caizdir. Nitekim bir kimsenin yürümenin, yemenin, durma­nın yahut giyinmenin bizatihi Allah'a yakınlaştırıcı bir amel olduklarını zan­netmesi bu kabildendir. Bundan dolayı Resulullah (S.A.S.) Ebû İsrail adın­daki birisinin güneşte durduğunu görünce bu şekilde duruşunun sebebini sormuş, O'na; "bu, Ebû İsrail diye bilinen birisidir. Oturmamayı, gölgelen-memeyi, konuşmamayı ve bu arada da oruçlu olmayı adadı"; denilince şu sözleriyle tepki göstermişti: "Ona söyleyin konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın.[46]

2- Yapılan mubah işin ibadete vesile olması gerekir: İbn eş-Şât der ki: Eğer yaptığı işleriyle itaatlere karşı güç kazanmak, yahut onlara ulaşabil­mek maksadını güdecek olursa, bu bir ibadet olur. Yemek, uyumak, mal kazanmak gibi...[47] el-İzz b. Abdisselam[48]'m görüşüne göre müslüman, fiili işlemeksizin dahi böyle bir durumda, maksadı dolayısıyla bile sevap ka­zanır.[49]

İbn Teymiyye ise der ki: "Mubah olan işlerden ancak kendileri vasıta­sıyla itaate destek aldığı, güç kazandığı şeylerden başkasını yapmamalı ve bu mubahları işlemekle de itaatleri işlemeye karşı yardım ve destek alma maksadını gütmelidir."

3- Yapacağı bu işleri ilâhî bir teşrî' olarak alıp kabul etmelidir: Müslü­man bir kimsenin mubah olan bir işi Aziz ve Celil olan Allah'ın onu kendi­sine mubah kıldığını, Allah'ın azimet olarak öngördüğü emirlerinin yerine getirilmesini sevdiği gibi ruhsatlarının da yerine getirilmesini sevdiğine ina­narak yapmalıdır. Nitekim Yüce Allah ruhbanlıktan razı olmadığı gibi, aşırı­ya kaçmaktan, ince eleyip sık dokumaktan da jrazı değildir. Buna göre

müslüman, Rabb'ine olan ibadetini izhâr ederken o mütekâmil bir düzene uygun olarak yol alır. Helâl, Allah'ın helâl kıldığıdır, haram O'nun haram kıldığıdır, mubah da O'nun mubah kıldığıdır. İşte mubahı bu temel ilkeden hareketle gören bir kimse, Allah'ın izniyle sevap kazanır.

4- Mubah olan işin kısmen mubah olmakla birlikte, ister mendub, ister­se de vücub yoluyla bütünüyle yerine getirilmesi istenen şeylerden olması gerekir. Meselâ, kulun bazan yemeyi ve içmeyi terketmesi ve bu yolla da nefsini yorması mubahtır. Fakat nefsini helak edinceye kadar bunu sürdür­mesi caiz değildir. Böyle bir noktaya geldiği taktirde kendisini ölümden kurtaracak kadarı ile yemesi ve içmesi vacib olur. Bunu yapmayacak olur­sa, bu hususta da tehdit ile karşı karşıya kalır.

Faraza, bütün insanlar evlenmekten, ticaretten, ziraatten, sanayiden vazgeçecek olurlarsa, bundan dolayı günahkâr kabul edilirler. Çünkü bütün bu işler külliyen yapılması istenen şeylerdir -yani büsbütün terkedilmemeleri gerekmektedir.[50]

 

Hadisin İhtiva Ettiği Bazı Hükümler

 

1- Hadis-i şerifte niyyetin imandan olduğuna delil vardır. Çünkü niyyet kalbin amelidir. İman da Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'e göre kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve rükünler ile amel etmektir. Bundan dolayı İmam Buhârî, bu ha­disi Kitâbu'l-İman'da zikretmiştir.[51]

2- Hadis aynı şekilde müslümanın bir işi yapmaya kalkışmadan önce onun hükmünü bilmesi gerektiğine delildir. Yapacağı bu işin meşru' olup olmadığını, vacib mi müstehab mı olduğunu bilmelidir. Çünkü hadis-i şerif­te eğer o amel için meşru görülen niyyet bulunmayacak olursa, amelin ka­bul olunmayacağı belirtilmektedir.

3- Hadis-i şerif itaat olan amellerde niyyetin şart olduğuna ve niyyet ol­maksızın yapılan amellerin hiçbir değer taşımadığına delildir. [52]

 

 



[1] Hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.     

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 31.                       

[2] Feyzu'l-Kadîr, I, 32

[3] Buhari Şerhi, el-Aynî, I, 22

[4] hleylu'l-Eutâr, I, 156

[5] ei-Vdde, I, 62

[6] Fethu'l-Bârl I, 10                            

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 32-33.                                             

[7] Adı: Muhammed b. Ali b. Vehb b. Mutî' Ebul-Feth Takiyyuddin el-Kuşeyrîdir. Hicri 625-702 yılları arasında yaşamıştır. O da babası ve dedesi gibi İbn Dakİki'l-'Id diye tanınmaktadır. Usul alimlerinin ileri gelenlerinden bir kadıdır. Müctehiddir. Babası aslen Mısır'da Menfalût diye bilinen kasabadandır. Ordan Kavs denilen yere göç etmiş ve kendisi de Kızıldeniz sahilinde dünyaya gelmiş, Kahire'de vefat etmiştir.

Not: Bu kitapta geçen biyografilerin büyük bir çoğunluğu Kuveyt'te Evkaf Bakanlığı tarafından yayımlanmış el-Mevsûatu'1-Fıkhiyye'den tasarruflarla nakledilmiştir.

[8] İhkâmu'l-Ahkâm fi Şerhi Umdeti'l-Ahkâm, I, 81.

[9] Aynı yer

[10] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 33.

[11] Hasr; Araplarca belagat üsluplarından bir üsluptur. Bir işi bir başka şeye özel bir yolla tahsîs etmektir. Bunun birtakım kaideleri vardır. Bk. Ali el-Cârim, Emin Mustafa, el-Belâgatu'UVâdıha, 216. Hasr sözlükte göğsün daralması demektir.  Habs da onun anlamlarından birisidir. Meselâ, hastalık onu yolculuktan hasretti, yani alıkoydu, denilir.

[12] Kasr ise: Özel bir yolla bir şeyi bir şeye tahsis etmektir. Meânî ilminde ise bir işi veya herhangi bir hususu tahsis edip özelleştirmek demektir. Dr. İn'âm Fevvâl Akkâuî, el-Mu'cemu'î-Mufassal fi Ulumi't-Belaga..., Beyrut, 1313/1992, s. 261. (Çeviren)

[13] İhkâmu'l-Ahkâm Şerhu Umdeti'l-Ahkâm, \, 64

[14] el-Elbânî, el-Câmiu's-Sahih, 2338

[15] Yani onu mutlak olarak kabul et, demek istenmektedir.

[16] Jhfcâmu7-Ahkâm, I, 67

[17] Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir. Bk. Fethu'l-Bârî, XIII, 465

[18] Hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir. 4228; Ahmed, IV, 23.

[19] İbn Receb (736-895 h.): Adı, Abdurrahman b. Ahmed b. Receb el-Hanbelî'dir. Bağdat'ta dünyaya gelmiş, Şam'da vefat etmiştir. Hadis âlimi, hadis hafızı, fakîh, usûl âlimi ve tarihçi idi. Hadis ilminde yetkin kimse idi ve önemli bir yere sahipti. Hanbelî Mezhebi ilim adamlarının çoğu O'nun Öğrencisidir. İlmi eserlerinden bazıları: Takrıru'l-Kauâid ue Tahriru'l-Fevâid. Bu İbn Receb kavaidi diye meşhurdur, fıkha dairdir. Camiu'i-Ulumi ve'l- Hikem. Bu kitap ise Cevamiü'l-Kelim diye nitelendirilen elli hadisin şerhini ihtiva etmektedir. Şerhu Süneni Tirmizi ile beraberinde Tirmizmin sonunda yer alan Şerhu'l-İlel'i de vardır. Zey/u Tabakaü'l-Hanâbile. 

[20] Cdmiu'MJfûm,7-8

[21] Bununla sünnete tabi olanları kastediyorum. Mutasavvıf ve diğerlerinden bid'atçileri değil.

[22] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 34-38.

[23] Bu açıklamalar Dr. Ömer el-Aşkar'ın Mekâsidu'l-Mükellefîn adlı kitabından özet­lenerek ve bazı düzeltmelerle alınmıştır.

[24] Mekas\âü\-Müke\\ejîn, 34

[25] Meuahibu'l-CeM, II, 230; Feyzu'l-Kadîr, I, 30

[26] el-Karafî {626-684 h.): Adı Ahmed b. İdris b. Abdurrahman'dır. Künyesi Ebu'l-Kâsım'dır. Aslen Mağrib'li Berberi Sanhâca kabilesindendir. Karafe'ye nisbet edilir. Karafe ise Kahire'de İmam Şafii'nin mezanna yakın olan mahallenin adıdır. Mısır'da doğmuş, orada yetişmiş ve orada vefat etmiştir. Çağında Malikilerin şeyhi (en büyük ilim adamı) idi. İlmi eserleri: 1- el-Furûk, 2- ez-Zahîra, 3- Şerhu Tenkîhi'l-Fusûl fi'l-Usûl, 4- el-İhkâm fî Temyizi'l-Fetâvi Mine'l-Ahkâm.

[27] ez-Zahîre, I, 134; Meudhibü'J-CeJî/, H, 230

[28] e\-A\)n\, I, 3 ile Munteha'1-Âmâİ

[29] Mecmu'û'l-Fetûvâ, XXVI, 31

[30] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 38-40.

[31] Nihâyetü'l-Ahkâm, 27

[32] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 40.

[33] c/-A'/dm,ni, 194

[34] Mecmuatu'f-ResâiH'l-Kübrâ, t, 254

[35] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 40-41.

[36] Meââricü'S'Sâlikîn, I, 107

[37] İbnü'J-Hâc, (?-737 h.): Adı Muhammed b. Muhammed b. Muhammed'dir. Künyesi Ebû Abdullah el-Abderî olup Abduddâr kabilesinden, Mağrib ülkelerinden Fas'tandır. Maliki mezhebini iyi bilen birisi idi. Hakimlik yapmıştır. Hayatının son dönemlerinde gözleri görmez olmuştur. İlmi eserleri arasında: 1- Medhalu'ş-Şer'i'Şerîf, 2- Şumûsu'l-Envâr, 3-Kunûzu'l-Ebrâr adlı eserleri vardır.

[38] el-Medhal, 21-22

[39] BuMrî, VII, 190. Ayrıca bk. es-Silsiije, 1640

[40] Şerhu Müslim, IH, 44

[41] Buhârî, I, 20, Şerhu Müslim, IV, 160

[42] Fethu'l-Börî, I, 137

[43] Suyutî (849-911 h.): Adı Abdurrahman b. Ebi Bekr b. Muhammed b. Sabık ed-Din el-Hudarî es-Suyutî'dir. Künyesi Celalüddin Ebu'l-Fadl'dır.  Mısır'da Asyût denilen şehirdendir. Kahire'de yetim olarak yetişti. Kırk

yaşına vardığında fetva ve ders vermeyi bırakarak kendisini ibadete ve te'life verdi, İlmi eserlerinden bazıları: el-Eşbâhu ve'a-Nezâir, el-Hâvî li'i-Fetâvî, el-Itkân fi Ulumu'l-Kur'ân.

[44] Suyuti, Nesaî Şerhi, I, 19

[45] Şerhu Müslim, III, 44 ve Ahmed.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 41-43.

[46] Bu hadisi Buharı bu lafızla rivayet etmekle birlikte onun rivayetinde "güneşte duruyordu" ifadesi yoktur. Bunu Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve başkaları da rivayet etmiştir.

[47] Camzu tJyûni'i-Besâir, I, 34

[48] îzzüddin b. Abdüsselam (577-660 h.) Adı: Abdülaziz b. Abdisselâm'dır. Künyesi Ebu'l-Kasım b. el-Hasen es-Sülemî'dir. Şam'da doğmuş, Emevî camiinde ders okutmuş, ha-tiblik görevini üstlenmiştir. Şafii fakihi olup, müctehiddir. İlmî eserlerinden bazıları: Kavâidü'l-Ahkâm min Masalahi'1-Enâm, el-Fetâvâ, et-Tefsîrü'1-Kebîr.

[49] Kavâldü't-Ahkâm, I, 178

[50] " Fazilet ehlinin fazlını itiraf etmek kabilinden şunları söylemeliyim: Bu hadisi şerh ederken Dr. Ömer el-Aşkar'ın Mekâsidiu'i-Mükellefîn" adlı eserinden oldukça yararlan­dım. O kadar ki, O'nun kitabında muhtasar olarak geçmiş olan bu konulan da burada göre­ceksiniz. Allah bizim adımıza en iyi şekliyle O'nu mükâfatlandırsın.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 44-45.

[51] Buhârî'nin bu hadisi Kitâbu'l-îman'da kaydettiğini söylemek bir hatadır. Çünkü bu hadis, Buhârî'deki ilk hadistir ve "Bed'u'1-Vahy (Vahyin Başlangıcı) başlığı altında zikredilmiş­tir. Aynî ve İbn Hacer gibi herhangi bir şârih de burada Kitabu'1-îman ile başlayan farklı bir nüshadan söz etmemişlerdir. (Çeviren)

[52] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 45.

İslâm, İmân, İhsan

2. İSLÂM, İMÂN, İHSAN

Bu Hadisin Önemi:

İslâm:

Îman:

Kaza Ve Kadere İman:

Kaza Ve Kader Hususunda Yanılmaktan Korunma:

1- Yüce Allah'ın Sıfatı Ve Yarattıkları Arasındaki Fark:

2-Yüce Allah'ın Eksikliklerden Tenzih Edilmesi:

3-Kitap Ve Sünnetin Naslarına Kapsamlı Bakış:

4-Allah Yaptığından Sorumlu Tutulmaz:

5-Kulun Mükellefiyeti Ve Sonuçlar:

Kıyametin Alâmetleri:

Cebrail (A.S)'İn Nitelikleri:

Hadis-İ Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler:

İslam Dini:

 

 

 

2. İSLÂM, İMÂN, İHSAN

 

Ömer -r.a- den dedi ki: Bir gün Rasûlullah (s,a)'ın huzurunda oturmak­ta iken elbiseleri alabildiğine beyaz, saçları oldukça siyah, üzerinde yolculu­ğun etkileri görülmeyen ve aramızdan kimsenin tanımadığı bir adam yanı­mıza çıkageldi. Rasûlullah (s.a)'ın yanına oturdu. İki dizini onun (Resuul-lah'ın) dizlerine dayadı, ellerini dizleri üzerine koyarak şöyle dedi: Ey Mu-hammed, bana İslâm hakkında haber ver. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın rasûlü ol­duğuna, şahidlik etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman, Beyt'i -oraya yol bulabildiğin taktirde- haccetmendir." (Adam): Doğru söyledin, dedi. (Ömer) dedi ki: Adama hayret ettik. Hem O'na soru soruyor, hem de söylediğini doğruluyordu. (Yine) sordu: O halde bana imandan haber ver. (Resulullah) şöyle buyurdu: "(İman) Allah'a, me­leklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ve âhiret gününe iman edip hayrıy-la, şerriyle kadere de inanmandır." (Adam): Doğru söyledin, dedi. Bu se­fer: O halde bana ihsana dair haber ver, dedi. (Peygamber) şöyle buyurdu: (İhsan) Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Sen onu görmüyorsan dahi o seni görür." (Adam): O halde bana Kıyametten haber ver, dedi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bu konuda kendisine soru sorulan sorandan daha bilgili değildir." (Adam): O halde bana onun alâmetleri hak­kında haber ver, dedi. (Resulullah) şöyle buyurdu: "Cariyenin efendisini do­ğurması, çıplak ayaklı, giyimsiz, fakir koyun çobanlarının yüksek bine yap­makta birbirleriyle yarıştıklarını görmen." (Hz. Ömer) dedi ki: Sonra o adam geçip gitti. Bu durumun üzerinden bir süre geçtikten sonra (Resulul­lah) bana şöyle dedi: "Ey Ömer, o soru soran kişinin kim olduğunu biliyor musun?" Ben: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, deyince şöyle buyurdu: "O Cibril (Cebrail) idi. Size dininizi öğretmek üzere geldi.[1]

 

Bu Hadisin Önemi:

 

İbn Dakiki'1-İd -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: "Bu, çok büyük bir hadistir. Yerine getirilmesi gereken zahir ve bâtın bütün amelleri kapsamaktadır. Şeriat'ın bütün ilimleri buna râcidir ve bundan dal­lanıp budaklanmaktadır. Çünkü bu hadis, bütün Sünnet bilgisini toplamış ve ihtiva etmektedir. O adetâ Sünnet'in anası gibidir. Tıpkı Fatiha sûresinin Kur'ân'ın manalarını topluca ihtiva ettiğinden dolayı "Kur'ân'ın anası" adı­nı alması gibi.[2]

İbn Receb de der ki: "Bu hadisin mevkii gerçekten çok büyüktür. Dinin tümünün açıklanmasını ihtiva etmektedir. Bundan dolayı Peygamber (s.a) hadisinin sonunda: "Bu, Cebrail idi. Size dininizi Öğretmek üzere geldi" di­ye buyurmuştur.[3]

Nevevî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demektedir: 'Şunu bil ki bu hadis, çeşitli ilim, ma'rifet, âdâb ve incelikleri bir arada ihtiva etmek­tedir. Hatta bu hadis İslâm'ın bir aslını teşkil etmektedir.[4] İşte Nevevî -Al­lah'ın rahmeti üzerine olsun- bundan dolayı bu hadisi derlediği kırk hadis arasında zikretmiştir. [5]

 

İslâm:

 

Sözlükte "el-îslâm ve el-îstislâm" itaat etmek, bağlanmak demektir.

Şer'î bir terim olarak, açıktan açığa boyun eğmek ve Şeriat'ı açıkça yerine getirmek, Peygamber (s.a)'ın getirdiklerine bağlanmak demektir. Böylelikle kanını hamiye altına almak (suretiyle öldürülmekten) kurtulmak mümkün olur ve hoşlanılmayan şeyler de önlenmiş olur.[6]

Üzerinde durduğumuz bu hadis-i şerifte ise âlemlerin Rabbinin habîbi -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- İslâm'ı söz ve amel türünden, azala­rın görünen amelleri ile tanıtmıştır. İki şehadet kelimesini dil ile söylemek dilin ameli, namaz ve oruç bedenin ameli, zekât malî, hac da bedenî ve malî bir ameldir.

Yine bu hadiste, zahiren görülen bütün farzların İslâm'ın kapsamına gir­diği görülmektedir. Namaz ve diğer rükünlerin söz konusu ediliş sebebi ise, İslâm'ın üzerlerinde yükseldiği esaslar oluşlarından dolayıdır.

Bütün farzların İslâm adının kapsamına girdiğinin tanıklarından birisi de Peygamber (s.a)'in: "Müslüman; sair müslümanların elinden ve dilinden ya­na kurtuldukları kimsedir.[7] hadisidir.

Aynı şekilde haramları terketmek de İslâm adının kapsamına girmekte­dir. Nitekim Resulullah: "Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi onun müslümanlığınm güzelliklerindendir.[8]diye buyurmuştur. [9]

 

Îman:   

                                                                             

İman ile ilgili yapılacak açıklamalar oldukça uzundur. Ancak biz burada aşağıdaki noktaları ele alacağız:

1- îman asıl anlamı itibariyle tasdik etmektir. Peygamber (s.a) de bu hadis-i şerifte, kalpte inanılan şeylere iman etmek diye tanıtmaktadır. Nite­kim Şanı Yüce Allah da çeşitli yerlerde bu esaslara imanı Kitab-ı Kerim'in- "'" de sözkonusu etmiş bulunmaktadır ki, ben de bunlardan Yüce Allah'ın şu buyruğunu hatırlatmak istiyorum: "Peygamber kendisine Rabb'inden indiri­lenlere iman etti. Müminler de. Onların her birisi Allah'a, meleklerine, ki­taplarına ve peygamberlerine iman etti..." (ei-Bakam, 2/285) Ehl-i Sünnet ve'I-Cemaat'in kabul ettiğine göre" iman, söz, amel ve niyyettir. Bütün ameller de iman adının kapsamına girmektedir. Şafiî ashabın, tabiînin ve ondan sonra gelip kendisinin yetiştiklerinin icmâ' ile bunu kabul ettiklerini naklet­mektedir. Yüce Allah'ın izniyle ileride buna dair açıklamalar gelecektir.

2- İslâm ve İman-. İbn Receb der ki: Peygamber (s.a)'in tarifinden iman ile İslâm'ın arasını ayırdedip de amelleri imanın kapsamına değil de, İslâm denilen şeylerin kapsamına sokması, aslî bir kaidenin izah edilmesiy­le açıklığa kavuşur. O da şudur: Birtakım isimler tek başına ve mutlak ola­rak kullanıldığı taktirde birçok müsemmâyı (ad olduğu şeyleri) kapsamına alır. Aynı isim bir başkası ile birlikte kullanılacak olursa, bu sefer ad olduğu o şeylerin bir kısmına delâlet eder. Onunla birlikte kullanılan diğer isim de geri kalanlarına delâlet eder. Fakir ve miskin isimleri buna örnektir. Onlar­dan herhangi birisi tek başına kullanılacak olur ise, muhtaç.olan herkes onun kapsamına girer; ancak biri diğeri ile birlikte kullanılacak olursa, iki isimden birisi ihtiyaç sahiplerinin bazı türlerine, diğeri ise geri kalanlarına delâlet eder. İşte, İslâm ve iman adı da böyledir. Onlardan herhangi birisi tek başına kullanılacak olursa, diğeri de onun kapsamına girer ve tek başı­na kullanılan bu isim yine diğer ismin tek başına kullanılması halinde delâlet ettiği şeylere delâlet eder. Her ikisi birlikte kullanılacak olursa, bu iki isimden biri diğerinin tek başına delâlet ettiği şeylere delâlet ettiği gibi, di­ğeri de geri kalanlarına delâlet eder.[10]

O halde herhangi bir nassta iman ile İslâm birlikte kullanılacak olursa, aralarında fark olur. Bu durumda iman kalbin tasdiki, ikrarı ve bilip tanıma­sı anlamına gelir, İslâm da Yüce Allah'a amel ile teslimiyet göstermek, bo­yun eğmek ve O'na itaatle bağlanmak anlamına gelir.

Buna binâen ilim adamları şöyle demişlerdir: Her mü'min müslüman-dır; fakat her müslüman mü'min değildir. Çünkü kul bazen namaz, hac, zekât ve buna benzer zahiri amellere -gösteriş olsun diye ve münafıklık ol­mak üzere- bağlı görünebilir.

Diğer taraftan bu itaatiyle beraber iman ve tasdiki zayıf bulunabilir. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bedevi Araplar; "iman ettik" dedi­ler. De ki: İman etmediniz, ama "teslim olduk" deyiniz. Henüz iman kalp­lerinize girmiş değildir. Şayet Allah'a ve Rasûlüne itaat edecek olursanız, amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah Gafjâr'dur, Rahîjm'dİr." (el-Hucurât, 49/U)

İbn Abbâs (r.a.) bunların bütünüyle münafık olmadıklarını, imanları za­yıf kimseler olduklarını açıklamıştır.

3- Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'in akidesine göre amel imandandır. Bunun böyle kabul edilmesi konu ile ilgili oldukça fazla delillerin varlığından dolayı­dır. Bunlar arasındaın Yüce Allah'ın şu buyruğunu hatırlatalım: "Müminler ancak Allah anıldığı zaman kalpleri .titreyenlerdir. Âyetleri karşılarında okunduğu zaman da bu onların imanını arttırır. Onlar ancak Rab'lerine gü­venip dayanırlar. Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infâk ederler. İşte onlar gerçek müminlerin ta kendi­leridir." (ei-Enfâi, 8/2 4) Şanı Yüce Allah, müminin bu niteliklere sahip olan, kalbiyle iman edip farzları ameliyle yerine getiren kimse olduğunu beyan etmektedir.

Resulullah (S.A.S.)'ın şu buyruğu da bu delillerdendir: "İman yetmiş küsur şubedir. Bunların en faziletlisi la ilahe illallah demektir. En aşağı de­recesi ise yolda rahatsızlık verecek şeyleri kaldırmaktır. Haya da imanın bir koludur.[11]

Yolda rahatsızlık veren şeyleri kaldırmak bir amel olduğu halde, Resu­lullah bunu imandan saymaktadır.

İbn Batta?[12] der ki: İşte Buhârî'nin -Allah'ın rahmeti üzerine olsun-iman bölümünde tesbit etmek istediği mana budur. O bölümün bütün bab-lannı da bu esasa göre açmıştır. Meselâ, Umûr-u İman (İmandan olan işler) ile namaz imandandır, zekât imandandır, cihâd imandandır adı altındaki başlıklar ile açtığı diğer başlıklar ile O; Mürcie'nin: "îman amelsiz sözden ibarettir" şeklindeki sözlerini reddetmek istemiş; onların yanlışlıklarını, kötü inanışlarını Kitab ve Sünnet'e ve önder imamların mezheplerine muhalefet ettiklerini beyân etmek istemiştir.[13]

4- Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat akidesine'göre iman artar ve eksilir. Bu hu­sustaki delilleri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Ta ki imanlarına iman katarak artırsınlar." (ei-Feth, 48/4); "Biz de onların hidayetlerini artırmıştık." (ei-Kehf, ı$n3); "Allah hidayete erenlerin hidayetini artırır." (Meryem, 19/76); ve buna benzer daha başka deliller. İbn Battal der ki: "Buna göre imanı artış göstermeyen bir kimsenin imanı eksiktir. Eğer; "iman sözlük anlamı itibariyle tasdikten ibarettir" de­nilecek olursa, buna cevabımız şudur: Tasdik bütün itaatleri yerine getir­mekle kemâl bulur. Mü'min hayırlı amellerini çoğalttıkça imanı daha bir kâmildir. Bunların hepsiyle iman artar. Eksilmesiyle de eksilir. Hayırlı ameller eksildi mi imanın kemalinde de eksiklik olur. Bunlarda artış oldu mu, imanın kemalinde de artış olur. İşte iman hakkında mutedil olan görüş budur.[14]

İbn Abdürrezzak der ki: "Ben, hocalarımızdan ve ilim arkadaşlarımız­dan Süfyân es-Sevrî, Mâlik b. Enes, Ubeydullah b. Ömer, el-Evzâî, Ma'mer b. Râşid, İbn Cüreyc, Süfyân b. Uyeyne'nin şöyle dediklerini dinledim: İman, söz ve ameldir; artar ve eksilir. Aynı zamanda bu İbn Mes'ud'un, Huzeyfe'nin, en-Nehaî'nin, Hasan-ı Basrfnin, Atâ'nın, Tâvûs'un, Müca-hid'in ve Abdullah b. el-Mübarek'in de görüşüdür.[15]

5- İman bakımından müminler arasında fazilet farkı vardır. Buna göre gayb âlemine tıpkı görünen âlem gibi iman eden sıddıkların imanı, bu de­receye ulaşmamış diğerleri gibi olamaz. Bundan dolayı bazıları şöyle de­miştir: Ebu Bekr (r.a) fazla oruç tutmak, fazla namaz kılmakla sizi geride bı­rakmış değildir. O kalbinde yer eden şeylerle önünüze geçmiştir.

İbn Ömer (r.a)'e şöyle soruldu: Rasûlullah {s.a)'ın Ashabı gülerler miydi? Şöyle cevap verdi: Evet, iman kalplerinde dağdan da büyük olduğu halde gülerlerdi.[16] İbn Receb der ki: Böyle birisi nerde, Tevhid ehli olup Cehen-nem'den son olarak çıkartılacak kimseler gibi, kalbindeki iman bir zerre ya­hut bir arpa ağırlığı kadar olan kimsenin imanı nerde! İşte böyle kimseler hakkında şöyle denilebilir: İmanlarının zayıflığı dolayısıyla iman kalplerine henüz girmemiştir.[17]

 

Kaza Ve Kadere İman:

 

Kaza, şanı Yüce Allah'ın birşeyin varlığı veya yokluğuna dair ezelî hük­müdür.

Kader ise, şanı Yüce Allah'ın birşeyi özel bir zamanda keyfiyeti üzre var etmesidir. Kaza ve kaderin biri diğerinin yerine kullanıldığı da olur.[18]

Buna göre kadere iman, imanın rükünlerinden bir rükündür.. Nitekim Rasûlullah (s.a) da bu hadis-i şerifte: "Ve hayrıyla şerriyle kadere iman et­mendir" diye açıklamıştır. İbn Ömer (r.a.)'in bu hadisi irâd ediş sebebine gelince[19] bu, kaderi inkâr edenlerin ve işin sonradan tesbit edildiğini id­dia ederek ezelden beri Allah'ın o hususta herhangi bir kaderinin bulunmadığını ileri sürenlerin kanaatlerini reddetmek maksadı ile olmuştur. İbn Ömer, böyle diyenlerin sözlerine oldukça kızmış, onlara ağır sözler söyle­miş, onlardan uzak olduğunu ifade etmiş, amellerinin yüzlerine geri çarpı­lacağını, kadere iman etmedikleri sürece onlardan asla kabul olunmayacağını açıkça ifade etmişti.

İlim adamlarının açıkladığı şekliyle kadere iman iki şekilde olur:

1- Şanı Yüce Allah'ın ezelden beri ilminde kullarının hayır, şer, itaat ve masiyet kabilinden neler yapacaklarını, onları var etmeden önce bildiğini; kimin mutlulardan olacağını, kimin bedbahtlardan olacağını bildiğini; bunu Levh-i Mahfûz'da tesbit ettiğini tasdik etmek. Rasûlullah (s.a) şöyle buyur­muştur: "Allah gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene önce bütün mahlukâtın mukadderatını yazmıştır." Bir rivayette de: "Ve Arş'ı su üzerin­de idi[20] ifadesini de eklemektedir. Yaratıkların amellerinin Yüce Allah'ın yazdığına mutabık olması ve onun ezeli ilminde tesbit edilen şekle göre ce­reyan etmesi kaçınılmaz birşeydir. Mabed el-Cühenî, Amr b. Ubeyd ve on­lara benzer Kaderiyyenin aşırı giden mensupları bunu kabul etmemişler, ümmetin selefinin kabul ettiği bu görüşlere muhalefet ettiklerinden dolayı da doğru yoldan sapmışlardır.

Ahmed, Şafiî ve İslâm âlimlerinin diğer önder imamları, Allah'ın ezelî ilmini inkâr edenlerin tekfir edileceği kanaatindedirler.

2- Şanı Yüce Allah, küfür, iman, itaat ve masiyet gibi kullarının bütün fi­illerini yaratır ve meşîetiyle onlar bu işleri yaparlar. Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Allah sizi de, amellerinizi de yaratandır." (es-s&mt, &/39)

İşte Ehl-i Sünnet'in itikadı budur. Ancak Ashâb-ı Kiramın son dönemle­rinde bid'atîeri ortaya çıkan Kaderiyye, bu hususta onlara muhalefet etmiş­lerdir. İşte bundan dolayı İbn Ömer'e onların haberi ulaşınca, kendisine bu haberi getirenlere şöyle demiştir: "Bu gibi kimselerle karşılaştığın vakit, on­lara şunu bildir ki: Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar. Ab­dullah b. Ömer'in adına yemin ettiği zat (Allah) hakkı için, eğer onlardan herhangi birisi Uhud dağı kadar altını Allah yolunda infak edecek olursa, yine de Allah bunu ondan kadere iman etmedikçe kabul etmeyecektir.[21]

 

Kaza Ve Kader Hususunda Yanılmaktan Korunma:

 

Bilindiği gibi, insanların bir çoğu kadere imanı anlamak hususunda üm­metin selefinin izlediği yoldan sapmıştır. Bunun birtakım sebepleri vardır. Bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

1- İslâm'a kin duyan İslâm düşmanları, insanları saptırmak hususunda kaderi kullanma yoluna gitmişlerdir. Çünkü onlar konu ile ilgili naslarda müslümanları saptırmak, onları şüphelere düşürmek, kader hakkındaki nasları birbirine çarpıştırmak için bir gedik bulmuşlardı. Müslümanların bir çoğu da bu gibi kimselerden etkilenmişler ve bu temel esası doğru bir şekil­de anlamaktan sapıp uzaklaşmışlardır. Kimisi Allah'ı -hâşa- zulüm ve boş iş yapmakla nitelendirirken, kimisi de konu ile ilgili olarak vârid olmuş nasları anlamayı -sûre başlarında yer alan Mukatta Harfleri anlamayı Allah'a hava­le ettiği gibi- havale etmişlerdir. Bilindiği gibi Allah bize (kaza ve kadere dair) bu naslar üzerinde düşünmemizi emretmiş, bu konuda kapıyı önümüze kapatmamıştır. Dileseydi bunu yapardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Bir de sana ruh hakkında sorarlar. De ki: Ruh Rabb'imin emrin-dendir. Size ilimden ancak az birşey verilmiştir." (et-tsm, u/85)

2- Kader ile ilgili nasları kısır anlayış. Onlardan kimisi konunun cüz'î bir yanından söz eden bir nastan umumi bir anlam çıkartır. Bazılarının Yüce Allah'ın şu buyruğunu anladıkları gibi: "Muhakkak Allah dilediğini saptırır, dilediğine de hidâyet verir." (Fâtır, 35/8) Bu nassı yanlış olarak, rneşîetin tü­müyle Allah'a ait olduğu, kulun hiç bir meşîetinin olmadığı, aksine kulun fi­ilini mecburen işlediği şeklinde anlamışlardır. Böyle bir anlayış ise kader ile ilgili nasları cüz'i olarak anlamanın ve naslara kapsamlı bir şekilde bakma­yısın bir sonucudur.

3- Bu mesele İle ilgili naslar pek çok hususla da iç içedir. Tıpkı sebep ile netice arasındaki, ilişki gibi. Şanı Yüce Allah'ın irâdesi ile kulun irâdesi ara­sındaki, ilişki de buna örnektir. İşte bu iç~<içe oluş, pek çok kimseyi karışıklı­ğa ve şaşkınlığa düşürmüştür.

4- İslâm'a kin duyan kimselerin desiselerinden etkilenen birtakım kimse­lerin kısır anlayışlarının Şanı Yüce Allah'ın Kitab-ı Kerîmi'nde, Resulul-iah'ın da onların menkıbelerini açıklamaya dair oldukça yaygın bilinen ha-dis-i şeriflerinde tezkiye ettiği ümmetin selefinin anlayışının önüne geçir­mek. Bize düşen, iKitab ve Sünnet'in naslarını anlamak hususunda onların anlayışlarına öğrencilik etmektir. Çünkü hayır bundadır. Şu beyiti söyleyen şair gerçekten doğruyu dile getirmiştir:

"Her türlü hayır selefe tabi olmaktadır.

Her türlü şer ise sonradan gelenlerin çıkardıkları bidatlerdedir."

Bundan dolayı kaza ve kader ile ilgili naslar hususunda araştırma yapa­cak olan kimsenin, Aziz ve Celil olan Allah'ın bu esasa dair inanmamızı is­tediği sağlıklı kavrayıştan sapmaktan korunabilmesi için, aşağıdaki hususla­rı iyice bellemesi gerekmektedir:[22]

 

1- Yüce Allah'ın Sıfatı Ve Yarattıkları Arasındaki Fark:

 

Yüce Allah'ın ilmi ile insanların ilmi arasında ayırım gözetmek, kaçınıl­maz birşeydir. Bu sıfatın, en mükemmel şekliyle Allah hakkında kabul edilmesi zorunludur. Çünkü en gizli bir şey bile Şanı Yüce Allah'a gizli kalmaz. O'nun ilminden önce bilgisizliğin varlığı söz konusu değildir. O, mülkünde meydana gelecek olan her bir şeyi, olayları yaratmadan önce dahi bütün incelikleriyle en mükemmel şekilde ve hiçbir eksiklik olmaksızın bilir. Bun­dan dolayı Levh-i Mahfûz'da meydana gelecek her şeyi mülkünde vuku' bulacak hayır, şer, mutluluk ve bedbahtlık kabilinden her türlü şeyi yazmış­tır. Olan olayların da yazdıklarına uygun meydana gelmesi kaçınılmazdır. Aksi taktirde O'nun ilim sıfatında eksiklik sözkonusu olur. Şanı Yüce Allah ise eksikliklerden münezzehtir.

İlim sıfatı ile ilgili olarak bu söylenenler Yüce Allah'ın bütün sıfatları hakkında söz konusudur. O'nun kudret ve meşîeti de eksiksizdir. Acizliğin şaibesi, eksiklik ve başkasının kahretmesi gibi, insanların kudret ve meşîetinin karşı karşıya kaldığı durumlar O'nun için söz konusu değildir. Çünkü insanların meşîeti sınırlıdır ve eksiklik ve kahr gibi şeylerle karşı kar­şıya kalır. Şanı Yüce Rabb'imizin hükmü ile meydana gelen her bir şey, O'nun meşîetiyle vücuda gelmiştir. Küfür veya iman olsun, farketmez. An­cak O, kullarının iman etmelerinden razı olur, kâfir olmalarına razı olmaz. Kâfirin Allah'a rağmen kâfir olduğunu ve Allah'ın O'nu küfründen alıkoya-mayacağını zanneden kimseler, âciz mahlukâtı tarafından kahredilen bir rabbe ibadet eden kimselerdir. Şanı Yüce Allah, zalimlerin söylediklerinden alabildiğine münezzehtir, yücedir. [23]

 

2-Yüce Allah'ın Eksikliklerden Tenzih Edilmesi:

 

Kulların; Yüce Rab'lerini abes iş yapmaktan, cahillikten, zulümden ve benzeri işlerden tenzih etmeleri gerekir. Şanı Yüce Allah yüce Zâtını zu­lümden tenzih ederek şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak Allah zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez." (en-Nisû, 4/40)\ "Rabb'in kullara asla zulmedici değil­dir." (Fussllet, 41/46)

Zulüm ise, "herhangi bir şeyi konulması gereken yerden başka bir yere koymak" demektir. Buna göre insan hidayet bulmayı hak ettiği halde, Al­lah'ın onu hidayetten mahrum bırakması imkânsız birşeydir. Yine insan saptırılmayı hak ettiği halde, saptınlmaması da imkânsız birşeydir. Şu ka­dar var ki, işlerin akıbetleri bizim için bir gaybdır. Zira bizim anlayışımızda kısırlık söz konusudur ve biz zaaf sahibiyiz. O halde Allah'ın kuluna düşen

şey, istikametten sonra sapan bir insanın durumundan dolayı hayrete düşe­cek olursa, kendisini ve aklını itham etmek, Rabb'ini zulmünden tenzih et­mektir. Bununla kurtulmak mümkündür. [24]

 

3-Kitap Ve Sünnetin Naslarına Kapsamlı Bakış:

 

Kitap ve Sünnet'in naslarına kapsamlı bir bakıştan sonra hükme var­mak gerekir. Aynı tutumun din ile ilgili bütün meselelerde izlenmesi gerek­mektedir." Herhangi bir mesele hakkında bütün naslar bir araya getirilir. Bunların anlaşılması ve aralarının telif edilmesi için bütün çaba ve gayret ortaya konulur ve bundan sonra hükme varılır.[25]

 

4-Allah Yaptığından Sorumlu Tutulmaz:

 

Aziz ve Celil olan Allah, yaptıklarından sorumlu tutulmaz. Nitekim: "O, yaptıklarından sorumlu tutulmaz, fakat onlar sorumlu tutulurlar" fei-Enbtyâ, 21/23) diye buyurmaktadır. Kul cereyan eden her şeyi, Yüce Allah'ın hük­mettiği her şeyi bilmek isteyecek olursa bu, kendisini bir başka ilâh yap­mak istemesi anlamına gelir. Sıfatlarında Rabb'ine ortak olmak istiyor de­mektir. O bakımdan meselâ, şeytan bir kimseye; "Cehennemlik olduğunu bildiği halde Allah ne diye filân insanı yarattı?" gibi bir soruyu telkin ede­cek ve benzeri soruları fısıldayacak olursa, şu; "O, yaptığından sorumlu ol­maz, onlar sorumlu tutulurlar." âyeti hatırlanmalıdır. O'nu zulümden, abes iş yapmaktan tenzih etmek gerekir. Hikmetle, adaletle ve bütün kemal sı­fatlarıyla vasfetmek ve kişinin kendi anlayışını ve kısır aklını itham etmek gerekir. İblis'in vesveselerinden sakınmalıdır. Çünkü o, kulların sırat-ı müstakimden saptırılması için hangi gediklerden gireceğini bilir. [26]

 

5-Kulun Mükellefiyeti Ve Sonuçlar:

 

Kul bilmeli ki, sebepleri yerine getirmekle mükelleftir, neticeler de Al­lah'ın elindedir. Belli bir sebebi yerine getiren bir kimse ile, onun benzerini yerine getiren bir diğer kimsenin aynı neticelere ulaşması söz konusu değil­dir. İnsan bazan çalışır, çabalar; bununla birlikte ancak az bir rızik elde ede­bilir. Bir diğeri ise az bir gayret ile üzerine mal ve servet yağdırılır. Aynı şe­kilde kimi kul itaat için gayret eder, yorulur, didinir; fakat bu hususta gereken muvaffakiyeti elde edemeyebilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "O gün yüzler vardır ki zelildir. Amel etmiştir, zahmet çekmiştir. Kız­gın bir ateşe gireceklerdir." (ei-ĞâSiVe, 88/2-4) İşte bunlar çalışmakla, yorulmakla birlikte akıbetleri kötü olacaktır. Sonuçlan Allah'ın elindedir. O adaletine ve hikmetine binaen amellere bağlı olarak sonuçları ortaya koyar.

Rasûlullah (s.a)'dan şöyle dediği sabit olmuştur: "Adem ile Mûsâ -ikisine de selâm olsun- Rab'leri nezdinde birbirleriyle tartıştılar ve Âdem (getirdiği delil ile) Musa'ya galip geldi. Mûsâ dedi ki: "Sen Allah'ın eliyle yarattığı Âdem'sin. Sana ruhundan üfledi, meleklerini sana secde ettirdi, seni Cen-net'inde yerleştirdi. Sonra da sen işlediğin günahın sebebiyle insanları yer­yüzüne indirdin?..." Âdem dedi ki: "Sen de Allah'ın risâleti için ve kelâmı için seçtiği Musa'sın. Sana içinde her şeye dair açıklamanın bulunduğu (Tevrat) levhalarını verdi ve seninle özel bir şekilde konuşmak için seni yak­laştırdı. Sence ben yaratılmadan ne kadar süre önce Allah Tevrat'ı yaz­mış?" Mûsâ dedi ki: "Kırk yıl önce." Âdem dedi ki: "Peki, sen orada "Ve Âdem Rabbine isyan edip azdı" yazdığını da gördün mü?" Mûsâ: "Evet" deyince, Âdem şöyle dedi: "Yüce Allah'ın benim hakkımda beni yaratma­dan kırk sene önce işleyeceğimi yazmış olduğu bir amelim dolayısıyla mı beni kınıyorsun?" Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: "Böylelikle Âdem getirdiği delil ile Musa'yı susturmuş oldu.[27] Bu delille O'nu susturdu; çünkü Cen-net'ten çıkarılması işlediği günahın bir sonucu idi. Sonucu tesbit etmek ise Yüce Allah'tandır. Masiyet ise Âdem'in irâdesi ile meydana gelmişti.

İşte bunlar bu mesele ile alâkalı, onun etrafında dönüp dolaşan, nâsla-rın anlaşılması hususunda yardımcı olacağını gördüğüm ve önemli kabul et­tiğim bazı hususlardır. [28]

 

Kıyametin Alâmetleri:

 

Peygamber (s.a) bu hadiste Kıyamet Alâmetlerinden iki tanesini söz ko­nusu etmektedir:

1- "Cariyenin efendisini doğurması": Cariyenin kadın efendisini do­ğurmasından kasıt, kendisine hanımefendilik edecek ve ona sahiplik ede­cek kadın demektir. Bu hususta ilim adamlarının çeşitli görüşleri vardır. Ba­zıları şöyledir:

a) Denildiğine göre, çocukların anne-babalarına karşı kötü davranmala­rı çokça görülecek bir iş olacaktır. O bakımdan çocuk annesine sövmek, dövmek, işlerde kullanmak ve tahkir etmek bakımından efendinin cariyesi­ne davrandığı gibi davranacaktır. Bu, Hafız İbn Hacer'in uygun gördüğü açıklamadır.[29]

b) İbn Receb der ki: "Bu birçok ülkelerin fethedileceğine ve odalık cari­yelerin çoğalarak çokça köle olacağına, bu cariyelerin çocuklarının artaca­ğına, sonunda cariye efendisinin kölesi olmakla birlikte, onun çocukları ise kendisine göre efendisi gibi olacağına işarettir. Çünkü efendinin çocuğu efendi konumundadır. Böylelikle cariyeden doğan çocuk, tıpkı onun efen­disi ve sahibi konumuna gelecektir.[30]

c) Kimi ilim adamı da şu kanaate meyletmektedir: Um veled (efendisin­den çocuk doğurmuş cariye) efendisinin ölümü ile azad olur. Adeta onun çocuğu onu azad eden gibidir. O bakımdan o um veledin azad edilişi, çocu­ğuna nisbet edilmiştir. Böylelikle o çocuk, annesinin efendisi ve mevlâsı gi­bi olur.

2- "Çıplak ayaklı, çıplak fakir ve koyun çobanlarının yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarışmaları": Çıplak ayaklı ve bedeni üzerinde el­bisesi olmayan çıplak ile muhtaç fakirler ile ilgili açıklamalardan kasıt şu­dur: İnsanların aşağılık ayak takımı, başkan ve lider olacaklar, malları çoğa­lacak ve Allah'ın kullarına karşı övünmek ve böbürlenmek üzere de yüksek yüksek binalar yapacaklardır.

Kurtubî[31] der ki: "Bundan maksat, çölde yaşayan göçebelerin ortalığı istilâ etmeleri ve zorla ülkeye sahip olmaları sonucu durumun değişeceğine dair haber vermektir. Böylelikle bunların mallan çoğalacak ve bunların bü­tün gayretleri yüksek binalar yapmaya ve bunlarla övünmeye doğru yöne­lecektir. Biz bu dönemlerde bunlara tanık olduk.[32]

 

Cebrail (A.S)'İn Nitelikleri:

 

O, er-Ruhu'1-Emin'dir (en güvenilir ruh). Nitekim Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Onu (Kur'ân'ı) Rûhu'1-Emîn indirmiştir." (e$-$uara, 26/193) Cebrail (A.S.)'in güvenilir olmakla nitelendirilmesi, Yüce Allah'ın Ona büyük bir tezkiyesidir. Nitekim Yüce Allah O'nun sıfatlarının bazısını şöylece açıkla­maktadır: "Şüphe yok ki O, çok şerefli bir elçinin (getirdiği) sözüdür. Bü­yük bir güç sahibidir. Arş'ın sahibinin yanında büyük bir mevkisi vardır. Hem orada kendisine itaat edilendir, oldukça emindir."(et-Tekvîr, 8i/î9-2i)

Yüce Allah, Cebrail (A.S.)'i güzel yaratılış, gözkamaştırıcı görünüş, kuv­vet, şiddetli yakalama ve şiddetli olarak işini yapmakla, Allah nezdinde üs­tün bir mevkisi bulunmakla nitelendirmiştir. O meleklerin başı, semâvatta emrine itaat edilendir.

Rasûlullah (s.a), kendisini gerçek suretinde iki defa görmüştür. Bir sefe­rinde Peygamber olarak gönderilişinden üç yıl sonra görmüştü. Peygamber (S.A.S.) şöyle buyurmaktadır: "Ben yürümekte iken semâdan bir ses işit­tim. Bakmak için başımı kaldırdım, Hira'da bana gelen meleğin semâ ile arz arasında bir kürsi üzerinde oturmakta olduğunu gördüm. Bundan deh­şete kapılıp geri döndüm ve: "Beni iyice örtünüz, dedim.[33]

Buna Şanı Yüce Rabb'imizin şu buyruğu da tanıklık etmektedir: "Ona çetin kuvvetler sahibi öğretti. O özellikleriyle kâmildir. Hemen doğnıluverdi ve o, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaşıp sarktı. İki yay kadar veya daha da yaklaştı."fen-Necm 53/5-9)

İkinci bir defa ise O'nu İsrâ ve Mi'râc gecesinde görmüştü. Nitekim Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki onu bir diğer inişte görmüştü, Sidretü'l-Müntehâ yanında."(en-Necm, 53/13-14) Resulullah (S.A.S.), onu hilkati­nin azameti ile nitelendirmektedir. Abdullah b. Mes'ud'dan, şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (s.a), Cebrail'i gerçek suretinde altıyüz kanadı olduğu halde görmüştür. Bu kanatların her birisi ufuğu kapatmıştı. Kana­dından çeşitli renklerde inci ve yakut dökülüyordu.[34]

Yine Resulullah (S.A.S.) şöyle buyurmaktadır: "Ben O'nu semadan inerken, hilkatinin azâmetiyle gök ile yer arasını kapatmış gördüm.[35]

 

Hadis-İ Şeriften Çıkartılan Bazı Hükümler:

 

1- İlim adamına bilmediği birşey hakkında soru sorulacak olursa, "bunu bilmiyorum" demesi gerekir. Bu onun mevkiini küçültmez. Aksine, onun dininin sağlamlığına delâlet eder. Âlim bir kişinin yeterli bilgi olmaksızın bütün ilimlerin her bir tarafına dalışlarda bulunması dinine bağlılığının gev­şekliğine delâlet eder. Nitekim Said b. Ebi Meryem yoluyla Rasûlullah (s.a)'ın: "Şüphesiz Allah'ın Peygamberi Eyyûb -salât ve selâm O'na- kendisi için bela teşkil eden hastalığı ile onsekiz yıl geçirdi. Sabahlan kendisine uğ­rayan kardeşlerinden iki adam müstesna, yakın da, uzak da O'ndan uzak­laştı.[36] şeklindeki hadis hakkında muasır ilim adamlarından birisi bu sa­hih hadis hakkında şöyle demektedir: Hadisin senedini iyice tetkik etme-den (söylenen sözler) Davud'a yalan ve iftiradır. İşte bu gibi şeyleri tetkiksiz söylemek bilmediği hususlara dalmak kabilindendir. Yüce Allah'tan esenlik dileriz.

2- Aynı şekilde hadis-i şerifte öğrenim yollarından birisine de delâlet ^edilmektedir. Bu da soru ve cevap yoludur. O bakımdan davetçi bir kimse­nin sahip olduğu bilgileri sunmakta değişik teknik ve usûlleri bilmesi, tek bir üslûp üzere donup kalmaması gerekir. Çünkü aynı üslûbu devam ettir­mek onu dinleyenlerin usanması sonucunu verir. Aksine davetçinin ümmet için hayır ihtiva eden yeni her şeyden yararlanması» gerekir. Bu sözleri söy­leyişimin sebebi şudur: Bazı kimselerin yeni olan her şeye karşı olumsuz bir tavrı vardır. Halbuki bu yol (soru cevap) en yeni usûllerden ve eğitimciler nezdinde öğretimde pratikte kullanılan en güzel yollardan birisidir,

3- Yine hadiste meleklerin insan suretinde şekillendiklerine dair delil vardır. Kur'ân-ı Kerim'den birtakım naslar da buna tanıklık etmektedir. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kitapta Meryem'i de an. Hani o kendi ailesinden doğudaki bir yere çekilmişti. Sonra onlarla kendisi arasına bir perde germişti. Derken biz ona ruhumuzu gönderdik de, ona tam bir ademoğlu suretinde görünmüştü."(Meryem, ıwi6-i7) Burada "Ruhumuz" dan kasıt, Cebrail'dir.

Yine Şanı Yüce Allah, meleklerin İbrahim (A.S.)'e insan suretinde gel­diklerini ve kendisine durumu bildirinceye kadar onları tanımadığını haber vermektedir. Aynı şekilde melekler Lût (A.S.)'a güzel yüzlü genç delikanlılar suretinde gelmişti. Buna dair deliller pek çoktur.

4- Yine hadis-i şerifte, ihtiyaç duyulmayan şekilde bina yapmanın ve ge­reksiz yere binaları yükseltmenin mekruh olduğuna delâlet vardır. Birisi kalkıp şöyle diyebilir: "Hadis-i şerifte yüksek bina yapmanın yerildiğine dair açık ve net bir delil yoktur. Sadece bunun Kıyametin yaklaştığının alâmet­lerinden birisi olduğu haber verilmektedir." Ancak böyle bir itiraz şu şekilde red olunur: Söylediğimize delil teşkil edecek başka hadisler de vardır. Resu-lullah (S.A.S) şöyle buyurmuştur: "Kulun yaptığı her bir harcama dolayısıy­la ecir alması söz konusudur. Bina bundan müstesnadır.[37]

Rasûlullah (s.a)'ın hoşlanmadığı bu durum -Rabb'inin korudukları müstesna- ümmetin içine düştüğü bir hal olmuştur. Müslümanlar bina inşa­atında aşırıya gitmeye başladılar. Pek çok malları bu uğurda harcamaya ko­yuldular. Halbuki evlâ olan, bu malların insanların Allah'a davet edilmesi yolunda harcanması, içinde bulundukları azgınlık ve sapıklıklardan kurtarıl­ması için harcanmasıdir.

5- Yine hadis-i şerifte ilim adamlarının huzuruna fazilet sahibi kimselerle âdil yöneticilerin huzuruna girileceği vakit güzel elbise giyip güzel bir görü­nüşe ve temizliğe özen göstermenin müstehap oluşuna delil vardır.

6- Hadis-i Şerifte ilim halkalarında oturuşun âdabı da açıklanmaktadır. Cebrail (A.S.) Rashulullah (s.a)'m yakınında oturmuştur. İşte ilim talep eden bir kimsenin ilmi dikkatle belleyebilmesi ve âlimlerin ağzından sağlam bir şekilde ilim öğrenebilmesi için böyle davranması gerekir.

Diğer taraftan, hadis-i şerifte ilim halkalarında oturuşun keyfiyeti de açıklanmaktadır. Cebrail (A.S.) teşehhüdde oturur gibi oturmuş, ellerini bal-' dırları üzerine koymuştu. O bakımdan ilim talep edene ilim talep ettiği sıra­da zihin ve duygularını bu işe yöneltmesi gerekir ki, ilim adamları ile birlik­te oturup kalkmaktan gereği gibi yararlanabilsin.

7- Hadis-i Şerifte gaybı Yüce Allah'tan başka kimsenin bilmediğine delâlet vardır. Bu hakikate Kur'an-ı Kerim'den pek çok naslar da tanıklık etmektedir ki, Yüce Allah'ın şu buyrukları bunlar arasındadır: "De ki: Ben size yanımda Allah'ın hazineleri vardır, demiyorum. Ben gaybı da bilmiyo­rum. Ben hiç şüphesiz bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vah-yolunana uyarım. "(ei-En•âm, &50) Resulullah (S.A.S.) Yüce Rabbinin kendisine öğrettiğinden başka gayba dair birşey bilmezdi. Nitekim Yüce Rabb'imiz şöyle buyurmaktadır: "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Kendisinden başkası bunları bilmez."(ei-En'üm, 6/59) Bir başka yerde de şöyle buyurulmakta-dır: "De ki: Ben kendim için Allah'ın dilediğinden başka ne bir fayda sağla­yabilirim, ne de bir zararı önleyebilirim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır işlerdim ve bana hiçbir fenalık da dokunmazdı. Ben ancak azabın habercisi ve iman edecek bir topluluğu müjdeleyenim."fd-AVâ/, 7/188} İşte bu ve diğer naslardan, kendi imamlarının gaybı bildiğini iddia eden Şia'nın görüşünün tutarsızlığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim el-Kâfî'de şöyle denilmektedir:

"İmamlar -onlara selâm olsun- ne zaman öleceklerini bilirler. Onlar an­cak kendilerinin tercihleri ile ölürler.[38]

"İmamlar -onlara selâm olsun- bilmek istedikleri vakit bilirler."

Yine el-Kâfî 260'ıncı sahifede şöyle denilmektedir: "İmamlar olmuş ve olacağı bilirler, onlara hiçbir şey de gizli kalmaz.[39]

 

İslam Dini:

 

Resulullah -Allah'ın salât ve selâmlan üzerine olsun- Cebrail (A.S.)'in kendisine sorduğu bu sorular ile onlara verdiği cevaplarla, bunların dinin asıl ve kaidelerini teşkil ettiğini açıklamaktadır. Akaid, ibadet, âdâb ve dinin bunların dışında kalan diğer hususları, bunların alt bölümlerini teşkil eder­ler. İşte bu da bu büyük hadisin önemini açıkça ortaya koyduğu gibi, Nevevî'nin de -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu hadisi kırk hadisi arasına almakla Allah'tan büyük bir başarıya mazhar olduğunu göstermektedir. Çünkü O, bu derlemeden din ile ilgili çeşitli hususları kapsamlı bir şekilde ifade eden hadisleri bir araya getirmeyi hedeflemişti. [40]

 

 



[1] Müslim, \, 133

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 47-49.

[2] İbn DakîkiVÎd, Şerhu'l-Erbatn en-Neueuiyye, S

[3] el-Vafîfî Şerhi'!-Erbam, 13

[4] Nevevî, Müslim Şerhi, I, 135

[5] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 49.

[6] Lisanu’l-Arab, /II, 293

[7] Müslim

[8] Tirmizî. Muhaddis el-Elbânî bunun sahih olduğunu belirtmiştir. Mişkâtü'l-Mesâbîh, 4839. İleride Yüce Allah'ın izniyle bu hadise dair geniş açıklamalar gelecektir.

[9] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 49-50.

[10] Câmiu'l-Ulûtn, 26

[11] Müslim, i 209

[12] İbn Battal {?-449 h.): Adı Ali b. Halef b. Abdülmelik'tir. el-Leccâm diye bilinir, Endülüs'ün bir şehri olan Kurtuba'dandır. Battal oğulları ise aslen Yemenlidir. Hadis ilminde oldukça yetkilidir.  Mâlikî Mezhebindendi.  İbn Hacer, Fethu'l-Bârî'de  ondan  çokça nakillerde bulunur.

[13] Nevevî, Müslim $erki, I, 125

[14] Müslim Şerhi, I, 124

[15] Müs/fm$erhU, 125

[16] Mişkatü'i-Mesâbih, el-Elbânfnin tahkiki ile-, 4749

[17] Cûmiu'l-Viûm, 39

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 50-53.

[18] Ebu Bekr el-Cezâirî, Minhâcu'l-MüsUm

[19] Müellifin işaret ettiği hadisin Abdullah b. Ömer tarafından İrad ediliş sebebi şudur: Yahya b. Ya'mer'den dedi ki: Basra'da kaderden ilk söz eden (yani kaderi reddeden ilk) kişi Ma'bed el-Cühenî idi. Ben, Humeyd b. Abdurrahman el-Himyerî ile birlikte hacca veya umreye gitmek üzere yola koyulduk. Aramızda şöyle dedik: Keşke Rasûlullah (s.a)'ın Ashabından birisi ile karşılaşsak da bu kimselerin kader hakkında söylediklerine dair ona soru sorsak. Derken Abdullah b. Ömer b. el-Hattab ile mescide girerken karşılaştık. Ben ve arkadaşım Onun sağına, soluna geçtik. Birimiz sağ tarafında diğerimiz sol tarafında idî. Arkadaşımın sözü bana bırakacağını zannettiğimden şöyle dedim: Ey Abdurrahman'ın babası, bizim bulunduğumuz yerde Kur'ân-i Kerîm'i okuyan, iyiden İyiye ilim taleb etmeye çalışan insanlar ortaya çıktı... Bunlar kader olmadığını ve (işlerin) ezelden Aliah'ın takdiri söz konusu olmaksızın sonradan ortaya çıktığını ileri sürüyorlar? Abdullah b. Ömer dedi ki: Böy-leleriyle karşılaştığın vakit onlara bildir ki: "Şüphesiz ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar. Abdullah b. Ömer'in, adına yemin ettiği zat (Allah) hakkı için, eğer onlardan birisinin Uhud dağı kadar altını bulunup da onu hak yolda infak edecek olursa, kadere iman edinceye kadar Allah bunu ondan kabul etmez." Sonra dedi ki: "Babam Ömer b. el-Hattab bana anlattı, dedi ki: B"ir gün biz Rasûluliah {s.aj'ın huzurunda bulunuyor iken..." Müslim, İman 1. (Çeviren)

[20] Müslim; Abdullah b. Amr'dan -Allah ikisinden de razı olsun- rivayet etmiştir, V, 509.

[21] Müslim rivayet etmiştir: I, 132, K. el-İman, İsbatu'l-Kader.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 53-55.

[22] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 55-56.

[23] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 56-57.

[24] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 57-58.

[25] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 58.

[26] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 58.

[27] el-Elbânî, Muhtasaru Sahih-i Müslim, 1842

[28] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 58-59.

[29] Bk. Fethu'l-Bârt, I, 130

[30] Câmiu'l-Ulûmi ue'l-Hikem

[31] Kurtubî (?-671): Adı Muhammed b. Ahmed b. Ebi Bekr b. Ferh'tir. Endülüs'ün ünlü şehri Kurtuba'lıdır. Büyük bir tefsir âlimidir. Mısır'a göç etmiş, Asyût'un kuzeyi İbnü'l-Hasib Minyesi'nde yerleşmiş, orada vefat etmiştir. İlmi eserlerinden bazıları:  1- el-Câmi' H Ahkâmi'i-Kur'ân-. Bu, ilim talebesi olan hiçbir kimsenin onsuz edemeyeceği bir tefsir kitabıdır. 2- et-Tezkire bi Umuri'l-Âhire, 3- ei-Esnâ ft Şerhi Esmâillâhi'l-Hüsnâ.

[32] Fethu'i-Bârî, I, 131

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 59-60.

[33] Buhârî, Bed'ü'i-Vahy, I, 27

[34] İmam Ahmed, Müsned'inde rivayet etmiştir. İbn Kesir bu hadis hakkında, isnadı ceyyiddir, demiştir. et-Bidâye, I, 47

[35] Tirmizî rivayet etmiştir

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 61.

[36] Hadis sahihtir. Bk: ei-EIbânî, es-SUsile, 17

[37] el-Elbânî, el-Camm's-Sahih, 4442

 

[38] el-Kâfî, 285. Ehi-i Sünnet'e görfe Sahih-i Buhârî ne ise, Şia'ya göre de el-Kâfî odur.

[39] el-Kâfî, 260.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 62-64.

[40] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 64.

İslâm'ın Esasları

3. İSLÂM'IN ESASLARI

Bu Hadisin Önemi:

Kul Ne Zaman Müslüman Olur?

A. Şehâdet Kelimesi:

B. Namaz:

Namazı Terkedenin Hükmü:

C. Zekât

1- Zekâtın Edasının Teşviki:

2- Zekâtı Vermemekten Korkutup Sakındırma:

D. Hac

Hacan Vücûbu Fevren (Derhal) Midir?

2- Hacca Teşvik:

4- Hac, Zayıf Kimselerin Ve Kadınların Cihadıdır:

E. Ramazan Orucu:

1- Ramazan Orucunun Farziyeti:

2- Ramazan Orucunu Teşvik:

3- Ramazan Ayında Oruç Tutmamanın Tehlikesi:

 

 

 

 

 

 

 

 

3. İSLÂM'IN ESASLARI

 

Ebû Abdurrahman, Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb -r.a-dan dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a)'ı şöyle buyururken dinledim: "İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt'i hac­cetmek ve Ramazan ayı orucunu tutmak.[1]

 

Bu Hadisin Önemi:

 

Bu hadisin büyük bir önemi vardır. Çünkü İslâm'ın üzerinde yükseldiği ve kişinin kendisi ile müslüman olabildiği, kendileri olmaksızın da dinden çıktığı, İslâm'ın esas ve kaidelerini ele almaktadır.

Nevevî der ki: "Şüphesiz ki bu hadis, dini bilmek hususunda büyük bir esas teşkil etmektedir. Dinin dayanağını ortaya koymaktadır, dinin rükünle­rini bir arada ifade etmektedir.[2]

O halde bu hadise gereken itinayı göstermek, ezberlemek ve müslü-manlar arasında onu yaymak gerekir. [3]

 

Kul Ne Zaman Müslüman Olur?

 

Kul, Rasulullah (S.A.S.)'ın bu hadis-i şerifte açıklamış olduğu, İslâm'ın temel dayanak ve rükünlerini yerine getirmedikçe müslüman olamaz. Rasu­lullah (S.A.S.) İslâm'ı bu esas ve temel dayanakları sağlam, muhkem ve an­cak temel kaideler üzerinde yükselebilen güçlü bir binaya benzetmektedir. Aksi takdirde bu bina, sakinleri üzerine yıkılır, gider. Nasıl ki bir binanın, kendileri olmaksızın olamayacağı zorunlu tamamlayıcı birtakım unsurları varsa, İslâm'ın geri kalan farz hasletleri de bu binanın tamamlayıcı unsurla­rıdır. Hadis-i şerifte sözü geçen dört temel esas, şehâdet kelimesi üzerine bina edilmiştir. Çünkü Allah, şehâdet kelimesi olmadan bunların hiçbirisini kabul etmez.

Rasulullah (S.A.S.) imanın geri kalan rükünlerini ve diğer farzları zikret-memektedir. Çünkü Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna iman etmek, sözü edilmiş bütün inanç ve ibadetleri de gerektirmektedir. Cihadı da zik-retmemektedir. Halbuki cihad İslâm ümmetinin izzetinin kendisine bağlı ol­duğu büyük bir farizadır. İslâm'ın sancağının yükselmesi, kâfir ve münafıkla­rın sindirilmesi ona bağlıdır. Ayrıca zikredilmeyiş sebebi ise, cihâdın farz-ı kifâye oluşu ve bazı haller dışında herkes için farz-ı ayn olmayışından dola­yıdır. [4]

 

A. Şehâdet Kelimesi:

 

Rasulullah (S.A.S.)'ın; "İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir: Al­lah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasulü olduğuna şahidlik etmek" buyruğu ile dile getirdiği Kelime-i Şehâdet, İslâm esaslarının en büyüklerindendir. Çünkü şehâdet kelimesi sayesinde kişinin kanı ve malı himaye altına alınır. Nitekim Rasulullah (S.A.S.) şöyle buyurmuştur: "Ben insanlarla Allah'tan başka ilâh olmadığına şahidlik edinceye, bana ve benim getirdiklerime iman edinceye kadar savaşmakla emrolundum. Onu yaptılar mı, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. (Artık bunlara herhangi bir şekilde el uzatma) ancak onun hakkı ile mümkün olur. Hesap­larını görmek ise Allah'a aittir.[5]

Kelime-i şehâdet ile Allah, bizim için teşrî' buyurduğu amelleri kabul eder, onunla Cennet'e girilir ve Cehennem'den kurtuluş mümkün olur. Yü­ce Allah şöyle buyurmaktadır: "Âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı bü-yüklenenlere gök kapıları açılmayacak. O'nlar deve iğne deliğinden girme­dikçe Cennef'e giremezler.'Wvd/, 7/40) Ne kadar büyük olursa olsun, gü­nahlar onun sebebiyle bağışlanır.

Şehâdet kelimesinin anlamı ise Yüce Allah'a samimi ve ihlâslı ibadet ile, Allah'ın dışında her bir şeye ibadetten uzaklaşmak suretiyle yalnız O'na yönelmek demektir. Çünkü varlık âleminde hak ilâh-O'dur. O'nun dışındaki bütün ilâhlar bâtıldır. "Muhammed Allah'ın Rasûlüdür" ifadesinin anlamına gelince; O'nun Allah tarafından gönderilmiş Peygamber olduğuna, O'nu sevmenin vâcib olduğuna, emrettiği hususlarda ona itaat edip, verdiği ha­berlerde O'nu tasdik etmenin gerekli olduğuna, hiçbir sözü O'nun sözünden öne geçirmemeye inanmak demektir. [6]

 

B. Namaz:

 

Namaz kul ile şanı Yüce Allah arasındaki ilişkidir. Rasulullah (s.a)'ın gösterdiği şekilde edâ edilmesi gerekir: "Benim nasıl namaz kıldığımı gör­düyseniz siz de öylece namaz kıhnız.[7] Yüce Allah'a karşı huşu' duyarak kalpten bir tevazu ve itaatla boyun eğerek namazı edâ eden kurtulur. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Namazlarında huşû'a uyan (Allah'ın huzurunda kalplerinden gelen bir korku ve saygı ile boyun eğen) mü'minler kurtuluşa ermişlerdir." (ei-Mum-mûn,23/1-2) Namazı dikkatle edâ etmeye devam eden bir kimseye, Kıyamet gününde namaz bir nur, bir delil ve bir kurtuluş sebebi olacaktır. Böyle birisinin Rabb'i katında kendisini Cennet'e koyacağına dair bir ahdi bulunur.

Namaz müslümanda kendisi vasıtasıyla şanı Yüce Allah'ın razı olmaya­cağı şeylerden uzak kalmasını sağlayacak bir duyguyu geliştirir: "Muhakkak namaz, hayasızlıktan ve çirkin işlerden alıkoyar."fe(-AnJcefaûj, 29/45)

Namaz Rasûlullah (s.a)'ın da buyurduğu gibi; "Kıyamet gününde kulun kendisi dolayısıyla hesaba çekileceği ilk şeydir. Eğer o düzgün olursa, sair amelleri de düzgün çıkar. Eğer bozuk olduğu ortaya çıkarsa, sair amelleri {nin hesabı) de bozuk çıkar.[8]

Farz olan namaz küçük ve büyük günahları siler. [9]

 

Namazı Terkedenin Hükmü:

 

İslâm âlimleri namazı inkâr ve reddederek terk edenin kâfir olacağını ve İslâm dininin dışına çıkmış olacağını icmâ' ile kabul etmişlerdir.

Ancak namazın farz olduğuna inanmakla birlikte, kabul edilebilecek bir mazereti bulunmaksızın, tembellik ederek ve başka işlerle oyalanarak na­mazı terkedenin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

1- Kimisi böylesinin tekfir edileceği kanaatindedir. Ashâb-ı Kiram ara­sından bu kanaate sahip olanlar arasında Ömer b. el-Hattâb, Abdurrahmân b. Avf, Muâz b. Cebel, Ebu Hureyre, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Ab-bas, Câbir b. Abdullah ve Ebu'd-Derdâ -Allah hepsinden razı olsun- sayıla­bilirler. Ashabın dışındakiler arasında Ahmed b. Hanbel, İshâk b.. Râheveyh, Abdullah b. el-Mübârek ve en-Nehâî gibilerini sayabiliriz. Bu ka­naate sahip olanlar aşağıdaki buyrukları delil gösterirler:

Cabir (R.A.)'den şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: "Kişi ile şirk arasındaki sınır namazı terketmektir.[10]

Abdullah b. Şakîk el-Ukaylî'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (s.a)'ın Asbahı namaz dışında terkedilmesi küfrü gerektiren bir amel bulunmadığı görüşünde idiler.[11]

2- İlim adamları arasında namazı terkedenin fâsık olacağı, ancak tekfir edilmeyeceği görüşünü kabul edenler de vardır. Seleften de haleften de ilim adamlarının çoğunluğunun (cumhurun) görüşü budur. Bunlar arasında Mâlik, Şafiî ve Ebû Hanife de vardır. Aşağıdaki buyrukları delil göstermiş­lerdir:

Rasûlullah (S.A.S.) buyurdu ki: "Beş vakit namaz vardır ki, Allah onları kullara farz olarak yazmıştır. Her kim (Kıyamet gününde) bunları onlardan hiç bir şeyi haklarını istihfaf ederek zayi etmeksizin gelecek olursa, o kimsenin Allah nezdinde onu, kendisini Cennet'e girdireceğine dair bir ahdi olur. Her kim de namazları bu şekliyle eda etmiş olarak gelmeyecek olursa, onun da Allah nezdinde herhangi bir ahdi yoktur. Dilerse ona azabeder, di­lerse de onu Cennet'e girdirir.[12]

Bu hadiste delil gösterilen bölüm şudur: Namazı terkeden kimseye gü­nahı mağfiret olunabilir. Bu da namazı terketmenin hakiki bir küfür olmadı­ğı anlamına gelir. Zira böyle bir küfür olsaydı, mağfiret edilmemesi gerekirdi. Aynı şekilde Cehennem'de ebedıyyen kalmaması da namazı terketme­nin gerçek bir küfür olmadığının delilidir. Çünkü bilindiği gibi kâfir, Cehen­nem'de ebediyyen kalacaktır.

Yine delil olarak gösterdikleri buyruklar arasında Şanı Yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Bunun dışın­da kalanları ise dilediğine mağfiret eder.'Ven-Nisa, 4/116)

Huzeyfe b. el-Yemân (r.a)'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Rasû­lullah (s.a) buyurdu ki: "Elbisenin üzerindeki desenler silinip gittiği gibi, İslâm da böylece silinip gidecek. O kadar ki, oruç nedir, namaz nedir, hac ibadeti nedir, sadaka nedir bilinmeyecek. Bir gece içerisinde Aziz ve Celil olan Allah'ın Kitab'ı üzerine yürünecek ve yeryüzünde ondan bir âyet dahi kalmayacaktır. İnsanlardan oldukça yaşlılar ve pir-i fanilerden bazı taifeler kalacak ve onlar şöyle diyeceklerdir: Biz babalarımızı şu lâ ilahe illallah sö­zünü söylerken yetişmiştik. İşte biz de o sözü söylüyoruz." Bunun üzerine Sıla b. Zufer, Huzeyfe'ye şöyle dedi: Peki, onlar namazın, orucun, ibadetin ve sadakanın ne olduğunu bilmezlerken lâ ilahe illallah'ın onlara ne faydası olacaktır? Huzeyfe ondan yüz çevirdi. Daha sonra Sıla bu sözü O'na üç de­fa tekrarladığı halde, Huzeyfe her seferinde ondan yüz çeviriyordu. Üçün­cüsünde ona dönerek: "Ey Sıla, o söz onları Cehennem ateşinden koruyacaktır!" dedi ve bu sözü üç defa tekrarladı.[13]

el-Elbânî, bu hadis ile ilgili olarak şunları söylemektedir: "Bu böyle ol­makla birlikte hadis-i şerifte fıkhî bakımdan önemli bir hususa da değinil­mektedir; o da şudur: Allah'tan başka ilah olmadığına şehâdet getirmek, söyleyeni Kıyamet gününde ebedî olarak Cehennem'de kalmaktan kurtarır. Velev ki o kimse, namaz ve buna benzer İslâm'ın diğer rükünlerinden her­hangi bir şeyi yerine getirmemiş olsun." Daha sonra şunları söylemektedir: "Benim görüşüme göre, doğru olan cumhurun görüşüdür. Ashâb-ı Kiram­dan vârid olan ifadeler ise, burada onların küfrü kullanırken kişiyi ebedi ola­rak Cehennem'de bırakan ve günahlarının Allah tarafından bağışlanma ihti­mali söz konusu olmayan küfür değildir. Bunu nasıl kastetmiş olabilirler ki? İşte Huzeyfe b. el-Yaman -ki o ashabın büyüklerindendir- mes'eleyi nerdey-se İmam Ahmed'in anladığı şekilde anlamış bulunan Sıla b. Zufer'e cevap vermektedir. Sıla: Namazın ... ne olduğunu bilmedikleri halde lâ ilahe illal-lah'ın onlara ne faydası olacaktır?" diyor, buna karşılık Huzeyfe ondan yüz çevirdikten sonra: "Ey Sıla, onları Cehennem ateşinden kurtaracaktır!" di­ye üç defa karşılık veriyor.

İşte bu Huzeyfe (r.a)'den gelmiş, namazı terkeden kimsenin -diğer rü­künler de onun gibidir- kâfir olmayacağını; aksine böyle bir kimsenin Kıyamet gününde Cehennem'de ebedi olarak kalmaktan kurtulan bir müs-lüman olacağını ifade etmektedir.[14]

Diğer taraftan bu görüşü kabul edenlerin kanaatini umumi birtakım nas-lar da desteklemektedir ki, bazıları da şunlardır: Ubâde b. es-Sâmit'ten, de­di ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Kim Allah'tan başka ilâh olmadığına, tek ve ortağının bulunmadığına, Muhammed'in de Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna, İsa'nın da Allah'ın kulu, Rasûlü, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir rûh olduğuna, Cennet'in, Cehennem'in hak olduğuna şahid-lik edecek olursa, ameli ne olursa olsun, Allah onu Cennet'ine girdirecektir.[15]

Cumhur; namazı terkedenin tekfir olunacağına dair vârid olmuş hadis-i şerifleri ya namazın farziyyetini inkâr eden hakkında ya da namazı terketmeyi helâl kabul eden hakkında yorumlamışlardır. Nitekim hadis-i şerifte vârid olan "küfür" kelimesini bazıları masiyet olan küfür yahut amelî küfre hamletmiş; dinden çıkartan küfür olmadığını ifade etmişlerdir. Çünkü zu­lüm ve fâsıkhk mertebe mertebedir. Bundan dolayı İbn Abbâs'tan: "Kimi küfür kimi küfürden aşağıdır" dediği vârid olmuştur. Nitekim Buhâri (Al­lah'ın rahmeti üzerine olsun) "İman Bölümü"nde çeşitli başlıklar zikretmiş olup, bu başlıkların bir bölümü şöyledir: Kocanın nimetine kâfir olma (nan­körlük), küfürün kimisi kimisinden aşağıdır., gibi. Bundan dolayı, mümin bir kimse -birçok naslarda da vârid olduğu gibi- fâsıklıkla, zulümle, yahut şirkle iman etmemekle veya küfürle nitelendirilebilir. Bu şekilde nitelendiri­len kimse dinden çıkmış mürted sayılmayabilir. Nitekim İbn Mes'ûd, Rasûlullah (s.a.)'dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Müslümana sövmek fâsıklık, onunla çarpışmak küfürdür.[16]

Sözüne itibar edilir hiçbir kimse burada zikredilen küfrün, dinden çıkar­tan küfür olduğunu söylemiş değildir. Burda geçen küfrün gerçek anlamın­da kullanılmadığını ortaya koyan hususlardan birisi de Yüce Allah'ın: "Eğer müminlerden iki taife birbirleriyle çarpışacak olurlarsa, aralarını bulup ba­rıştırın. .." (ei-Hucurât, 49/9) buyruğudur.

İşte bu nass, bizim "küfür, zulüm, fâsıklık ve şirk mertebe mertebedir" şeklindeki sözümüze tanıklık etmektedir. Bundan dolayı cumhur, namazı terkedenin kâfir olacağına dair nasları küfrân-ı nimet (nankörlük) yahut da küfre yaklaşmak ya da masiyet olan küfür veya alenî küfür diye -daha Önce açıkladığımız gibi- yorumlamışlardır. Bu hususta kanaatimce tercihe değer olan görüş -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır- cumhurun bu görüşüdür. [17]

 

C. Zekât

 

Şanı Yüce Rabb'imiz belli şartlarıyla nisab miktarı bir mala sahip olan her müslümana zekât vermeyi farz kılmıştır. Bu kelime gelişip artmak, te­mizlenmek ve bereket demek olan bir kökten gelmektedir. Ona bu ismin veriliş sebebi ise, zekâtın malın bereketini artırması, zekât veren kişinin ru­hu eli sıkılığın ve cimriliğin kirlerinden temizleyici oluşundan dolayıdır.

Diğer taraftan zekâtın farz oluşu, Allah'ın Kitabı'nda birçok yerde de sabit olmuştur. Şanı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onların mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini temizlemiş ve onları (iyiliklerini) bere­ketlendirmiş olasın.'Vei-Teube, ç/103) Burada âlemlerin Rabb'inin en değerli ve şerefli kulunun almakla emrolunduğu sadakadan maksat, fukahânın, yaz­dıkları, eserlerinde hükümlerini geniş geniş açıkladıkları farz olan zekâttır. Benim zekâta dair yapabileceğim açıklamalar ise aşağıdaki noktalardan ibarettir: [18]

 

1- Zekâtın Edasının Teşviki:

 

Şanı Yüce Allah, zengin kullarına mallarının zekâtını edatdtmeyi Kitâb-ı Kerim'inin pek çok yerinde teşvik etmektedir. Yüce Allah bize şunu açıkla­maktadır:

Zekâtın edâ edilmesi kullarına rahmetlerinin yağdırılmasına sebep olan hususlar arasındadır. O şöyle buyurmaktadır: "Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridirler (dost ve yardımcılarıdırlar). Bunlar iyili­ği emreder, kötülükten vazgeçirirler. Namazı dostoğru kılarlar, zekâtı verir­ler. Allah'a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmetini indire­cektir." (et-Tevbe, 9/71)

Zekâtın edâ edilmesi yeryüzünde iktidar sahibi olmanın sebeplerinden­dir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar öyle mü'minlerdir ki, biz yer­yüzünde onlara iktidar verecek olursak, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı ve­rirler, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirler. İşlerin akıbeti Allah'adır {ona döner)'Ve/-Hacc, 22/41}

Rasûlullah (s.a.) da bu büyük rüknün edâ edilmesini teşvik buyurmuş ve şunu beyân etmiştir:

Zekâtın edâ edilmesi birçok hadislerde Cennet'e girişin sebeplerinden­dir. Bu hadislerden birisi de Ebû Eyyûb (r.a)'un rivayet ettiği şu hadistir: Bir adam Peygamber (s.a.)'e şöyle demiş: Bana, beni Cennet'e girdirecek bir amel bildir. Şöyle dedi: "Allah'a O'na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edersin. Namazı dosdoğru kılarsın, zekâtı verirsin ve akrabalık bağını göze­tirsin.[19]

Zekâtın edâ edilmesi malın kötülüklerinin ortadan kaybolup gitmesine sebeptir. Câbir (r.a.)'den gelen rivayete göre, adamın birisi; Ey Allah'ın Rasûlü görüşün nedir? Adam malının zekâtını edâ ederse... diye sormuş, Rasûlullah {s.a.) da şu cevabı vermiş: "Malının zekâtını edâ eden kimseden o malının şerri çekip gider.[20]

 

2- Zekâtı Vermemekten Korkutup Sakındırma:

 

a)  Şanı Yüce Allah, pişman ve rüsvay olunacak günde, altın ve gümü­şün zekâtını vermeyenlerin akıbetini beyân etmekte, Allah'ın kullarına karşı bu mallarını vermeyip cimrilik etmekten dolayı bu malların Cehennem'de kızdırılacağım, sonra da kızdırılmış bu mallarla bu cimri kimselerin alınları­nın ve vücutlarının geri kalan kısımlarının dağlanacağını beyân buyurmak­tadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve onlar altın ve gümüşü yığıp bi­riktirir de onları Allah yolunda infak etmezler. İşte onları can yakıcı bir azab ile müjdele. O gün bunlar, üzerlerinde Cehennem ateşinin içinde kızdırıla­cak, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak; "İşte bu, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız... Artık o yığıp biriktirdiğiniz şeyleri (acısını) tadınız," denilecek.1 Vet-Tevbe, 9/34-35}.

b) Nitekim Yüce Allah, zekât vermeyenlerin mallarının -şanı Yüce Al­lah'ın üzerlerindeki hakkını edâ etmedikleri için- Kıyamet gününde boyunla­rına halka gibi dolanacağını beyân ederek şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik gösterenler bunun, hakların­da hayırlı olduğunu sakın zannetmesinler. Bilakis o, onlar için bir kötülük­tür. Cimrilik ettikleri şey Kıyamet günü boyunlarına bir halka gibi dolana­caktır. "(An imrân, 3/180} İbn Kesîr bu âyet-i kerimeyi açıklarken Ebû Hureyre (r.a) yoluyla gelen şu hadisi[21] de nakletmektedir: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Allah kime mal verdiği halde zekâtını ödemeyecek olursa, Kıyamet gü­nünde o mal kendisine zehirinin şiddetinden dolayı başında tüy bulunma­yan, gözleri üzerinde siyah iki nokta bulunan bir ejderha halinde gösterilir. Bu ejderha Kıyamet gününde onun boynuna dolanır. Onu çeneleriyle yaka­ladıktan sonra şöyle der: Ben senin malınım, ben senin yığıp biriktirdiğin hazinenim. Daha sonra şu: "Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği şeyde cimrilik gösterenler, bunun kendileri için daha hayırlı olduğunu zannetme­sinler. Bilakis o kendileri için bir serdir..."(Antmran, mso)âyetini sonuna kadar okudu.

c. el-Ahnef b. Kays'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Kureyşlilerden bir topluluğun yanında oturdum. Saçları, elbisesi ve görünüşü pek gösterişli ol­mayan bir adam geldi. Onlann başucunda duruncaya kadar yaklaştı, selâm verdi, sonra şunları söyledi: Mal yığıp biriktirenleri Cehennem ateşinde kız­dırılacak taşlar ile müjdele. Daha sonra bu kızdırılanlar, onlardan herhangi birisinin meme ucuna konulacak, sonunda omuzunun üst tarafından çıka­cak. Yine bu kızdırılan taş omuzunun üst tarafına bırakılacak ve sonunda memesinin ucundan çıkacak ve onun da dengesi bozulup sarsılacak.[22]

d. Zekâtı vermemek, yağmurların kesilmesine bir sebeptir. İbn Ömer (r. a.)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bir toplum da mallarının zekâtını vermeyecek olurlarsa mutlaka semâdan onla­ra yağmur yağması engellenir ve eğer hayvanlar olmasa, onlara hiçbir şe­kilde yağmur yağdırılmaz.[23]

 

D. Hac

 

Hadis-i şerif Allah'ın Beyt-i Haram'ını haccetmenin İslâm'ın kaidelerin­den olduğuna delâlet etmektedir. Gücü yeten kiftıseye haccın farz oluşunu pekiştiren delillerden birisi de Şanı Yüce Allah'ın: "Ona yol bulabilenler için Beyt'i haccetmek Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır."(Atılmrân, 3/97) buy­ruğudur. Şanı Yüce Allah haccı, hakkını daha bir te'kid, hürmetini tazim, farziyetini daha bir güçlendirmek için vücûbuna delâlet edecek en beliğ la­fızlarla zikretmektedir.

Şevkâni[24] Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: "Yüce Allah'ın: Allah'ın" buyruğundaki "lâm" harfi vâcib kılma ve bağlayıcılık ifade eden lâm diye bilinen lâm'dır. Daha sonra Yüce Allah bu manayı da­ha bir pekiştirmek üzere de Üzerine" harfini zikretmektedir. Şüphe yok ki bu, Araplar nezdinde vücuba en açık delâlet eden ifadeler arasında yer alır.[25]

Hac ömürde bir defa vâcibtir. Ebû Hureyre (r.a.)'den, şöyle dediği nak­ledilmektedir: Rasûlullah (s.a) bize bir hutbe irad ederek şöyle buyurdu: "Ey insanlar, Allah üzerinize haccı farz kıldı, artık siz de haccediniz." Bir adam: "Ey Allah'ın Rasûlü; her sene mi?" diye sordu. Rasûlullah (S.A.S.) sustu, ni­hayet adam aynı soruyu üç defa tekrarlayınca Rasûlullah (S.A.S.): "Eğer evet diyecek olsaydım, şüphesiz böylece vacib olurdu, siz de buna güç yeti-remezdiniz" diye buyurdu.[26]

 

Hacan Vücûbu Fevren (Derhal) Midir?

 

Gücü yeten, sağlığı yerinde, gidiş ve dönüş için yetecek kadar hac mas­raflarına ve hacdan dönünceye kadar geçindirmekle yükümlü olduğu kim­selerin ihtiyaçlarına yetecek kadar mala sahip olan bir müslümanın hac fa­rizasını ertelemesi helâl değildir. Aksine, haccı edâ etmek için elini çabuk tutması icabeder. Bunun gerekçesi ise aşağıdaki delillerdir:

1- Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Her kimin bir kemiği kırılır yahut hastalanır veya topallayacak olursa, artık o (hac için girmiş olduğu) ihram­dan çıkar ve gelecek yıl haccetmesi gerekir.[27]

Şevkânî der ki: "Eğer hac derhal icabeden bir fariza olmasaydı, Pey­gamber (s.a) böyle birisi için ertesi yıl haccetmesi gerektiğini tayin etmezdi.[28]

2- İbn Abbâs'tan rivayete göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuş: "Hacca -yani farz olanı edaya- acele ediniz. Çünkü sizden herhangi bir kimse ileri­de başına neyin geleceğini bilemez.[29] Bu hadisin delâleti gayet açıktır. Çünkü Rasûlullah (S.A.S.) acele edilmesini emretmektedir. Buradaki (acele edin) emrini bundan başka bir anlama yorumlamayı gerektirecek güçlü bir karine de bulunmamaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Yüce Allah'tır.

3- el-Hasen'den, dedi ki: Ömer b. el-Hattâb dedi ki: "Şu çeşitli bölgele­re adamlar gönderip, imkân sahibi olup da haccetmeyen kimseleri tesbit etsinler ve onlara cizye vursunlar diye içimden geçirdim. Çünkü böyleleri müslüman değildir, böyleleri müslüman değildir.[30] Haccın fevren {imkân bulunacak ilk fırsatta edâ edilmesinin vacib olduğu görüşünü benimseyen­ler arasında Mâlik, Ebû Hanîfe, Ahmed, Şafiî Mezhebinin bazı âlimleri, Zeyd b. Ali, el-Müeyyedbillah, en-Nâsır, Ebû Yûsuf gibileri vardır. Bunların kabul ettikleri bu görüş, hayırlı amellerde ve itaatlerde eli çabuk tutmayı teşvik eden genel delillerden pek çoğuna uygundur.

Bu görüşe muhalefet edenler de; haccın hicri 6. yılda farz kılınmakla birlikte, Rasûlullah (s.a)'ın ancak onuncu yılda haccettiğini söylemektedirler. Eğer haccın derhal edâ edilmesi icab etseydi, Rasûlullah (s.a) onu onuncu yıla kadar ertelemezdi.

Burada büyük ilim adamı Şevkâni'nin, rahmet sağnaklarının üzerine ol­masını dilediğimiz bu büyük ilim adamlarının ileri sürdükleri delillere karşı verdiği cevabını nakletmekle yetiniyorum:

Şevkânî Allah'ın rahmeti üzerine olsun-»şunları söylemektedir: "Pey­gamber (s.a)'in, hac altıncı veya beşinci yılda farz kılındığı halde onuncu yıl­da haccettiğini delil göstermişlerdir. Buna da şu cevap verilmektedir: Hac­cın farz kılındığı vakit hususunda ihtilâf edilmiştir. Bu konudaki görüşler arasında haccın onuncu yılda farz Kılındığı görüşü de vardır. Buna göre bir erteleme söz konusu değildir. Onuncu yıldan önce farz kılındığı kabul edileek olsa bile Rasûlullah (S.A.S.)'ın haccı sonraki yıllara bırakması, hacda müşriklerle karışmaktan hoşlanmaması idi. Çünkü müşrikler haccediyor ve Beyt'i çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Allah Beyt-i Haram'ı müşfiklerden ya­na temizleyince, Rasûlullah (S.A.S.) de haccetti. Buna .göre Rasûlullah (S.A.S.)'ın haccı sonraya bırakması bir mazeret dolay ısıyladır. Asıl anlaş­mazlık konusu ise, mazeret olmamakla birlikte haccın sonraya bırakılmasıdır.[31]

Yine haccın ertelenebileceği kanaatini kabul edenlerin görüşlerini reddeden delillerden birisi de, Rasûlullah (S.A.S.)'ın "Haccetmekte acele edi­niz..." şeklindeki buyruğudur. Bu buyruğunda Rasûlullah (S.A.S.) haccın acilen yapılmasını istemektedir. Bu ise nasların tearuzu (çatışması) halinde uygulanan bir usûl kaidesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[32]

 

2- Hacca Teşvik:

 

Rasûlullah (s.a) hac farizasının edâ edilmesi hususunda ümmetini teşvik etmiş, Yüce Allah'ın Beyt-i Haram'ını haccedenlere hazırlamış olduğu mükâfat ve sevabı beyân etmiştir. Bu hususta vârid olmuş bazı hadisleri nakledelim:

1- Hac, kulun yüce Rabbine kendisi vasıtasıyla yaklaşabileceği amellerin en faziletlilerindendir. Aynı zamanda hac, ruhlar üzerinde etkisi gayet açık görülen ibadetlerden olduğu gibi, bütün ibadetler arasında sevabı en çok olan bir ibadettir de.

Ebû Hureyre (r.a)'den, şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (s.a)'a: "Hangi amel daha faziletlidir" diye sorulmuş o da şöyle buyurmuştur: "Al­lah yolunda cihâd!". "Sonra hangisidir" diye sorulunca; "Mebrur bir hac" diye buyurdu.[33]

Mebrûr hac ise Rasûlullah (S.A.S.)'ın: "Hac ibadetinizi nasıl yapacağını­zı benden öğreniniz[34] buyruğunda ifade ettiği şekilde haccı edâ etmek, kişinin bu konuda ruhunun temizlenmesini etkileyecek şekilde hac için bü­tün gayretini ortaya koyması, dünyaya karşı zâhid, âhirete de rağbet ede­cek şekilde haccı edâ etmesidir.

2- Müslüman bir kişi hac ibadetinde uyulması gereken âdaba riâyet ede­rek yüce Rabb'inin kendisine emrettiği şekilde haccedecek olursa, bu hac kendisini, beyaz elbise, kirli elbiseden farkedilip ayırdedilebildiği şekilde, kü­çük ve büyük günahlardan arındırır.[35]

Ebû Hureyre (r.a)'den, şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (s.a)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kim bu Beyt'i hac eder ve refes yapmaz (çirkin söz söylemez), fâsıkhk etmez ise, annesinin kendisini doğurduğu günkü gibi döner.[36]

Hafız İbn Hacer[37] der ki: "Refes kelimesi mutlak olarak kullanıldığında cima" kastedildiği gibi, çirkin ve kötü söz de kastedilir. Aynı şekilde bu keli­me ile erkeğin kadına cima' ile alâkalı hususlarda konuşması anlamına da kullanılır. Hadisin anlamı ile ilgili olarak bu üç anlamdan her birisi ilim adamlarından bir topluluktan nakledilmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[38]

3- Mebrûr haccın mükâfatı, içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kula­ğın işitmediği, hiçbir insanın da hatırından geçirmediği nimetler bulunan Cennet1 tir.

Ebû Hureyre (r.aj'den dedi ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Umre ikinci umreye kadar aradaki günahlar için bir keffârettir. Mebrûr haccın ise Cennet'ten başka bir mükâfatı yoktur.[39]

 

4- Hac, Zayıf Kimselerin Ve Kadınların Cihadıdır:

 

el-Hasen b. Ali (r. a.)'den, dedi ki: Bir adam Peygamber (s.a)'e gelip şöyle dedi: "Ben hem korkak hem zayıf birisiyim." Rasûlullah (S.A.S.) şöy­le buyurdu: "O halde silahsız cihada koş: Hac»[40]

Âişe (r. anhâj'den de şöyle dediği nakledilmektedir: "Ey Allah'ın Rasûlü, gördüğümüz kadarıyla cihâd amellerin en faziletlisidir, biz de cihâd etmeye­lim mi?Rasulullah (S.A.S.) şöyle buyurdu: "Hayır, fakat (sizin için) en fazi­letli cihâd, mebrûr bir hacdır.[41]

 

E. Ramazan Orucu:

 

1- Ramazan Orucunun Farziyeti:

 

Ramazan orucunu tutmak farzdır. Şanı Yüce Allah'ın Kitabında şöylece sabit olmuştur: "Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de (farz olarak) yazıldı; ta ki sakınasınız.'VeJ-Bafcara, 2/183) "Yazıldf'nın anlamı, farz kılındı demektir. Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sizden kim Ramazan ayında hazır bulunursa o ayı oruç tutsun." (ei-Bakara, z'iss)

Bu hadis-i şerifte ve diğer hadis-i şeriflerde olduğu gibi, Ramazan oru­cunun farziyeti Sünnetle de sabit olmuş; ümmet de orucun İslâm'ın rükün­lerinden birisi olduğunu icmâ' ile kabul etmiştir. Bu rüknün dinden olduğu zarurî (zorunlu ve kesin) olarak bilinmiştir. Bu konuda kendisine karşı ge­rekli delillerin ortaya konulmasından sonra farziyetini inkâr eden bir kimse­nin kâfir olacağı hususunda iki kişinin dahi görüş ayrılığı yoktur. [42]

 

2- Ramazan Orucunu Teşvik:

 

a) Aziz ve Celil olan Allah için, ihlâslı olarak oruç tutanlar için, Allah'ın hazırlamış olduğu büyük mükâfatı umarak Ramazan ayında oruç tutanın günahlarını Allah mağfiret eder.

Ebû Hureyre (r.a)'den rivayete göre, Peygamber (s.a) şöyle buyurmuş­tur: "Kim Ramazan orucunu (farz olduğuna) inanarak ve (ecrini Allah'tan) umarak tutarsa, geçmiş günahları mağfiret olunur.[43]

el-Elbânî der ki: "Eğer insanın günahı yoksa, oruç onun derecelerinin yükseltilmesine sebep teşkil eder. Nitekim günahlardan uzak çocuklar hak­kında da durum böyledir.[44]

Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Beş vakit namaz ile cumadan cumaya kılman cuma namazı, arala­rında işlenen günahlara -büyük günahlar işlenmediği sürece- bir keffârettir. Ramazan'dan Ramazana tutulan oruç da büyük günahlardan uzak kalındığı

takdirde, aralarında geçen zamanda işlenen günahlar için bir keffârettir.»[45]

b) Yine Ebû Hureyre (r.a)'den dedi ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Ramazan ayı geldi size. Mübarek bir aydır o. Allah bu ayın orucunu size farz kıldı. Bu ayda Cennet'in kapıları açılır, bu ayda Cehennemin kapıları kapatılır. Şeytanların azgın olanları zincire vurulur. Bu ayda bin aydan ha­yırlı bir gece vardır. Bu gecenin hayrından mahrum kalan gerçekten mah­rumdur.[46]

Rasûlullah (S.A.S.)'ın: "Şeytanların azgın olanları bu ayda zincire vuru­lur" buyruğunun anlamı ile ilgili olarak el-Münzirî şöyle demektedir: "Şey­tanlar bu ayda diğer aylarda yapabildikleri kadar insanları ifsâd etmek imkânını bulamazlar. Çünkü müslümanlar kötü arzuları ortadan kaldıran oruç ile Kuran okumakla ve sair ibadetlerle meşgul olurlar.[47]

Bu, gözlemlenen bir husustur. Ramazan'dan önce cuma ve cemaatler halinde namazı edâ hususunda kusurları bulunan birçok kimsenin bu na­mazları mescidlerde edâ etmeye gayret ettiklerini görüyoruz. Nitekim bu şerefli ayda pek çok kimsenin tevbe ettiklerini, işledikleri masiyetlerden vazgeçtiklerini de görüyoruz.

c) Ebû Said el-Hudrî (r.a)'den Peygamber (s.a) buyurdu ki: "Şüphe yok ki, şanı yüce ve mübarek Allah'ın her gün ve gecede (yani Ramazan ayının her gün ve gecesinde) azad ettiği kimseler vardır. Ve şüphesiz her bir müs-lümanın da her gün ve gecesinde kabul olunan bir duası vardır.[48]

 

3- Ramazan Ayında Oruç Tutmamanın Tehlikesi:

 

Ramazan ayında oruç tutmamak büyük günahlardandır. Müslüman bir kimsenin Allah'ın gazabından ve cezasından kendisini koruması gerekir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler, tutuşturucusu insanlar ve taşlar olan bir ateşten kendinizi ve aile halkınızı koruyunuz."(et-Tahrîm, 66/6)

Ebû Ümâme el-Bâhilî (r.a)'den şöyle dediği nakledilmektedir: Ben Rasûlullah (s.a)'ı şöyle buyururken dinledim: "Uyumakta olduğum bir sırada yanıma iki adam geldi. Beni kollarımdan yakalayıp çıkılması oldukça zor bir dağa götürdüler ve: Çık! dediler. Ben: buna tırmanamam, deyince; biz onu sana kolaylaştıracağız, dedi(ler). Ben de o dağa tırmandım. Nihayet dağın tepesine vardığımda oldukça şiddetli sesler duymaya başladım. "Bu sesler ne oluyor?" dedim. Bunlar Cehennemliklerin ulumasıdır, dediler. Sonra be­ni alıp gitti. Bu sefer topuklarından asılmış bir topluluk gördüm. Ağızlan parça parça olmuş, ağızlarından kan akıyordu. "Bunlar kimlerdir?" diye sordum, "bunlar, oruç açmaları helal olmadan önce oruçlarını yiyenlerdir" dedi...[49]

Hadiste geçen: "Oruç açmaları helal olmadan önce oruç yiyenlerdir." ifadesinin manası, "oruç açma vaktinden önce oruçlarını yiyenlerdir" de­mek olup, sözü geçen vakit ise Şevval ayının girmesidir. Bu hadiste Şer'an kabul olunabilecek bir özür olmaksızın Ramazan ayında kasten oruç yiyen kimseler için büyük bir tehdit vardır. Yüce Allah'tan esenlik dileriz. [50]

 

 



[1] Buhârî, I, 8; Müslim Şerhi, I, 151

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 65.

[2] Müslim Şerhi, I, 152

[3] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 65-66.

[4] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 66.

[5] Müs/im Şerhi, Ebû Hureyre'den, I, 177

[6] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 66-67.

[7] Buhâri, Ezan, 18; I, 155

[8] Sahih bir hadistir, Taberânî rivayet etmiştir. Bk. Sahîhü'l-Câm?, no: 2570

[9] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 67-68.

[10] Müslim ve başkaları tarafından rivayet edilmiştir. Bk. Muhtasaru Müslim, 62

[11] Tirmizî ve Hâkim rivayet etmiş olup, el-Elbânî, es-Siisile'de (I, 130) sahih olduğunu ifade etmiştir.

[12] Ahmed, Mâlik ve başkaları rivayet etmiştir. Bk. Sahihu'UCâmi', 3238

[13] İbn Mâce ve Hâkim rivayet etmiş olup el-Elbânî, es-Si/si/e'de (87) sahih olduğunu belirtmiştir.

[14] ei-Bbânî, es-Silsİle, I, 130

[15] Buhârî, el-Enbiyâ, 47, IV, 139; Müslim, İman î, 192

[16] Buhârî, İman, 36,1, 18; Müslim Şerhi, I, 253

[17] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 68-71.

[18] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 71-72.

[19] Buhârî, II, 109; Müs/im Şerhi, I, 146

[20] Hadisi Taberânî ve İbn Huzeyme rivayeti etmiştir. el-Elbânî, etTergîb'de (743) hasen olduğunu belirtmiştir.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 72-73.                               

[21] Buhârî, Zekât, 3, II, 110                       

[22] Bufıdrî, II, 112; Müslim Şerhi, III, 29. Lafız Buhârînindir.

[23] Hadisi Ahmed rivayet etmiş, el-Elbânî, es-SUsiîede (106} sahih olduğunu ifade etmiştir.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 73-74.

[24] eş-Şevkânî (1173-1250 h.): Adı Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkânîdir. San'a fukahâsının büyüklerinden ve müctehidlerindendir. Yemen'de Hûlan bölgesi Hecvatu'ş-Şevkân denilen yerde dünyaya gelmiş, San'a'da yetişmiştir. San'a'da hakimlik yapmıştır. Taklide ve mukallitlere karşı savaş ilan etmiş, hatta taklidin haram olduğunu ifade etmiştir. İlmî eserlerinin bazılar;: Neylü'l-Evtâr Şerhu Münteka'l-Ahbâr. Fıkha dair oldukça kıymetli bir kitaptır. Bu kitabın .taharet bölümünü bazı gençlere okutma imkânını buldum ve ondan çok büyük ölçüde istifade ettim. (Diğer bazı eserleri: el-Fevâidu'l-Mecmûa fi'1-Ehâdîsi'l-Mevdûa es-Seylu'1-Cerrâr, Feihu'l-Kadîr -Tefsir- ve değişik konularda irili ufaklı pekçok eser... -Çeviren-)                 

[25] eş-Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, 363

[26] Müslim Şerhi, III, 481

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 74-75

[27] el-Elbânî, Sahihu'l-Câmi', 6397

[28] Ney/u7-Eütdr, IV, 318

[29] Bk. Sahîhü'l-Câmi'i's-Sagîr, 2954

[30] Hadisi Said b. Mansur, Sünen'inde ve Beyhâkî rivayet etmiştir.

[31] Neytu'l-Evtâr, N, 318

[32] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 75-77.

[33] Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Müslim, I, 12

[34] Bk. Sahihu'l-Câmi'i's-Sagîr, 4937

[35] Haccın büyük ve küçük günahların mağfiretine sebep olduğu ite ilgili birçok hadis vârid olmuştur. Ben sadece bunlardan birisini zikretmekle yetiniyorum.

[36] Buharı, II, 230

[37] İbn Hacer (773-852 h.): Adı Ahmed b. Ali b. Muhammed Şihabüddin'dir. Künyesi, Ebu'l-Fadl'dır. Kinânelilere mensup olup, Askalanlidır. Mısır'da doğmuştur. Orada yetişmiş, orada vefat etmiştir. el-Celîd bölgesinde yaşayan Âlu Hacer diye bilinen bir kavme nisbetle İbn Hacer diye bilinir. Bunların yaşadıkları bölge Tunus topraklarında Kâbis diye bilinir. Şafiî ilim adamlarının ileri gelenlerindendir. Fıkıh, hadis ve tarih dallarında yetkin bir âlimdir. Hadis ricali bilgisi ve onlara dair malûmatı hafızasında tutmak ve âli isnadlan, nazil isnadlan ve hadisin illetlerini bilmek konusunda zamanının en büyük ilim adamı idi. İlim adamları ona "el-Hâhz" lakabını

icmâ' ile vermişlerdir. Hakimlik, hatiblik, tedris, te'lif ve ilim öğretmekle vaktini geçirmiştir. İlmî eserlerinin bazıları: Fethu'1-Bârî. Hiçbir ilim talibinin onsuz yapamayacağı büyük bir kitaptır. ed-Dirâye fî Müntehabi

Tahrîci Ehadisi'l-Hidâye, et-Telhîsu'l-Habîr fî Tahriri Ehadisi'r-Râfiiyyi'l-Kebîr.

[38] et~Tergîb ve't-Terhîb, II, 163. (Görüldüğü gibi bu ifadeler Hafız el-Münzirînin et-Terğîb'İnden alınmıştır. Bu ifadelerden önce: "Hafız der ki..." tabiri yer almaktadır. Bu ise Münzirfnin kendisidir. İbn Hacer olmasına imkan yoktur. Çünkü 656 H. yılında vefat etmiş el-Münzirî'nin, 773'te dünyaya gelmiş İbn Hacer'den nakilde bulunması mümkün değildir.-Çeviren-)

[39] Hadisi Malik ve Buhârî rivayet etmiştir. Buharı, Umra, II, 198; Müslim, Hacc, III, 496

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 77-78.

[40] Hadisi Taberani rivayet etmiş, el-Elbânî de sahih olduğunu belirtmiştir. Bk. Sahihu'l-Câmi'i's-Sagîr, 6921

[41] Buharı, Hacc 4, II, 141

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 78-79.

[42] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 79.

[43] Buhârî rivayet.etmiştir. Bk. el-Elbânî, Muhtasaru'l-Buhârî, 15

[44] ei-Elbânî, Sah\hu't-Tergib, I, 415

[45] el-Elbânî, Muhtasaru Müslim, I, 415

[46] Hadisi Nesâî ve Beyhakî rivayet etmiştir. el-Elbânî, Sahihu't-Tergîb, I 989. Ayrıca Bk. Sahihu'l-Câmi'i's-Sagîr, 55

[47] el-Elbânî, Sahihu't-Tergîb, I, 418

[48] Sahihu't-Tergîb, hadis no: 992,1, 419

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 79-80.

[49] el-Elbânî, Söhihu'i-Tergîb, I, 420, hadis no: 995

[50] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 80-81.

İnsanın Yaratılışı Ve Son Hali

4. İNSANIN YARATILIŞI VE SON HALİ

Bu Hadisin Önemi:

İnsanın Yaratılış Keyfiyeti:

Kadere Îmanın Gereği:

Ameller Hatimeler (Sonuçlar) İledir:

Hadisten Çıkartılan Hükümler

 

 

4. İNSANIN YARATILIŞI VE SON HALİ

 

Ebû Abdurrahman Abdullah b. Mes'ûd (r.a)'dan, dedi ki: Doğru sözlü ve doğru sözlü olduğu tasdik olunan Rasûlullah (s.a) bize şunu anlattı: "Sizden her birinizin hilkati annesinin karnında kırk gün süre ile nutfe olarak bir araya getirilir. Sonra bunun kadar bir süre alaka (sülük gibi yapışan ve kan emen bir kan pıhtısı) olur. Sonra bunun kadar bir süre mudga (bir çiğnem­lik et) olur. Sonra ona melek gönderilir, melek ona ruh üfler ve şu dört hu­susu yazmakla emrolunur: Rızkını, ecelini, amelini, bedbaht mı, mutlu mu olacağını. Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah hakkı için, hiç şüphesiz sizden herhangi bir kimse Cennet ehlinin ameli ile amel eder. Ni­hayet kendisi ile Cennet arasında ancak bir arşin kalmışken, kitap (da yazı­lan kader) onun aleyhine ileri geçer ve o da Cehennemliklerin ameli ile amel eder, böylelikle oraya girer. Ve hiç şüphesiz sizden herhangi bir kim­se Cehennemliklerin ameli ile amel eder. O kadar ki, kendisi ile Cehennem arasında ancak bir arşınlık mesafe kalır da, kitap onun hakkında ileriye ge­çer, o da Cennet ehlinin ameli ile amel eder ve Cennet'e girer.[1]

 

Bu Hadisin Önemi:

 

Bu hadisin çok büyük bir önemi vardır. Çünkü Şanı Yüce Allah'ın diğer mahlukâttan üstün ve şerefli kıldığı insanın yaratılış keyfiyetini ele almakta­dır. Aynı şekilde bu hadiste kaza ve kadere dair açıklamalar da vardır. Kaza ve kader ise imanın esaslarının altıncısıdır. Ona iman etmedikçe kulun ima­nı tamam olmaz. Yine bu hadis-i şerifte -ilim adamlarının çıkarttıkları- ol­dukça büyük önemli bilgiler de vardır. [2]

 

İnsanın Yaratılış Keyfiyeti:

 

Rasûlullah (s.a) bu hadis-i şerifinde bizlere insanın yaratılış keyfiyetini beyân ederek şöyle buyurmaktadır: "Sizden herhangi birinizin hilkati anne­sinin karnında... bir araya getirilir..." Bir araya getirilmekten (cem1) kasıt, dağınıklıktan sonra onun parçalarını birbirine eklemektir. Kurtubî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: "Bundan maksat şudur: Meni, iti­ci şehvanî kuvvet ile rahime atıldığında dağınık bir şekilde yayılır. Yüce Al­lah onu rahimin doğum mahallinde bir araya getirir.[3] Kurtubî'nin bu açıklaması modern ilmin isbatladığına uygun düşmektedir. Erkeğin attığı meni hayvancıkları pek çoktur. Atılıştan sonra da kadının rahminde dağınık hal­de bulunurlar. Ancak bu hayvancıklardan yalnızca bir tanesi yumurtacık ile bir araya gelir.

1- Nutfe: Meni hayvancığının yumurtacık ile bir araya gelişinden sonra ceninin geçirdiği ilk aşamadır. Nutfe aslı itibariyle "saf su" demektir. Bura­da onunla anlatılmak istenen menidir. Bu aşamanın süresi kırk gün devam eder. Nitekim Rasûlullah (S.A.S.): "Kırk gün süreyle nutfe olarak kalır"diye buyurmaktadır.

2- Alaka: Ceninin geçtiği ikinci aşamadır. Alaka, "katılaşmış, pıhtılaşmış donuk kan" demektir. Ona (yapışmaktan) gelen "alaka" deniliş sebebi, yanından geçtiği şeye yapışması dolayısıyladır. Bu aşama da Rasûlullah (s.a)'ın: "Sonra bunun kadar bir süre alaka olarak kalır" buyruğunda açıkla­dığı gibi- kırk gün devam eder. Kur'ân-ı Kerîm'den buna tanıklık eden buy­ruklardan birisi de Yüce Allah'ın: "O insanı (sülük gibi yapışan) bir kan pıh­tısından yarattı'Ve/-Aiâfc, 96/2) buyruğudur.

3- Mudğa (bir çiğnem et): Bu da ceninin geçtiği üçüncü aşamadır. Mudğa ise bir et parçası demektir. Ona bu adın veriliş sebebi çiğnenen bir lokma kadar oluşu dolay ısıyladır.

Bu aşama da kırk gün süre devam eder. Nitekim Rasûlullah (S.A.S.) de: "Sonra bunun kadar bir süre mudğa (bir çiğnemlik et) olur."

4- Ruhun üflenmesi: Ruhun üflenmesi ise iki çiftin bir araya gelişin­den yüzyirmi günün geçişinden sonra gerçekleşir. Rasûlullah (s.a) şöyle bu­yurmaktadır: "Sonra ona melek gönderilir, o da ona ruh üfler." Bu da göz­lemle görülüp tesbit edilen bir husustur. Ruh, kulun kendisi ile can bulduğu şeydir. Yüce Allah'ın da buyurduğu gibi: "Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki: Ruh, Rabb'imin emrindendir. Size ilimden ancak pek az birşey veril­miştir." (el-İsrû, 17/85)

Kimi ilim adamı ruhu: Bedende hareket eden, beden ile suyun yeşil dal­la iç içe oluşu gibi iç içe bulunan latif bir cisim[4] olarak tarif ederken; baş­kaları da "bedende tasarruf eden mücerred bir cevher (öz)dir.[5] diye tarif etmişlerdir.[6]

 

Kadere Îmanın Gereği:

 

Rasulullah (S.A.S.) bu hadiste: "Ve ona dört kelime (husus) yazması emrolunur" diye buyurmaktadır. Bunun üzerine o kişinin rızkı, eceli, ameli, bedbaht mı mutlu mu olacağı yazılır. Hadisin bu bölümünde Rasulullah (S.A.S.) kaza ve kader ile ilgili hususa temas etmektedir. Bu mes'ele Yüce Ailah'ın kâmil İlmi ile alâkalıdır. O Allah ki olmuşu, olacağı ve nasıl olacağı­nı bilir.[7]

İşte bu kâmil ilmine binaen, Şanı Yüce Allah, Kitab'da (Levh-i Mahfuz) insanın ölünceye kadar hayatı esnasında elde edeceği rızkını, hayır ve şer türünden yapacağı amellerini, bedbahtlardan mı mutlu kişilerden mi olaca­ğını takdir etmiştir.

Bununla birlikte Yüce Allah'ın bu bilgisi kulun ihtiyar (seçim imkânı) ve kastını ortadan kaldırmaz. Çünkü Allah'ın ilim sıfatı müessir değildir.

Nitekim Kitap ve Sünnet'teki birçok nass, insanın belli bir kasıt, irâde ve seçim özgürlüğünün olduğunu tesbit etmektedir. [8]

 

Ameller Hatimeler (Sonuçlar) İledir:

 

Allah'ın kullarından dünya hayatı boyunca sgıdır olan amellerinin Al­lah'ın ezelî Kitab'ından haklarında yazmış olduklarına muvafık olması kaçı­nılmaz birşeydir. Allah'ın: "Cennet ehlindendir" diye yazdığı kimsenin, ken­disini Cennet'e sokacak amellere muvaffak kılınması, kaçınılmaz bir şeydir. İsterse hayatının bir döneminde Cehennemliklerin ameli ile amel etmiş olsun.

Yine Yüce Allah'ın: "Cehennem ehlindendir" diye yazdığı bir kimsenin, Cehennem'e gitmesini gerektirecek amellerde bulunması kaçınılmaz birşey­dir. İsterse hayatının bir döneminde Cennetliklerin ameli ile amel etmiş ol­sun.

İşte bundan dolayı Rasulullah (S.A.S.) şöyle buyurmuştur: "Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'a yemin ederim ki, sizden herhangi bir kimse Cennet ehlinin ameli ile amel eder ye sonunda kendisi ile Cennet arasında ancak bir arşın kalmışken, kitabın hükmü aleyhine ileri geçer ve o da Cehennem ehlinin ameli ile amel eder ve oraya girer. Ve şüphesiz sizden herhangi bir kimse Cehennem ehlinin ameliyle amel eder de..." [9]

 

Hadisten Çıkartılan Hükümler       

 

İlim adamlarımız bu hadisten pek çok hüküm çıkarmışlardır. Bunların bazısını söz konusu edeceğim. Çıkartılan bu hükümler üzerinde dikkatle dü­şünen bir kimse, Yüce Allah'ın, bu ilim adamlarına insanların en hayırlısı­nın hadislerini inceden inceye anlayıp kavrayabilme nimetini ne denli lütfetmiş olduğunu görecektir, Rasulullah (s.a) da şu buyruğunda ne kadar da doğru buyurmuştur: "Benim sözümü işitip de onu ezberleyen, belleyen ve onu (Öylece) başkasına aktaran bir kimsenin, Allah yüzünü ak etsin. Çünkü nice fıkıh (dinde ince bilgi) taşıyıcısı vardır ki, fakih değildir ve nice fıkıh taşıyıcısı vardır ki ,o da kendisinden daha fakîh olana bunu taşır.[10] Çünkü kişi Kitap ve Sünnet'ten pek çok şey bellemiş olmakla birlikte, nas-ları anlayamaz ve onların inceliklerine vâkıf olamaz. Bazan bir nassı olma­dık yerde delil gösterir. Kimi zaman da nassın delâlet ettiği noktayı görme­den geçer, bunun farkına varmaz ve bu dikkatini de çekmez.

Şanı yüce ve mübarek Allah'tan bize ve ilim adamlarımıza dinini fıkh edip kavramak nimetini lütfetmesini dileriz. Rasulullah (S.A.S.) şöyle buyur­maktadır: "Allah bir kimse hakkında hayır murad edecek olursa, onu dinde fakîh kılar.[11]

Bu Hadisten Çıkartılan Hükümlerden Bazısını Aşağıda Kaydedelim:

1- Din üzere sebat için duaya teşvik. Nitekim Rasulullah (S.A.S.) bu şe­kilde Allah'a kavuşuncaya kadar din üzere sebat vermesi için yüce Rabb'ine dua ederdi. Enes (r.a)'den, dedi ki: Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: Ey kalpleri evirip çeviren,

kalplerimize dinin üzere sebat ver.[12]

2- Kötü akıbetten Allah'a sığınmaya teşvik. Bundan dolayı ümmetin se­lefi kötü akıbetten korkarlardı. O kadar ki, onlardan kimisi şöyle demiştir: "Ezelden takdir edilmiş (el-Kitabu's-Sâbık)in ağlattığı kadar gözleri hiçbir şey ağlatmamıştır.[13] İbn Receb de[14] selefin bu hususta kötü akıbetten korku ve dehşetlerini açıklayan pek-çok-şey nakletmiştir.

O halde kula düşen, ameline ve salâhına aldanmamaktır. Aksine o her zaman için korku ile ümid arasında bir yerde olmalıdır.

3- Ameller Cennet veya Cehennem'e girişe sebeptir.

4- Nasıl yaratılıp varedildiğini bilen bir kimseye, kendisini varedip en güzel surette yaratana şükretmek, emrettiği hususlarda Ona itaat etmek, yasakladığı ve vazgeçilmesini istediği şeylerden vazgeçmek görevi düşer.

5- Mutluluk ve bedbahtlığı Aziz ve Celil olan Allah'tan başka kimse bilmez.

6- Dinleyenin ruhunda daha bir etkileyici olmasını sağlamak kasdıyla habere dair yemin etmek.

7- Rızıktan yana endişe etmemek ve sebeplere yapışmakla birlikte kanaatkârlık gösterip bu hususta hırs göstermeyerek dini ve vicdanını bazı­larının yaptığı gibi- satmak derecesine düşmemek.

8- Hayat Allah'ın elindedir. Hiçbir kimse ömrünü tamamlamadan asla ölmez. Bu da kulun Allah yolunda hiçbir kimseden korkmamasını ve kahra­man olmasını gerektirir.

9- Kötü ve iyi ameller sadece birtakım alâmetlerdir. Yoksa mutlaka Cennet ve Cehennem'i gerektirici şeyler olarak görülmemelidir.

10- Bazı ilim ve hikmet adamları, ceninin geçirmiş olduğu bu aşamala­rın, anneye bir şefkat olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Yüce Allah cenini bir defada da yaratabilir.

11- Bazı ilim adamları cenine ruh üflenmediği sürece ceninin düşürül­mesine ruhsat vermişler ve bunu azle kıyas etmişlerdir. Şu kadar var ki, bu görüş sununla reddedilir: Ceninin yaratılışı, rahimde yerleştikten sonra nut-fe ile başlar. Nitekim Rasulullah (S.A.S.)'in şu buyruğu da buna tanıklık et­mektedir: "Nutfe üzerinden kırk iki gün geçtikten sonra -bir rivayette de kırk küsur gün geçtikten sonra- Allah bir melek gönderir. Nutfeye suret ve­rir. Onun kulaklarını, gözlerini, derisini, etini ve kemiklerini yaratır.[15] Îşte bu da modern ilmin lehine tanıklık ettiği bir husustur.

îbn Receb der ki: "Fukahâdan bir kesim kadına, karnında bulunan ceni­ni, ona ruh üflenmediği sürece düşürme ruhsatı vermişler ve bunu azl gibi değerlendirmişlerdir. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü cenin, hilkati baş­lamış, hatta belki de suret kazanmış bir yaratıktır. Azilde ise herhangi bir şekilde insan yavrusunun yaratılışı söz konusu olmamaktadır. Azil böyle bir hilkatin bir araya gelmesini engellemeye sebeptir. Hatta Yüce Allah o kişiyi yaratmayı dileyecek olursa, azil bile bunu önleyemeyebilir."(12)

12- Yine bu hadiste öldükten sonra dirilişe dikkat çekilmektedir. Çünkü insanı hakir bir sudan yaratmaya kadir olan onu tekrar yaratmaya kadirdir.

13- Bazı ilim adamları bunu, dört ay sonra cenin düşürülecek olursa na­mazının kılınacağına delil göstermişlerdir. Çünkü ona ruh üflenmiş bulun­maktadır. İşte İmam Ahmed'in benimsediği görüş budur. Aynı zamanda bu, Said b. el-Müseyyeb'den de nakledilmiştir. Nitekim Şafiî'nin iki görüşünden biri de budur, İshak da bu görüştedir.

12- Câmiu'l-Ulûml vel-Hikem, 46. [16]

 

 



[1] Buharı, Kader, 1, VII, 210; Müslim Şerhi, V, 496

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 83-84.

[2] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 84.

[3] el-Lü'tu'u ue'l-Mercân, s. 715, no: 1695

[4] Neveuî, Müslim Şerhi.

[5] el-Gazzali, /fıyâu Ulumlddin

[6] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 84-85.

[7] İkinci hadisi açıklarken kaza ve kadere dair açıklamalarda bulunduk.

[8] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 86.

[9] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 86-87.

[10] el-Elbânî, el-Migfcat'ta der ki: Şafiî bu hadisi sahih bir sened ile rivayet etmiştir, (el-Cem' beyne Müsnedi'ş-Şâfiî ve Sünen, I, 14} no: 288

[11] Buhârî ve Müslim. Buhârl İlim 13,1, 25; Müslim Şerhi, IV, 585

[12] Hakim rivayet etmiş olup, el-Elbânî sahih olduğunu belirtmiştir: Sahîhu'İ-Câmi', no:7865

[13] Cûmlu'l-Ulûmi ue'!-Hikem, 50

[14] Aynı yer

[15] Müslim Şerhi, Huzeyfe b. Esid'den, V, 497

[16] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 87-89.

Bid'atler Merduttur

5. BİD'ATLER MERDUTTUR

Bu Hadisin Önemi:

Dinde Olmadık Şeyleri (Bid'atleri) Çıkarmanın Yasaklanışı:

İbadetlerde Yeni Şeyler Ortaya Çıkarmak (Bid'atler)

1-Belli Bir İbadette Allah'a Yakınlaştırıcı Özelliği Bulunan Bir Şeyin Bu Özelliği Her Zaman Olmayabilir.

2- Bütünüyle Şeriat'in Dışında Olan İşler:

3- Meşru' Amele Birşeyler Eklemek:

4- Meşru' Amelin Herhangi Bir Bölümünü İhlâl Etmek:

Muamelâtta Yeni Şeyler İhdas Etmek (Bid'at Çıkarmak):

1- Sert Birtakım Akidlere Alternatif Olan Şeyler:

2- Şeriat'ın Yasakladığı Akidler:

3- Taraflardan Birisine Haksızlığın Sözkonusu Olduğu Akidler:

Özet:

Hadisten Çıkartılan Bazı Hükümler:

 

 

 

 

5. BİD'ATLER MERDUTTUR

 

Mü'minlerin annesi Um Abdullah Âişe -r.a.-den dedi ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Her kim bizim bu işimizde ondan olmayan bir şeyi sonra­dan ortaya çıkarırsa {ihdas ederse) o merdûddur.[1]

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir: "Her kim bizim bu işimize uymayan bir amelde bulunacak olursa, o merduddur.[2]

Bu Hadisin Önemi: 

                        

Hafız İbn Hacer -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: "Bu hadis İslâm asıllarından sayılmakta ve dinin kaidelerinden bir kaide olarak kabul edilmektedir.[3] İmam Nevevî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: "Bu hadis ezberlenmesi ve münkerlerin iptal edilip çürütülmesi, bu doğrul­tuda delil olarak kullanılmasının yaygınlaştırılması gereken hadislerdendir.[4]

et-Tarkî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: "Bu hadis Şeriat'in delillerinin yarısıdır demek uygundur. Çünkü delilde aranan şey bir hükmü isbat etmek veya reddetmektir. Bu hadis ise her bir Şer'i hükmü is-bat veya red etmekte büyük bir mukaddime (önerme)dir.[5]

İbn Receb -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- de şöyle demektedir: "Bu hadis İslâm'ın esaslarından, oldukça büyük bir esastır. Nasıl ki "ameller ni­yetler iledir" hadisi bâtını itibariyle amellerin Ölçüsü ise, bu hadis de zahirle­ri itibariyle amellerin ölçüsüdür.[6]

 

Dinde Olmadık Şeyleri (Bid'atleri) Çıkarmanın Yasaklanışı:

 

Rasulullah (S.A.S.)'in: "Her kim bizim bu işimizde ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa o merdûddur" buyruğunun anlamı şudur:

Kim Allah'ın dininde ve bizim için beğenip seçmiş olduğu Şeriat'inde kendi hevâsından ve nefsinden dine uymayan, onunla çelişen, dinin genel kaideleri ve esaslarından lehine herhangi bir tanık getirilemeyen bir şeyi or­taya koyacak olursa, onun bu ortaya çıkarıp meydana getirdiği şey, sahibi­ne geri çevrilir. Dünyasında da, dininde de ondan faydalanması mümkün değildir. Hadisin lafızları buna delâlet etmektedir. Bu büyük kaideyi temel-lendiren bu hadisin muhtevasına Kitap ve Sünnet'ten pek çok buyruk tanık­lık etmektedir ki, bunların hepsini kaydetmeye kalkışacak olursak, oldukça uzun sürer. [7]

 

İbadetlerde Yeni Şeyler Ortaya Çıkarmak (Bid'atler)

 

İbadetlerde aslolan haramlıktır. Müslürnanın, Allah'ın ve Rasûlünün teşri' buyurmadığı her bir ibadet şeklinde Allah'a yaklaştıran bir yol edinmesi haramdır. İlim adamlarımızın ortaya koymuş olduğu bu kaidenin ışığında şunu söylüyoruz: Herhangi bir ibadet ile Allah'a yakınlaşmaya çalışan her­kesin bu hususta kendisinden delil isteyenlere bunun meşrûiyyetini delil ile isbatlaması gerekir.

Şu kadar var ki, bu ibadetin reddolunup kabul olunmayacağı ile ilgili olarak aşağıdaki açıklamaları yapmamız zorunludur: [8]

1-Belli Bir İbadette Allah'a Yakınlaştırıcı Özelliği Bulunan Bir Şeyin Bu Özelliği Her Zaman Olmayabilir.

 

Meselâ, ihram esnasında erkeklerin »aşlarını açması Allah'a yakınlaştır-cı meşru' bir kurbettir. Namaz ve ezan .snasmda da ayakta durmak meşru' bir kurbettir. Fakat nass ile sabit olma. ıış bir başka yerde ayakta durarak ya da başını açarak Allah'a yakınlaşmayı adayan bir kimse, bu adayışı ile di­nin yasaklamış olduğu bidatin içine düşmüş olur ve onun bu ameli kabul edilmeyerek red olunur.

Rasulullah (s.a) güneşte ayakta duran bir adam görünce, durumu hak­kında soru sorar; O'na şöyle cevap verilir: Bu adam ayakta durup oturma-mayı, gölgelenmemeyi ve oruç tutmayı adadı. Rasulullah (s.a) ona oturma­sını, gölgelenmesini ve orucunu tamamlamasını emretti.[9] Görüldüğü gibi, Rasulullah (s.a) ayakta durmayı ve güneşin altında beklemeyi yerine getiril­mesi gereken Allah'a yakınlaştırıcı bir ibadet olarak değerlendirmemiştir. [10]

2- Bütünüyle Şeriat'in Dışında Olan İşler:

 

Allah'a yakınlaşmak amacıyla oyalayıcı şeyleri işitmek, yahut raksetmek veya bunun dışında kalan Allah'ın, haklarında delil indirmediği fakat İslâm âleminin her tarafında görülen ve yaygınlaşmış bulunan, birtakım kimsele­rin görerek yetiştiği ve yaşlanıncaya kadar sürdürdüğü işler halini alan, tür­lü hurafe ve bid'atler gibi, tamamıyla Şeriat'in dışında kalan ve ibadet diye benimsenen şeylere gelince; bütün bunlar sahiplerine red olunur, geri çev­rilir. Allah bunları o kimseden kabul etmez. Hatta Allah bunları işleyenlerin bu yaptıklarını terkedinceye kadar tevbelerini kabul etmez. Rasulullah (S.A.S.) şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak Allah, her bid'at sahibinin tevbe-sini o bidatini terkedinceye kadar perde ile engellemiştir.[11] Böyle bir bidati işlemeye devarr/eden, şanı Yüce Allah'ın şu buyruğunun kapsamına girer: "Yoksa onların, Allah'ın kendisine izin vermediği şeyleri dinden ken­dilerine Şeriat yapan ortaklan mı vardır? "(es-SM, 42/21) [12]

 

3- Meşru' Amele Birşeyler Eklemek:

 

Şanı Yüce Allah'ın meşru' kılmış olduğu amele birşeyler eklemek de merduddur ve kabul olunmaz. Şu kadar var ki, kendisine fazlalıkta bulunu­lan amelin bâtıl olup olmaması açısından konuya bakılacak olursa, böyle bir amel bazan bâtıl olur. Meselâ, bir kimse farz namaza kasten bir rek'at arttıracak olursa, durum böyledir. Bazan da amel bâtıl olmaz. Abdest azala­rını abdestte dörder defa yıkayanın durumu gibi.

Bundan dolayı kendisine fazladan birşeyler eklenen meşru1 her bir ame­lin bâtıl olacağına dair bu hadisin umumî ifadesini delil göstermek caiz ol­mayabilir. Bunun yerine kendisine fazlalıkta bulunulan amele dikkatle bak­mak ve ona dair delilleri tesbit edip, bu hususta ilim adamlarının görüşlerini ortaya çıkarmak gerekir. Ta ki, herhangi bir delil olmaksızın kulların amel­lerini bâtıl diye ilân etmeyelim. [13]

 

4- Meşru' Amelin Herhangi Bir Bölümünü İhlâl Etmek:

 

Bir kimse, kendisi ile Yüce Rabb'ine yakınlaşmak üzere bir amel işleme­ye koyulsa, sonra da bu amelin bir bölümünü ihlâl edecek olursa, bu ame­lin kabul edilmesi yahut bâtıl olması bakımından, o ihlâl ettiği şeyi dikkatle incelemek gereklidir. Eğer amelin şartlarından birisini ihlâl edecek olursa -namaz için tahareti {abdesti} terkeden kimse gibi- böyle bir durumda ameli­nin bâtıl olduğu ve kabul olunmayacağı söylenir. Aynı şekilde bir kimse böyle bir amelin bir rüknünü de terk ile ihlâl edecek olursa, onun bu ameli de merduddur. Bir namaz rek'atinin bir secdesini terkeden gibi.

Meşru' amelin bâtıl olmasını gerektirmeyen birşeyi ihlâl edene gelince-, böyle bir durumda amelin bâtıl olup reddolunacağını söylemek sözkonusu olmaz. Bunun yerine, eksik olduğu söylenir. Cemaatle namaz kılmayı ter-kederek evinde namaz kılanın durumu gibi, Böylesinin namazı sahihtir; fa­kat cemaatle namaz kılmanın vacib olduğunu kabul edenlerin görüşüne gö­re, cemaatle namaz kılmayı terketmekten dolayı günahkâr olması söz konusudur. [14]

 

Muamelâtta Yeni Şeyler İhdas Etmek (Bid'at Çıkarmak):

 

Muamelâtta aslolan helâl oluştur. Herhangi bir muamelenin haram olduğunu söyleyen bir kimsenin buna dair delil ortaya koyması gerekir. Muamelâtta yeni birtakım şeyler ortaya çıkarmak çeşitli şekillerde olabilir. Bazıları şunlardır:[15]

 

1- Sert Birtakım Akidlere Alternatif Olan Şeyler:

 

Şer'î birtakım akidlere alternatif olmak üzere insanların ortaya koyduk­ları akidlerin bâtıl olacağında ve her iki tarafın da bu akıdlerin bendlerinde zikrettiği hükümlerden yararlanamayacakları konusunda hiçbir şüphe yok­tur. Bunun delili şudur:

Ebû Hureyre ile Zeyd b. Hâlid'den nakledildiğine göre, Bedevi Araplar­dan bir adam Rasûlullah (s.a)'a gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah adına sana and veriyorum ki, bana Allah'ın Kitab'ı gereğince hüküm vere­sin." Diğer hasmı ise -ondan söz inceliklerini daha iyi bilen birisi idi-: "Evet" dedi. "Aramızda Allah'ın Kitab'ı ile hüküm ver ve bana da (konuş­mam için) izin ver." Rasûlullah (s.a): "Söyle!" diye buyurdu. Adam şöyle de­di: "Benim oğlum bunun yanıda işçi olarak çalışıyordu. Hanımı ile zina etti. Bana haber verildiğine göre, benim oğlumun recmedilmesi gerekiyordu. Oğlumu ondan kurtarmak için ona yüz koyun ve bir cariye verdim. Daha sonra ilim ehline durumu sordum, bana oğlumun cezasının yüz celde ve bir sene de sürgün olduğunu, bunun hanımının cezasının ise recm olduğunu bana haber verdiler.

Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

"Nefsim elinde olana yemin ederim ki, aranızda mutlaka Allah'ın Kitab'ı gereğince hüküm vereceğim. Küçük kız çocuğu cariye ve koyunlar sana ge­ri verilecektir. Oğlunun cezası ise yüz celde ve bir sene sürgüne gönderil­mektir. Şimdi ey Uneys, (huzurda bulunan Eslem'li bir kişi) bu adamın hanı­mının yanına git, eğer itiraf ederse onu recmet." Uneys yanma gitti, kadın da itiraf etti. Rasûlullah {s.a)'ın emri üzerine kadın recmedildi.[16]

2- Şeriat'ın Yasakladığı Akidler:

 

a) Şayet ma'kûdu'n-aleyh (akdin konusu) akde mahal (konu) değilse: Akrabalık, neşeb yahut da bir arada aynı nikâhta tutmak gibi bir sebepten Ötürü nikâhı haram olanların nikâhlanması gibi. Böyle bir akid bâtıldır. Çünkü o akid yapıldığı takdirde Allah'ın hakkı çiğnenmiş olur. Halbuki Al­lah bizlere neseb yahut akrabalık veya süt akrabalığı ya da aynı nikâh altın­da toplanması haram kabul edilen bir sebep dolayısıyla mahrem olanları nikâhlamayı haram kılmıştır.

b) Akidde aranan şartlardan birinin bulunmaması, karşılıklı nza ile orta­dan kalkmaz. Meselâ, iddet bekleyen bir kadının nikâhlanması, velisiz nikâh yapmak gibi. Böyle bir akid bâtıldır. Çünkü Rasûlullah (s.a)'ın hamile olduğu halde bir kadın ile evlenen bir erkeği birbirinden ayırmış ve iddet sü­resi içerisinde yapıldığından dolayı böyle bir nikahı reddetmiştir.

c) Şanı Yüce Allah'ın haram kıldığı akidler:İçki, leş, domuz, put, köpek ve faizli satış ile Allah'ın, satışını yasakladığı diğer şeylerin satışı gibi. Bu akidler bâtıldır ve merduttur. Mülkiyet ifade et­mez. Rasûlullah (S.A.S.)'in bir ölçek hurma karşılığında iki Ölçek alan bir kimseye aldığını geri vermesini emrettiği sabittir. [17]

 

3- Taraflardan Birisine Haksızlığın Sözkonusu Olduğu Akidler:

 

Velinin, kızın izni olmaksızın kızını nikahlaması gibi. Bu gibi akidlerin red ve kabulü hak sahibinin irâdesine bağlıdır. Eğer hakkından vazgeçecek olursa, akid sahih olur. Şayet hakkından vazgeçmeyecek olursa, o akid merduddur ve bâtıldır. Rasûlullah (s.a)'ın izni alınmaksızın evlendirilen dul bir kadının nikâhını reddettiği sabittir. Yine Rasûlullah (S.A.S.)'in izni ol­maksızın evlendirilen bir kadını muhayyer bıraktığı da rivayet edilmiştir.

Yine, başkasının malında sadaka veya başka bir yolla izni olmaksızın ta­sarrufta bulunanın bu akdinin sıhhati de hak sahibinin rızasına bağlıdır. Eğer bu akdi geçerli kabul ederse, o akid sahih olur. Kabul etmezse bâtıl olur. Çünkü buradaki yasak ilim adamlarının ifadesiyle: Muayyen bir insa­nın hakkı dolayısıyladır ve bu bâtıl oluş, onun rızasıyla ve hakkını kullan­maktan vazgeçtiği taktirde ortadan kalkar. [18]

 

Özet:

 

İlim taleb eden kimsenin, işi gereği gibi tetkik etmesi ve bu hadisi delil göstererek yapılan bir amel hakkında red ve kabul olunmamak şeklinde hüküm vermekte acele etmemesi; ilim adamlarının mesele ile ilgili görüşleri­ne muttali olması, konu ile ilgili amel hakkında reddolunması ve kabul olun­maması şeklinde hüküm vermesini sağlayacak bakış açısını teşkil eden te­mel kaide ve esasları iyice bellemesi gerekmektedir. [19]

 

Hadisten Çıkartılan Bazı Hükümler:

 

1- Yasak, amelin fâsid olmasını gerektirir. Nevevî der ki: "Hadis-i şerif­te, usûl âlimleri arasından şöyle diyenlerin lehine delil vardır: Yasak, fâsid oluşu gerektirir. Fâsid olmasını gerektirmem, diyenler ise; bu vâhid bir ha­berdir, derler. Bu derece önemli bir kaideyi tesbit etmek için yeterli değil­dir. Ancak bu da tutarsız bir cevaptır.[20] Hafız (İbn Hacer) ise der ki: "Bu hadis-i şerifte yasağın (nehyin) fesadı gerektirdiğine dair delil vardı.[21]

2- Hadis-i şerif, İslâm'ın eksiksiz ve kâmil bir din olduğunu ortaya koy­maktadır. [22]

 

 



[1] Buhârl Sulh 5, III, 167; Müslim Şerhi, IV, 312. Lafız Buhârfnin.

[2] Müslim Şerhi, 111,313

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 91.

[3] Fethu'1-Bârî, VI, 231

[4] Müslim Şerhi, IV, 312

[5] Fethu'İ-Börî, Vı, 231

[6] Cdmiu'MJ/ûmi ve'l-Hikem, 56

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 91-92.

[7] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 92.

[8] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 92-93.

[9] Bk. İrvâu't-Galil, VIII, 218

[10] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 93.

[11] Bk. Sahihü't-Tergîb ue't-Terhîb, I, 26, hadis no: 52

[12] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 93-94.

[13] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 94.

[14] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 94.

[15] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 94-95.

[16] Buhârî, VIII, 34; Müslim Şerhi, VI, 281. Lafı^MüsIim'e aittir.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi) ba Yayınları: 95

[17] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 95-96.

[18] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 96.

[19] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 96-97.

[20] Müslim Şerhi, VI, 312

[21] Fethu'l-Bârî.Vl, 231.

[22] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 97.

Helal Ve Haram

6. HELAL VE HARAM

Bu Hadisin Önemi:

Katıksız Helâl Ve Haram Olan Şeyler Apaçıktır:

Şüpheli Hususlar

Şüpheli Şeyler Ne Demektir?

İnsanların Şüpheli Şeyler Karşısındaki Tutumları:

Şüpheli Şeylerin Hükmü:

Yüce Allah'ın Haram Kıldıklarından Uzak Durmak:

Kalp Bedenin Emiridir:

1- Kalbe Bu Adın Veriliş Sebebi:

2- Kalbe Önem Verişin Sebebi:

3- Kalb Hastalanır Mı?

Hadis-i Şeriften Çıkartılan Hükümler:



 

 

 

6. HELAL VE HARAM

 

Ebû Abdullah en-Nu'mân b. Beşîr -r.a.-den dedi ki: Rasûlullah (s.a)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz helâl de apaçık bellidir, haram da apaçık bellidir. Ama ikisinin arasında benzeşen {müteşâbih) bazı husus­lar vardır ki, insanların bir çoğu bunları{n hükmünü) bilmezler. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dini ve ırzı (şeref ve haysiyeti) lehine korunmuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur. Tıpkı yasak böl­ge çevresinde (koyunlarını) otlatan çobanın o yasak bölgede güttüklerini ot-layarak sınıra yaklaşması gibi. Şunu bilin ki, her bir hükümdarın bir yasak bölgesi vardır. Yine şunu bilin ki, Allah'ın yasak bölgesi de O'nun haram kıldığı şeylerdir. Şunu da bilin ki, insan vücudunda bir lokmacık et parçası vardır. O düzelirse, bedenin tümü düzelir, bozulursa bedenin tümü bozulur. Bilin ki o, kalbdir.[1]

Bu Hadisin Önemi:

 

Bu hadis-i şerif Şeriat'in kaidelerinden büyük bir kaidedir. Ebu Davud es-Sicistânî[2] -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu hadis hakkında şunları söylemektedir: İslâm dört hadis etrafında dönüp dolaşır... Daha sonra bun­lar arasında bu hadisi zikretmektedir.[3] İlim adamlarından bazısı da şöyle demektedir:

"Bize göre dinin esasları, yaratıkların en hayırlısının sözünden sened ile rivayet edilen birtakım sözlerdir:

Şüpheli olan şeyleri terket[4], zâhid davran, sana faydası dokunmayan ve seni ilgilendirmeyen şeyleri terket ve bir de amellerini niyetle yap[5] ha­disleridir." [6]                                                          

 

Katıksız Helâl Ve Haram Olan Şeyler Apaçıktır:

 

Rasulullah (S.A.S.)'İn: "Şüphesiz Helâl De Apaçık Bellidir, Haram Da Apa­çık Bellidir" Buyruğu İle İlgili Olarak, Hafız İbn Hacer şöyle demektedir: "Yani helâl ve haram kendileri ile ilgili açık deliller ile bizzat ve durumları itibariyle besbellidir.[7]

Katıksız helâl apaçıktır, bellidir, onda herhangi bir şüphe yoktur. Evlen­mek, helâl ve temiz şeyleri yemek, insanın ihtiyaç duyacağı pamuk ve yün­lü elbiseleri giymek gibi. Katıksız haram da aynı şekilde apaçık bellidir. İçki içmek, mahrem olan kadınları nikahlamak, erkekler için ipek elbise giy­mek, faiz ve zina gibi.

Rasulullah (s.a) ümmetine Yüce Allah'ın kendilerine helâl kıldığı şeyler ile haram kıldığı şeyleri gereği gibi beyân ettikten sonra vefat etmiştir. Nite­kim şöyle buyurmaktadır: "Andolsun, sizi gecesi gündüzünü andıran apay­dınlık yol üzerinde bıraktım. Kendisini helake teslim edenden başkası, bu yolu kimse bırakıp sapmaz.[8]

Helâl ve haram ile ilgili açıklamaların kimisi kimisinden daha açık ve anlaşılırdır. Ortada dinden oldukları zorunlu olarak (kesinlikle) bilinen hu­suslar vardır. Bunların böyle oluşu ise delillerinin açık, net olması ve yay­gınlık kazanmış olmasıdır. Müslümanlar arasında yaşayan herhangi bir kim­se bu kabilden olan şeyleri bilmemekten dolayı mazur görülemez.

Ortada ancak Şeriat'i bilenlerin bildiği ve müslümanların avamının çoğu için gizli kalan birtakım hususlar bulunduğu gibi, ancak ilimde derinleşmiş alimler (er-Rasihûn fi'l-ilm)in bildiği birtakım hususlar vardır. [9]

 

Şüpheli Hususlar

 

Peygamber (s.a)'in: "Bu ikisi arasında insanlardan pek çoğunun bilmedi­ği benzeşen (şüpheli) hususlar vardır" buyruğu ile kastettiğine gelince; apa­çık ve belli olan helâl ile apaçık ve belli olan haram arasında, insanların bir çoğu için şüpheli olan bazı hususlar vardır. Bunlar acaba helâller arasındamıdır, yoksa haramlar kapsamında mıdır? İnsanların çoğu bunu bilmezler. Ancak derinleşmiş ilim adamları için, nâdir hususlar müstesna, bunlar şüp­heli değildir. Bu da, onlar için iki delilden birisini tercih edebilmek için orta­ya çıkan tercih edici sebep halinde sözkonusu olur. [10]

 

Şüpheli Şeyler Ne Demektir?

 

(Hadis-i şerifte şüpheli şeyler anlamında kullanılan) el-Müştebihât, "müştebih" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime nitelik itibariyle "müşkil"dir. Çünkü bunda helâl ve haramlık hakkında herhangi bir açıklık bulunmamak-tadır.[11] en-Nevevî der ki: ' Müştebihât'ın anlamı helâl ve haramlığı açık ol­mayan demektir. Bundan dolayı insanların bir çoğu onları bilmezler. İlim adamları ise bir nass veya kıyas yoluyla bunların hükmünü bilirler. Herhan­gi bir şey helâl veya haram arasında gidip geliyor ve bu hususta nass ve icmâ da bulunmuyor ise, onun hakkında müctehid ictihad eder ve Şer'î de­lile dayanarak onlardan birisine o şeyi ilhak eder.[12]

Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'in imamlarından Ahmed b. Hanbel ise, müştebihât'ı katıksız helâl ile haram arasındaki bir durum diye açıklamış ve bir başka seferinde de, "malına haram karışan kimsenin durumunda olduğu gibi, helâl ile haramın birbirine karışması" diye de yorumlamıştır.

Bundan dolayı şöyle bir fetva vermiştir: Eğer maldaki haram helâlden daha fazla olursa ondan uzak durmak icabeder. Helâl haramdan daha çok olup haram nisbeten az ise, kullanımı caiz olur.

İlim adamlarımızın şüpheli şeylere dair açıklamalarının özeti Hafız İbn Hacer'in Fethu'l-Bârî'âe de belirttiği gibi şöyledir:

1- Birtakım ibadet ile ilgili muamelât ve başka meselelerle ilgili hususlar­da görüldüğü gibi, zahiren delillerin tearuzu (birbirine aykırı görülmesi, ça­tışması). Hafız İbn Hacer'in tercih ettiği açıklama şekli budur.

2- İlim adamlannın bu konudaki farklı görüşleri. Bu da birincisinin kap­samına girmektedir.

3- Mekruh diye adlandırılan şeyler. Çünkü yapmak ya da terketmek yönlerinden birisi ağır basmaktadır.[13] Yine Hafız İbn Hacer'in görüşüne göre bu yorum da muhtemeldir. Özellikle ilim adamları hakkında böyledir. O bakımdan şöyle demiştir: "Kavrayışlı bir ilim adamı için hükümleri birbi­rinden ayırdetmek gizli bir şey olarak kalmaz. O böyle bir duruma (şüpheli­leri işleme haline) ancak mubah veya mekruhu pek çok işlemesi halinde düşer. -Önceden de açıklandığı üzere- bunun dışındaki hallerde ise durum­ların değişmesine göre sözü geçen bütün bu hususlarda şüpheye düşmesi söz konusudur. Açıktır ki çokça, mekruh işleyen bir kimsede genel olarak yasak kılınan şeyleri işlemeye karşı bir cesaret oluşur. Ya da onun haram olmayan yasak şeyleri (mekruhları) işlemeyi itiyat haline getirmiş olması, kendisini -onun türünden olması halinde yahut bu yasak kılma ondaki bir şüphe dolayısıyla verilmiş ise- haram olarak yasak kılınmış şeyleri işlemeye itebilir. Kendisine yasak kılınan şeyleri işlemek sonucunda vera' ve takva nurunu kaybetmiş olacağından, kalbi kararan bir kişi haline gelir, bunun so­nucunda da harama düşer. İsterse, harama düşmeyi iradesiyle tercih etmiş olmasın. Nitekim Musannif (Buhârî) buyu' (alışveriş) bölümünde Ebû Fer-ve'nin Şa'bî'den, (O, en-Nu'mân b. Beşîr'den; O, Rasulullah (S.A.S.)'den) naklettiği bu hadis ile ilgili olarak şu rivayeti yer almaktadır: "Her kim gü­nah olduğu şüpheli olan şeyleri terkedecek olursa, açık olarak günah gör­düğü şeyleri daha çok terkeder ve her kim günah olduğu şüphesini taşıyan şeylere cüretkârca yönelecek olursa, haram olduğu açık olan şeylere düşme ihtimali de pek çoktur."

Bu ise az önce de işaret ettiğimiz gibi, birinci açıklama şekline ağırlık kazandırmaktadır,

4- (Şüpheli şeyler), mubah şeyler demektir. Ancak bu görüşü kabul eden bir kimsenin şüpheli olan şeyleri her bakımdan, her iki yönü {yapıl­ması veya terkedilmesi) eşit olan şeyler diye açıklamasına imkân yoktur. Bu görüşe göre, mubahın daha evlâ olana muhalif olan şeyler kabilinden diye yorumlanması mümkün olur. Bu da bizzat kendisi açısından her iki yönü (yapmak veya terketmek) eşit olmakla birlikte, yapılması yahut da terkedilmesi haricî bir sebeple (yani o mesele hakkındaki özel nassın dışındaki bir karine ve benzeri işaretlerle) daha ağır basan iştir. el-Kabarî der ki: Mubah, mehrûhun önündeki bir tümsektir. Onu çokça işleyen bir kimse, mekruha doğru yol ahr.[14]

Yani helâl olan birşeyin yapılmasının mutlak olarak bir mekruha yahut bir harama götüreceğinden korkuluyor ise, ondan kaçınmak gerekir. Meselâ, hoş ve güzel şeylerden çokça faydalanmak hak edilmeyen şeyleri almaya götüren çokça kazanma ihtiyacını doğurabilir, yahut da nefsin azıp şımarması sonucunu verebilir. En azından böyle birşey Allah'a kulluktan uzaklaşarak başka şeylerle uğraşmak gibi bir sonuç verir.

Benim daha uygun gördüğüm görüş ise, Hafız İbn Hacer'in tercih ettiği görüştür. Çünkü müştebihâtın mefhûmuna, kelime olarak ondan anlaşılana uygun düşmektedir. Diğer görüşlere gelince, göründüğü kadarıyla kastedil-niş olmaları ihtimali uzaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [15]

 

İnsanların Şüpheli Şeyler Karşısındaki Tutumları:

 

Tutumları itibariyle insanlar, şüpheli şeyler karşısında iki türlüdür:

1- Kimisi Allah rızası ve günaha karşı korunmak için bu şüpheli şeyleri terkeder. Çünkü bu gibi işler o kimseler için şüphelidir ve onlar hakkındaki hüküm açık değildir. Böyleleri şüpheli şeyleri terketmek suretiyle dinlerinin esenliğe kavuşması ve haysiyet (ırz) lerini tenkid edilmekten uzak tutmanın yolunu seçmiş olurlar.                                    

Irz -ilim adamlarımızın da belirttiği gibi- insanın Övülmesi ve yerilmesine konu olan, o şeyden güzelce söz edildiği vakit kişinin övülmesini sağlayan, çirkin olarak ondan söz edildiğinde ise olumsuz eleştiriyi gerektiren husus­lardır ve bu, kimi zaman insanın kendi nefsinde sözkonusu olabilir, kimi za­man da geçmişlerinde veya ailesi halkında olabilir.[16]

İşte Rasulullah (S.A.S.)'in: "Kim şüpheli şeylerden sakınırsa o hem dini lehine, hem de ırzı (şeref ve haysiyeti) lehine kötülüklerden uzak kalmış olur."

2- Kimi insanlar da kendisi açısından değil de başka kimselere göre şüpheli olan şeylere düşer. Bunun böyle oluşu ise mesele hakkında hük­mün onun için açıklık kazanmış olmasıdır. Böyle birisi için kendisi açısın­dan Şer'î delile binâen şüphe sözkonusu olmadığından, böyle bir işi işle­mekte bir sakınca yoktur. Fakat insanlara karşı haysiyetini (ırzını) korumak üzere terkedecek olursa, böylesi güzel ve övülecek bir davranıştır. Çünkü müslümandan, ırzının esenliğini koruması istenmiştir. Buna da Rasulullah (s.a)'ın, mü'minlerin annesi Safiyye bint Huyey ile birlikte olduğunu gören kimseye; "yanımdaki Safiyye'dir" şeklindeki sözü delil teşkil etmektedir.[17]

Kimisi de, kendisi açısından da şüpheli olmakla birlikte, hevâsına uya­rak şüpheli şeylere düşer. Böyle birisinin hükmü, harama düşmesidir. Nite­kim Rasulullah (S.A.S.): "Kim şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur[18] buyurmuştur. İlim adamları ise harama düşmeyi iki şekilde açıkla­mışlardır:

1- Şüpheli olduğuna inanmakla birlikte onu işlemesi harama düşmesine bir sebep teşkil eder, bu da tedrici ve bu konuda işi gevşek tutmak suretiyle olur.

Buna da Rasulullah {S.A.S.)'in şu buyruğu şahidlik etmektedir: "Her kim günah türünden şüphe ettiği şeylere cüretkârca yönelecek olursa, açık olan (haram) şeylere düşme ihtimali de yakındır.[19]

2- Bir kimse helâl mi haram mı bilemediği için kendisince şüpheli olan bir hususu işlemeye kalkışacak olursa, o işin haram olup olmayacağından, dolayısıyla haramı işlemeyeceğinden -haram olduğunu bilmeksizin- emin olamaz.[20]

 

Şüpheli Şeylerin Hükmü:

 

Hafız İbn Hacer -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Şüpheli şeylerin hükmü hakkında görüş ayrılığı vardır. Bunun haram olduğu söylenmiş ise de, bu görüş red olunur. Bir görüşe göre hükmü mekruhtur, bir görüşe gö­re ise hakkında hüküm verilmez (tevakkuf edilir).[21]

Şüpheleri terketmek Rasulullah (s.a)'m teşvik ettiği ve özendirdiği vera' kapsamına girer. Bundan dolayı Buhârî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun-, bu hadisi Sahîh'inde Kitâbu'l-îman'da zikretmekte ve şöyle demektedir: "Dini lehine şüpheli şeylerden uzak duranın fazileti (ki bab numarası 39'dur [Çe­viren]). Bu hadisi iman bölümünde zikretmesinin sebebi ise, vera'ın (şüpheli şeylerden kaçınmanın) imanın tamamlayıcı unsurları olduğunu açıklamakta­dır. Müteşâbih'in -İbn Hacer'in kimi ilim adamlarından naklettiği gibi- mek­ruh olduğu görüşü doğruya yakın bir görüştür. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır. [22]

 

Yüce Allah'ın Haram Kıldıklarından Uzak Durmak:

 

"(Şüpheli şeylere düşen kimse...) tıpkı yasak böîge[23] etrafında (davarla­rını) otlatan çobanın o yasak bölge içerisinde güttüklerinin otlayarak sınıra yaklaşmasına benzer. Şunu bilin ki[24] her bir hükümdarın bir yasak bölgesi vardır ve şunu da bilin ki, şüphesiz Allah'ın yasak bölgesi onun haram kıldı­ğı şeylerdir."

Kimi hükümdarlar kendilerine ait ve başkalarına yasak bir bölge tesbit ederek, başkalarının o bölgeye geçmelerini yasaklamaktadır. Bu ise haklı ya da haksızca olabilir.

Bir kimse koyunlarını tesbit edilmiş bu yasak bölgeye yakın yerlerde ot­latacak olursa, davarlarının o yasak bölgeden yemeyeceklerinden emin ola­maz. Böylelikle o, yeryüzü hükümdarları karşısında kendisini sorumlu düş­meye maruz bırakır.                                            

Bu, Rasulullah (S.A.S.)'in şüpheli şeylere düşen kimseye gösterdiği bir misaldir. Böyle birisinin harama düşmesi oldukça yakındır. Bu yolla da ken­disini hakimler hakiminin cezasına maruz bırakır.

İbn Receb der ki: "İşte bu ifadede, haram şeylerden uzak durmak ge­rektiğine ve insanın kendisi ile bu haram şeyler arasında bir engel bırakma­sı gerektiğine bir işaret vardır." [25]

 

Kalp Bedenin Emiridir:

 

Peygamber (s.a)'in: "Şunu bilin ki, şüphesiz vücutta bir çiğnemlik[26] et parçası vardır. O düzelirse vücudun tümü düzelir, o bozulursa vücudun tü­mü bozulur. Şunu bilin ki, o da kalbdir." [27]

 

1- Kalbe Bu Adın Veriliş Sebebi:

 

Kalbe kalb adının veriliş sebebi, işler ile ilgili kararlarında tekallübü (evrilip çevrilmesi, karar değiştirmesi) dolayı-sıyladır. Ya da bedende bulunanların özü olduğundan dolayı bu ismi almış­tır. Çünkü her şeyin özüne kalb denilir. Yahut da onun vücutta başaşağı (maklûb) konulmuş olmasından dolayıdır.[28] Göründüğü kadarıyla, bir ve ikinci açıklamalar doğruya yakındır. Sonuncusu ise uzaktır. [29]

 

2- Kalbe Önem Verişin Sebebi:

 

Kalbin Önemi insanın işleri, incelikle­riyle onun vasıtasıyla anlamasından gelmektedir. Buna da Yüce Allah'ın şu buyrukları tanıktır: "Andolsun ki, biz Cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdir. Onların kalpleri vardır, ama bunlarla idrâk etmez­ler. "(ei-A-râf, 7/i79h "Muhakkak ki bunda kalbi olan... kimse için elbette bir öğüt vardır."(Ko/, 50/37)

Tefsir âlimleri derler ki: Maksat akıldır. Ondan kalb diye söz edilmesi aklın karar yerinin orası oluşundan dolayıdır. Hafız (İbn Hacer) der ki: "Bu hadis aklın kalbde oluşuna delil gösterilebilir.[30]

Şafiî Mezhebi âlimlerinin kabul ettiği görüş budur. Çünkü kalbin düzel­mesi ile -ki bu da imanın kalbde yer etmesiyle olur- bütün azalar düzelir, di­nin emirleri doğrultusunda dosdoğru yol alır. Kalbin bozulması ile birlikte de diğer organlar da bozulur. İbn Hacer der ki: "Kalbin bu özelliği onun be­denin emiri oluşundan gelmektedir. Emirin düzelmesi sonucunda yönetimi altındakiler de düzelir, onun bozulması da yönetimi altındakilerin bozulması sonucunu verir.[31]

 

3- Kalb Hastalanır Mı?

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onların kalblerinde hastalık mı var­dır, yoksa şüpheye mi düştüler?"fen-Nûr, 24/50); "Kalplerinde hastalık vardır onların, Allah da hastalıklarını artırmıştır."<ei-Bakara, 2/ıo)B\r başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Kalplerinde hastalık bulunanlar Allah'ın kinlerini meydana çıkarmayacağını mı sandılar?"(Muhammed, 47/29)

Bu âyet-i kerimeler ve diğer benzeri âyetler kalplerin hastalanabileceği cevabını vermektedir. Kalb hastalıklarından maksat ise, kalplerin uğradığı münafıklıktır, şüphe, katılık, kibir, kin ve hased gibi musibetlerdir.

Müslümana, kalbini bu hastalıklardan korumaya özel bir gayret göster­mesi, Allah'ın yolunu izlemek üzere nefsi ile cihâd etmesi düşmektedir. Yü­ce Allah ise kendi yolunu izleyip hidayet ve istikamet ile bu uğurda nefsiyle cihâd eden kimselere vaadlerde bulunmuştur: "Bizim uğrumuzda cihâd edenleri elbette biz kendi yollarımıza ileteceğiz. Şüphesiz ki Allah, ihsan edicilerle beraberdir."(ei-Ankebat, 29/69) [32]

 

Hadis-i Şeriften Çıkartılan Hükümler:

 

1- Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, müslüman Allah'ın haram kıldığı Şeylerden uzak kalmalı, kendisi ile Allah'ın haram kıldığı şeyler arasında bir pngel koymalıdır.

2- Müslüman ırzını (haysiyet ve şerefini) korumaya gayret etmeli, kendi­si için ayıp teşkil edecek her şeyden, ırzının da eleştirilmesine sebep olacak her şeyden uzak durmalıdır.

3- Hadis-i şerifte haram şeylere giden yollara tıkamak (sedduz-zerâi') ve onlara giden yolları haram kılmak kaidesini kabul edenler lehine delâlet vardır. Nitekim İslâm'ın kaideleri de buna delâlet etmektedir. Meselâ, sar­hoşluk veren şeyin azı da haram kılındığı gibi, yabancı bir kadınla halvet (başbaşa kalmak) da haram kılınmıştır. Buna dair deliller pek çoktur.

4- Yine hadis-i şerif, hayvanını başkasının ekininden otlayacak şekilde serbest bırakan kimsenin, hayvanının telef edip bozduğu ekinlerin tazmina­tını Ödeyeceğine delil gösterilmiştir. Aynı şekilde köpek ve benzeri av hay­vanını Harem bölgesine yakın yerde ava salacak olup da bu av hayvanı Ha­rem bölgesi içerisinde avı yakalarsa -İmam Ahmed'in bu husustaki fetvasında da olduğu gibi- avladığının tazminatını vermesi gerekir.

5- Hadis-i şerifte kalbin önemine işaret edildiği gibi, onu düzeltmek için gayret harcamaya da teşvik vardır. Çünkü kalb azaların komutanıdır. Onun düzelmesiyle diğer organlar da düzelir, bozulmasıyla da bozulurlar. [33]

 

 



[1] Hadisi Buharı (İman, 39'da) ve Müslim rivayet etmiştir.

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 99-100.

[2] Ebû Dâvûd (202-275 h.): Adı Süleyman b. el-Eş'as b. Beşîr'dir. Ezdli'dir, Sicistân'dan-dır. Hadiste imamdır. Hadis talebi için ilim merkezlerine yolculukları vardır. Çokça hadis toplamış ve ezberlediği yarım milyon hadis arasından 4800 hadis derlemiştir. (Bu, Ebû Davud'un, kitabındaki hadislerin sayısı ile ilgili olarak bizzat verdiği rakamdır. -Muhammed Muhyiddin Abdulharriid neşri, I, 10.- Muhammed Muhyiddin'in hadisleri rakamlamasına gö­re sayıları 5274'ü bulmaktadır. Buna sebep olarak da iki hususu göstermektedir: Bazı nüs­halar arasındaki farklılıklar ve birinde bulunup diğerinde bulunmayan hadislerin varlığı İle Ebû Davud'un mükerrer hadisleri saymamış olma ihtimali, I, 16. -Çeviren-) Ebû Dâvûd, imam Ahmed'in arkadaşları arasında sayılır, ondan el-Mesâil'i rivayet etmiştir. Hadisi yay­gınlaştırmak üzere Basra'ya yerleşmiş ve orada vefat etmiştir. -Sünen'i dışında- ilmî eserleri: el-Merâsil, el-Ba's gibi eserleri sayılabilir.

[3] Sözü geçen bu dört hadis-i şerif bunlardır: 1- Ameller niyyetler iledir, 2- Kişinin ken­disini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi müslümanlığının güzelliklerindendir, 3- Sizden hiçbir kimse kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olamaz.

[4] Helâl da apaçıktır, haram da apaçıktır. Sünen-i Ebû Dâvûd tercüme ve şerhine İ. L. Çakanın yazdığı mukaddime, İstanbul 1987, s. 29. (Çeviren)

[5] Açıklamakta olduğumuz bu hadis-i şerifi kastetmektedir.

[6] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 100.

[7] Fethu'l-Bârî, I, 137 (Ebû Davud'un zikrettiği dört hadis ile burada zikredilenler ara­sındaki fark ise, burada Ebû Davud'un: "Sizden herhangi bir kimse... iman etmiş olmaz" -ki kırk hadisin onüçüncüsüdür- hadisi yerine; "dünyada zahid ol ki, Allah seni sevsin; insanla­rın elinde bulunanlara karşı zahid ol ki, insanlar da seni sevsin" hadisini saymasıdır. -Çeviren-)

[8] Fethu'l-Bârî, I, 135)

[9] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 101.

[10] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 101-102.

[11] et-Elbânî, Sahihu't-Tergîb, 58

[12] el-Vâfi fî Şerhi'l-Erbaîn, 32

[13] Aynı yer.

[14] İbnü'l-Münîr, Hocası el-Kabarînin Menakıb'ında şöyle dediğini nakletmektedir: Mek­ruh, kul ile haram arasındaki bir tümsektir. Kim çokça mekruh işleyecek olursa, harama gi­den yola girmiş olur.

[15] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 102-104.

[16] Fethu'1-Bârî, I, 145-146

[17] Câmiu'lVlûmi ve'I-Hikem, 68

[18] Muhtasaru'l-Buhdrî, 465; Muhtasaru Müs/im, 378, h. no: 1437

[19] Sahihu'l-Câmi', 3188

[20] Buhârî, Buyu, I

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 104-105.

[21] Câmiu'l-Ulûmi ve'l-Hlkem, 69

[22] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 105-106.

[23] Fethu'l-BÖrî, I, 135

[24] Yasak bölge (el-Himâ); koruma altına alınmış yer demek olup, sahibi dışındakilere yasak olan yer demektir. Halife'nin veya naibinin mücahidlerin binekleri için koruma altına aldığı, başkasının kullanımlarının engellendiği, mubah (kamunun yararlanmasına açık) olan arazi bölümüdür. el~Vâfî fî Şerhi'iErbaîn, 32

[25] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 106.

[26] Şunu bilin ki (diye anlamı verilenin: Ela) hakkında Hafız İbn Hacer şöyle demektedir: Bundan sonra gelecek ifadenin doğruluğuna dikkat çekmek içindir. Bunun tekrarlanması ise ifade ettiği mananın büyüklüğüne, azametine delildir {Fethu'l-Bârî, I, 137)

[27] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 106-107.

[28] Fethu'l-Bârî'de   (I,   137)   şöyle   denilmektedir:   Bir   çiğnemlik   et   parçası: Çiğnenebüecek miktardaki parça demektir. Burada görünüş itibariyle kalbin miktarı, yani büyüklüğü ifade edilmek istenmektedir.

[29] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 107.

[30] Fethu'lBân, I, 137

[31] Aynı yer

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 107.

[32] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 107-108.

[33] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 108.

Din Nasihattir

7. DİN NASİHATTİR

Bu Hadisin Önemi:

Nasihatin Tanımı:

Allah'a Nasihat:

Allah'ın Kitab'ına Nasihat:

Allah'ın Rasûlüne Nasihat

Müslümanların Yöneticilerine Nasihat

Genel Olarak Müslümanlara Nasihat:

Nasihat Edicilerin Konumu:

Nasihatin Hükmü:

Hadis-İ Şeriften Çıkartılan Hükümler:

 

 

 

 

7. DİN NASİHATTİR

 

Ebu Rukayye Temîm b. Evs ed-Dâri (r.a)'den Peygamber (s.a) buyurdu ki: "Din nasihattir." Kime? diye sorduk; "Allah'a, Kitab'ına, Rasûlüne, müs-lümanların yöneticilerine ve onların hepsine!" diye buyurdu.[1]

 

Bu Hadisin Önemi:

 

Bu hadisin çok büyük bir önemi vardır; çünkü dinin temel direği ve esa­sı olan nasihati dile getirmektedir. Nasihatin varlığı sayesinde din, müslü-manlar arasında dimdik varlığını korur. Nasihat olmayacak olursa, hayatla­rının bütün alanlarında müslümanlar gerileme ile karşı karşıya kalırlar.

Nasihat, doğruluk ve ihlâs (samimiyet) ile açıklanacak olursa, bu hadisin  önemi daha büyük bir açıklıkla ortaya çıkar. Çünkü doğruluk ve ihlâs, amellerin kabul edilmesinin şartıdır.

Nasihat etmek ise: İhlâslı olmak demektir. Nefsin Allah'a halis kılınma­sı, onun arındırılması ve güzelleştirilmesi, Muhammed (s.a)'ın Risâletinin amacıdır. [2]

 

Nasihatin Tanımı:

 

Nasihat etmek, halis olmak, samimi olmak anlamına kullanılır. Bir şe­yin katıksız halis olduğunu ifade etmek üzere bu kökten gelen fiil kullanılır. Nâsıh ise, bal ve benzeri maddelerin hâlis ve katıksız olması demektir. Ha­lis ve katıksız olan her şey "nush" niteliğini kazanır.[3] (Araplar) böylelikle sözün ve davranışın onları ifsâd eden şeylerden halis kılınmasını, nefsin de kirletici unsurlardan arındırılmasını, balın yabancı maddeler ile karışmışlı-ğından arındırılmış olmasına benzettiklerinden, bu tabiri kullanmışlardır.

Nasihat, "dikmek" anlamında da kullanılır.

Nush, elbise dikmeyi anlatan mastardır.[4]

el-Hattâbî[5] şöyle demektedir: Araplar böylelikle nasihatte bulunan kişi­nin davranışını nasihat ettiği kimsenin iyiliğini araştırması bakımından, dikiş ile elbisede bulunan gedikleri kapatmaya benzetmiş oluyorlar.[6]

Çünkü kişi nasihatte bulunmak suretiylâ "minsaha" (nasihat ile aynı kökten ism-i âlet) demek olan iğne, elbisenin açıklıklarını bir araya getirip topladığı gibi, nasihatta bulunan da müslüman kardeşinin dağınıklıklarını toplayıp bir araya getirir.

el-Hattâbî, nasihatin tanımını yaparken şunları söylemektedir: Nasihat, kendisine nasihat verilen kimsenin iyi bir pay elde edebilmesi anlamında geniş kapsamlı bir kelimedir.[7] İbnul-Esîr[8] de şöyle demektedir: Nasihat, kendisine nasihat verilen adına hayrı dilemeyi ifade eden bir sözcüktür. Ebû Amr b. es-Salâh da der ki: Nasihat, nasihat verenin nasihat verdiği kimse­ye hem isteyerek (iradesiyle), hem davranışı ile çeşitli hayırları ifâ etmesi anlamını ihtiva eden oldukça kapsamlı bir kelimedir. [9]

 

Allah'a Nasihat:

 

Allah'a Nasihat, O'na Samimi Ve İçten İman Etmek, Kitâb'mda Rasûlü (S.A) Vasıtasıyla Haber Verdiklerine Aynı şekilde inanmak, ibadeti yalnızca O'na ihlâs ile yapıp başkasına hiçbir şekilde ibadet etmemek, emrettiği hu­suslarda ona itaat edip, yasaklayıp yaklaşılmasını istemediği şeylerden uzak durmak, sevdiğini sevmek, buğzettiğine buğzetmek, mü'min kullarını dost ve veli edinmek, O'nun düşmanlarından da teberri edip uzaklaşmak ile ger­çekleşir. Kim bunları yerine getirecek olursa, o nefsini kirletici, aşağılık şey­lerden arındırıp temizlemiş, Yüce Rabb'ine nasihat etmiş (O'na ve yoluna samimiyetle bağlanmış) olur.

Burada nasihatin anlamı Yüce Allah'a ihlâs ile bağlanmaktır; yani kulun kendi nefsine nasihat etmesidir. Çünkü şanı Yüce Allah'ın, nasihatçıların nasihatına ihtiyacı yoktur.

Bu hadisin anlamına Kur an-ı Kerim'den tanıklık eden buyruklardan biri de şudur: "Allah'a ve Rasûlüne karşı nasihat etmeleri (samimi olmaları) şar­tıyla zayıflara, hastalara harcayacak birşey bulamayanlara, (cihâda çıkma­dıkları için) bir günah yoktur."(et-Tevbe, 9/91)

Allah'a ve Rasûîüne nasihatin anlamı, söz ve fiilin ihlâs ile yapılması de­mektir. Kurtubî bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken şunları söylemektedir: "İlim adamları derler ki: Allah'a nasihat vahdaniyetine itikadda ve O'nu ulûhiyyet sıfatlarıyla vasfetmekte eksikliklerden tenzihde ihlâsla inanmak, O'nun sevdiklerini arzulamak ve O'nu gazablandiran şeylerden uzak durmaktır.[10]

 

Allah'ın Kitab'ına Nasihat:

 

Kitabullah'a nasihat bu ümmetin selefinin -Allah onlardan razı olsun-iman ettiği şekliyle iman etmekle olur. Tahâvît[11] şöyle demektedir: "Şüphe­siz Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın Kelâm'ıdır; herhangi bir söz söyleme keyfiyeti söz konusu olmaksızın O'ndandır. Onu vahiy yoluyla indirmiştir. Müminler de bu şekilde onu gerçekten tasdik etmişler, gerçek manasıyla onun Yüce Allah'ın Kelâm'ı olduğuna, mahlukâtın sözü gibi yaratılmış bir söz olmadığı­na kesin olarak inanmışlardır. Her kim onu işittikten sonra insan sözü oldu­ğunu iddia edecek olursa, kâfir olur. Yüce Allah böyle birisini yermiş, ayıp­lamış ve: "Ben onu Sekar'a (Cehennem isimlerinden) sokacağ'-n.'Vei-Müddes-sir, 74/26) buyruğu ile onu Sekar'a sokmakla tehdit etmiştir. Yüce Allah: "Bu insan sözünden başka birşey değildir"(d-Müddessir, 74/25) diyen kimseyi Sekar'ı ile tehdit ettiğine göre, kesin olarak biz de şunu bildik ve inandık ki; o Kur'ân-ı Kerim, insanları yaratanın sözüdür ve hiçbir zaman hiçbir insanın sözüne benzemez.[12]

Bu ümmetin selefinin iman ettiği gibi iman eden, Mutezile ve diğerleri­nin içine düştüğü çıkmazlardan kendisini kurtarmış olur. Çünkü Mutezile Kur'ân-ı Kerim'in baştan beri Allah'tan geldiğine inanmaz, lafzın Allah'ın Kelâm'ı olduğuna inanmakla birlikte, mananın Ö>yle olmadığına inanırlar, el-Küllâbiye ise mananın Allah'ın Kelâm'ı olduğuna inanmakla birlikte, lafzın böyle olmadığına inanırlar. Allah'ın Kitabını tazim etmek, onu tebcil etmek, onun hayat için kapsamlı, mükemmel, her zaman ve her mekânda uygula­nabilir bir sistem ve düzen olduğuna inanmak da Allah'ın Kitab'ına nasiha­tin kapsamındadır. Kur'ân-ı Kerim'in hükümlerini ve öğretilerini bir tarafa bırakmış İslâm toplumunda her türlü hükmün üzerinde geçerli olacak bir hüküm olarak onu hayata geçirmek için bütün gayreti ortaya koymak da, Allah'ın Kitab'ına nasihat etmek kapsamı içerisindedir.

Yine bu ilâhî Kitab'ı güzel bir şekilde okumak' da ona nasihat kapsamı­na girmektedir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kur'ân(-ı Kerîm)'i de tertîl ile (harflerini tane tane) oku!'VeJ-Müwemmfj, 73/4) Müslümanlara Kur'ân-ı Kerim'i öğretmek de Allah'ın Kitab'ına nasihat kapsamı içerisindedir. Nite­kim Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğre­nen ve Öğretendir.[13]

 

Allah'ın Rasûlüne Nasihat

 

Kurtubî'nin: "Allah'a ve Rasûlüne karşı samimi olmak (nasihat etmek) şartıyla..."fei-Teube, 9/91) buyruğunu tefsir ederken söylediği gibi, şöyle olur: "Rasûlullah (s.a)'a nasihat" Peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasakla­rında itaatinin dışına çıkmamak, ona dost olanları dost bilrnek, O'na düş­manlık edenlere düşmanlık beslemek, O'na gereken saygı ve ta'zimi göster­mek, O'nun Âl-i Beyt'ini sevmek, Ö'nu da Sünnetini de "gereği gibi tazim etmektir. Sünnetini vefatından sonra gereken araştırmaları yapmak suretiy­le canlandırmak, Sünneti hakkında yeterli bilgiye sahip olmak, onu gereği gibi korumak, yaymak, Sünnetine davet etmek, Rasûlullah (S.A.S.)'in üstün ahlâkı ile ahlâklanmakla olur.[14]

 

Müslümanların Yöneticilerine Nasihat

 

Hafız İbn Hacer'in Fethü'l-Bârî'de açıkladığı gibi, müslümanların önder­lerine nasihat: "Yapmak istedikleri hususlarda onlara yardımcı olmak, gaf­lete düştükleri vakit onları uyarıp dikkatlerini çekmek, yanıldıkları vakit ge­diklerini kapatmak, onların etraflarında birliğin gerçekleşmesine çalışmak, onlardan nefret eden kalpleri geri çevirmek suretiyle olur. Onlara yapılabi­lecek en büyük nasihat ise, en güzel yol hangisiyse onunla onları zulmet­mekten alıkoymaktır.[15]

 

Genel Olarak Müslümanlara Nasihat:

 

Bu da büyük ilim adamı Nevevî'nin açıkladığı gibi şu şekilde olur: "Ahiretlerinde de, dünyalarında da faydalarına olacak şeylerde onlan yönIendirmek, onlara gelebilecek eziyet verici şeyleri önlemek, dinleri ile ilgili bilmediklerini onlara öğretmek, sözüyle, davranışıyla, kusurlarını gizlemek­le, gediklerini kapatmakla, onlara gelecek zararları önleyip faydalarına ola­cak şeyleri sağlamakla, onlara İyiliği emredip yumuşaklıkla ve samimiyetle münkerden, kötülüklerden uzaklaşmalarını sağlamak suretiyle, dinleri husu­sunda onlara yardımcı olmakla, onlara şefkat göstermekle, büyüklerine say­gı göstermek, küçüklerine şefkat ve merhamet göstermekle, zaman zaman onlara güzel öğütlerde bulunup onları aldatmayı, onları kıskanmayı terket-mekle, kendisi için sevdiği hayırlı şeyleri onlar için sevmekle, kendisi için hoşlanmadığı şeylerden onlar adına hoşlanmamakla, mallarını, namus ve haysiyetlerini korumakla ve buna benzer diğer hallerde söz ve davranışla­rıyla onlara yardımcı olmakla gerçekleşir. Diğer taraftan, sözünü ettiğimiz çeşitli nasihat türlerinin kendilerinde ahlâk haline gelmesi için onları teşvik edip itaatlere yönelmeye onları gayrete getirmekle de olur. Selef-i Sâîihîn arasında, verdiği nasihatlarla dünyevî bakımdan kendisine zarar gelecek noktaya kadar bu işi ileri götürenler vardır.[16]

Nasihat yalnızca müslümanîara da münhasır kalmaz. Aynı şekilde müs-lüman olmayanlara da nasihatta bulunmak gerekir. Çünkü Rasûlullah (s.a) kavmine nasihat etmişti, onları şirk ve putperestliğin karanlıklarından kur­tarmak için bütün gücünü ortaya koymuştu. Bu uğurda, Yüce Allah'tan başkasının bilmediği birçok eziyetlerle karşılaşmıştı. [17]

 

Nasihat Edicilerin Konumu:

 

Allah'ın kullarına dünya ve âhiretlerinde fayda verecek şeylere yönelt­mek suretiyle nasihat etmek; işte bu, Allah'ın Rasûllerinin işidir.

Şanı Yüce Allah, Peygamber olarak gönderdiği Hûd (A.S.)'un kavmine nasihat edişi hakkında bize şöylece haber vermektedir: "Size Rabb'imin Risâletlerini tebliğ ediyorum. Ben ise güvenilir bir nasihatçiyim."(e/-A'rd/, 7/68)

Yine Yüce Allah peygamber olarak gönderdiği Salih (A.S.) hakkında -Allah O'nun kavmini helak ettikten sonra- kavmine şöylece hitabettiğini bil­dirmektedir: "Onlardan geri dönüp giderek şöyle dedi: Kavmim, andolsun ben size Rabb'imin Risâletini tebliğ ettim ve size nasihat ettim, fakat siz na­sihat edenleri sevmeyenlerdensiniz. "(cMva/, 7/79)

Allah'ın yarattıklarının en şereflileri olan Peygamber ve rasûllerinin yap­tığı işi yapmaya kalkışmak, kişiye şeref olarak yeterlidir. Nasihat Allah'ın Peygamberlerinin de yücelmelerinin sebepleri arasında yer alır. Dolayısıyla, göklerin ve yerin Rabb'inin mizanında yükselmek isteyen kimse, bu üstün ve büyük görevi yerine getirmeye çalışmalıdır. [18]

 

Nasihatin Hükmü:

 

Nevevî der ki: "Nasihat farz-ı kifâyedir. Eğer bu işi yeteri kadar yapan bulunacak olursa, diğerlerinden sakıt olur. Nasihat, güç oranında yerine ge­tirilmesi gereken bir görevdir."

Gördüğümüz kadarıyla, açıkladığımız kapsamlı şekliyle nasihatin bir kıs­mı farz-ı ayndır, bir kısmı farz-ı kifâyedir, bir kısmı vâcib, bir kısmı müste-habdır. Çünkü Rasûlullah (s.a) dinin nasihat olduğunu beyân etmiştir. Dinin ise kimi hükümleri vacib, kimi hükümleri müstehabdır. Kimisi farz-ıayn, ki­misi de farz-ı kifâyedir. [19]

 

Hadis-İ Şeriften Çıkartılan Hükümler:

 

1- Hafız İbn Hacer, Fethü'î-Bâri'de şunları söylemektedir: "Hadiste yer alan: "Biz; kime? diye sorduk" ifadesinden hareketle, beyânın hitab vaktin­den sonrasına ertelenmesinin caiz olduğu anlaşılmaktadır.[20]

 Nasihat, aynı zamanda din ve İslam diye de adlandırılabilir. Çünkü din sözlü olarak yapı­lan işler hakkında kullanıldığı gibi, amel hakkında da kullanılabilir.

2- Buhârînin Sahih'inde: Peygamber (s.a)'in: "Din Allah'a, Rasûlüne, müslümanların yöneticilerine ve genel olarak hepsine bir nasihattir." buyru­ğu ile Yüce Allah'ın: "Allah'a ve Rasûlüne nasihat etmeleri şartıyla" (et-Tev-be, 9/91) buyruğu diye bir başlığı Kitabu'l-İman'da[21] açmış olması, nasiha­tin imandan olduğunu açıklamak içindir. [22]

 



[1] Müslim Şerhi, 1,237

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 109.

[2] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 109-110.

[3] Lisânu'l-Arab, II, 615

[4] Aynı yer

[5] el-Hattâbî (319-388 h.): Adı, Muhammed b. Muhammed b. İbrahim el-Büstî'dir. Künyesi Ebû Süleyman olup, Kâbil'lidir. Ömer ei-Faruk'un anne-baba bir kardeşi, Zeyd b. e!-Hattab'm soyundan olduğu söylenir. Sünnet imamlarından birisidir. Fıkıh ve hadis dalında ileri geçmiş, kendisini göstermiştir. İlmî eserlerinden bazıları: 1) Mealimü's-Sünen fî Şerhi Ebî Dâvûd, 2) Garîbü'l-Hadis, 3) Şerhu'i-Buhârî, 4) ei-Gunye

[6] Müslim Şerhi, I, 238

[7] Nevevî, Müslim Şerhi, aynı yer.

[8] İbnü'i-Esîr (542-606 h.}: Adı, eLMübârek b. Muhammed b. Abdilkerim'dir. Künyesi Ebu's-Saadât Mecdüdin'dir. eş-Şeybânî el-Cezeri diye nisbet edilir, İbnul-Esir diye meşhur dur. Cezîretu İbn Ömer'de doğup yetişmiştir. Ünlü bir ilim adamı olup, parmakla gösterile­cek bir bilgin idi. İslâm âleminin belli başlı merkezleri arasında gidip geldi. Yakalandığı bir hastalık sonucu birşey yazamaz ve hareket edemez oidu. Aşağıdaki eserlerini kendini yata­lak düşüren hastalığı sırasında öğrencilerine yazdırmıştır: 1) en-Nihâye fî Garibil-Hadis, 2) Câmiu'!-Usûi fî Ehadisi'r-Rasûl, 3) el-İnsâf fi'1-Cem'i Beyne'l-Keşfi ve'1-Keşşâf -bu bir tefsir kitabıdır-

[9] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 110-111.

[10] Kurtubî, VI1İ, 227

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 111.

[11] Tahâuî (239-321 h.): Adı, Ahmed b. Muhammed b. Selâme el-Ezdî'dir. Künyesi Ebû Ca'fer'dir, Mısır'daki Tahâ kasabasmdandır. Bundan dolayı ona nisbet edilmiştir. Önceleri dayısı îmam Şafii'nin arkadaşı el-Müzenînin yanında fıkıh Öğrendi, sonra Hanefî fıkhını in­celemek üzere yanından ayrıldı. Sonunda Hanefî fıkhında İmam derecesine ulaştı. İlmî eser­lerinden bazıları: 1} Ahkâmu'l-Kur'ân, 2) Meâni'1-Âsâr, 3) Şerhu Müşkili'1-Âsâr, 4) en-Nevâdiru'l-Fıkhiyye, 5) el-Akidetü't-Tahâviyye. Bu da ümmetin selef akidesini açıklamış oldu­ğu mümtaz bir kitabıdır. Büyük ilim adamı el-Elbânî bu akideyi tahkik ettiği gibi, güzel bir su­rette de onu kısaltmıştır. İncelenmesini Öğütlerim.

[12] el-Elbânî, Muhtasaru'l-Akideti't-Tahâuiyye, 24

[13] Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân'da, VI, 180

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 112-113

[14] Kurtubî, VIII, 227

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 113.

[15] Fethû'l-Bâri, I, 146

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 113.

[16] Nevevî, Müslim Şerhi, I, 239

[17] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 113-114.

[18] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 114-115.

[19] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 115.

[20] Fethu'l-Bârt, I, 240

[21] Buhârî, İman 42 (Çeviren).

[22] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 115.

Müslümanın Saygı Duyulması Gereken Hakları

8. MÜSLÜMANIN SAYGI DUYULMASI GEREKEN HAKLARI

Bu Hadisin Önemi;

Öldürmenin Vacib Oluşu:

Kanları Ve Malları Koruyan

İslâmın Diğer Hükümlerine Bağlılık:

Bu Hadisten Çıkartılan Bazı Hükümler:

 

 

 

 

 

 

8. MÜSLÜMANIN SAYGI DUYULMASI GEREKEN HAKLARI

 

İbn Ömer -r.a.-den Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: "Allah'tan başka ilâh ol­madığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şâhidlik edinceye, na­mazı dosdoğru kılıncaya, zekâtı verinceye kadar, insanlarla savaşmakla em-rolündüm. Bunu yaptılar mı kanlarını, mallarını benden korumuş olurlar. İs­lam'ın hakkı ile olması müstesna. Hesaplarını görmek ise Yüce Allah'a aittir.[1]

 

Bu Hadisin Önemi;

 

Bu büyük bir hadistir. Çünkü Allah'ı Tevhid etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Allah yolunda cihâd etmek ve İslâmın diğer görevle­rini yerine getirip uygulamak gibi, dinin temel kaide ve esaslarını nassa bağlamaktadır. Ayrıca müslümanın kanının ve malının haram olduğunu da açıkça ifade etmektedir. [2]

 

Öldürmenin Vacib Oluşu:

 

Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmaktadır: "Ben... insanlarla savaşmakla em-rolundum." O'na bu emri veren Aziz ve Celil olan Allah'tır. Çünkü Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: "Savaşmak -hoşunuza gitmediği halde- üzerinize (farz) yazıldı. Bazen hoşlanmadığınız birşey, sizin için hayırlı olabilir. Bazen sevdiğiniz birşey da hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (ei-Bakara, 2/216}

Yüce Allah, düşmanların hile ve tuzaklarını geri çevirmek, İslâm akide­sinin sancağı, yeryüzü ümmetleri üzerinde dalgalanıncaya kadar yükselt-,  mek için savaşı farz kılmıştır. Bununla birlikte İslâm, Kitap Ehline cizyeyi ödemeleri şartıyla dinleri üzere kalmalarına müsaade etmiştir. Arap müşrik­leri ile bunların dışında kalan putperestlerin ise ya müslüman olmaları, ya­hut da öldürülmelerinden başka bir yol kabul edilmez.[3] ez-Zührî[4] der ki: İster cihad etsin, ister otursun, cihad herkese vâcibdir. Oturan bir kimse kendisinden yardım istendiği zaman yardım etmek, imdada çağırıldığı za-• man imdada koşmak, savaşa çıkması istendiği zaman savaşa çıkmakla mü­kelleftir. Ona gerek duyulmayacak olursa, kurtulabilir.[5]

 

Kanları Ve Malları Koruyan

 

Peygamber (S.A.S.) kanların heder olmasına karşı koruyucuların neler olduğunu beyân etmiştir. Bu koruyucular şunlardır:

1- Şehâdet kelimesini söylemek: "Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye kadar...[6] îbn Receb der ki: "Dinden olduğu zarurî olarak (kesinlikle) bilinen hususlardan birisi de şudur: Peygamber (s.a) İslâm'a girmek isteyerek yanına gelen her­kesten yalnızca şehadet kelimesini söylemelerini kabul ediyor, bununla kan­larının dökülmesine karşı himaye altına alıyor ve bu, o kişiyi müslüman edi­yordu. Üsâme b. Zeyd birisine kılıcı kaldırdığı sırada "lâ ilahe illallah" dediği halde, o kişiyi öldürmesini Peygamber (S.A.S.) tepki ile karşılamış ve bunu şiddetle reddetmişti. Peygamber (s.a) de müslüman olmak isteğiyle yanına  gelen kimseye önce şart koymayıp daha sonra namaz ve zekâta mecbur et­mesi diye birşey söz konusu olmazdı.[7]

2- Namazın dosdoğru kılınması; Bu da Peygamber (S.A.S.)'in: "Ve namazı dosdoğru kılıncaya kadar..," sözü gereğidir. Yani şart ve rükünleri­ne riâyet ederek namazı kılmaya devam edinceye kadar... demektir. Mak­sat farz olan namazdır. Nevevî der ki: Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre kasten namazı terkeden kimse öldürülür.[8]

Namazı terkeden kimsenin kanının koruma altında olmadığına tanıklık eden delillerden birisi de, Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, yollarını serbest bırakın." (et-Tevbe, 9/5)

Bu âyet-i kerime namazı terkeden kişi, tevbe etmediği taktirde öldürüle­ceğini kabul edenlerin delilleri arasındadır.

Bu delillerden birisi de Peygamber (S.A.S.)'in şu buyruğudur: "Başınıza birtakım yöneticiler getirilecek ki, yaptıkları işlerin kimisinin uygun olduğu­nu, kimisinin de münker olduğunu göreceksiniz. (Münker işlerini) hoş gör­meyen kurtulur.'Buna karşı tepki gösteren.esenliğe kavuşur, fakat, razı olup tabi olanlar {böyle olmazlar)." Ey Allah'ın Rasûlü bunlarla çarpışmayalım mı? dediler. Rasûlullah {s.a): "Namaz kıldıkları sürece hayır" diye buyurdu.[9]

Peygamber (S.A;S.)r'in: "Namaz kıldıkları sürece hayır" buyruğu nama­zın zalim yöneticilere karşı -savaşmaya engel olduğuna delil teşkil etmekte­dir.

Yine bu husustaki delillerden birisi, Ebû Saîd el-Hudrî'den nakledilen şu rivayetidir: AH (r.a) Yemen'de bulunduğu sırada Rasûlullah (s.a)'a az miktar­da altın göndermişti. Peygamber (S.A.S.) de onu dört kişi arasında paylaş­tırdı. Bir adam: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'tan kork, dedi. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Yazıklar olsun sana! Bütün yeryüzü halkı arasında Al­lah'tan korkmaya herkesten daha lâyık olan ben değil miyim? "Sonra adam çekip gitti. Hâlid b. Velid dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, bu adamın boynunu vurayım mı?" Rasûlullah {S.A.S.) şöyle buyurdu: "Hayır, belki o namaz kı­lan birisidir. [10]

Rasûlullah (S.A.S.)'in: "Hayır, belki o namaz kılan birisidir" sözü, nama­zın hadisin geri kalan bölümünde zikredilen hususlarla birlikte, kanın dökül­mesine engel teşkil ettiğine bir delildir.

İleri gelen büyük ilim adamı ve imamlarımız arasından namazı terkede-nin öldürüleceği görüşünü kabul edenler arasında Mâlik, Şafiî, Ahmed, İshâk b. Raheveyh, İbnü'l-Mübârek, Şeyhülislam İbn Teymiyye, Şevkânî ve diğerleri de vardır. Şu kadar var ki, onlar arasında kimisi namazı terkede-nin irtidâd ettiği için öldürüleceği kanaatindedir, kimisi de bir had olarak öl­dürüleceği görüşünü benimsemiştir.[11]

Bu hususta Şeyh Nâsuriddin el-Elbâni'ye ait güzel açıklamalar vardır; onları harifyyen aktarmak istiyorum: "Şüphesiz tembelliği dolayısıyla na

mazı terkeden bir kimsenin müslüman olduğuna hükmetmek mümkündür. Elverir ki, ortada onun kalbinin gizlediklerini açığa çıkartacak veya buna .delâlet edecek birşey olmasın ve tevbe etmesi istenmeden önce bu suret üzere ölmüş olsun. Bu çağımızda görüldüğü gibi. Şayet öldürülmek ile, na­maza gereken dikkati göstermek suretiyle tevbe edip tutumundan vazgeç­mek arasında muhayyer bırakılıp, namaz kılmaktansa ölümü tercih edecek olduğundan öldürülecek olursa, böyle bir durumda kâfir olarak ölür. Müslü­manların kabristanına gömülmez. Ona müslümanlara ait hükümler uygu­lanmaz. Çünkü eğer kalbinde namazı inkâr eden bir kimse olmasaydı, na­maz kılmaktansa ölümü tercih etmesi aklın kabul edebileceği bir şey değil­dir. Böyle bir şeye imkân yoktur ve bu, ayrıca ispatlanması için delile gerek bulunmayan, insan tabiatından kesin olarak bilinen bir husustur.[12]

3- Zekât vermek: Bu da Rasûlullah (s.a)"ın: "Ve zekâtı verinceye... ka­dar" buyruğundan anlaşılmaktadır. Zekât veren bir kimse, kanını ve malını korumuş olur. Zekâtın farziyetini inkâr eden kişi ise kâfir olur ve dinden çı­kar. Zekâtın farz olduğuna inanmakla birlikte zekât ödemeyen kimse elbet­te ki günahkâr olur, fakat dinden çıkmaz. Müslümanların imamı (İslam dev­let başkanı) zekâtı ondan zorla almalıdır. Herhangi bir topluluk zekâtın farz olduğunu inkâr etmeksizin edâ etmeyecek olup bunların belli bir gücü ve kendilerini koruyabilme imkânları bulunuyorsa, müslümanların imamı, zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla yükümlüdür. Bu hükme tanıklık eden nasların bazısı:

Ebû Hureyre'den, dedi ki: Rasûlullah (s.a) vefat ettikten sonra Ebû Bekir başa geçince Araplardan da küfre sapanlar, küfre saptıkları sırada (Hz. Ebû Bekir onlarla savaşmak isteyince) Ömer: Rasûlullah (s.a): "Ben insanlarla "Allah'tan başka ilâh yoktur" deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu diyen bir kimse benden malını ve canını korumuş olur. İslâm'ın hak­kıyla olması müstesna; hesabını görmek ise Yüce Allah'a aittir."diye buyur­muşken; nasıl olur da insanlarla savaşırız? dedi. (Ebu Bekir) şöyle cevap verdi: "Allah'a yemin ederim, namaz ile zekât arasında fark gözetenlerle mutlaka savaşacağım. Hiç şüphesiz zekât malın hakkıdır. Allah'a andolsu.n eğer benden Rasûlullah (s.a)'a ödedikleri bir oğlağı dahi esirgeyecek olurlar­sa, bunu esirgedikleri için onlarla çarpışırım.

Ömer dedi ki: "Allah'a yemin ederim, bunun tek sebebi, Allah'ın, Ebu Bekir'in kalbine savaşmak konusunda gereken ilhamı vermiş olmasıydı. Böylelikle O'nun bu yaptığının hak olduğunu öğrenmiş oldum." Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin lafzında ise, "oğlak" tabiri yerine; "benden ... bir deve yularını dahi esirgeyecek olurlarsa" şeklindedir.[13]

Yine buna delil olan hususlardan birisi de, Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Eğer tevbe edip namaz kılarlar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bıra­kın. Gerçekten Allah bağışlayandır, rahmet buyurandır." (et-Teube, 9/5)

Ebu Bekir b. el-Arabl[14] bu âyet-i kerime ile ilgili olarak şunları söyle­mektedir: "Bu, es-Sıddîk'in (r.a) yaptıklarının lehine sağlıklı bir delildir. O; "Namaz ile zekât arasında ayırım gözetenlerle andolsun ki savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır" deyip mürtedlerle savaştığında, bu delile ya­pışmıştı. Çünkü Yüce Allah kanın, korunmasını (serbest bırakılmayı), na­mazın kılınması ve zekâtın verilmesi şartına bağlı olarak zikretmiştir. Dola­yısıyla bu koruma aynı anda bu iki şarta bağlı olarak sözkonusu olur.[15]

 

İslâmın Diğer Hükümlerine Bağlılık:

 

Ebû Bekir (r.a), Peygamber (S.A.S.)'in: "İslâm'ın hakkı ile olması müstesna" buyruğundan, zekât vermeyenlerle savaşmanın vâcib olduğu hükmünü çıkartmış ve şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim, namaz ile zekât arasında ayırım gözetenlerle mutlaka savaşacağım. Çünkü hiç şüphe­siz zekât, malın hakkıdır."

Hac ve orucu eda etmeyenler ile savaşılacağını "İslâmın hakkıyla olması müstesna" buyruğunu delil göstererek kabul eden ilim adamları da vardır. Saîd b. Cubeyr der ki: Ömer b. el-Hattâb dedi ki: "Eğer birtakım kimseler haccı terkedecek olurlarsa, onlarla (terketmeleri halinde) namaz ve zekât için savaştığımız gibi hac için de şüphesiz savaşırız." İbn Receb de der ki: Bu açıklamalar kendisini koruyabilecek bir kesimin farz olan herhangi bir hükmü yerine getirmemesi halinde, onlarla savaşılabileceği hususuyla ilgili­dir. Bunları yerine getirmeyen tek bir kişinin öldürülmesine gelince, ilim adamlarının çoğunluğu namazı terkedenin öldürüleceği görüşünü kabul et­mişlerdir.

Müslümanın kanını mubah kılan herhangi bir fiili işlemek de "İslâm'ın hakkı" cümlesindedir. Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı canı öldürmek, muhsan olduktan sonra zina etmek ve irtidâd etmek gibi. Peygamber (S.A.S.) şöyle buyurmuştur: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim Al­lah'ın Rasûlü olduğuma şahidlik eden müslüman bir kimsenin kanı, ancak şu üç şeyden birisi ile helâl olur. Zina eden evli kimse, cana karşılık can ve müslüman cemaatten ayrılarak dinini terkeden.[16]

Buna göre Kelime-i Şehâdeti söyleyen namaz kılıp zekât veren ve dinin diğer emirlerini ifa etmekle birlikte, kanının dökülmesini mubah kılan bir iş işlemeyen bir kimsenin kanı ve malı haram olur. Nitekim Peygamber (S.A.S.) de: "Bunu yaptıkları vakit benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar[17] diye buyurmuştur.

Hükümler zahire göre uygulanır. Gizliliklerin hükmünü vermek Al­lah'a aittir:

Peygamber (S.A.S.)'in: "Ve onların hesaplarını görmek Allah'a aittir" buyruğuna göre; bize karşı müslüman olduğunu izhar edip yerine getirmesi gereken yükümlülükleri ifa eden kişi, kanını ve malını korumuş olur ve ona müslümanlara uygun muamele yapılır. Eğer o İslâm'a Allah'ın rızasını ve âhiret yurdunu kazanmak kasdıyla girmişse, elbette ki mü'mindir, Kıyamet gününde eksiksiz olarak mükâfatını görecektir.

Müslüman olmakla öldürülmekten korunma maksadını güden kimse ise, münafıktır ve onun açıklamadığı gizli halinin hesabını görmek Allah'a aittir. Aynı şekilde abdestsiz olarak namaz kılan yahut evinde gizlice Ramazan orucunu yiyip oruçlu olduğunu iddia eden kimsenin hükmü de böyledir. Böyle birisinden açığa vurduğu hali kabul edilir, sakladığı durumu ise Yüce Allah'a havale edilir. Rasulullah (S.A.S.) içten içe birtakım münafıkların mü­nafık olduklarını bilmekle, birlikte onlara İslâm hükümlerini uygulardı. [18]

 

Bu Hadisten Çıkartılan Bazı Hükümler:

 

1- Hafız İbn Hacer der ki: îmanın kabul edilmesi hususunda -delilleri öğrenmeyi gerekli görenlerin kanaatine hilâfen- kesin itikâd ile yetinilir.[19]

2- İbn Receb der ki: Rasulullah (S.A.S.)'in: "Benden kanlarını ve malla­rını korurlar" buyruğu şuna delildir: Rasulullah (S.A.S.) bu sözü söylediği sı­rada savaşmakla emrolunmuştu. İslâm'ı kabul etmeyeni de öldürüyordu. Bütün bunlar ise Medine'ye hicretten sonra olmuştur.[20]

3- Hadis-i şerifte, imanın ayrıca amellere ihtiyaç bırakmadığını iddia eden Mürcienin kanaatleri reddedilmektedir. Bundan dolayı Buhâri bu ha­disi Mürcienin kanaatlerini reddetmek üzere Kitabu'1-İman adlı bölümde kaydetmiştir.

4- Hadis-i şerifte, zahir amellerin kabul edileceğine, bu zahir gereğince lehlerine hüküm verilip içyüzlerinin Allah'a havale edileceğine delil vardır.

5- Aynı şekilde bu hadis-i şeriften, Allah'ın Şer'î hükümlerini uygulayıp Tevhidini ikrar eden bid'at sahiplerinin tekfir edilmeyeceği de anlaşılmakta­dır. [21]

 

 

 

 

 

 

 



[1] Buhârî, İman, 17. Lafız da Buhârînindir. Müslim Şerhi, I, 179

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 117.

[2] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 118.

[3] el-Hattâbî ve başkaları şöyle demişlerdir: Bununla kastedilenler, putperestler ile Arap müşrikleri ve kitap ehli dışında kalıp iman etmeyen kimselerdir.

[4] ez-Zührl, (58-124 h.): Adı Muhammed b. Müslim b. Abdulah b. Şihâb olup, Kureyş'in Ben-i Zuhre kabilesindendir.  Tâbiindendir,  hadis hafızı ve fâkihtir.  Önce Medine'de, sonra Şam'da yerleşmiştir. Ashabın fıkhı ile birlikte Sünnet'i ilk tedvin eden kişi O'dur. Bazı Sahabilerden ilim öğrenmiştir. Mâlik b. Enes ve onun çağdaşı ilim adamları da O'ndan ilim öğrenmişlerdir.

[5] İbn Kesir, I, 368

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 118.

[6] Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir.

[7] bütün emirlerini yerine getirmek­ten sorumlu tutulur..." İbn Receb, Câmiu'l-Ulûmi ue'l-Hikem, Kahire, 1382/1962, s. 73 [Çevireni)

Câmiu'i-Ulûmi ue'i-Hikem, 79 (Bu ifadenin daha iyi anlaşılabilmesi için bundan son­ra adı geçen eserde zikredilenlerin de kaydedilmesi uygun düşmektedir: "... Hatta Peygam­ber (S.A.S.)'in bazılarından zekât vermemeyi şart koştukları halde, müslüman oluşlarını ka­bul ettiği de rivayet edilmiştir. İmam Ahmed'İn Müsned'inde Câbir (R.A.}'den şöyle dediği nakledilmektedir: Sakîfliler Rasûlullah (s.a)'a zekâtla mükellef olmamak ve cihâd etmemek şartını koştular, Rasûlullah {s.a} da ileride zekât da vereceklerdir, cihâd da edeceklerdir, diye buyurmuştu. Yine Ahmed'İn Müsned'inde kaydedildiğine göre Nasr b. Âsim el-Leysî kendile­rinden bir adamdan şunu rivayet etmektedir: Bu kişi Peygamber (s.a)'e gidip ancak iki vakit namaz kılmak üzere müslüman olmak şartını koşmuş, Peygamber (S.A.S.) de bu şartını ka­bul etmiştir. İmam Ahmed bu hadisleri delil kabul ederek şöyle demektedir: Fâsid şarta rağ­men müslüman olmak sahihtir. Bundan sonra ise, İslâm'ın

[8] Fethu'l-Bâri, 1, 83

[9] Müslim Şerhi, iv, 520

[10] Buharı, Megâzî, V, 110; Müslim Şerhi, III, 110

[11] Bu, namazı terkeden kimsenin kâfir mi, yoksa müslüman mı kabul edileceği husu­sunda farklı görüşlere sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu meseleye dair açıklamalar ise üçüncü hadisi açıklarken geçmiş bulunmaktadır.

[12] es-Silsile, I, 132

[13] Hadisi Ahmed b. Hanbel ve Kütüb-i Sitte sahiplen rivayet etmişlerdir

[14] İbnü'l-Arabî, (468-543 h.}: Adı, Muhammed b. Abdullah b. Muhammed, künyesi Ebû Bekr'dir. Mâlikî âlimlerinin büyilklerindendir. Din ilimlerinde adeta bir denizdi. Mücte-hiddi. Şarka ilim yolculuğuna gitmiş, et-Tartuşî'den ve Ebû Hamid el-Gazzâlî'den ilim öğren­miştir. Daha sonra Merrakeş'e geri dönmüş, Kadı lyad da O'ndan ders okumuştu. Oldukça geniş ilmini ve son derece İncelikli îıkhî anlayışını ortaya koyan ilmî eserler bırakmıştır. Bazı­ları: 1- Andatü'I-Ahvezî, Şerhu't-Tirmizî, 2- Ahkâmu'l-Kur'ân, 3- el-Mahsûl fî İlmi'1-Usûl, 4-Müşkilu'l-Kitabi ve's-Sünne, 5- el-Avasım mine'l-Kavâsım. Bu oldukça kıymetli bîr kitaptır. Dolu dolu ilmî konuları ihtiva Ettiğinden dolayı iyice incelenmesini tavsiye ediyorum. Bazı kardeşlerle birlikte bu kitabı okuma fırsatını bulduk, büyük ölçüde faydalandık.

[15] Ahfcdmu'l-Kur'ön, II, 903

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 118-122

[16] Buhârî rivayet etmiştir. Müslim Şerhi, IV, 243. Lafız Müslim'indir, inşallah şerhi ileride gelecektir.

[17] Korumuş olurlar" (anİamını verdiğimiz) kelimenin kökünü teşkil eden "ismet" isâm'dan gelmektedir ki, bu da suyun akmasını Önlemek kasdıyla kırbanın ağzına bağlanan ip demektir.

[18] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 122-124.

[19] Fethu'1-Bârî, I, 83

[20] Câmiu'l-Ulûmi ve'l-Hikem.

 

[21] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 124.

Takat Ve Yükümlülükler Dengesi

9. TAKAT VE YÜKÜMLÜLÜKLER DENGESİ

Bu Hadisin Önemi:

Hadisin Vürûd Sebebi:

Nehiy İki Türlüdür:

Emrolunan Şeyleri Yapmak:

Kolay Olan Birşey, Zor Olan Şey Dolayısıyla Sakıt Olmaz:

Geçmiş Ümmetlerin Helak Sebebi

Çokça Soru Sormaları:

Peygamberlere Muhalefet Etmek:

Peygamber (S.A)'İn İçtihadı:

Hadisten Çıkartılan Bazı Hükümler:

 

 

 

 

 

9. TAKAT VE YÜKÜMLÜLÜKLER DENGESİ

 

Ebû Hureyre, Abdurrahman b. Sahr -r.a-dan, dedi ki: Rasulullah (s.a)"ı şöyle buyururken dinledim: "Size neyi yasakladıysam ondan uzak durunuz, size neyi emrettiysem ondan da yapabildiğiniz kadarını yapınız. Şüphe yok ki sizden öncekileri, çokça soru sormalan ve Peygamberlerine muhalefet etmeleri helak etmiştir.[1]

 

Bu Hadisin Önemi:

 

Bu hadis Rasulullah (S.A.S.)'in Özlü sözlerindendir. Bu hadiste emrine uyup O'nun getirdiklerine herhangi bir karşı çıkış sözkonusu olmaksızın tes­limiyet göstermenin vücubu dile getirilmekte, O'na itaatin güç ve imkân çerçevesinde olacağı ifade edilmektedir. Yine bu hadiste, geçmiş ümmetle­rin içine düşüp bunun sonunda o ümmetleri helake götüren tutumları takın­maktan da sakındırma sözkonusudur. Nevevî der ki-. Bu hadis, İslâm'ın kaidelerindendir.[2]

 

Hadisin Vürûd Sebebi:

 

Ebû Hureyre'den dedi ki: Rasulullah (s.a) bize hutbe irâd edip şöyle de­di: "Ey insanlar, Allah size haccı farz kıldı, siz de haccediniz." Bir adam: Her yıl mı ey Allah'ın Rasülü? diye sordu. Rasulullah (S.A.S.) sustu. Niha­yet adam sorusunu üç defa tekrarlayınca, Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: "Şayet evet, diyecek olsam, (onu böylece yerine getirmeniz) elbette vâcib olurdu ve hiç şüphesiz sizin de buna gücünüz yetmezdi." Daha sonra şöyle buyurdu: "Artık benim sizi bırakmış oluduğum hususlarda siz de beni bırakı­nız. Çünkü sizden öncekiler ancak ve ancak çokça soru sormalarından, Peygamberlerine karşı muhalefet etmelerinden dolayı helak olmuşlardır. Si­ze herhangi bir şeyi emredecek olursam, ondan gücünüz yettiğiniz kadarını yerine getiriniz. Size herhangi bir şeyi de yasaklayacak olursam, onu da bı­rakınız.[3]

Rasulullah (S.A.S.)'e bu soruyu soran, İbn Mâce'nin bunu açıkça ifade eden bir rivayeti Sünen'inde kaydettiği üzere, el-Akra' b. Habistir[4]

Yasaklanan şeylerden uzak durmak: Rasulullah (S.A.S,)'in: "Size yasaklamış olduğum şeyden uzak durunuz" buyruğu gereğince, müslüman bir kimse, Allah'ın ve Rasûlü'nün yasakladığı her şeyden -geneliyle, özeliyîe-uzak durmalı ve bu konuda kendisini mecbur bırakan bir zaruret olmadıkça bu yasaklara düşmemelidir. Zaruret halinde ise, bu husuta Şeriat'ın beyân etmiş olduğu kayıt ve şartlara riâyet ederek bu yasakların işlenmesi mubah olur. [5]

 

Nehiy İki Türlüdür:

 

1- Haramlık ifade eden nehiy: Şeriat'ın emri diye yerine getirmek kas­tıyla uzak duranın sevap aldığı, işleyenin cezalandırıldığı nehiydir. Bu gibi nehiyler ise kesin ve bağlayıcı olmak üzere gelmiştir. İçki içmek, zina et­mek, faiz yemek, açılıp saçılmak (tesettüre riayet etmemek), aldatmak, gıy­bet, koğuculuk ve buna benzer yasaklanan şeyler bu türdendir.

2- Mekruhluk bildiren nehiy: Bu da Şer'î bir emir olduğu için, terkede-nin sevap kazandığı, işleyenin ise cezalandırılmadığı işlerdir. Bu gibi yasak­lar kesin ve bağlayıcı olmak üzere gelmemiştir. Yatsıdan sonra konuşup sohbet etmek, sarmısak ve soğan yemek gibi.

İster zaruret gerektirsin, ister gerektirmesin kulun mekruhu işlemesi ca­izdir; fakat takvâli bir müslümana daha çok yakışan ve onun için daha uy­gunluk ifade eden tutum, mekruhlardan göklerin ve yerin Rabb"inin mîzanlarında yükselinceye kadar sakınmaktır. [6]

 

Emrolunan Şeyleri Yapmak:

 

Rasulullah (S.A.S.)'in: "Size neyi emrettiysem onu da gücünüz yettiği kadar yapınız" buyruğu ile işaret ettiği ve Allah'ın bizden yapmamızı yahut söylememizi istediği hususlar da iki türlüdür. Bunlann bazısı şunlardır:

a) Vücub ve bağlayıcılık ifade eden emir: Bu emre riayet etmek üze­re yerine getirenin sevap kazandığı, terkedenin de cezalandırıldığı emirler­dir. Namazı kılmak, dinin diğer rükünleri, anne-babaya itaat etmek, hük­mederken adaletli olmak, hadleri uygulamak, nafakalarını karşılamakla yü­kümlü olduğu kimselerin nafakalarını karşılamak ve buna benzer emrolun-duğumuz diğer farzlar.

b) Müstehabhk ifade eden emir: Bu da bu emre riayet etmek kastıyla işleyenin sevap kazandığı, terkedenin ise ceza görmediği emirlerdir. Na­mazların öncesinde ve sonrasında kılınan revâtib sünnetleri, misvak kullan­mak, ihrama girmek için gusletmek ve buna benzer sair müstehablar bu ka­bildendir.

Müslümanın da tam bir ciddiyet ve bütün gücü ile vacibleri (farzları) eda etmek için ciddi bir gayret göstermesi ve en mükemmel şekilde bunları edâ etmesi, bu hususta kendisine karşı gereken mücadeleyi vermesi icabeder. Bu emirler üzerinde dosdoğru yürüyüp bu hususta nefsini de itaat çemberine sokacak olursa, gücü yettiğince müstehap emirleri de yerine getirmesi gerekir. Ta ki, Rabb'inin nezdinde değeri yükselsin, sevap ve mükâfat ka­zansın. Bu ümmetin selefinin sîretini tetkik eden bir kimse, müstehablar alanında onların oldukça ileri bir mesafe almış olduklarını görür. Esasen onların birbirleriyle yarış alanları da bu idi. [7]

 

Kolay Olan Birşey, Zor Olan Şey Dolayısıyla Sakıt Olmaz:

 

Peygamber (s.a)'in: "Ondan gücünüzün yettiği kadarını yerine getiri­niz." buyruğundan ilim adamları şu: "Kolay olan bir şey, zor olan bir şey dolayısıyla sakıt olmaz" kaidesini çıkartmışlardır. Bunun anlamı da şudur: Mükellefin, bazı hallerde herhangi bir vacibi ifa etmesi, ağır gelebilir. Fakat bunun bir kısmını yapması da mümkün olabilir.[8] Böyle bir durumda kişi o fiilden mümkün olanı ve kolayına geleni yapmalıdır. Abdest almak için ye­teri kadar su bulamayan kimse gibi. Böyle bir durumda kişi o suyu bazı aza­larını yıkayarak kullanır, geri kalanlan için de teyemmüm eder. Aynı şekil­de bir kişi bir münkerin bir bölümünü değiştirebilecek yahut onu daha azal­tabilecek ise, böyle bir durumda yapabildiğini yapması gerekir. Yine bir kişi namazın birtakım şart ve rükünlerini yerine getiremeyecek olursa, gücü ye-tebüdiği kadarını yerine getirmelidir. Onların bir bölümünü yerine getire­mediği için namazın tümü ondan sakıt olmaz.

Şu kadar var ki, bu kaide her bakımdan mutlak değildir. O bakımdan bu kaide ile ilgili belirleyici esaslara riayet etmek gerekir. Meselâ, kişiyi Ra­mazan günü oruç tutmaktan alıkoyan hastalığı zeval bulacak olursa, günün geri kalan kısmını imsak ile geçirmesi de gerekmez. Çünkü bir günün bir bölümünü oruçla geçirmek, ilim adamlarının da açıkladığı gibi, bizatihi Al­lah'a yakınlaştırıcı bir amel değildir.

Bu hadise Kur'ân-ı Kerim'den tanık teşkil edebilecek buyruklardan birisi de Yüce Allah'ın: "O halde gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun." <et-bun, 64/16) buyruğudur. [9]

 

Geçmiş Ümmetlerin Helak Sebebi

 

Rasulullah (S.A.S.): "Sizden öncekileri helak eden, çokça soru sormala­rı ve Peygamberlerine muhalefet etmeleri idi" buyruğu ile, geçmiş ümmet­lerin helak edilmeleri ve yok ediliş sebepleri açıklanmaktadır. O bakımdan o ümmetlerin içine düştükleri hususlara düşmekten kendimizi sakındırma­mız gerekmektedir. [10]

 

Çokça Soru Sormaları:

 

Helak oluşa sebep teşkil eden sorular aşağıdaki türdendir:

1- Şeriat'in haklarında,herhangi bir beyânda bulunmayıp sustuğu husus­lar. Çünkü Yüce Allah, insanı dünya ve âhiretinde mutlu edecek şe'yleri açıklamayı üzerine almıştır. Böyle bir durumda acele etmek yerilmeye se­beptir. Bazan soru sebebiyle yükümlülüğü ağırlaştıran bir mükellefiyet de sözkonusu olabilir. Bunun sonucunda da müslümanlar bu kişinin soru sor­masından ötürü sıkıntıya düşürülmüş olur. Rasulullah (s.a) şöyle buyurmak­tadır: "Müslümanlar arasında günahı en büyük kişi, müslümanlara haram kılınmadık birşey hakkında soru sorarak o sorusu sebebiyle o şeyin haram kılınmasına sebep teşkil eden kimsedir.[11] Nevevî der ki: "Böyle bir nehiy, Rasulullah (S.A.S.)'in dönemine hastır. Şeriat tamamıyla yerleştikten ve Şe-riatte fazlalık olmayacağından yana emin olunduktan sonra, sebebinin orta­dan kalkmasıyla bu yasak da ortadan kalkmıştır."

2- Faydası olmayan ve ihtiyaç duyulmayan şeyler hakkında soru sor­mak. Çünkü bazan verilen cevap soranın hoşuna gitmeyebilir. Nitekim Sünnet-i Seniyye'de Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den sabit olduğuna göre, O şöyle demiş: Rasulullah (s.a)'a hoşuna gitmeyen bazı şeylere dair soru soruldu. O'na çokça soru sorulması üzerine kızdı. Sonra insanlara şöyle dedi: "Bana istediğinizi sorunuz" Adamın birisi[12]: "Ey Allah'ın Rasûlü, babam kimdir?"

diye sordu. Rasulullah (S.A.S.): "Baban Huzâfe'dir" dedi. Bir başkası kal­kıp: Babam kimdir? Ey Allah'ın Rasûiü diye sordu, o da: "Baban Şeybe'nin azadbsı Salim'dir" dedi... Hz. Ömer Rasulullah (s.a)'ın yüzünden kızgınlığını anlayınca: Ey Allah'ın Rasûiü gerçekten biz Allah'a tevbe ederiz, dedi.[13]

3- Alay etmek, gülüp eğlenmek ve iş olsun diye soru sormak: İbn Abbâs (r.a)'dan, dedi ki: Birtakım kimseler Rasulullah (s.a)'a alay olsun diye soru sorarlardı. Adam kalkıp: Babam kimdir? diye sorar, devesi kaybolmuş kişi kalkıp: Devem nerde? diye sorardı. Bunun üzerine Yüce Allah şu: "Ey iman edenler size açıklanınca üzüleceğiniz birtakım şeyleri sormayınız." iei-Mâide, 5/ıoD âyetini indirdi.

4- Olmadık mes'eleler hakkında çokça soru sormak: Hafız İbn Hacer der ki: "Hadis-i şeriflerde, kendisine gerek duyulmayan şeylerden çok, acilen gerek duyulan daha önemli şeylerle uğraşma gereğine işaret edil­mektedir. Şöyle buyurmuş gibidir: Siz emrolunduğunuz şeyleri yapmaya, si­ze yasak kılınanlardan uzak durmaya bakınız. Olmadık şeyleri sormakla uğ­raşmak yerine bunlarla uğraşınız. O bakımdan müslümanın Allah ve Rasûlünden gelenleri araştırıp ortaya çıkarması, sonra da bunları anlamak için gayretini harcaması, bunlardan neyin murad edildiğini anlamaya çalış­ması, bundan sonra da bunlarla gereğince amel etmekle uğraşması gerekir. Eğer öğrendiği bu hususlar gaybi hususlardan ise, bunları tasdik etmeye ve hakikati üzere bunlara itikad etmeye çalışmalıdır. Şayet bunlar ameli mes'elelerden ise, ister yapılması istenen bir fiil olsun, ister terkedilmesi is­tenen bir iş olsun, gereklerini yerine getirmek için bütün gücünü ortaya ko­yar. Bunun dışında ayrıca vakti kalacak olursa, bu sefer meydana geldiği taktirde gereğince amel etmek kastıyla ileride meydana gelebilecek şeylerin hükmünü öğrenmekle uğraşmaya vakit harcamasında bir mahzur yoktur. Ancak bir emir ve bir yasağı işitmesi halinde, bütün gayretini olması müm­kün olan ve olmayan birtakım işleri varsaymaya yöneltecek ve bununla bir­likte, işittiğinin gereğini yerine getirmekten yüz çevirecek olursa, şüphesiz ki böyle bir hal, bu yasağın kapsamına girer. Çünkü dinde tefakkuh (bilgi sahibi olmak), ancak ve ancak amel için öğrenildiği taktirde övgüye değer­dir, tartışmak veya mücadele için değil.[14]

Hafız İbn Hacer'in bu söylediklerine tanıklık eden delillerden birisi de Zeyd b. Sâbiften gelen şu rivayettir: Ona herhangi bir soru soruldu mu, şöyle dermiş: Bu iş oldu mu? Hayır, denilecek olursa, "oluncaya kadar bu­nu bir kenara bırakınız" dermiş. Yine Hz. Ömer'den nakledildiğine göre o: Olmadık şeyleri sormamanızı istiyorum. Çünkü zaten olanlar bizi yeteri ka­dar uğraştırmaktadır, demiş.

5- İşi daha bir sikılaştırmak, yokuşa sürmek ve gereksiz derinleştirmek maksadıyla soru sormak. Çünkü bu sorulara çokça cevap verilebilir ve bu­nu yerine getirmek zor olabilir. Nitekim bir inek kesmekle emrolunduklan sırada İsrailoğullarının başına böylesi gelmişti. Eğer herhangi bir ineği kes­miş olsalardı bu onlar için yeterli olurdu. Fakat onlar çokça soru sormak suretiyle kendi aleyhlerine işi ağırlaşırdılar. Yüce Allah'ın kendileri hakkın­da haber verdiği üzere: "Bizim için Rabb'ine dua et de, bize onun mahiyeti­ni açıklasın, dediler... Bizim için Rabb'ine dua et de renginin ne olduğunu bize açıklasın, dediler... Bizim için Rabb'ine dua et de bize mahiyetini açık­lasın, dediler."feJ-Bakara, 2/68-70) Yüce Allah da onların üzerine işi ağırlaştırdı ve onları yerdi. Rasulullah (S.A.S.) de ümmetinin onların düştükleri duruma düşmelerinden korktu, o bakımdan çokça soru sormayı yasakladı.

6- Yüce Allah'ın kendisinin bildiği bir hikmet gereğince yaratıklarından gizli tutup sakladığı hususlara dair soru sormak. Kaza ve kaderin sırrı, Kıya-met'in ne zaman kopacağı, ruhun gerçek mahiyeti, gaybî işlerin keyfiyeti hakkında soru sormak gibi. Bir adam İmam Malik'in yanına gelerek şöyle sordu: Ey Abdullah'ın babası, Rahman Arş'a istiva etti, diye buyuruluyor, acaba nasıl istiva etti? Olayı duyan dedi ki: Mâlik'i, bu sözden dolayı rahat­sız olduğu kadar herhangi bir sözden rahatsız olduğunu görmedim. Onu ter bastı, herkes kafasını önüne eğdi, sesini çıkarmadı. Nihayet Mâlikin sıkıntı­sı geçince şunları söyledi: Bunun keyfiyetini akıl ile kavramamıza imkân yoktur.  îstivâ'nın ne demek olduğu ise malûmdur.  Ona iman etmek vâcibdir, buna dair bir soru sormak ise bid'attir. Ben senin bir sapık olman­dan korkuyorum, dedikten sonra emri üzerine dışarı çıkartıldı. Bunların dı­şında kalan hususlara dair soru sormak ise Şer'an istenen birşeydir. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer bilmiyor iseniz zikir ehlinden sorunuz.1' fen-Nahi, 16/43) Bu soruların bir bölümü farz-ı ayndır. Taharet, na­maz, oruç ve benzeri hususlara dair hükümleri sorup öğrenmek gibi.

Kimisi de farz-ı kifâyedir. Bu ise ferâiz (miras hukuku), kaza (yargı hukuku) gibi din ilimleri hususunda daha geniş* bilgi edinmek için soru sormaktır. Kimisi mendubdur; iyilik ve müstahabler çerçevesi içerisinde kalan Allah'a yakınlaştırıcı amellere dair soru sormak gibi. [15]

 

Peygamberlere Muhalefet Etmek:

 

Rasulullah (S.A.S.) kendi emrine muhalefet etmekten bizi sakındırmış-tır. Nitekim Şanı Yüce Allah da Kitab-ı Kerim'inin birden çok yerinde Pey­gamberlerine muhalefet edenlerin akıbetinden bizi haberdar ederek, aynı duruma düşmekten bizi sakındırmıştır. O, kendi Peygamberlerinden yüz çe­virip ona isyan etmeleri sebebiyle Nûh kavmini helak ettiğini bize bildirerek şöyle buyurmaktadır: "Nûh dedi ki: Rabb'im, şüphesiz ki onlar bana isyan ettiler ve malı ve evlâdı zararından başka bir şeyini artırmayacak kimselere uydular." (Nûh, 7V2i) Şanı Yüce Allah da bundan dolayı onların başlarına ge­len ilâhî azabı şöylece açıklamaktadır: "Günahlarından ötürü suda boğuldu­lar, ardından ateşe atıldılar. Kendileri için Allah'tan başka yardımcılar da bulamadılar."(nm, 71/25)

O halde müslümanlara, Rabb'inden alıp kendilerine Şeriat olarak getir­diği hususlarda Rasûllerine tabi olmak düşer. İktisadî, sosyal ve siyasal ko­nularda ve diğer bütün hususlarda ona aykırı hareket etmekten, muhalefet etmekten var güçleriyle sakınmalıdırlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "O'nun emrine muhalefet edenler, kendilerine bir mihnet veya acıklı bir azabın gelip çatmasından korksunlar."ten-Nûr, 24/63)

Hafız İbn Kesîr der ki: Bâtınen yahut zahiren Allah Rasûlünün Şeriat'ı-na muhalefet edenler, kendilerine bir mihnetin isabet etmesinden, yani kalplerine bir küfür, münafıklık, yahut bid'atin gelip çatmasından, yahut dünyada öldürülmek, had, hapis veya buna benzer canyakıcı bir azabın ge­lip çatma-smdan sakınmalıdırlar.[16]

Rasulullah (S.A.S.)'e muhalefetten sakındıran naslar bilinen naslardır, bunların hepsini sıralamak uzun sürer. [17]

 

Peygamber (S.A)'İn İçtihadı:

 

Rasulullah (S.A.S.)'in: "Evet diyecek olsam vâcib olurdu" buyruğunda, Peygamber (s.a)'in ahkâmı ilgilendiren hususlarda ictihâd etmek hakkına sahip olduğuna bir delil vardır. Eğer içtihadı murâd-ı ilâhiye isabet edecek olursa, şanı Yüce Allah onun bu içtihadını olduğu gibi bırakır. Hata edecek olursa, onu doğrultur ve hatası üzere bırakmaz.

Nevevî der ki: Bundan sahih mezheb lehine de bir delil vardır. O da şu­dur: Rasulullah (s.a) ahkâm ile ilgili hususlarda ictihad etmek hakkına sahip­ti. Onun verdiği hükmün vahiy olması şartı da yoktur.[18]

İbn Kesir[19] de der ki: "Yüce Allah'ın: "Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için..."fen-Nisû,4/ıo5j buyruğunu, usûl âlimlerin­den Rasulullah (S.A.S.)nı bu âyete istinaden ictihâd ile hükmetmek yetkisi­ne sahipti diyenler, delil göstermişlerdir. Ayrıca Buhârî ile Müslim'de Um Seleme'den gelen rivayetle sabit olan şu hadisi de delil göstermişlerdir: Rasulullah (s.a) hücresinin kapısında yükselen sesler duyunca yanlarına çı­kıp şöyle dedi: "Şunu bilin ki, ben ancak bir insanım ve ben işittiğime göre hüküm veririm. Sizden herhangi biriniz delilini diğerine göre daha güzel bir şekilde açıklayabilir, buna dayanarak da ben onun lehine hüküm verebili­rim. Her kimin lehine hükmederek bir müslümanın hakkını verecek olur­sam, şunu bilsin ki, ben ona ancak ateşten bir parça kesip veriyorum, de­mektir. İsterse onu alıp yüklensin, isterse bıraksın.[20]

 

Hadisten Çıkartılan Bazı Hükümler:

 

1- Nevevî der ki: Rasulullah {s.a)'ın: "Sizi terkettiğim hususlarda siz de beni bırakınız." buyruğunda hükümlerde aslolanın vacib olmamak olduğu­na, Şeriat'ın vürûdundan önce hükmün olmadığına delil vardır. Usûl âlimlerinin muhakkıkîarına göre sahih olan görüş de budur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz Peygamber göndermedikçe azab ediciler değiliz."fef-Wâ, 17/15)

2- Hafız İbn Hacer der ki: Hadis-i şerifte halihazırda kendisine ihtiyaç duyulmayan şeylerden önce acilen kendisine gerek duyulan daha önemli şeylerle uğraşmanın önceliğine işaret vardır.

3- Hacc ömürde bir defa farzdır, bu da icmâ' ile kabul edilmiş hususlar­dan birisidir. [21]

 

 



[1] Hadisi Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. (Buhâri, İ'tisam 2; Müslim, Fedâil   130 -Çeviren-)

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 125.

[2] MüsHm Şerhi, II, 5

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 126.

[3] Müslim, Hacc, 412.

[4] İbn Mâce, Menâsik 2 (Çeviren).

[5] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 126.

[6] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 127

[7] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 127-128.

[8] Muhterem müellifin İfade ettiği şekliyle bu kaideyi tesbit edemedik. Ancak benzeri ba­zı kaidelere ve bazı bilgilere kısaca işaret etmekte fayda vardır. "Meşakkat kolaylığı getirir." İbn Nüceym, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, Mısır, 1298, s. 37, ayrıca Mecelle madde: 17; "Defi mefasid celb-i menâfi'den evlâdır" Mecelle, madde: 39. Yani mefsedetlerin önlenmesi, menfaatlerin sağlanmasından önce gelir. Dr. Mustafa Ahmed ez-Zerka da el-Medhal e\-Fıkhî el-Âm adlı eserinde (Dımaşk, 1387/1968, 11, 985'de) bu kaideyi zikrettikten sonra, açıklaması sırasında delil olmak üzere şerhi yapılan Nevevînin kırk hadisinden bu dokuzun­cu hadisin ilk bölümünü zikretmektedir. İbn Receb el-Hanbelî de aynı hadisi şerhederken şu ifadeleri kullanmaktadır: "... emrolunduğu fiili tamamıyla yapamamakla birlikte, onu kısmen yapabilecek gücü bulan kişi o işin mümkün olan bölümünü yapar. Bu ise birtakım mes'ele-lerde uygulanabilecek bir kaidedir. Bunlar arasında taharet... sayılabilir" diyerek, muhterem müellifin zikrettiği misallerden başka birçok misali de sıralar, s. 84 vd. (Çeviren).

[9] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 128-129.

[10] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 129.

[11] Müslim, Fedâil, 133

[12] Peygambere soru sormasının nedeni, başkalarıyla tartıştığında, babasından başkasına nisbet edilmesi idi.

[13] Müslim, Fedai/, 138

[14] Fethu'lBârî, XVII, 23-24

 

[15] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 129-132.

[16] İbn Kesîr, VI, 97

[17] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 132.

[18] Müslim Şerhi, III, 483

[19] İbn Kesir, II, 358, Mısır Daruşşab baskısından tıpkı basım, İstanbul, 1985 (Çeviren)

[20] Ahkâm 20, Hiyel 10; Müslim, Akdiye 4; Ebû Dâuûd, Akdiye 7 vs... (Çe­viren).

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 132-133.

[21] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 133.

Helal Kazanç Ve Dua'nın Kabulü

10. HELAL KAZANÇ VE DUA'NIN KABULÜ

Bu Hadis-i Şerifin Önemi:

Yüce Allah'ın Eksikliklerden Tenzihi:

Kabulün Anlamı:

Helâlinden Yemek:

Amellerin Kabul Edilişinin Şartları:

Duanın Kabulünün Sebepleri Ve Bazı Adâbı:

 

 

 

10. HELAL KAZANÇ VE DUA'NIN KABULÜ

 

Ebû Hureyre (r.aj'den dedi ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Yüce Allah temizdir, ancak temiz olanı- kabul eder. Şüphesiz Allah, Pey­gamberlere emrettiği şeyin aynısını mü'minlere de emretmiştir. Yüce Allah: "Ey peygamberler, hoş olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin." (e\-Mü'mmûn, 23/si) diye buyurmuştur. Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin..."(ei-Bakara, 2/172} Daha sonra Rasûlullah (S.A.S.) saçı sakalı birbirine karışmış, to­za bulanmış haliyle uzun yolculuk yapmış, yediği haram, içtiği haram ve haram ile beslenmiş birisini hatırlatarak; bu kişi ellerini semâya uzatarak: Rabb'im, Rabb'im diye dua etse, nasıl olur da onun duası kabul olunur (dedi).[1]

 

Bu Hadis-i Şerifin Önemi:          

 

Bu hadisin çok büyük bir önemi vardır. Dinin kaidelerinden birisidir. Yüce Allah'a yakınlaştırıcı amellerin genelinde iyi ve temiz (salih) olmaları­nın önemini ve salih amellerin kabul edilmesinde bunun şart olduğunu açık­ça ifade etmektedir.

Bu hadis-i şerifte aynı zamanda temiz ve helâl şeylerden yiyip içmeye, giyinmeye, pis, murdar, haram olan şeylerden de uzak kalmaya bir teşvik vardır. Çünkü haramı kullanmak kişinin, şanı yüce ve mübarek Allah'a ken­disi vasıtasıyla yakınlaştığı ibadetlerin en büyüklerinden olan duanın kabul edilmeyişine bir sebeptir. [2]      

                                                          

Yüce Allah'ın Eksikliklerden Tenzihi:

 

Şanı Yüce Allah zatını bütün eksiklik ve kusurlardan tenzih etmiştir. O, eş ve çocuk edinmekten münezzeh olduğunu belirterek şöyle buyurmakta­dır: "Rahman (olan Allah) evlât edindi, dediler. Andolsun ki, siz pek çirkin birşey söylediniz. Bundan dolayı neredeyse gökler paramparça olacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak. Rahman (olan Allah)'a evlât isnad ettiler diye. Halbuki Rahmân'a evlât edinmek yakışmaz. (Meryem, 19/88-92) Yine Yüce Allah, zatını zulümden tenzih ederek şöyle buyurmakta­dır: "Şüphesiz Allah, zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez."(en-Nisd, mo) Uyumaktan münezzeh olduğunu da ifade ederek şöyle buyurmaktadır: "O'nu ne bir uyuklama alır, ne de uyku,"(ei-Bakara, 2/255)Ve buna benzer şanı Yüce Allah'ın celâl ve azametine yakışmayan şeylerden kendisini tenzih ettiği başka pek çok âyette, eksekliklerden münezzeh olduğunu buyurmaktadır.

Rasûlullah (s.a)'ın: "Şüphesiz Yüce Allah temizdir." buyruğu Yüce Rabb'ini bütün eksiklik ve kusurlardan tenzih ettiğini ifade etmektedir. Çün­kü temizin anlamı, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh, takdis edilen ve temiz olan demektir. [3]

 

Kabulün Anlamı:

 

Rasûlullah (S.A.S.)'in: "Temiz olandan başkasını kabul etmez." buyruğu ile ilgili olarak, birtakım söz ve amellerin kabul edilmeyip reddedildiğine da­ir -bundan başka- bir çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bu ise, bu amelde bu­lunan kişinin ya bir yasağı işlemesi, yahut da bir şartı yerine getirmemesi, ya da kendisi ile Rabb'ine yaklaşmak istediği amelin bir hükmünü ihlâl et­mesinden dolayı olur. O bakımdan, kabul etmemenin anlamını ilim ehlinin açıkladığı şekilde kavramak, kaçınılmaz birşeydir.

Bazı hadislerde "amelin kabul edilmeyişi", kişinin yerine getirmekten sorumlu olduğu farz amelin sorumluluğunun kalkması ile birlikte, sevap ve mükâfatın reddedilmesi anlamında kullanılır. Rasûlullah (S.A.S.)'in şu buy­ruğunda olduğu gibi:

"Bu mescide (gelirken) hoş koku sürünen hiçbir kadının namazı -geri dönüp cünubluktan yıkanır gibi gusletmedikçe- kabul olunmaz.[4]

Kabul edilmeme, bazan amelin sıhhatinin reddedilip bâtıl olması anla­mına da kullanılır. Rasûlullah (S.A.S.)'in şu buyruğunda olduğu gibi: "Siz­den herhangi bir kimse abdestini bozacak olursa, abdest almadıkça Allah onun namazını kabul etmez.[5]

Buna göre taharetsiz namaz kişiyi sorumluluktan kurtarmadığı gibi, Al­lah da öyle bir namazı kabul etmez.

Buna göre; Rasûlullah (s.a)'ın: "Temiz olandan başkasını kabul etmez." buyruğundaki kabul edilmeyişten kasıt, sevabın ve mükâfatın elde edilmesi, Allah'ın rızâsını kazanmak, yapanın övüİmesi, melekler arasında ondan öv­güyle söz edip onun bu davranışını övmek gibi hususların hasıl olmayacağı­nı ifadedir. Haram malın sadaka verilmesi halinde, kabul edilmemesi açısın­dan sadakanın kabulüne gelince; böyle bir sadaka makbul değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah abdestsiz bir namazı kabul etmez ve ganimetten çalman maldan verilen sadakayı da kabul etmaz.[6]

İmam Şafii ise, haram malın, sahibi bilininceye kadar koruma altına alı­nıp sadaka olarak dağıtılamayacağı görüşündedir. [7]

 

Helâlinden Yemek:

 

Rasûlullah (S.A.S.)'in: "Muhakkak Allah, Peygamberlere emrettiği şeyi müminlere de emrederek şöyle buyurmuştur: "Ey Peygamberler, hoş olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin."cei-Mü'mmûn, 2#5ijYine Yüce Allah: "Ey iman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yi­yin. "(ei-Bakara, 2/172)diye buyurmaktadır." buyruğunda; Allah'ın helâl kıldığı şeylerden yemek ve kazancın hoş ve temiz olması gerektiği ifade edilmekte ve Allah'ın haram kıldıklarından da uzaklaşmak emredilmektedir. Şam Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "O size (boğaz­lanmadan) ölmüşü, kanı, domuz etini, bir de AHalYtan başkasının adı anıla­rak kesilenleri haram kıldı."(ei-Bakara, 2^ 73j Şanı Yüce Allah'ın haram çemberi dardır ve azdır. Helâl ise geniştir ve çoktur.

O halde kulun yemesinde, içmesinde, kazancında, helâl ve temiz olan 1  şeyleri araştırması gerekir. Çünkü haram, dua ve ibadetin kabul edilmeyişi­ne sebeptir. [8]

 

Amellerin Kabul Edilişinin Şartları:

 

Şanı Yüce Allah bize salih amelde bulunmayı emretmiştir: "Kim Rabb'ine kavuşmayı umuyor ise, salih amel işleyiversin."fe;-Keh/, muo) An­cak, bu amellerin kabul edilmesi için birtakım şartlar koşmuştur. Bunlardan birisi Rasûlullah (S.A.S.)'in bu hadis-i şerifte dile getirdiği şekilde: "Temiz olandan başkasını kabul etmez." diye vârid olmuştur. Buna göre temiz olmak, sadakada olsun, diğer amellerde olsun, bütün amellerin kabul edilme­si için bir şarttır. Sadaka hakkında Rasuiullah (S.A.S.) şöyle buyurmaktadır: "Her kim helâl bir kazançtan bir hurma kadar bir şeyi sadaka olarak vere­cek olursa -ki Allah helâl ve temizden başkasını zaten kabul etmez- şüphe yok ki Allah onu sağı ile alıp kabul eder. Sonra onu sahibi için sizden her­hangi birinizin tayını büyütmesi gibi -bir dağ gibi oluncaya kadar- besleyip büyütür.[9]

Sadakanın dışındaki amelleri ise Rasûlullah {S.A.S.J'in: "Temiz olandan başkasını kabul etmez." buyruğu kapsamaktadır. İşte bu buyruk, herşeyi bi­len mutlak hükümdar Yüce Allah'a yakınlaştırıcı bütün söz ve amelleri kap­samaktadır. Buna tanıklık eden delillerden birisi de Yüce Allah'ın şu buyru­ğudur: "Güzel söz, yalnız O'na yükselir. Onu da salih amel yükseltir."(Fam-, 35/jojGüzel söz ise zikir, tilâvet ve duadır.

Güzel, temiz amel ve sözlerden kasıt ise riyakârlıktan, amelini beğenip gurura kapılmaktan, çeşitli olumsuz maksat ve garezlerden uzak olmaları, Yüce Allah'ın bize emrettiği şekilde edâ edilmeleridir. [10]

 

Duanın Kabulünün Sebepleri Ve Bazı Adâbı:

 

1- Duanın kabul edilmesi için uzun yolculuk. Bu da Rasûlullah (s.a)'ın: "Sonra da uzun yolculuk yapan adamı sözkonusu ederek..." şeklindeki işa­retinden anlaşılmaktadır. İşte bu ifade ile yolculuğun, duanın kabul edilişi için sebep olduğuna işaret vardır. Buna bir başka hadis de tanıklık etmekte­dir. Ebû Hureyre (r.a)'den Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: "Üç dua vardır ki, hiç şüphesiz kabul olunurlar: Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın oğlu­na bedduası.[11]

Bunun sebebi ise -doğrusunu en iyi bilen Yüce Allah'dır ya- çoğunlukla yolculuğun, yabancılığın uzaması sebebiyle kişinin ruhen inkisarına, zorluk­lara katlanmasına sebep teşkil etmesidir. Bu ise duanın kabul edilişinin en büyük sebepleri arasındadır.

2- Saçın sakalın birbirine karışarak toza bulanarak kılık kıyafetin olumsuz bir görünüş arzetmesi.[12] Bu da Rasulullah (S.A.S.)'in: "Saçı sakalı birbi­rine karışmış toza bulanmış" ifadesinden anlaşılmaktadır. Rasulullah (s.a)'ın şu buyruğu da buna tanıklık etmektedir: "Saçı sakalı birbirine karışmış, ka­pılardan kovulan nice kişi vardır ki, Allah adına yemin edecek olsa, Allah onun yeminini gerçekleştirir.[13]

Rasulullah (S.A.S.)'in şu buyruğu da buna delildir: "İki eski püskü elbise­li, kendisine aldırış edilmeyen nice kimse vardır ki, Allah adına yemin ede­cek olsa, Allah onun yeminini gerçekleştirir.[14] Nitekim Rasulullah (S.A.S.)'in istiska (yağmur duası) namazı için pek iyi olmayan bir dış görü­nüşü ile alçakgönüllü bir şekilde ve yalvarıp yakaran bir halle çıkışı da buna tanıklık etmektedir.

Mutarrif b. Abdullah'ın kardeşinin oğlu hapsedilmişti. O da eski püskü elbiselerini giyindi, eline bir baston aldı. Kendisine: Bu da ne oluyor? deni­lince, şöyle dedi: Rabb'ime alçakgönüllülüğümü, boyun eğdiğimi arzediyo-rum. Olur ki, kardeşimin oğlu hakkındaki şefaatimi kabul eder[15]

3- Elleri semâya uzatmak. Bu da Rasulullah (S.A.S,)'in: "Ellerini semâya doğru uzatarak: Ya Rabb'i ya Rabb'i, der." buyruğundan anlaşıldığı gibi, şu buyruk da buna işaret etmektedir: "Şüphesiz Allah pek çok utanır ve Kerîm'dir. Adam ellerini (dua için) kaldıracak olursa onları bomboş ve zarar etmiş olarak geri döndürmekten utanır.[16] Nitekim Rasulullah {S.A.S.)'den istiskâ (yağmur duası) esnasında, Bedir günü duası sırasında ellerini kaldır­dığı sabit olmuştur. El kaldırmanın birkaç şekli vardır ki, bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

Yalnızca şehadet parmağı ile işaret etmek. Rasuluilah (S.A.S.) bunu minberi üzerinde uygulamıştır.

Elleri kaldırıp arka taraflarını kıbleye doğru çevirmek. İstiskâ esnasında bu şekilde ellerini kaldırdığı rivayet edilmiştir.

Elleri kaldırıp arka taraflarını semaya doğru çevirmek. Bu da Enes b. Malik'in, Peygamber (s.a)'den rivayet ettiğine göre, Peygamber, istiskâda bulundu ve ellerinin arka tarafını semâya çevirdi, şeklindeki rivayetinden ötürüdür,

4- Duada ısrarlı olmak, dilekte tam kararlılık göstermek. Bu da Yüce Allah'ın Rubûbiyetini tekrar tekrar zikretmekle olur. Bunu da Rasulullah (S.A.S.)'in: "Ya Rabb'i Ya Rabb'i" şeklindeki ifâdesinden anlamaktayız. Yi­ne bunda istenen şeyin elde edilmesi için ısrarlı olmaya da işaret vardır. Ni­tekim İbn Mesûd (r.a)'un şu sözü de buna tanıklık etmektedir: "Dua etti mi üç defa duasını tekrarlar, dilekte bulundu mu, dileğini de üç defa tekrarlar­dı. Sonra da şöyle buyurdu: Allah'ım, Kureyş'i sana havale ediyorum, Al­lah'ım Kureyş'i sana havale ediyorum, Allah'ım, Kureyş'i sana havale ediyorum.[17]

5- Yiyeceğin, içeceğin ve giyeceğin helâl ve temiz olması duanın kabul edilişine sebeptir. Bu da Rasulullah (s.a)'ın: "Yediği haram, içtiği haram ve haram ile gıdalanmış. Bunun duası nasıl olur da kabul olunur?" buyruğun­dan anlaşılmaktadır. Burada soru teaccüb ve böyle bir ihtimali uzak gördü­ğünü ifade etmek içindir. Sa'd (R.A.)da Rasulullah (s.a)'tan duasının kabul edilen bir kişi olmasını isteyince, Rasulullah (S.A.S.) kendisine: "Yiyeceği­nin temiz olmasına (helâl olmasına) dikkat et, duası kabul olunan bir kişi olursun." demiştir.

İşte bunlar, dua ile ilgili birtakım şart ve âdâbdır. Hadis-i şerif bu husus­ları ifade etmektedir. Hadisin ele almadığı başka bir takım şart ve meseleler de vardır. Bu hususta daha geniş bilgi edinmek isteyenlere eş-Şeyh Abdul­lah el-Hudarînin -Allah ona iyilikle mükâfatlandırsın- dua risalesine başvur­masını salık veririm. Gerçekten bu, müellifin övülmeye değer çabalarla or­taya koyduğu değerli bir risaledir. [18]

 

 



[1] Müslim, Zekât 65

Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları:135-136.

[2] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 136.

[3] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 136-137.

[4] el-Elbânî, Sahihu'i-Câmi', 2762

[5] Müellif "Müslim rivayet etmiştir" demekle birlikte, Müslim'de bulamadık. Hadisi Buharı, Hiyel 2; Tirmizî, Tahare 56; Müsned, II, 318'de rivayet etmişlerdir. (Çeviren)

[6] Müellif: "Müslim rivayet etmiştir" demekle birlikte, Müslim'de bulamadık. Bu şekilde Nesâî Zekât 48'de; ilk bölümü: Müsİim, Tahâre 1; Nesâî, Tahâre 103 vs.'de; ikinci bölü­mü de': Ebû Dâuûd, Tahâre 31; Müsned, II, 20, 57'de yer almaktadır.

[7] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslam (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 137-138.