İÇİNDEKİLER

Birinci bâb : Birinci halîfe emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır. [Bu bâbda 66 menâkıb vardır.] 7

İkinci bâb : İkinci halîfe emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır. [Bu bâbda 81 menâkıb vardır.] 99

Üçüncü bâb : Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı. [Bu bâbda 23 menâkıb vardır.] 185

Dördüncü bâb : Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır. [Bu bâbda 55 menâkıb vardır.] 199

Beşinci bâb : Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” menâkıbı. [Bu bâbda 19 menâkıb vardır.] 253

Altıncı bâb : Dördüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Esedillahi Gâlib Alî ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır. [Bu bâbda 101 menâkıb vardır.] 271

Yedinci bâb : Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî “radıyallahü teâlâ anhüm” menâkıbı. [Bu bâbda 46 menâkıb vardır.] 409

Sekizinci bâb : Ebû Bekr-i Sıddîk ile Alî bin Ebî Tâlibin “radıyallahü anhümâ” münâzarası 527

Dokuzuncu bâb: Âşere-i Mübeşşerenin menâkıbı. [Bu bâbda 13 madde vardır] 533

Onuncu bâb : Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ehl-i Beytinin menâkıbı. [Bu bâbda 17 menâkıb vardır.] 539

Onbirinci bâb : Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” menâkıbı. [Bu bâbda 8 menâkıb vardır.] 557

Onikinci bâb : Bu ümmetin üstünlükleri. [Bu bâbda 36 madde vardır.] 565

ÖNSÖZ

Bismillâhirrahmânirrahîm


İnsan için üç dürlü hayât vardır: Dünyâ, kabr, âhıret hayâtı. Dünyâda, beden rûh ile birlikdedir. İnsana hayât, canlılık veren rûhdur. Rûh bedenden ayrılınca, insan ölür. Beden mezârda çü- rüyüp, toprak olunca veyâ yanıp kül olunca, yâhud yırtıcı hay- van yiyip yok olunca rûh yok olmaz. Kabr hayâtı başlar. Kabr hayâtında his vardır, hareket yokdur. Kıyâmetde bir beden ya- ratılıp, rûh ile bu beden birlikde Cennetde veyâ Cehennemde sonsuz yaşarlar.

İnsanın dünyâda ve âhıretde mes’ûd olması için, müslimân olması lâzımdır. Dünyâda mes’ûd olmak, râhat yaşamak de- mekdir. Âhıretde mes’ûd olmak, Cennete gitmek demekdir. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, mes’ûd olmak yolunu, Peygamberler vâsıtası ile kullarına bildirmişdir. Çünki insanlar bu se’âdet yolunu, kendi aklları ile bulamazlar. Hiçbir Peygam- ber kendi aklından birşey söylememiş, hepsi, Allahü teâlânın bildirdiği şeyleri söylemişlerdir. Peygamberlerin söyledikleri se’âdet yoluna (Din) denir. Muhammed aleyhisselâmın bildir- diği dîne (İslâmiyyet) denir. Âdem aleyhisselâmdan beri bin- lerle Peygamber gelmişdir. Peygamberlerin sonuncusu Mu- hammed aleyhisselâmdır. Diğer Peygamberlerin bildirdikleri dinler, zemânla bozulmuşdur. Şimdi se’âdete kavuşmak için is- lâmiyyeti öğrenmekden başka çâre yokdur. İslâmiyyet, kalb ile inanılacak (Îmân) bilgileri ve beden ile yapılacak (Ahkâm-ı is-

lâmiyye) bilgileridir. Îmân ve ahkâm-ı islâmiyye ilmleri (Ehl-i sünnet âlimleri)nin kitâblarından öğrenilir. Câhillerin, sapıkla- rın bozuk kitâblarından öğrenilmez. Hicrî bin senesinden evvel, islâm memleketlerinde çok (Ehl-i sünnet âlimi) vardı. Şimdi hiç kalmadı. Bu âlimlerin yazdıkları arabî ve fârisî kitâblar ve bun- ların tercemeleri, dünyânın her yerinde, kütübhânelerde çok vardır. Hakîkat kitâbevinin bütün kitâbları, bu kaynaklardan alınmışdır. Se’âdete kavuşmak için, (Hakîkat kitâbevi)nin ki- tâblarını okuyunuz!

Aklın varsa eğer, islâmiyyete bağlan! İslâmiyyetin aslı, Hadîsdir ve Kur’ân!


Mîlâdî

Hicrî Şemsî

Hicrî Kamerî

2001

1380

1422

İSTİGFÂR DÜÂSI

Muhammed Ma’sûm hazretlerinin 2.ci cildi, 80.ci mektûbun- daki hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (İstigfâr düâsına devâm ede- ni, Allahü teâlâ derdlerden kurtarır ve ummadığı yerden rızk- landırır). Bu fakîr, farz nemâzlardan sonra, üç kerre bu düâyı okuyorum.

Düâ budur: Estagfirullahel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ huv, el- hayyel kayyûme ve etûbü ileyh.

Bu düâyı okudukdan sonra, yalnız (Estagfirullah) okuyarak yetmişe temâmlıyorum. Ölümden başka, her derdden kurtarır. Eceli gelenin de, ağrısız, sıkıntısız ölmesine yardım eder.


image

TEVHÎD DÜÂSI

Yâ Allah, yâ Allah. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlul- lah. Yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ afüvvü yâ Kerîm, fa’fü annî ver- hamnî yâ erhamerrâhimîn! Teveffenî müslimen ve elhıknî bis- sâlihîn. Allahümmagfirlî ve li-âbâî ve ümmehâtî ve li âbâ-i ve ümmehât-i zevcetî ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve ehavâtî ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-üstâzî Abdülhakîm-i Arvâsî ve li kâffetil mü’minî- ne vel-mü’minât. “Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în.”

BİRİNCİ BAB

MENÂKIB-I ÇİHÂR YÂR-İ GÜZÎN

(rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în)


BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM


Bütün hamd ve senâlar, sağlam dînin esâsının dört duvârını, Seyyidil mürselînin dört halîfesi ile sağlam ve kuvvetli kılan Al- lahü teâlâya mahsûsdur. Bu dört halîfenin her biri, Peygambe- rimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” teblîg etdiği dînin birer rüknüdür. Ömrü Onların sevgisi ile geçirmemek uygun değil- dir. Onların sevgisi olmadan, kurtuluş mümkin değildir. İslâm dîninde gayretli ve sünnet-i seniyyeye bağlı olan yakîn sâhibi din kardeşlerimiz açıkca bilirler ki, bu zemânda yazılacak ve öğrenilecek en mühim şey, Hulefâ-i râşidînin, ya’nî Peygambe- rimiz Muhammed aleyhisselâmın dört büyük halîfesinin güzel menkıbelerinin beyânıdır. O hidâyet imâmlarının üstün ma- kâmlarını açıklamakdır “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Böylece, dostların kalblerine safâ, gözlerine sürme ve cilâ olup, düşmânların kalblerine cefâ ve kötü gözlere belâ dikeni olur. Allahü teâlânın lütfu, sevdiklerine gölgelik ve yardım olsun. Onun lütf gölgesinde mihnet görmesinler. Düşmanların başın- dan kılınç, boyunlarından ip eksik olmasın. Bu abd-i âsî, istedi ki, O din serâyının mi’mârı, yakîn meydânının en büyüklerinin fazîletlerinden bir damla ile, susuz âşıkları suya kandırsın, gü- neş gibi kemâllerinden sâdıkların gönüllerini aydınlatsın. Alla- hü teâlâdan yardım dileyerek ve Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bil- lah ve lâ ma’bûde illâ iyyâhu [ondan başkasına ibâdet etmeyiz] diyerek başlıyoruz.

Resûlü gören mü’mine,

(Sahâbî) adı verildi.

Hepsini bildirmek için,

(Eshâb-ı kirâm) denildi.

Peygamberi seven her kalb, nûrla dolardı bir ânda,

Ona sahâbî olanlar,

medh olundular Kur’ânda.

Hepsi Resûlullah için, mâlını, cânını verdi.

Sulhda ilm yayarlardı, harbde ise kükrerdi.

Hadîs-i şerîfde Eshâb, benzetildi yıldızlara.

Herhangi birine uyan, erer ışıklı yollara.

Eshâbı, çok sevişirdi, birbirini överdi.

Sonra gelen müslimânlar, hepsi böyle söylerdi.

Kur’ânı ve hadîsleri, Onlar bildirdi bizlere.

Kalblerin temizliği, güven verdi zihnlere.

Söğülse bunlardan biri, yaralanır İslâm dîni.

Sahâbîyi kötüliyen, çürütür Kur’ân-ı kerîmi.

Hakîkî müslimân isen, saygı göster herbirine,

Önce salât, selâm eyle, Resûlün Ehl-i beytine!

BİRİNCİ BÂB

Birinci halîfe emîr-ül mü’minîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır.


İslâm dîninin birinci göz bebeğidir. Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” refîkidir [arkadaşıdır]. Bu iki- sinden, ikincisidir. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” ism-i şerîfleri Abdüllahdır. Künyesi Ebû Bekrdir. Babasının adı, Osmândır. Babasının künyesi, Ebû Kuhâfedir. Arablar arasında künye ma’rûf ve meşhûr olduğundan, künye ile meşhûr olup, ne- sebi, Ebû Bekr Abdüllah bin Ebî Kuhâfe ibni Âmir bin Amr ib- ni Ka’b bin Sa’d bin Temîm bin Mürredir. Mürre, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerinin yedinci babasıdır. Şübhesiz o temîz neseb, yedinci atada cem’ olur (birleşir).

Ebû Bekrin “radıyallahü anh” ism-i şerîfleri, önceden Abdül- ka’be idi. Fahr-i âlem efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Abdüllah koydular. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sel- lem” ilk değişdirdiği ism, Ebû Bekrin “radıyallahü anh” ismidir.

Birinci Menâkıb: Lakab-ı şerîflerinden biri, (Atîk)dir. Bunun sebebi şu idi. Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” mubârek yüzlerine nazar edip, (Bu, Cehennem ateşinden atîkdir) buyurdular. Ya’nî, Allahü teâlânın nârından [ateşinden] azadlı kuludur, demek olur. Bundan sonra, bu lakab ile şöhret buldu. Bir lakab-ı şerîfleri de (Sıddîk)dır. Ziyâde [çok fazla] inançlı demekdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerini tasdîk etdiği için, bu ism verilmişdir.

İkinci Menâkıb: Sıddîk kelimesi, lügatda üç ma’nâya gelir. Birinci ma’nâsı, gâyet doğru söyleyici demekdir. Bu ma’nâ, (Tâcül-islâm)da açıklanmışdır. Sûre-i Yûsüfde Sıddîk lafzı, bu ma’nâ ile tefsîr edilmişdir. İkinci ma’nâsı, kendi kavlini ameli ile [ya’nî yapdığı işi, sözü ile] doğrulamak demekdir. Üçüncü ma’nâsı, dâimî tasdîk demekdir. Bu iki ma’nâ (Sahîh-i Cevherî- ye) kitâbında açıklanmışdır. Emîr-ül-mü’minîn Ebû Bekr-i Sıd- dîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Sıddîk söylenmesinde,

birinci ma’nâ düşünülse, o cihetle adlandırılır ki, gâyet doğru söyliyen idi. Demişlerdir ki, hazret-i emîr-ül-mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hadîs rivâyetini kimseden yemîn et- meksizin kabûl etmezdi. Ancak hazret-i Ebû Bekrden “radıyal- lahü teâlâ anh” kabûl ederdi. Eğer ikinci ma’nâ ile düşünülse, yine o cihetle adlandırılır ki, açıkdır. Eğer üçüncü ma’nâ düşü- nülse, o şeklde adlandırılır ki, O sultânı tasdîki devâmlı olup, yok olması, şübheye düşme ihtimâli yok idi.

Nitekim, bildirilmişdir ki, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine mi’râc müyesser oldu. O gecenin sabâhın- da, mi’râc kıssasını anlatıp, buyurdu ki, (Bu gece, Mekkeden Beyt-i Mukaddese gitdim. Orada, Enbiyânın rûhlarına imâm olup, iki rek’at nemâz kıldım. Oradan Arşın üzerine yükseldim. Allahü teâlâ ile konuşdum. Allahü teâlâ, ümmetime, bir gün bir gecede elli vakt nemâz farz etdi. Geri döndüm. Âsûmânda, haz- ret-i Mûsâ “aleyhisselâtü vesselâm” ile karşılaşdım. Beni geri gönderdi ki, elli vakt nemâza ümmetin tâkat getiremez. Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt nemâz bağışladı. Geri Mûsâ aleyhisselâmın yanına geldim. Henüz çokdur, diye beni geri döndürdü. Tekrâr Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt dahâ bağışladı. Velhâsıl, beş nöbetde, kırkbeş vakt nemâz bağışladı. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm yine dön, dedikde, dedim ki, Rab- bimden hayâ ederim. Ben bu beş vaktden râzıyım, dedim. Alla- hü teâlâdan nidâ geldi ki, bu beş vakt, elli vakte bedeldir. Son- ra, Beyt-ül-mukaddese gelip, gece içinde, Mekkeye geri dön- düm.) Hâl budur ki, bu gidip-gelmek, gâyet kısa zemânda oldu. Rivâyet edilir ki, geldikde, mubârek yatakları henüz sıcak idi. Kâfirler bu kıssayı işitince, inkâr edip, akla uygun değildir, dedi- ler. İnkâr eden o gurub, şimdi bununla Ebû Bekri susdurmak iyi olur, diyerek, yanına geldiler. Dediler; yâ Ebâ Bekr! Efendinin, nasıl bir konuyu da’vâ edindiğini işitdin mi? Efendin der ki, bu gece arşa gitdim, geldim. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” o durumda, duraklama ve tereddüd etmeksizin, tasdîk ve kabûl edip, böyle söyledi ise, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz, buyurdular. Ondan dolayı Ona, (Sıddîk) denildi. Haz- ret-i imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh”, Ebû Bekr-i Sıddîk adı gökden inmişdir, diye yemîn etmişlerdir. Gâliba sebebi; meâl-i şerîfi (Doğru haberde gelen ve Onu tasdîk eden...) olan âyet-i

kerîmede, tefsîr erbâbı, doğru haberde gelenin Resûlullah “sal- lallahü aleyhi ve sellem”, Onu tasdîk edenin de Ebû Bekr-i Sıd- dîk olduğunu söylemiş olmalarıdır. İbrâhîm bin Hasen el-cevhe- rî el Hirevî rivâyet eder ki, hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki; (Ebû Bekr, anasından dünyâya geldi. Hak sübhânehü ve teâlâ, Cennete dedi ki, izzim celâlim hakkı için, sana yalnız Ebû Bekri sevenleri koyacağım!)

Üçüncü Menâkıb: Rivâyet edilir ki, hazret-i Ebû Bekrin “ra- dıyallahü teâlâ anh” annesi Ümmül hayr hâtunun doğan her oğ- lu, vefât ederdi. Ebû Bekr hazretlerini doğurdu. Kucağına alıp, Beyt-i şerîfe getirdi. Orada dedi ki, “Ey, Beyt-i harâmın Rabbi! Ey makâmı Mültezemin sâhibi. Senden ricâ ederim ki, yeni doğ- muş bu çocuğu bana bağışlayasın. Ma’mûr edesin. Birdenbire makâmdan [Beyt-i şerîfden] bir beyâz el çıkıp, Ebû Bekrin eline yapışdı. Bir ses işitildi ki, (Ey Allahın kulu olan kadın. Kucağın- daki çocuk kurtulacak. Allahü teâlânın Resûlünün dostu olacak. Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra halîfesi ola- cakdır) diyordu. Ümmül hayr, bunu işitip, şükr secdesi yapdı.

Dördüncü Menâkıb: (Meâliyil ferş-ilâ avâliyil arş) ismli ki- tâbda anlatılır. Kâdî Ebül Hasen, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aley- him ecma’în” ile oturmuşlardı. Konuşma esnâsında, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Senin hakkın için ki, ömrümde hiç saneme [puta] secde etmiş değilim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, niçin Resûlullah hakkı- na yemîn edersin. Bu kadar câhiliyye zemânımız geçdi, dedi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, babam Ebû Kuhâ- fe, bir gün beni alıp, puthâneye götürdü. Bunlar senin ilâhındır, bunlara secde eyle, dedi. Beni oraya koyup, gitdi. Ben ileri var- dım. Saneme [puta], karnım açdır, bana yiyecek ver, dedim. Ce- vâb vermedi. Su istedim. Cevâb vermedi. Elbisem yok, bana el- bise ver, dedim. Cevâb vermedi. Elime bir taş alıp, bu taşı senin üzerine atarım, eğer ilâh isen mâni’ ol, dedim. Cevâb vermedi. Taşı atıp, saneme [puta] vurdum. Yüzü üzeri düşdü. Babam ge- lip, gördü. Bana dedi: Ey oğul. Niçin böyle edersin. Elimden tu- tup, eve götürdü. Anneme durumu anlatdı. Annem dedi ki, bu- nu kendi hâline koyalım. Bunun hakkında, Allahü teâlâ tarafın-

dan bana hitâb gelmişdir. Eseri zuhûr edecekdir. Sonra ben an- neme sordum. Benim için sana gelen hitâb ne idi. Annem dedi ki: Seni doğurmam yakın olduğu gece, ağrı tutup, ızdırâba düş- düm. Hâtıfdan bir ses geldi ki, Ey hâtun! Müjdeler olsun sana ki, senden bir vücûd zuhûra gelecekdir. Yerde adı (Atîk) ve semâ- da (Sıddîk) ve hazret-i Muhammede “sallallahü aleyhi ve sel- lem” yâr ve refîk olacakdır, dedi. Ebû Hüreyre “radıyallahü teâ- lâ anh” der ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sözünü temâm- ladı. Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, hazret-i Resûlullaha “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sâdık Ebû Bekr, dedi. Ya’nî Ebû Bekr gerçek söyler, diye üç kerre tekrâr etdi.

Beşinci Menâkıb: Ehl-i sünnet vel-cemâ’at müttefiklerdir ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbının en üstünü Ebû Bekr “radıyallahü anh”, ondan sonra hazret-i Ömerdir “ra- dıyallahü anh”. Ammâ, hazret-i Osmân ile hazret-i Alînin efda- liyyetlerinde ihtilâf etmişlerdir. Ehl-i sünnet vel-cemâ’atden bir tâife, hazret-i Alînin üstün olduğunu söylediler. (Buhârî) “rah- metullahi aleyh” nakl edip, Abdüllah bin Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder ki, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı şerîflerinde eshâb birbirinden tercîh olunurlardı. Evvelâ Ebû Bekri, sonra Ömeri, ondan sonra Osmânı, sonra Alîyi üstün tutarlardı “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. İbni Münzir rivâyet eder ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Bu ümmetin Nebîsinden sonra hayrlısı, Ebû Bekr, sonra Ömer, ondan sonra Osmândır.)

Altıncı Menâkıb: Hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anh” ri- vâyet edilir. Evvelâ islâma gelen, Ebû Bekrdir “radıyallahü anh”. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” ile ilk önce kıbleye durup, nemâz kılan Ebû Bekrdir. Ebû Bekrin “ra- dıyallahü teâlâ anh” islâma geliş sebebi şöyle idi. Hazret-i Ebû Bekr önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâma giderdi. Seferde iken, bir gece rü’yâ gördü ki, gökden ay inip, kucağına girdi. Ebû Bekr, iki eliyle onu kucakladı ve sînesine basdı. Uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib var idi. Ona va- rıp, rü’yâsını ta’bîr etdirdi. Râhib dedi ki, sen nerelisin? Ebû Bekr dedi; Arz-ı Hicâzdanım. Tekrâr sordu: Ne iş yaparsın. Ebû Bekr, tüccârım, dedi. Râhib dedi ki, yâ Arabistanlı kişi. Bu rü’yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta’bîrini ister isen, ücreti-

ni ver, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” oniki dînâr çıkarıp, verdi. Râhib dedi ki: O ay ki, gökden sana indi. Âhır zemân Pey- gamberidir. Yakınlarda zuhûr edecekdir. Sen Onun hayâtında iken vezîri olursun. Sonra halîfesi olursun. Yâ Arabistanlı kişi. Eğer ben sağ iken, Ona yetişir isen, bana haber ver. Ona varıp, buluşayım. Eğer ben dünyâdan gitmiş isem, selâmımı ona ulaş- dırırsın. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhıretde şefâ’atinden unutmasın. Hazret-i Ebû Bekr “radıyalla- hü teâlâ anh”, bana bir mektûb ver, dedi. Râhib, oniki satır bir mektûb yazıp, Ebû Bekre “radıyallahü anh” verdi. O mektûbun mevzû’u şu idi. (Esselâmü aleyke yâ Muhammed bin Abdüllah el Mekkî el Medenî el tehamî, salevâtullahi teâlâ aleyke ve sel- leme. Hakîkaten sen âhır zemân Peygamberisin! Ve Rabbilâle- mînin Resûlisin. Bu mektûbu Ebû Bekr bin Ebû Kuhâfe ile sa- na gönderdim. Ma’lûm ola ki, ben sana îmân getirdim ve sana ümmet oldum. Ebû Bekr bana gelip, rü’yâsını ta’bîr etdirdi. O rü’yâ delâlet eder ki, Ebû Bekr senin vezîrin olur, sonra halîfen olur. Eğer ben sağ olup, hazretine yetişirsem, gelip önünde gâzâ ve cihâd ederim. Eğer yetişmezsem, âhıretde beni şefâ’atinden unutmayasın) diye mektûbu temâm etmişdir.

Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”; ey rü’yâyı ta’bîr eden kişi. Eğer ta’bîr etdiğin gibi olursa, yüz altın dahî bende senin emânetin olsun, dedi. Şâm seferini bitirip, Mekkeye geldi. Bu hâdiseden oniki sene geçdi. Hak sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Muhammede “sallallahü aleyhi ve sellem” vahy eyledi. Bir ge- ce o büyük Peygamber, Ebû Kubeys dağına çıkıp, gece yarısın- da dedi ki: Allahü teâlâya da’vet edenin da’vetini kabûl ediniz. Lâ ilâhe illallah, deyiniz. Ebû Bekr, serîr üstünde yatıyordu. Söylenilenleri işitdi. Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü en- ne Muhammeden Resûlullah. Birkaç gün sonra, Mekke sokak- larında, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile buluşdu. Hazret-i Fahr-i âlem ona dedi ki: Ne olaydı, islâma geleydin. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Yâ Mu- hammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Peygamber isen mu’cize gösteresin. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sel- lem”, Ebû Bekrin göğsüne mubârek ellerini dayayıp, şöyle dı- vâra yaslayıp, dedi ki, sana o mu’cize yetmez mi ki, o rü’yâyı gördün. Yemlîhâ râhibe ta’bîr etdirdin. O zemândan on iki yıl

– 11 –

geçdi. Ta’bîr edene on iki dînâr verdin ve yüz dînâr dahâ va’d etdin. Rü’yâyı ta’bîr eden, on iki satır bir mektûb yazıp, sana emânet verdi. Bunları bir-bir görüp, muttalî olup, mektûbda ya- zılan şudur, şudur deyip, takrîr buyurdular. Ebû Bekr “radıyal- lahü teâlâ anh” işitip, parmak kaldırıp, (Eşhedü en lâ ilâhe illal- lah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah). Ya’nî sen, o Peygambersin ki, Yemlîhâ râhib senden haber verdi, dedi.

Yedinci Menâkıb: Huzeyfe ibni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder. Bir gün hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aley- hi ve sellem” sabâh nemâzını kılıp, dönüp, Ebû Bekr-i Sıddîkı “radıyallahü anh” süâl etdi. Kimse cevâb vermedi. Hazret-i Re- sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ayağa kalkıp, Ebû Bekr nerede, buyurdu. Ebû Bekr arka safdan, Lebbeyk (bura- dayım) yâ Resûlallah, dedi. Resûlullah emr buyurdu. Ebû Bek- re yol açdılar. Yanına gelip, hazret-i Fahr-i kâinât buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr nerede idin. Birinci rek’atde bana yetişdin mi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Yâ Resûlallah! Birin- ci safda sizinle tekbîr alıp, Fâtiha sûresini okumağa başlamış- dım. Sonra, abdestimde vesvese oldu. Abdest için dönüp, mes- cid kapısına geldim. Birdenbire bir ses işitdim. Ardıma bakdım, gördüm ki, altundan bir kab asılmış ve içi dolu su idi. O su, kar- dan beyâz ve baldan tatlı idi. Üstünde bir mendil örtülmüşdü. Üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah Ebû Bekr-i Sıddîk) diye yazılmış idi. Mendili alıp, önüme koydum. Abdest alıp, mendili geri kabın üzerine koydum. Sonra gör- düm, kaybolmuş. Sonra gelip, evvel rek’atde size yetişdim, de- di. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr “radıyallahü anh”. Ben nemâzda kırâ’eti temâmladım ki, rükû’a gideyim. Dizlerim tutuldu. Sen gelmeyince, rükû edemedim. Sana ab- dest suyu veren Cebrâîl idi. Mendili tutan Mikâîl idi. Benim diz- lerimi tutan İsrâfîl idi “aleyhissalâtü vesselâm”.

Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın emri ile Mekke-i mü- kerremeden hicret etmek dilediği zemân, benim ile bu yolda kim hemrâh [yol arkadaşı] olur. Cânına ve başına kim kıyar, de- diği zemân, herkesden önce hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” ileri atılıp, anam ve babam, mal ve cânım, cümlesi yoluna

– 12 –

fedâ olsun; yâ Resûlallah. Bu şerefli hizmete ben kulunu kabûl eyle diye ilticâ ve tazarru’ edince, hazret-i Fahr-i Enbiyâ “sallal- lahü teâlâ aleyhi ve sellem” kabûl buyurdu. Gece ile berâber, mah [ay] ve keyvan [zuhâl yıldızı] gibi yola çıkdılar. Sıddîk “ra- dıyallahü teâlâ anh” o Resûl-i Rabbil âlemîn hazretlerini sakı- nıp, kâh ardına, kâh önüne, kâh sağına ve kâh soluna geçer ve kâh, mubârek ayağı parmakları üzerine basardı. Düşmânlar iz- lemesin diye. Bu esnâda Habîb-i Hudâ hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, “Yâ Ebâ Bekr, ne ızdırâb çekersin. Kendi nefsin için mi korkarsın.” Cevâb buyurdular ki, (hâşâ, sümme hâşâ ki, Ebû Bekr bu yolda kendi cânını sakınıp, kayırsın.) Ve lâkin, yâ Resûlallah! Mubâ- rek cesedinin bir kılına halel gelir diye, korkarım ki, benim gibi binlerce kimsenin başı düşse yeridir. Sen din serâyının mi’mârı- sın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, “Üzülme, Al- lahü teâlâ bizimledir!” buyurdu. Mağaraya geldiler. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Bir mikdâr sabr edin. O mağaraya ben kulun gireyim. Yılan, akreb cinsinden nesne var ise, zararı Ebû Bekre olsun! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” izin verdi. Mağara içine girince, ne kadar mahlûkat var ise, târûmâr olup, herbiri deliğine girdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sırtından mubârek gömleğini çıkarıp, parça-parça edip, parçalar ile, o deliklerin temâmını tı- kadı. O deliklerden biri açık kaldı. Ona parça yetişmedi. O de- liğe de, ayağının tabanını iyice tıkadı. O büyük sultâna, şimdi se’âdet ile, içeri buyurun diye hitâb eyledi. İki cihân serveri de, Besmele söyliyerek, mağara içine girdi. Sabâha kadar orada kaldılar. Sabâh oldu. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” gömleğini arkasında göremeyince, sebebini sordular. Haz- ret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, yâ Resûlallah! Yolunda, gömleğimi yırtıp, akrep ve yılan deliklerini tıkayıp, şerlerini def’ eyledim; dedikde, Resûl-i ekrem “sallallahü aley- hi ve sellem”, (Allahım! Ebû Bekri, kıyâmet günü, benim dere- cemde, benimle berâber bulundur!) buyurdu.

Dokuzuncu Menâkıb: Nakl edilmişdir ki, bu esnâda Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” mubârek yüzlerinde değişiklik gö- rüp, süâl etdikde, meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Mağarada

– 13 –

olan delikleri birbir tıkayıp, lâkin, cübbe parçası bir deliğe yet- medi. O delik de açık kalmasın diye tabanımı dayamışdım. Bir yılan, birkaç def’a tabanımı sokdu. Ayağımı delikden çekmeğe korkdum ki, o yılan delikden dışarı çıkıp, zât-ı şerîfine bir elem verip, ızdırâb eder, diye cevâb verdi. Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” onunla benim aramı aç, bırak çıksın buyur- du. O an Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” mubârek ayağını delikden çekdi. İçeriden görünüşü hüzn ve gam veren zehirli bir yılan çıkdı. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”: Ey utanmaz yılan! Benim mağara arkadaşımı ve esrârıma vâkıf ola- nı, Allahü teâlâdan korkup, benden hayâ etmedin mi, ayağını sokarak eziyyet etdin, diyerek hitâb edip, azarlayınca, yılan ce- vâba kâdir olup, dedi ki, yâ Habîbi rahmân! Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sâdece insanlar değildir. Belki hayvân zümresinden kuşlar, yılanlar, karıncalar, cemâline âşık- dır. Hattâ ben kulun, birçok yaşlı, gözü nemli, kendi cinsimiz olan büyüklerimizden yüksek vasflarınızı dinleyip, ışık saçan yüzünüzü görmeğe müştak ve hayrân ve kendinden geçmiş, şaş- kın şeklde ağlıyarak, mâl ve mülkümü terk edip, âşık divânen olmuşdum. Bu mağarayı şereflendireceğini öğrenmişdim. Onun için nice zemândan berî, bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz de- meyip, yolunuzu bekliyordum. Böylece, sizin buraya teşrîfiniz ile, ayrılık acısına ve içimdeki derde merhem edeyim. Çünki, en mes’ûd bir zemânda, bu karanlık mağarada, arkadaşın [mağara- ya girince], sabâh güneşi gibi zâhir olup, devlet güneşim doğdu. Ammâ ne var ki, arkadaşın yine perde oldu. Bu sebeble, korku ve hayâ ben kulundan kalkıp, zarûrî olarak, bu küstahlık ben- den vâkı’ oldu; diye özr dileyince, Seyyid-üs-sekaleyn, dünyâ ve âhıretde bulunanların şefâ’atcisi, yılanın küstâhâne özrünü ka- bûl etdi. Hazret-i Ebû Bekrin yarasına, mubârek ağızlarının su- yundan sürdü. O ânda acısı şifâ buldu.

Onuncu Menâkıb: O mağarada bir müddet kaldılar. Orada Ebû Bekr “radıyallahü anh” hazretleri aşırı derecede susadı. Harâreti had safhâya gelince, Sultân-ı Enbiyâya arz etdi. Bu- yurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Dışarıya çık. Mağaranın önünden akan nehrden murâdınca [doyasıya] iç. Yüksek emrleri üzerine dışarı çıkıp, gördü ki, bir ırmak akar. Kardan soğuk ve hem be- yâz. Baldan tatlı ve kokusu miskden güzel. Arzû etdiği kadar

içip, geri geldikde, dedi ki: Yâ Resûlallah! Bu ne hayât suyudur ki, bu dağın başında hâsıl olmuş ve yaratılanlardan bir fert gör- müş değildir. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” bu- yurdu: Allahü teâlâ hazretleri Cennet ırmağı ile vazîfeli olan meleğe, tâ Cennet-i firdevsden; akarsuyu getirip, bu mağara önünde akıtsın ve Ebû Bekr-i Sıddîk kulu, ondan murâdınca iç- sin diye emr etdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâ- lâ anh” bu sözleri işitdiği zemân çok neşelenip, dedi ki, babam ve anam sana fedâ olsun. Ebû Bekrin Hak sübhânehü ve teâlâ katında bu kadar mertebesi var mıdır ki, onun için, Mekke da- ğında, Cennetden ırmak akıtır. Hazret-i şefî’ül müznibîn Mu- hammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Evet, yâ Ebâ Bekr, Allahü teâlâ hazretleri katında dahâ ziyâde kadrin vardır. Beni hak Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sana buğz eden kimseler Cennete giremezler. Onla- rın yetmiş yıl kadar ameli olsa da!) buyurdular.

Onbirinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağaranın tava- nında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, Yâ Resûlal- lah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden be- ri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde [Kur’ân-ı kerîminde], (Allahü teâlâ- nın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuş- dur. Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki, yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin; dedi. Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, haz- ret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr “radıyallahü anh” sevinip, ileri vardı. Dedi ki, Ey mubârek kuş! Allahü teâ- lâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içece- ğin nedir. O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düş- dü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini iste-

mem. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me’mûr oldun ise, söyle. Kuş dedi. Ma’lû- mun olsun ki, hazret-i Âdem aleyhisselâm yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni halk etdi [yaratdı]. Yi- yeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân bi- risini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söyle- rim; kanarım. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: O ke- lime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum ze- mân, sana buğz edene la’net ederim; tok olurum. Susuz oldu- ğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bu- nu işitip, ağladı. Ümmetinden ba’zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.

Onikinci Menâkıb: Rivâyet olunur ki, hazret-i Resûl-i ekre- min amcası Ebû Tâlib hakkında bu âyet-i kerîme nâzil oldu. (Şübhesiz ki sen istediğin kimseyi hidâyete kavuşduramazsın. Ve lâkin, Allahü teâlâ dilediğini hidâyete kavuşdurur.) Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” o mahalde hâzır idi. Cebrâîl- den o da işitip, o bir zemân, kendinden geçdi. Sâlibî şöyle de- mişdir: Hazret-i Cebrâîlden vahyi, Ebû Bekr-i Sıddîkdan “radı- yallahü anh” gayri kimse işitmemişdir.

Onüçüncü Menâkıb: Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sel- lem” buyurmuşlardır ki, mi’râc gecesi, kardeşim Cebrâîle süâl etdim ki, kıyâmet gününde, ümmetimin cümlesine süâl olunur mu. Cevâb verdi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem! Ümmetinin cümlesine hesâb vardır. Lâkin, Ebû Bekre yokdur. Ona kıyâmet gününde yürü sen hesâbsız Cennete var; denilir. O ise, dünyâda beni sevenler, benimle berâber Cenne- te girmeyince, ben Cennete girmem, der.

Ondördüncü Menâkıb: İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî “rahmetul- lahi aleyh” yazmışdır. Birgün sultân-ı kevneyn ve Resûl-i seka- leyn ve habîb-i Rabbilâlemîn Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine bir gümüş yüzük hediyye ge- tirdiler. Hazret-i Ebû Bekre verdi. Yâ Atîk. Var, bunu bir ku- yumcuya götür. Üzerine (Lâ ilâhe illallah), kazısın [ya’nî yaz- sın], buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr yüzüğü alıp, kuyumcuya gö- türdü. Dedi ki, bu yüzüğün üzerine (Lâ ilâhe illallah, Muham- medün Resûlullah) nakş eyle. Bunu Sultân-ı Enbiyâ emr etme-

mişdi. Lâkin, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Alla- hü teâlânın ism-i şerîfinden, hazret-i Habîbi ekremin ism-i şerî- fi ayrı olmasını lâyık görmedi. Onun için, kuyumcuya böyle ıs- marladı. Kuyumcu da, emr-i şerîfleri mûcibince yüzüğün kaşı üzerine kazıyıp, tekrâr, Ebû Bekre teslîm eyledi. Onlar da mu- bârek yüzüğü eline alıp, Fahr-i kâinâta getirirken, Allahü teâlâ hazretleri, azamet ve kibriyâsı ile, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâ- ma emr eyledi ki, yâ Cebrâîl! Acele yetiş. Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekrin adını yaz. Çünki, Ebû Bekr, benim ism-i şerîfim- den Habîbimin isminin ayrı olmasını lâyık görmedi. Ben de lâ- yık görmedim ki, Habîbimin isminden, Ebû Bekrin ismi ayrı ol- sun. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm derhâl yetişip, mubârek yü- zük Ebû Bekrin elinde iken ve haberi yok iken, yüzüğün üzeri- ne, hazret-i Ebû Bekrin ism-i şerîfini kazıdı. Sonra Ebû Bekr hazretleri o mubârek yüzüğü, sultân-ı Enbiyâya teslîm eyledi. Fahr-i kâinât hazretleri, yüzüğün kaşına nazar edip [bakıp], gördü ki, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekr-i Sıddîk) kazılmış. Fahr-i kâinât, bunun hikmeti nedir, di- ye tefekküre vardı. Ondan sonra Ebû Bekre süâl etdi ki, yâ Sıd- dîk. Bu yüzüğün kaşına yalnız Lâ ilâhe illallah kazdır, diye si- pâriş olunmuş idi. Sen ziyâde kazdırmışsın. Sebebi nedir. Haz- ret-i Sıddîk hicâbından [utancından] mubârek başından ayağı- na varıncaya kadar terledi. Dahâ cevâb vermeden hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hak sübhâ- nehü ve teâlâ hazretleri sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekrin kendi adının yüzüğün kaşında yazıldığından haberi yok- dur. Ben kazdırdım. Habîbim bundan dolayı huzûrsuz olmasın. Zîrâ Ebû Bekrin eline yüzüğü verdiğin vakt, yalnız Lâ ilâhe il- lallah kazdır, demişdin. Ebû Bekr benim ism-i şerîfimden, Ha- bîbimin ismi ayrı olmağı lâyık görmeyip, kendisi kuyumcuya kazdırdı. Ya’nî, Ebû Bekr senin adını, benim adımdan ayırma- dı. Ben de senin adından Ebû Bekrin adının ayrı olmasını revâ görmedim. Onun için, Cebrâîle emr edip, gönderdim. Senin adının yanına Ebû Bekrin adını yazdı. Şimdi, eğer âkıl-u dânâ (akllı ve ilm sâhibi) isen, hazret-i Ebû Bekrin, dergâh-ı izzetde ne denli mertebesi olduğunu bundan fehm eyle. Ayrıca, hak- kında bu kadar âyet-i kerîme nâzil olmuş ve hadîs-i şerîfler ri- vâyet olunmuşdur.

Onbeşinci Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâ-

lâ aleyhi ve sellem” buyurur ki, arasat meydânında, Hak sübhâ- nehü ve teâlâ emr eyler ki, Cennetden mahşer yerine sarı yâ- kutdan bir taht getirirler. Eni ve uzunluğu yirmi mil mikdârı olur. Ondan sonra, o tahtın sağ tarafına bir taht dahâ koyarlar. Eni ve uzunluğu bunun misâli olur. Ondan sonra sol tarafına ak gümüşden bir taht dahâ koyarlar. Eni ve uzunluğu bunlar gibi- dir. Ondan sonra, sarı yâkutdan taht üzerine Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” oturur. Sağ tarafında olan altından taht üzerine bir güzel melek oturur. Sol tarafında olan gümüş taht üzerine de bir melek oturur. Sonra, sağ tarafında oturan melek, ayak üzere durup, yüksek ses ile seslenir ki, yâ mahşer meydâ- nındaki müslimânlar. Agâh olun ki, Cennet hazînedârı Rıdvân benim. Allahü teâlâ bana emr eyler ki, yâ Rıdvân! Cennet ka- pılarının anahtârlarını al. Habîbim Muhammed Mustafâ “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine götür ve benim selâ- mımı söyle. Habîbim kimden râzı ise, hesâbsız ve azâbsız Cen- nete alıp git. Ben de Cennetin anahtârlarını alıp, Habîbi Ekre- me “sallallahü aleyhi ve sellem” götürürüm. Allahü teâlânın emr-i şerîfi mûcibince ahvâli arz ederim. Server-i Enbiyâ buyu- rur ki; yâ Rıdvân! Anahtârları Ebû Bekre götür. Zîrâ, ben üm- metimin günâhkârlarının şefâ’atiyle vazîfeliyim. Bu hizmeti Ebû Bekr görsün. Bilmiş olunuz ki, hazret-i Ebû Bekre Cenne- tin anahtârlarını teslîm ederim ve de emrine mutî’ olurum. Her kimden ki, Ebû Bekr râzıdır, Cennete alıp, giderim. Kimden hoşnûd değildir, Cennete koymam; der. Ondan sonra sol taraf- da gümüş taht üzerine oturan Melek ayak üzerine durup, sesle- nir ki, Cehennem hazînedârı Mâlik benim. Allahü teâlâ hazret- leri bana hitâb eyler ki, yâ Mâlik! Cehennem kapılarının anah- târlarını habîbim Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine götür ve benden selâm söyle. Her kim- den ki, Habîbim hoşnûd değildir; Cehenneme alıp, götüresin. Ben de Cehennem kapılarının anahtârlarını alıp, Sultân-ı Enbi- yâya götürürüm. Allahü teâlâ hazretlerinin emr-i şerîfi üzere ahvâli açıklarım. Hazret-i Fahr-i kevneyn “sallallahü teâlâ aley- hi ve sellem” buyurur ki, “Yâ Mâlik! Âsî ümmetin ahvâli ile meşgûlüm. Hemen anahtârları Ebû Bekre teslîm eyle. Bu hiz- meti onlar görsünler. Şimdi uyanık olun ki, Cehennemin anah- târlarını hazret-i Ebû Bekre teslîm ederim. Ben de emr-i şerîf- lerine mutî’ olurum. Her kimden ki Ebû Bekr-i Sıddîk memnûn

– 18 –

ve râzı değildir. Süâlsiz ve hesâbsız, Allahü teâlânın emri ile Ce- henneme alıp-götürürüm.

Onaltıncı Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”, hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muh- terem ve habîb-i mükerremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” huzûr-ı şerîflerinde, se’âdetle otururlarken; bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, ya- kışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba’zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se’âdetle ve devletle yerinden kalkıp, git- di. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Sultân-ı Enbiyâ- nın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki: Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, sükût buyurup [su- sup], birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir. Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i saka- leyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Alla- hü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gi- dip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la’înin olduğu yerde, ben durmam. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş ko- yar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân dü- şünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çı- karıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mu- bârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat’î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.

Onyedinci Menâkıb: Birgün Fahr-i kevneyn ve Resûl-i saka- leyn habîb-i Rabbilâlemîn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Âişe-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ” evlerine teş- rîf buyurdu. Buyurdu ki, yâ Âişe-i Sıddîka. Hiç yiyecekden bir nesnen var mıdır. Hazret-i Âişe latîfe ile dedi ki, Sultânım, bu ge- ce yatdığınız yerde, niçin tedârik etmediniz. [Oradan almadınız.]

– 19 –

Fahr-i kâinâtın mubârek gönüllerine bu hoş gelmedi. Huzûrsuz olup, odadan çıkdılar. Hazret-i Âişe, koşdu. Mubârek eteğine ya- pışdı; alakoyup, yapdığı latîfeden afv dilemek istedi. Sultân-ı En- biyâ mubârek eteğini çekip, dışarı çıkdı. Hazret-i Âişe anladı ki, Fahr-i âlem hazretleri incindi. Hemen başını secdeye koyup, Al- lahü teâlâ hazretlerine yalvarmağa başladı. Dedi ki: Yâ Rabbî! Benim şefî’im [hâlime acıyıp afv edecek] sensin. Senden başka benim hâlime acıyıp, yardım edecek yokdur. Allahü teâlâ hazret- lerine hem yalvarır ve hem mubârek gözlerinin yaşı ırmak gibi akar idi. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri kemâl-i lütfundan, nihâyetsiz ihsânından, hazret-i Âişenin düâsını kabûl edip, haz- ret-i Cebrâîl aleyhisselâmı, Habîb-i Mükerrem hazretlerine gön- derdi. Sultân-ı Enbiyâ bir ayağını mescidin içine koyup ve diğer ayağını da koymadan, hazret-i Cebrâîl yetişip, dedi ki, yâ Mu- hammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Mescide girme ki, izn yokdur. Fahr-i kâinât hazretleri dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Sebebi nedir. Hazret-i Cebrâîl dedi: Hazret-i Âişenin gözü ırmak gibi akar. Hak Sübhânehü ve teâlâ der ki, varıp, Âişenin hâtırını tesellî edesin. Sultân-ı kevneyn, se’âdetle, hazret-i Âişenin evine geldi. Hazret-i Âişe karşılayıp, Sultân-ı kâinâtın mubârek ayağı- nın tozuna yüzünü sürüp, afv diledi. Resûlullah “sallallahü aley- hi ve sellem” afv buyurdu. Allahü tebâreke ve teâlâ, hazret-i Cebrâîle emr etdi ki, Habîbim ile Âişeyi ben araya girip, barışdır- dım. İkrâm da bizden olsun. Var Cennet ni’metlerinin çeşidlerin- den getirip, hazret-i Fahr-i âlem ile, hazret-i Âişenin önlerine koy. Sonra, Cebrâîl aleyhisselâm Cennetden ni’met getirip, önle- rine koydu. Hazret-i Âişe, bir lokma hazret-i Sultân-ı Enbiyânın mubârek ağzına koyardı ve bir lokma kendi yir idi. İki lokma ka- lınca, Fahr-i âlem buyurdu ki, yâ Âişe! Bu iki lokmayı baban Ebû Bekr için alıkoy. Zîrâ Sultân-ı kâinâtın Ebû Bekre o mertebe mu- habbeti vardı ki, bir lokmayı onsuz yimezdi. Bir an dahî onsuz ol- mazdı. Ebû Bekr-i Sıddîkın bu ni’metlerden hisse almamış olma- sını revâ görmedi. Onun için hazret-i Âişeye buyurdu ki, iki lok- mayı alakoysun. Bu esnâda kapı çalındı. Server-i Enbiyâ dedi ki, yâ Âişe! kapıya gelen Ebû Bekrdir. İçeri gelsin. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Habîb-i mükerrem hazretlerinin, huzûr-ı âlîlerine yüz sürdükde, buyurdular ki, yâ Sıddîk! Bu iki lokma Cennet ta’âmlarındandır. Size hisse ayırdık. Hazret-i Ebû Bekr bu iki lokmayı eline alıp, birini Fahr-i kâinâta ve birini haz-

– 20 –

ret-i Âişeye verdi. Sultân-ı kevnevn buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Niçin bu iki lokmayı kendin yimedin, bize verdin. Cevâb buyur- dular ki, yâ Habîballah! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gay- ri Allah yokdur. Sizin yidiğiniz bana kendim yimemden bin kat dahâ hayrlı gelir. Hazret-i Ebû Bekrin Fahr-i âlem hazretlerine bu kadar kuvvetli muhabbeti vardı. Fahr-i âlem hazretleri de ne mertebe riâyet edip, severlerdi ki, Cennet ni’metini Ebû Bekr-i Sıddîka hisse alıkoymayınca yalnız yimedi. Fahr-i âlem hazretle- ri bir ân Ebû Bekrsiz olmazdı ve her ne vakt Sultân-ı kâinât haz- retlerine buluşmak murâd-ı şerîfleri olsa, mülâkat ederler idi [gö- rüşürlerdi]. Server-i Enbiyâ, her ne müşâvere etmek isteseler, hazret-i Ebû Bekr ile ederdi. Hiçbir zemân Ebû Bekrden huzûr- suz olup, incinmedi. O dâimâ Sultân-ı kâinâtın emrine mutî’ ve itâ’at ederdi. Aksine bir şey olmamışdır. Belki, mubârek hâtırla- rına bile gelmemişdir.

Onsekizinci Menâkıb: Hazret-i Fahr-i Enbiyâ Habîb-i Hüdâ Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyu- rur ki, Allahü teâlâ, yerleri ve gökleri, ve arş-ı azîm ile kürsîyi ve levh ve kalemi ve Cennet ve Cehennemi ve insanları ve cin- nîleri halk etmezden evvel, benim rûhum ile Ebû Bekrin rûhu- nu güvercin sûretinde halk edip, aşk meydânında uçun diye emr eyledi. İleri uçup gideniniz Muhammed olsun, geride kalanınız Ebû Bekr olsun, buyurdu. Böylece ikimiz uçduk. Ben Ebû Bekrden, şehâdet parmak ile yanında olan orta parmak arasın- daki fark kadar ileri geçdim. Hazret-i Ebû Bekr, bu izzet ve bu şerefi, hep Habîbullah hurmetine bulmuşdur. Zîrâ hâlis ve muhlis dostu ve yâr-i gârı idi. [Mağara arkadaşı idi.]

Ondokuzuncu Menâkıb: (İrşâd-üs-sıddîk) kitâbının sâhibi zikr etmişdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” buyurdu ki, (Ebû Bekrin îmânı diğer mü’minlerin îmânı ile ölçülse, Ebû Bekrin îmânı ağır gelir.) Bir rivâyetde buyur- muşdur ki, (Rü’yâmda gördüm ki, kıyâmet kopmuş. Mahşerde terâzî kurulmuş. Bütün mü’minlerin îmânı tartıldı. Ebû Bekrin îmânı cümle ümmetin îmânından ağır geldi.)

Yirminci Menâkıb: Yine aynı kitâbda, ya’nî (İrşâd-üs-sıd- dîk) kitâbında bildirilmişdir. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâ- lâ anh” rivâyet eder: Birgün gördüm ki, Server-i Enbiyâ “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “ra-

– 21 –

dıyallahü anh” ile müsâfehâ edip, buyurdu ki, müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr. Hak Sübhânehü ve teâlâ, bütün mahlûkla- ra, umûmî olarak, tecellî eder. Ammâ, sana husûsî olarak tecel- lî eder. Nakl edilmişdir ki, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâ- lâ anh” rivâyet etmişdir: Câhiliyye zemânında bir gün, bir bü- yük ağacın altında otururken, bir dal başıma eğildi. Bir ses gel- di ki, yakın zemânda, Kâ’be-i şerîfede, Benî Hâşîmden, Abdül- muttalib oğullarından Muhammed adlı bir Peygamber zuhûr etse gerek. Böyle büyük ve şanlı Peygamber dahâ gelmemişdir ve de gelmiyecekdir. Hâtem-ül-enbiyâdır. Sen herkesden evvel Onun dînine gireceksin. Ona senden yakın kimse olmıyacak- dır. Ben de ağaca dedim ki, o Peygamber meydâna çıkdığı vakt bana haber ver. O ağaç ile anlaşdık. Ne zemân ki Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine Peygamber ol- duğu bildirildi, o ağaçdan ses geldi ki, ey Ebû Kuhâfe oğlu. Müjdeler olsun sana, o Peygamber zuhûr etdi. O vakt, hâzır ol, gayret eyle ki, onunla karşılaşıp dînine giresin ki, senden evvel onun dînine kimse girmez. Sabâhleyin sevinç ile kalkıp, Fahr-i âlem hazretlerinin basdığı toprağa yüz sürmek niyyeti ile gider- ken, Sultân-ı Enbiyâya rastgeldim. Bundan sonrası anlatılmış idi.

Yirmibirinci Menâkıb: Birgün Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mescidde oturmuş idi. Cebrâîl aleyhisse- lâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ, hazret-i Cebrâîl ile söyleşirdi. Eshâb- ı kirâm mescide gelip, Seyyid-i kâinâtı meşgûl görüp, bildiler ki, hazret-i Cebrâîl ile söyleşir. Sükût edip, oturdular. O sırada haz- ret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” içeri girip, selâm verip, yerine oturdu. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” gelip, selâm ve- rip, yerine oturdu. Sonra Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ge- lip, selâm verdikde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm ayak üzerine kalkdı. Sultân-ı Enbiyâ hazretleri de ayak üzerine kalkdı. Es- hâb-ı kirâm, Server-i kâinâtı ayak üzere kalkdığını görüp, hepsi ayağa kalkıp, hayret etdiler. Zîrâ Fahr-i âlem, Eshâb-ı güzînden kimseye ayak üzerine kalkmamışdır. Sonra bu husûsu, hazret-i Resûl-i ekremden sordular. Buyurdular ki: Ebû Bekr-i Sıddîk mescide girip, selâm verdiği zemân, Cebrâîl aleyhisselâm Ebû Bekr-i Sıddîka ta’zîm için ayak üzerine kalkdı. Ben de ayak üze- rine kalkdım. Sonra, yâ kardeşim Cebrâîl, Ebû Bekre ne için ta’zîm etdiniz, diye sordum. Dedi ki: Yâ Resûlallah! Ebû Bekre

– 22 –

ta’zîm bana vâcibdir. Zîrâ Ebû Bekr benim hocamdır. Ben sor- dum, neden dolayı hocandır. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki: Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Hak Sübhânehü ve teâlâ, Âdem aleyhisselâtü vesselâmı yaratdığı zemân, meleklere, hazret-i Âdeme secde ediniz, diye emr etdi. Benim hâtırıma gel- di ki, secde etmiyeyim. Ben ondan efdalim. Zîrâ ki, o balçıkdan yaratılmışdır, dedim. Bunun üzerine olmağa niyyet eyledim. O zemân ki, Ebû Bekrin rûhu arş altında nûrdan bir kubbe [köşk] içinde idi. Köşkün kapısı açıldı, Ebû Bekrin rûhu çıkdı. Bana de- di ki, yâ Cebrâîl secde eyle. Sakın muhâlefet etme. Bunu üç ker- re tekrârladı. Arkama üç kerre eliyle vurdu. O sırada kalbimden kibr ve enâniyyet ve inâd gitdi. Âdeme secde eyledim. Benden kibr ve enâniyyet, iblîse intikâl edip, Âdeme secde etmedi. Ebe- dî tard edilip, mel’ûn oldu ve ben de ebedî se’âdete kavuşdum. Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ebû Bekr bu şekl- de bana hoca olmuşdur, dedi.

Yirmiikinci Menâkıb: Birgün, hazret-i Fahr-i kâinâtın hu- zûr-u şerîflerinde, Cebrâîl aleyhisselâm bir tarafda oturur idi. Hazret-i Sultân-ı Enbiyâya, Cebrâîl aleyhisselâm geldiği zemân eshâb-ı güzînin hepsi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ayak üzere dururlar idi. Fekat, hazret-i Ebû Bekr oturur idi. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” istigrâkda iken [ma’ne- vî dalmış hâlde iken] hazret-i Cebrâîl ile, hazret-i Ebû Bekr işâ- retleşip, birbirlerine bakışıp, tebessüm etdiler. Fahr-i âlem haz- retleri, hazret-i Cebrâîlin hazret-i Ebû Bekr ile işâretleşdiğini görüp, hazret-i Cebrâîle dedi ki: yâ kardeşim Cebrâîl. Ebû Bekr ile olan mu’âmelenize sebeb nedir. Hazret-i Cebrâîl dedi ki: yâ Resûlallah! Birşey yokdur. Fahr-i âlem hazretleri tekrâr sordu- lar. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ, yeri ve göğü, arşı, kürsî, Cennet ve Cehennemi yaratmazdan evvel, Cebrâîl nâmında yetmişbin melek yaratmış idi. Allahü teâlâ bunlara süâl ederdi ki, siz kimsiniz? Ben kimim? Bunlar cevâb vermemekle cümlesini helâk etdi. Sonra beni yaratıp, bana da süâl edince, ben de cevâb vermeyip, ben kulunu helâk etmek üzere iken, hazret-i Ebû Bekrin rûhu yanıma gelip, sen Hâlıksın, ben senin bir za’îf mahlûkunum, diye cevâb vermem için bana ta’lîm eyledi. Yâ Resûlallah! O Allah hakkı için ki, Ondan gay- ri Allah yokdur. Ben hazret-i Ebû Bekrin azâdlısıyım, dedi.

– 23 –

Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâ- lâ anh” islâma geldiği vaktde, Hak Sübhânehü ve teâlâ aşkına ve Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” aşkına, seksenbin altın fakîrlere sadaka eyledi. Kırkbin altın gizli, kırkbin altın açıkdan vermişdi. O hâle geldi ki, giyecek elbisesi kalmamış idi. Sonra eski bir mutâf [keçi kılından dokunmuş elbise] eline geç- di. Mubârek arkasına aldı. Sonra nemâz vakti gelince, o mutâfı arkasına alıp, nemâz kılardı. Nemâz vakti hâricinde mubârek göğsüne kadar tennûr [tandır] içine girer. Arkasına mutâfı alır- dı. Bu hâl üzere üçgün se’âdethânesinde [evinde] oturup, Habî- bullah hazretlerinin huzûr-u se’âdetlerine gidemedi. Dördüncü gün oldukda, hazret-i Fahr-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, sabâh nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek arkasını mih- râba verip, sahâbe-i kirâm hazretlerine teveccüh edip, buyurdu- lar ki: Üç gündür, Ebû Bekr-i Sıddîk mescide gelmedi. Acabâ mubârek hâtır-ı şerîfi nasıldır. Varalım, mubârek hâtırını sora- lım; diye söylerken, mubârek arkasına bir siyâh mutâf giymiş olarak Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Hazret-i Resûlullah, Cebrâîl aleyhisselâmı bu hâlde görünce, mubârek şekli değişdi. Yâ kar- deşim Cebrâîl; bu ne hâldir, diye sordu. Hazret-i Cebrâîl, dedi ki, yâ Resûlallah! Ma’lûmunuz olsun ki, yedi kat gökde, arş ve kürsîde olan bütün melekler, bütün Kerûbîyûn böyle mutâf giy- diler. Hazret-i Resûl-i ekrem, bu işin aslı nedir, yâ kardeşim, ba- na açıkla, dedi. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Ebû Bekr, Allahü teâlânın aşkına ve senin dînin uğruna seksen- bin altın sadaka verdi. Kırk bini gizli ve kırkbini açıkdan. Şimdi giyecek elbisesi kalmadığı için, üç günden beri mescide onun için gelemedi. Nemâzı evinde kıldı. Yâ Resûlallah! Hak Sübhânehü ve teâlâ sana selâm edip ve buyurdu ki, hazret-i Ebû Bekre esvâb [elbise] göndersin. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ, Eshâb-ı güzîne bakıp, dedi ki, her kimin, bir fazla kaftanı varsa, Ebû Bekre versin ki, ben sevineyim. Hak Sübhânehü ve teâlâ karşılığında nice nice se- vâblar ve dereceler versin. Benimle firdevs-i a’lâda komşu olsun. Eshâb-ı kirâmın hepsi, aradılar. Hiçbirisinde bulunmadı. Buluna- mayınca; bir sahâbî varıp, bir başka kimsede bir hırka buldu. Hazret-i Ebû Bekre gönderdi. Hazret-i Ebû Bekr o sahâbîye düâlar edip, o kaftanı giydi. Hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” mubârek ayaklarının tozuna yüz sürmeden, ya’nî yanına gelmeden hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm yetişdi. De-

– 24 –

di ki: Yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Allahü teâlâ sana selâm eder. Buyurdu ki, bütün sahâbîler ile Ebû Bek- ri ta’zîm ve tekrîm ile karşılayasın. Ondan sonra, server-i Enbiyâ, hazret-i Ebû Bekre karşı çıkıp, müsâfehâ etdi. Cenâb-ı Hakka müteveccih olup, düâlar etdi. Sonra bütün sahâbîler Ebû Bekr ile müsâfehâ etdiler. Gönülden Ebû Bekre düâlar eylediler “rıdvâ- nullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Yirmidördüncü Menâkıb: Bundan sonra, yukarıdakilere ilâ- ve olarak, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Hak Sübhânehü ve teâlâ sa- na selâm eder. Buyurur ki, Ebû Bekr kuluma benden selâm söyle! Bu fakîr hâliyle benden râzımıdır; sor? Hazret-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr hazretlerine haber gönderip, beyân buyurduklarında; hazret-i Ebû Bekr, inleyip, bağırarak, feryâd ederek, dedi ki: “Ebû Bekr kimdir ki, kim oluyor ki, Rabbimden râzı olmıyayım. Ben herşeyi yaratan Rabbimden râzıyım, râzıyım”.

Yirmibeşinci Menâkıb: (Misbâh) kitâbında anlatılmakdadır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki; bir gün Resûl-i ek- rem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize, askeri donatmak için, sadaka getirin diye, emr etdiler. Benim malımın çok olduğu bir zemân idi. Gönlümden geçdi ki, her zemânda, kardeşim Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sadaka husûsunda hepimizden faz- la sadaka verirdi. Ammâ bu def’a ben ondan fazla vereyim diye, malımın yarısını götürdüm. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, yâ Ömer! Ehl-i beytine [ev halkına] ne alı- koydun. Dedim ki, yâ Resûlallah! Bu kadarını [ya’nî yarısını] alı- koydum. Bu sırada Ebû Bekr “radıyallahü anh” cümle malını ge- tirip, koydu. Hazret-i Fahr-i Enbiyâ buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Ehl-i beytine [ev halkına] ne alıkoydun? Ebû Bekr, yâ Resûlal- lah! Ehlime Allahü teâlâyı ve Resûlünü alıkoydum, deyince, (iki- nizin arasındaki fark, cevâbınız arasında olan fark gibidir) buyur- dular. Ondan sonra, Ebû Bekr-i Sıddîkın her bir işde, önüne geç- me ümmidimi kesdim. Rivâyet edilir ki, o zemân, hazret-i Resû- lullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sadaka getirin diye emr edince, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” cümle malını ve giyeceklerini, sadaka verip, bir hırka giydi. O zemân Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Server-i Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel-

– 25 –

lem” gördü ki, Cebrâîl aleyhisselâm hırka giymiş. Ba’zı rivâyetde gelmişdir ki, bir gün hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine bir dilenci gelip, Allah için birşey verin dedik- de, vermeye birşeyi bulunmayıp, sırtındaki gömleği, kapı arka- sından dilenciye verdi. Kendisi bir eski şal örtündü. İbâdetle meş- gûl oldu. Allahü teâlânın emri ile Cebrâîl aleyhisselâm üzerine bir şal bürünüp, hazret-i Habîbullahın huzûruna geldi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” dedi ki, yâ kardeşim Cebrâ- îl! Bu ne hâldir. Seni bu hâl üzere hiç görmemişdim. Yâ Muham- med “sallallahü aleyhi ve sellem”! Benim bu şekle girdiğimi acâ- ib karşılama, ki Hak Sübhânehü ve teâlâ bütün gök meleklerine bu sûrete girmeğe emr eylemişdir. Çünki, Ebû Bekr-i Sıddîk “ra- dıyallahü anh” şimdi bu şekldedir.

Yirmialtıncı Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr ile Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anhümâ”, ikisi berâber giderken, bir dar yo- la geldiler. Ebüdderdâ önde, Ebû Bekr arkada, o darlıkda yü- rürken, o sırada, Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” karşıdan, parlak bir ay gibi, göründü. Hazret-i Ebüdderdâ, haz- ret-i Ebû Bekrin önüne geçmiş görünce hazret-i Fahr-i kâinât huzûrsuz olup, Ebüdderdâya hitâb eylediler ki, yâ Ebüdderdâ! Niçin Ebû Bekrin önünce yürürsün. Bilmez misin ki, Ebû Bekr senden evveldir. Senden büyük olan kimsenin önünde gitmek edebi terk değil midir. Hazret-i Ebüdderdâ hatâsını anlayıp, tevbe ve istigfâr eyledi. Şimdi ey mü’minler! Hazret-i Ebüdder- dâ gibi bir zât, bir ân hazret-i Ebû Bekrin önüne geçince, haz- ret-i Resûl-i ekrem huzûrsuz oldu. Fikr edin, ya’nî düşünün. Ayrı i’tikâd üzere olanlardan Allahü teâlâ korusun!

Yirmiyedinci Menâkıb: Birgün sahâbe-i güzînden “rıdvâ- nullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ba’zıları Fahr-i kâinâtın “sallal- lahü teâlâ aleyhi ve sellem” yüksek huzûrlarına varıp, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü anh” şikâyet eylediler. Dediler ki, yâ Resûlallah! Hazret-i Ebû Bekr bir oda içine girip, ciğer ke- babını yalnız yir. Kokusunu duyarız. Lâkin bizi da’vet eylemez. Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Bir dahâ böyle yapdığı vakt, bana haber veriniz; evine varalım.” Birgün yine hazret-i Ebû Bekr, bir odaya girdiğinde, ciğer ke- babının kokusunu duyan Sahâbîler, ciğer kebabı yir diyerek, varıp, haber verdiklerinde, Server-i Enbiyâ hazretleri, derhâl

– 26 –

kalkıp, hazret-i Ebû Bekrin olduğu odaya gitdi. İçeri girdikde, gördü ki, ne ateş var; ne kebab. Sonra süâl etdi ki, yâ Ebâ Bekr! Ciğer kebabını yalnız yir imişsin; revâ mıdır. Ebû Bekr dedi ki, yâ Resûlallah! Hâşâ ki ben ciğer kebabını yalnız yiye- yim. Pişen kendi ciğerimdir. Hayr-ül-beşer “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, sebebini sordular. Ebû Bekr “radıyallahü anh” cevâb verdi ki, yâ Habîballah! Dâimâ hâtırıma gelir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ bana islâm dînini müyesser eyledi. Ve Habîbinin dostlarından eyledi. Husûsî olarak bütün sahâbe-i kirâm içinde bu şeklde şöhret buldum. Kıyâmet gününde; aca- bâ ahvâlim ne olur. Allahü teâlânın huzûrunda bu iltifâtı ve bu riâyeti [bu ni’metlerin şükrünü yerine getirir miyim] tekmîl eder miyim diye korkudan ciğerim kebab gibi pişdiğinin sebe- bi budur. Hemen o sâat Cebrâîl aleyhisselâm gelip; hazret-i Ebû Bekrin hakkında nice müjdeler getirdi. Ondan sonra Es- hâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” muhabbetleri bir iken bin kat fazla oldu.

Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün mescid-i şerîfinde, Eshâb-ı gü- zîn arasında, oturuyordu. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ hazretlerine buyurdular ki, Ebû Bekrin bir sâ- at ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar. Hazret-i Resûl-i ek- rem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bunlara cevâb verme- yip, hazret-i Bilâle emr etdi ki var, Ebû Bekri da’vet eyle. Haz- ret-i Bilâl, emri tâat kabûl edip, Ebû Bekrin kapısını çaldı. De- di ki, Ebû Bekr hazretlerini Sultân-ı kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çağırır. Hemen o sâat hazret-i Ebû Bekr “ra- dıyallahü anh” yerinden kalkıp, Server-i kâinâtın bulunduğu yere gitdi. Sultân-ı kâinât karşılayıp, Ebû Bekr hazretlerini ya- nına aldı. Sonra süâl eyledi ki, yâ Sıddîk, hâlâ ne amel üzerin- de idin. Cevâb verdiler ki, yâ Habîballah! Hâtırıma şöyle geldi ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ iki ev halk etdi. Birinin adı Cennet ve birinin adı Cehennem. Elbette takdîr yerini bulup, ikisini de dolduracakdır. Birini yaramaz kulları ile, birini sâlih kulları ile. Yâ Resûlallah! Dedim ki, yâ Rabbî! Bu za’îf kulunun bedeni- ni büyültüp, Cehenneme koy ki, benim bedenim ile Cehennem dolsun. Senin emrin yerini bulsun. Bütün âlem, Cehennem korkusundan halâs olsun. Ondan sonra Eshâb-ı güzîn hazret-i

Ebû Bekrin böyle düâsına ve yüksek himmetlerine hayrân olup, cümlesi hayr düâ etdiler “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ec- ma’în”.

Yirmidokuzuncu Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” bir husûs için, birbiriyle münâzea etdiler [çekişdiler]. Hattâ, hazret-i Ebû Bekr hazret-i Ömere bir mikdâr sert olarak söyledi. Biraz durdukdan sonra, hazret-i Ebû Bekr pişmân olup, hazret-i Ömerden özrler diledi. Hazret-i Ömer iltifât etmedi. Se’âdethânelerine [evine] gitdi. Hazret-i Ebû Bekr gördü ki, hazret-i Ömer afv etmedi. Bu üzüntü ile, hazret-i Habîbullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrlarına vardı. Habîb-i ekrem gördü ki, hazret-i Ebû Bekrin şekli değişmiş. Mubârek derisinde değişiklik var. Süâl buyurdu- lar ki, yâ Sıddîk sana ne oldu ki, böyle üzüntülüsün. Hazret-i Ebû Bekrin gözlerinden yaş akıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Bir husûs için hazret-i Ömer ile münâzea edip, bir mikdâr gadab ile, söylemişdim. Onun için hâtırı kırılmış [gücenmiş]. Sonra ha- tâmı bilip, afv diledim. Kabûl eylemedi. Yâ Resûlallah, huzûru- nuza geldim. Benim hâlim nice olur. Kıyâmet gününde eğer Ömer yakama yapışırsa, bana inâyet, hâlime rahm eyle; deyip ağladı. Hazret-i Fahri âlem üç kerre düâ eyledi ki, yâ Rabbî! Ebû Bekrin bütün günâhlarını afv eyle; Ömerin bile. [ya’nî haz- ret-i Ömerin günâhını da afv eyle!] Meğer hazret-i Ömer “radı- yallahü teâlâ anh” de hazret-i Ebû Bekrin ricâsını kabûl etme- diğine pişmân olmuşdu. Hazret-i Ebû Bekrin evleri tarafına git- di. Kapının önüne gelip, hazret-i Ebû Bekri sordu. Habîb-i ek- rem hazretlerine gitdi diye cevâb verdiler. Hazret-i Ömer de varıp, Server-i kâinâtın huzûr-ı şerîflerine yüz sürdükde, gördü ki, bir tarafda hazret-i Ebû Bekr oturur. Bir tarafında hazret-i Ebüdderdâ oturur. Ondan sonra Habîb-i ekrem hazretleri bu- yurdular ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizlere Peygamber gönderdi. Cümleniz tekzîb etdiniz [inanmadınız]. Ammâ Ebû Bekr-i Sıddîk tasdîk eyledi. Cân ve baş ve bütün mal ve menâl ile, ehliyle ve iyâliyle benim uğrumda kalben kı- yâm gösterip, bir ân ayrılmadı. Neden Ebû Bekrin kıymetini bilmeyip, rencîde edersiniz. İnsâf mıdır. Bilmez misiniz ki, Ebû Bekre olan riâyet ve hurmet bizedir. Onun hâtırını gözetmek, bizim hâtırımızı gözetmek gibidir. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” bu [azarlama şeklindeki] kelâmı işitdikden sonra, kalkıp,

Ebû Bekr tarafına gidip, hazret-i Ebû Bekr de karşılayıp, birbi- riyle müsâfeha edip, özr dilediler.

Otuzuncu Menâkıb: Ebûl Ferec el Cevherî, Hasen Basrîden rivâyet eder. O da îmâm-ı Hasen bin Alîden “radıyallahü anhü- mâ” rivâyet eder. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” bir gün hutbe okuyup, halkı gazâ ve cihâda teşvîk etdi. Bir şahs ayak üzere kalkıp, dedi ki, yâ imâm! Bana fî sebîlillah cihâdın ve ga- zâların sevâbından haber ver. Hazret-i Alî buyurdular ki, bir gün Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile gazâya gidiyorduk. Senin benden süâl etdiğin gibi, ben de hazret-i Resûl-i ekremden süâl etdim; dedim ki, yâ Resûlallah! Bize gazâ ve cihâdın sevâbından haber ver. Hazret-i Server-i kâinât buyurdular ki: Bir kavm gazâya niyyet eylese, Hak Süb- hânehü ve teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna berat ya- zar. Kaç kişi sefer için hâzırlansa, Allahü teâlâ onlar ile melek- lere öğünüp, buyurur ki, görün, benim kullarımı, benim yolum- da gazâya hâzırlanırlar. Ehline ve evlâdına vedâ’ eylerken, evi ve dıvârları onlar için ağlar. Ve günâhlarından temizlenip, ana- dan doğmuş gibi olurlar. Yılanın, derisinden çıkdığı gibi olurlar. Hak Sübhânehü ve teâlâ her adıma kırk bin melek verir. Dört tarafından hıfz ederler. İşledikleri her hasene ve her sevâb iki kat yazılır. Ona bin âbid ibâdeti sevâbı yazılır. Öyle âbid ki, bin yıl ibâdet etmiş olur. Harbe gitmek üzere yola girdiği zemân, Hak Sübhânehü ve teâlâ o kadar sevâb verir ki, dünyâdaki bü- tün insanlar kâtib olsalar, onun hesâbında âciz olurlar. Düşmâ- na karşı olup da, harbe başlasalar, melekler onları çevirip, üzer- lerine durup, nusret ve zafer için, düâ ederler. Arşın altından bir melek, (El-cennetü tahte zılâl-issuyuf) ya’nî Cennet kılıçların gölgesi altındadır diye, nidâ edip, çağırır. Kılınç dokunup, her şehîd olana, sıcak günde soğuk su içmiş gibi, lezzetli gelir. Her kılınç darbesi yiyip, atından yere düşmezden evvel, Hak teâlâ hûrî gönderir. Sağından ve solundan yetişip, müjde verirler. Hak Sübhânehü ve teâlânın onun için, Cennetde hâzır eylediği kerâ- mâtı (ikrâmları) ve sevâbı haber verirler ve müjdelerler. Ondan sonra yere düşse, bir ses gelip, der ki, “Merhâbâ ey temiz rûh! Temiz bedeninden çıkdın. Müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâ senin için Cennetinde o kadar sevâb ve ecrler ve mülk ve ni’met- ler hâzırlamışdır ki, ne gözler görmüşdür, ne kulaklar işitmişdir.

Ne de kimsenin hâtırına gelmişdir. Hazret-i Resûl-i Ekrem “sal- lallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, Allahü teâlâ o şehîd hak- kında buyurdu ki, onun ehline ve evlâdına halîfeyim. Her kim onu râzı eder, beni râzı eder. Her kim onu incitir, beni incitir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, şehîdlerin rûhlarını yeşil kuşların kursağına koymuşdur. Cennete girip, yemişlerinden yirler. Şehîde Cennet-ül firdevsde yetmiş kasr verirler. Her iki kasrın arası San’a ile Tehâme arası mesâfe kadardır. O kasrların nûru şark ve garb [doğu-batı] arasını doldurur. Her kasrın yet- miş kapısı vardır. Altındandır. Her kapıda perde asılmışdır. Ka- pının üstünde bir köşk vardır. Her bir köşkün içinde yetmiş ça- dır vardır. Her çadırda yetmiş kanepe [serîr] vardır. Her serîrin ayakları inciden ve yâkutdan ve zeberceddendir. Her serîr üze- rinde kırk döşek vardır. Her döşeğin yüksekliği kırk arşındır. Her döşekde bir hûrî ayn ve her hûrî aynın kırk câriyesi vardır. Başlarında inciden tâclar ve boyunlarında mendiller ve ellerin- de murassa leğen ve ibrik tutarlar. Hazret-i Resûlullah “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” yemîn edip, buyurdu ki, kıyâmet gü- nünde, şehîdler yerlerinden kalkıp, mahşer yerine gelirken, yol- larında Enbiyâ aleyhimüsselâm olur. Onlar geldikde, ayak üze- rine kalkarlar. Şehîdler gelip, mücevherlerle süslü kürsîler üze- rine otururlar. Her şehîd evlâdından ve ehlinden ve akrabâsın- dan ve ahvâl ve ahbâbından yetmişbin kişiye şefâ’at edecekdir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” der ki; hazret-i Server-i En- biyâ bunu böyle buyurdular.

Nevfel “radıyallahü anh” derler bir yiğit, iki oğlunu ve hâ- tununu yanında getirip dedi ki, Yâ Resûlallah “sallallahü aley- hi ve sellem”! Ben düâ edeyim, Siz âmîn deyiniz. Böylece dü- âm kabûl olsun. Hazret-i Server-i âlem, buyurdular ki, Sen söy- le, ben âmîn diyeyim. Nevfel “radıyallahü anh” el kaldırıp, de- di ki: Yâ Rabbel âlemîn! Nevfel kuluna şehâdet müyesser ey- le. Bu iki oğlunu yetîm eyle. Vâlidelerini dul eyle. Ondan son- ra varıp, silâhını kuşanıp, atına binip, düşmâna karşı çıkdı. Bir- çok kimseyi öldürüp, sonunda atını düşürdüler. Sonra kendini şehîd etdiler. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” der ki, ben gelip Fahr-i kâinât hazretlerine Nevfelin şehâdetini bil- dirdim. Dedim ki, Allahü teâlâ gazânı Nevfel ile mubârek et- sin. Nevfel şehîd olup, kana bulanıp, yatar. Hazret-i Resûl-i ek-

– 30 –

rem ve Nebiyyi muhteremin mubârek gözleri yaş ile doldu. Sonra oradaki Eshâb-ı kirâm ile berâber geldiler. Sa’d bin Ebî Vakkas ok atıp, müşrikleri Nevfelin yanından dağıtdı. Resûlul- lah hazretleri gelip, başını dizi üzerine alıp, buyurdu ki: Allahü teâlâ sana rahmet etsin; yâ Nevfel! Şübhe yokdur ki, Hak Süb- hânehü ve teâlâ yarın kıyâmet gününde, nidâ edip, buyurur. Sen Arşın altından çıkarsın. Başın sağ elinde olur. Damarların- dan kan akar. Kokusu miskden güzel kokar. Süâlsiz, hesâbsız Cennete gidersin. Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerine buyurdular. Örtü getirdiler. Sarıp, defn etdiler. Sonra Resûlul- lah hazretleri, kalkıp parmaklarının üzerinde yürür idi. Sonra süâl etdiler. O Resûl-i Hüdâ “sallallahü aleyhi ve sellem” bu- yurdular ki; Beni Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Nevfel üzerine o kadar melek nâzil oldu ki, melek- lerin çokluğundan ayağımı basacak yer bulamazdım. Bir melek gelip, kanadını ayağım altına döşedi. Ona basdım. Gazâ temâm olunca; hazret-i Resûl-i müctebâ “sallallahü aleyhi ve sellem”, hergün varıp, Nevfelin kabrini ziyâret ederdi.

Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder ki, sa- yısız ganîmetler ile; gazâdan döndük. Mensûr, muzaffer olarak, Medîne-i münevvereye yöneldik. Medîneye yaklaşdıkda; Medîne halkı hazret-i Resûl-i Ekremi karşılamaya çıkıp, hâtunlar ve kız- lar, def çalar, şi’r okur, hazret-i Serveri medh ve senâ ederler idi. Tebessüm edip; Ensârın hâtunları ne iyidir, derler idi. Ansızın Nevfelin hâtunu iki oğlu ile gelip, Server-i kâinât hazretlerine se- lâm verip, üzengilerine yüz sürüp, gazânız mubârek olsun, dedik- den sonra, dedi ki, yâ Resûlallah, Nevfelin hâli ne oldu. Hazret-i Fahr-i âlemin mubârek gözlerinden yaş revân olup, yanında olan- lar da ağladılar. Zübeyr bin Avvâm, Server-i kâinâtın “sallallahü aleyhi ve sellem” üzengisi yakınında yürürdü. Ona buyurdu ki, yâ Zübeyr! Yürü. Nevfelin haberini hâtununa söylemeye kim daya- nabilir ki, ben söyliyeyim. Mubârek eli ile ardına işâret edip, geç- di, gitdi. Ondan sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Ona da hâtun varıp dedi. Yâ Betûlün [hazret-i Fâtımânın] zevci. Nevfel ne oldu. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” ağlayıp, ya- nındakiler de ağladılar. Ammâr bin Yâser yanında yürür idi. Ona dedi ki; Nevfelin haberini hâtununa nasıl söyliyebilirim. Eli ile ar- dına işâret etdi; geçdi. Ondan sonra hazret-i Osmân “radıyallahü

– 31 –

teâlâ anh” geldi. Hâtun Ona varıp, sordu. Hazret-i Osmân ağla- yıp, yanında olanlar da ağladılar. O da eliyle işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Hâtun ona da varıp sordu. Hazret-i Ömer de cevâb vermeyip, ge- riye işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra Ebû Bekr-i Sıddîk “ra- dıyallahü teâlâ anh” geldi. Mû’az bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Ben hazret-i Ebû Bekrin, rikâbında [üzengisi karşı- sında] yürürdüm. Bana bakıp, tebessüm ederdi. Zübeyrden gayri geride kimse de kalmamışdı. Çünki, hâtun onlara da sordu. O yâr-i gârı Mustafâ [ya’nî Resûlün mağara arkadaşı], yüksek sırla- rın kaynağı olan Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” mu- bârek sakalını avucuna alıp, gönlü perîşân olarak, parmağını dişi- ne dokundurup, Hak sübhânehü ve teâlâ dergâhına teveccüh edip, dedi ki; yâ Rabbî! Bir gönül ki, yıkmakdan Habîbi ekremîn sakındı. Hazret-i Alî, hazret-i Osmân, hazret-i Ömer kaçındılar. Ben müşkil durumda kaldım. Eğer ifşâ edersem, ya’nî Nevfelin şehâdet haberini verirsem, Habîbine muhâlefet etmiş olurum. Eğer geri kaldı, geliyor desem, yalan söylerim. Doğru söylesem hâtırı [gönlü] yıkılır. Doğru söylemesem din yıkılır. Gönülden de- di ki, yâ Rabbî! Bana da bir söz ilhâm eyle; yâ müşkilimi sen çöz ki, miskînenin gönlü tesellî olsun deyip, Hakka bağlanıp, dergâha yüz tutup, (Yâ ALLAH) deyince, o ânda yaydan ok çıkar gibi, kı- lıncı elinde Nevfel sür’atle gelip, hazret-i Ebû Bekre selâm verdi. (Buyur) yâ Sıddîk, beni mi istersin, dedi. Mubârek elini açıp, Alî- ye “radıyallahü anh”, sonra Sahâbe-i güzîne yetişdi ve selâm ver- di. Bunlar bu hâli görüp, dehşet içinde kalıp, atlarından düşeyaz- dılar.

Zübeyr bin Avvâm hazretleri der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin âdet-i şerîfleri idi ki, sefer- den geldikde, mescide varıp, iki rek’at nemâz kılardı. Sefere git- miyenler gelip, selâm verip, tebrîk ederlerdi. Yine mescide var- dı. Otururken kapıda kalabalık oldu. Kalabalığı gördüler. Nev- fel içeri girip, selâm verdi. Resûl-i ekrem hazretleri Nevfeli kar- şılayıp, selâmını alıp, yerine oturtdukdan sonra, kendileri de oturdu. Buyurdu ki, sübhânallah! Bu bir âyetdir ki, Hak teâlâ açıkladı. Acabâ kimin eliyle zâhir oldu; derken, o ânda hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü teâ- lâ anh” der ki: Gözüm ile gördüm ve kulağım ile işitdim. Başın-

– 32 –

da Cebrâîlin imâmesi vardı. Yâ Muhammed! Şükr secdesi eyle ki, ümmetinde Allahü teâlâ, hazret-i Îsâ aleyhissalâtü vesselâm gibi, ölüyü dirilten kimse yaratdı. Allahü teâlâ sana selâm eder. Buyurur ki, benim Habîbim, eğer senin mağara arkadaşın Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” sakalı avucunda iken, bir ker- re dahâ (Yâ ALLAH) demiş olaydı, izzim-celâlim hakkı için, bütün şehîdleri, diriltirdim. Yâ Muhammed! Ebû Bekr kuluma söyle ki, ben ondan râzıyım. O da benden râzımıdır. Onun sö- zünü doğru çıkarmak için, Nevfeli diriltdim. Zîrâ o câhiliyye dö- neminde yalan söylememişdir. Bunun üzerine, Server-i Âlem, Ebû Bekrin sakalını öpüp, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâmın ver- diği müjde haberini söyleyip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekr! Hak- dır ve lâyıkdır ki, Allahü teâlâ sana ikrâm etmişdir. Şükrler ol- sun o Allahü teâlâ hazretlerine ki, ben dünyâdan ayrılmadan evvel, ümmetimde hazret-i Îsâ aleyhisselâm gibi, Allahü teâlâ- nın izniyle ölüyü dirilten kimse yaratdı. Ondan sonra Ebû Bekr hazretleri imâmesini çıkarıp, başını açıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hazretinden utanırım. Yoksa imâmemi [sarığımı] Cehennem ateşinin üzerine koyardım. Cehennemin ateşini ümmetinin bü- yük günâh işleyenlerinden men’ ederdim. Ondan sonra Nevfel nice yıllar ömr sürdü. Evvelki oğullarından gayri iki oğlu dahâ oldu. Sonra Yemâme cenginde şehîd oldu.

Ba’zı rivâyetde hanımı söylenmeyip, fakîr bir annesi olduğu söylenmişdir. Nevfel, silâhını kuşanıp, atına binip, muhârebeye katılmak üzere geldi. Annesi, ağlıya ağlıya feryâd ederek, Fahr-i kâinâta gelip, dedi ki: Yâ Habîballah! Benim gözümün yaşına merhamet eyle. Hayâtımda, görür gözüm ve tutan elim budur. Bundan gayri sığınacağım yokdur. Gâyet garîb ve fakî- rim. Benim oğlum gençdir. Harb ahvâlinden haberi yokdur. Naz ile büyümüşdür. Soğuğa ve sıcağa dayanamaz. Ben zelîl ka- lırım. Kimse benim hâlimi bilmez. Hazret-i Resûl-i ekrem o fa- kîrin göz yaşına acıdı. O civâna dedi ki, oğlum, ben sana kefîl olayım ki, gazâ sevâbını kazanasın. Şehîdlik mertebesine erişe- sin. Dertli annenin rızâsını gözet. Bunun yaşlılığı vaktinde, göz yaşını akıtdırma. Bu garîb bize şefâ’ate gelmiş iken, ayrılık ate- şiyle yakma. İbâdet meydânının pîri, ağlıyarak; Yâ Resûlallah! Beni men’ etme. İhtiyârım elde değildir. Hak yoluna gönlüm cân ve baş oynamak [koymak] diler. Nihâyet anneme bir düâ

edin ki, düânız sâyesinde, önce ona Allahü teâlâ sabr ihsân et- sin. Bunun üzerine Resûl-i ekrem Nevfelin vâlidesine dedi ki, gel bu yiğidi hayrlı yolundan men’ etme. Çileli annesi, Sultân-ı kâinâtın emrine muhâlefet etmedi. Dedi ki, Yâ Resûlallah! Oğlum, nev resîddir, Sefer ahvâlini bilmez ammâ, sana ısmar- ladım. Her hâlini gözetesin. Fahr-i âlem hazretleri, Allahü te- âlânın izni ile olur, buyurdu. Bir rivâyetde sâlim ve ganîmetler- le dönünce, annesi Resûl-i ekremin huzûruna varıp, o hidâyet şemsi nûr-i nübüvvet ile etrâfı aydınlatıp, sürûr ile geldiler. Fa- kîr kadın rikâb-ı hümâyûna yüz sürüp, iştiyakla, oğlunu sordu. O şefkat deryâsı, musîbet [kötü] haberi vermekle gönlü kırılır endîşesi ile çekinip, hüsn-i edeble cevâb verip, dedi ki, geride kaldı. Gelenlerden süâl edesin. O derd sâhibi [Nevfelin anne- si] bekledi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” se’âdetle gel- dikde, süâl etdi. Buyurdular ki, Habîbullahdan süâl etmedin mi? Miskîne [fakîr kadın] dedi ki, süâl etdim. Böyle cevâb bu- yurdular. Hazret-i Mürtedâ bildi ki, hazret-i Risâlet penâh, bu- nun gönlünü kırmamak için, musîbet haberini vermemişler. Sultân-ı kevneyne muhâlif söylemeyip, aynı şeklde cevâb verdi- ler. Sonra da hazret-i Osmân, hazret-i Ömer, böylece hazret-i Ebû Bekre erişdi “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Otuzbirinci Menâkıb: Hazret-i Bilâl-i Habeşî “radıyallahü teâlâ anh” bir kâfirin kölesi idi. Lâkin hazret-i Fahr-i âlemin mubârek ayağının toprağına yüz sürüp; kalbden müslimân ol- muşdu. Bir büyük kilise vardı. İçindeki putlara hizmet için, kâ- firler bir köylü ta’yin etmişlerdi. Birgün hazret-i Bilâl, o kiliseyi tenhâ buldu. İçeri girip, putların yüzlerini kirletdi. Acele ile dı- şarı çıkarken o hizmetci köylü, hazret-i Bilâl ile karşılaşıp, içeri girdi. Putları bu hâlde görünce, feryâd ederek, kâfirlerin otur- dukları yere doğru varıp, hazret-i Bilâlden şikâyet etdi. Putları- na yapılan durumu bunlara bildirince, kâfirler Bilâlin efendisi üzerine gitdiler. Bir kölenin, bizim putlarımıza böyle ihânet et- mesi uygun mudur. Elbette bu kulun [kölenin] hakkından gel- mek gerekdir; dediler. Efendisi de bunlara dedi ki; mâdem ki benim kölem böyle küstâhlık yapdı. Size verdim. Ne yapmak is- terseniz, öyle yapın. Onlar da Bilâli aldılar. Sıcak kum üzerine çıplak olarak koyup, mubârek karnı üzerine taş koydular. Son- ra iki ellerini ve iki ayağını bağladılar. Dediler ki, tâ ki hazret-i

Muhammedin dîninden dönmeyince seni bundan kurtarmayız. Bunun altında kalırsın. Hazret-i Bilâl bu taşın altında (Yâ Ehad) ismi şerîfini söylerdi. Allahü teâlânın hikmeti, Server-i Enbiyâ yoldan geçerken, hazret-i Bilâli bu azâbda yatar gördü. Hem de dili ile (Yâ Ehad) ismi şerîfini söyler. Hazret-i Fahr-i Kevneyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, buyurdu ki: (Yâ Ehad) ismi şerîfi seni kurtarır. Ondan sonra, se’âdetle devlethâ- nelerine gitdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” haz- ret-i Habîb-i Ekrem ve Nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, ayağının tozuna yüz sürdü [ya’nî yanlarına vardı]. Hazret-i Bilâlin ahvâlini Ebû Bekr haz- retlerine anlatıp, buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Bilâli kâfir elin- den, sen kurtarırsın. Yoksa bir başka kimse kurtaramaz. Zîrâ Ebû Bekr hazretlerinin dâimâ âdet-i şerîfleri bu idi ki, kâfirle- rin arasında yürürdü. Bir müslimân esîr görse, hesâbsız para ve- rip, satın alırdı. Aldığı gibi, Hak Sübhânehü ve teâlâ yoluna ve Habîb-i Ekrem aşkına azâd ederdi. Yine âdet-i şerîflerine binâ- en kâfirler arasına gitdi. Konuşma esnâsında, onlara dedi ki, Bi- lâle böyle azâb etmekden size ne fâide vardır. Gelin bana satın. Onlar dediler ki, biz Bilâli dünyâ ağırlığı akça da versen satma- yız. Eğer Âmir adındaki kölen ile değişdirirsen olur. O Âmir, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sebebiyle, kıyâssız mal edin- mişdi. Metâ’ından, yâdigârından, davarından gayri nakid onbin filori vardı. Hazret-i Ebû Bekr derdi ki, yâ Âmir! Müslimân ol, bütün mâl ile azâd ol. Yanımda, kardeşim olasın. Mel’ûn râzı olmayıp, islâm dînini kabûl etmez idi. Müslimân olmadığı için, hazret-i Ebû Bekr de, huzûrsuz olup, azâd etmezdi. Ondan son- ra kâfirler dediler ki, kölen Âmir ile Bilâli değişiriz. Ebû Bekr hazretlerine gâyet hoş gelip, sevindiğinden, Âmiri, bütün malı ve davarı ile, hazret-i Bilâl için size verdim, deyince, kâfirler de, hazret-i Ebû Bekri aldatdık. Bu kadar mal ve Âmir gibi köle al- dık diye sevindiler. Bilâl için olanlardan mel’ûnların haberleri yok idi. Yoksa hazret-i Ebû Bekrin bütün malını isterlerdi. O da Allah hakkı için acımayıp, sâdece sultân-ı Kâinâtın emr-i şe- rîfleri yerine gelsin diye, verirdi. Ondan sonra hazret-i Ebû Bekr, Bilâl hazretlerini, evvelâ taşın altından kurtarıp, elini eli- ne alıp, hazret-i Habîb-i Ekremin huzûr-ı âlilerine getirip, ayak üzerine durup, buyurdular ki, yâ Resûlallah! Bilâli Allahü teâ- lâ aşkına bugün azâd eyledim. Fahr-i âlem hazretleri çok sevi-

nip, hazret-i Ebû Bekre düâlar etdi. O anda hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, hazret-i Ebû Bekr hakkında, meâl-i şerîfi, (O ateşden Ebû Bekr “radıyallahü anh” gibi, ziyâde müttekî olan sakınıp, kurtulur ki, Allahü teâlâ yanında temiz ve va’dine nâil olmak için, malını Allah yolunda hayrâta sarf eder) olan, Leyl sûresi 17 ve 18.ci âyet-i kerîmelerini getirdi.

Otuzikinci Menâkıb: Birgün hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” mescidde oturuyorlardı. Bir kimse mescide girip, Server-i kâinât hazretleri ile, hazret-i Ebû Bekre selâm verdi. Sonra hazret-i Alîyi görünce, gâyet mahzûn olup, yüzü sarardı. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” o kim- senin bu hâline bakıp, te’accüb eyledi [hayret etdi]. Nemâz kıl- dıkdan sonra, hazret-i Alîye süâl eyledi ki, yâ Alî, bu kimse mescide girip, seni gördükde, gâyet elem çekip, mahzûn oldu. Benzi sarardı gitdi, hikmeti nedir? Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, bu kimse bana yirmibin akçe borçludur. Onun için elem çekdi. Hazret-i Ebû Bekr o kimseyi çağırıp, de- di ki, hazret-i Alîye borcun olan yirmi bin akçeyi niçin vermez- sin. Dedi ki; yâ Sıddîk! Allah hakkı için kudretim yokdur, ki ve- reyim. Yoksa bir gün te’hîr etmezdim. Hazret-i Ebû Bekr, Kur’ân-ı azîme riâyetinden ve kemâli sehâvetinden [ya’nî ke- mâl derecede cömertliğinden] o kimseye dedi ki, eğer sûre-i Fâ- tihayı yarısına kadar okuyup, sevâbını bana bağışlar isen, bor- cunu ben öderim. O kimse de kabûl edip, güzel ses ile Fâtihayı yarısına kadar okudu. Yine hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki, eğer temâmını okursan, yirmibin akça dahâ vereyim. O kimse Fâti- ha sûresinin temâmını okuyup, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” da kırkbin akçeyi temâm verdi. Hem de az verdim diye özrler diledi. İşte Kur’ân-ı azîme ve Furkân-ı kerîme o ser- ver ve bütün Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ec- ma’în” böyle ta’zîm ve tekrîm ederlerdi. Şimdiki zemâne adam- ları ise, Kur’ân-ı kerîmin bir cüz’ine bir akçe veyâ iki akçe ta’yîn ederler. Bu iş ile güzel derdlenirler. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden ve Habîbullah hazretlerinden utanmadan, bu vakfı edersin ve eğer hayr ederim diye kasd edersen, belki hay- rından zararı fazla olur. Akllı olan kimse, buna râzı olmaz. Sul- tân Süleymân zemânında, Pervîz efendi derler bir kâdîasker vardı. Sâlih ve mütedeyyin ve müstekîm kimse idi. Birgün Bur-

sa kâdîsı bir arz gönderir. Mevzû’u bu ki, bir müslimân bir gü- ne dört akçe ayırmış. Günde bir kerre İnnâ a’tayna sûresini okuyup, sevâbını rûhuna bağışlıyalar. Pervîz efendi merhûm, bu arzı eline alıp, yanında bulunan müslimânlara gösterip, dedi ki, işte sahîh vakf. Bu vakf sâhibi, Kur’ân-ı azîmüşşânın bir mik- dâr kadrini bilmiş. Allahü teâlâ rahmet eylesin! Kur’ân-ı kerî- min tam kadrini bilmek, nerede müyesser olur. Ammâ hele hâ- line göre riâyet etmesine gayret eylemiş.

Otuzüçüncü Menâkıb: (Mesâbîh-i şerîf)de, sadaka bâbı fas- lında, hazret-i Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” nakl olunmuşdur. Server-i kâinât aleyhi efdalissalevât hazretleri bu- yurmuşlardır ki, bir kimse eşyâdan bir çift şeyi sadaka etse, fî- sebîlillah Cennet kapılarından da’vet olunur. Cennet için kapı- lar vardır. Her kim ki nemâz ehlindendir, nemâz kapısından da’vet olunur. Her kim ki cihâd ehlindendir, cihâd kapısından da’vet olunur. Her kimse ki sadaka ehlindendir, sadaka kapı- sından da’vet olunur. Her kimse ki oruc ehlindendir, reyyân ka- pısından da’vet olunur. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, yâ Resûlallah! Bu kapıların herbirinden çağrılanlara bir müşkilât yokdur. Lâkin, bu kapıların hepsinden çağrılan kimse var mıdır. Hazret-i Resûl-i Ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Evet ümîd ederim ki, sen o kimselerden olursun.) Bu hadîs-i şerîf, sahîh hadîs-i şerîfler- dendir. (Buhârî) ve (Müslim)de vardır. Müslim şerhinde beyân olunmuşdur ki, hadîs-i şerîfde bir çift sadaka etse, buyurdular. Bir çiftden murâd nedir. Ba’zıları iki at, iki köle, iki devedir de- di. Ba’zıları dedi ki, altın ile gümüş, yâ dirhem ile elbise, her- hangi iki şey olarak açıklanmışdır. Müslim şerhinde beyân olunmuş ki, hadîs-i şerîfde Cennet kapılarının, dörtden fazlası- nı beyân buyurmadılar. Hem nasıl olduğunu da açıklamadılar. Lâkin ma’lûmdur ki, Cennetin sekiz kapısı vardır. Dört kapısı- nın biri Tevbe kapısıdır. Biri gadabına hâkim olanlar ve insan- ları afv edenler kapısıdır. Biri rızâ gösterenler kapısıdır. Biri Eymen kapısıdır. Buhârî şârihi beyân etmiş ki, bir kimse bu hasletlerden bir haslet sâhibi olsa, o haslet kapısından çağrılsa, o kimseye bir müşkilât olmaz. Zîrâ, murâd Cennete girmekdir. Lâkin cümle kapılardan çağrılmak, ikrâmdır. İstediğinden gir- meğe serbestdir. Hangisinden istersen oradan gir, demekdir.

– 37 –

Zîrâ cümlesinden girmek muhâldir. Lâkin, adı geçen şerhde de- mişdir ki, ben derim, ihtimâl var ki, Cennet bir kal’a gibidir ki, onu sekiz sur ihâta eder [çevirir]. Ba’zısı ba’zısından içeri, her bir surun kapısı vardır. O kapıdan çağrılan o iki sûrun arasında kalır. İkinci kapıdan çağrılan, ikinci ile üçüncü arasında kalır. Tâ sekizinci kapıdan çağrılan Cennetin ortasına dâhil olmuş olur.

Otuzdördüncü Menâkıb: Yine adı geçen kitâbda [Mesâbîh- de] o bâbda, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerin- den, o hadîs-i şerîfin akabinde rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Bugün sizin içinizde oruclu olan var mıdır?) Hazret-i Ebû Bekr cevâb ver- diler ki, Ben orucluyum. Server-i âlem yine buyurdular ki, (Siz- den bugün kim cenâze hizmetinde bulundu.) Hazret-i Ebû Bekr cevâb verdiler ki, Ben bulundum. Mefhar-ı mevcûdât yi- ne süâl buyurdular ki, (Sizden bugün, bir fakîre kim yiyecek verdi.) Hazret-i Ebû Bekr, cevâb verdiler ki, Ben verdim. Yine Seyyid-i veled-i âdem süâl etdiler ki, (Sizden bugün, kim hasta ziyâretine gitdi.) Hazret-i Ebû Bekr cevâb verip, Ben gitdim, dedi. Bunun üzerine Resûl-i rabbil âlemin, buyurdular ki, (Bu hasletler bir kimsede bir arada olunca, o kimse Cennete girer.) Müslim şerhinde açıklanmışdır ki, Cennete girmekden murâd, hesâbsız ve kötü ameller üzerine olan cezâları görmeden Cen- nete dâhil olmakdır. Aslında sâdece îmân, Allahü teâlânın mer- hameti ile Cennete girmeğe sebebdir.

Otuzbeşinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i şerîf)de, kerâmetin sahîh olması bâbında beyân olunmuşdur. Abdürrahmân bin Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anhümâ” haber vermişler. Es- hâb-ı Soffa, fukarâ kimseler idi. Resûl-i ekrem “sallallahü aley- hi ve sellem” buyurdular ki, her kimin yanında iki kimseye ye- tecek kadar yiyeceği var ise, Eshâb-ı Soffadan aç olan bir kimse götürsün. Hazret-i Ebû Bekr üç kimseyi da’vet etdi. Resûl-i ek- rem “sallallahü aleyhi ve sellem” on kimse aldı. Hazret-i Ebû Bekrin âdet-i şerîfleri o idi ki, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda beklerdi. Berâber yatsıyı kı- larlar idi. Sonra se’âdethânelerine [evlerine] giderlerdi. O âdet- lerine binâen o üç kimseyi se’âdethânelerine gönderip, kendile- ri beklediler. Geceden bir mikdâr geçdikden sonra, se’âdethâ-

– 38 –

nelerine teşrîf buyurdular. Temîz hanımları, hazret-i Ebû Bekre söyledi ki, müsâfirlerinizin yanına gelmekden ne şey size mâni’ oldu. Hazret-i Ebû Bekr buyurdular ki, dahâ yemek vermediniz mi. Muhterem haremleri, cevâb verdiler ki, yemek verdik. Lâ- kin, kendileri Ebû Bekr gelmeyince yimeyiz, sabr ederiz, deyip, yimediler. Ebû Bekr, gadaba gelip, yemîn etdi ki, o yiyecekden ebedî yimem. Hâtunları da yimemeğe yemîn etdiler. Müsâfirler de yemîn etdiler ki, yimeyeler. Hemen Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, bu birbirine uymamak bize şeytândan- dır. Sonra yiyeceği götürüp, ortaya koyup, kendileri yimeğe baş- ladılar. Misâfirler de yimeğe başladılar. Bir lokma alırlardı. Onun yerine bir lokma meydâna gelirdi. Hazret-i Ebû Bekr “ra- dıyallahü teâlâ anh” yiyeceğin bu fazlalaşmasını görüp muhte- rem zevceleri Ümm-i Reyhâneye süâl buyurdular ki, bu yiyece- ğin hâli nedir. Onlar da buyurdular ki, gözümün nûru hakkı için, (Murâd-ı şerîfleri hazret-i Resûl-i ekrem hakkı için demek idi) bu yiyecek, evvelki hâlinin üç katı olmuşdur. Aslını bilemem de- di. Müsâfirler de doyuncaya kadar yiyip, hazret-i Resûl-i ekre- min huzûrlarına da gönderdiler. Böyle rivâyet olunmuş ki, Re- sûl-i ekrem hazretleri de, o yiyecekden yidiler.

Otuzaltıncı Menâkıb: Yine Muhyissünne imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Mesâbîh-i şerîf)inde nakl etmişdir. Hazret-i Ebû Hüreyrenin “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdi- ği hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular: (Bize her ni’meti veren ve iyilik eden kimseye karşılığını verdik. Ebû Bekrin iyilik ve ikrâmının kar- şılığını veremedik. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kıyâ- metde ona karşılığını verir. Ebû Bekrin malının fâide verdiği gibi, bir kimsenin malı bana fâide vermedi. Eğer ben halîl [dost] ittihâz edici olsa idim [edinse idim], Ebû Bekri dost edi- nirdim. Lâkin bilmiş olun, sizin sâhibiniz, Allahü teâlâ hazret- lerinin dostudur.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu- yurdular ki, Ebû Bekr bizim seyyidimiz, hayrlımızdır ki, Ha- bîb-i Ekrem hazretlerine cümlemizden sevgilidir.

Otuzyedinci Menâkıb: Rivâyet olundu ki, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” bütün mal ve mülkünü fîsebilillah sada- ka verip, bir hırka ile evinde otururken, bir kimse gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ebû Bekr dışarı çıkıp, kapıda duran kimdir diye

– 39 –

bakdı. Ne istersin, dedi. O kimse, yâ Ebâ Bekr! Onikibin akça borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak vermem lâ- zım. Şimdi, lutf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni kurtar, dedi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ mis- kin, görmez misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allahü teâ- lâ yoluna verdim. Hattâ arkamdaki elbisemi de bir fakîre ver- dim. Şimdi bir hırka giyip, oturuyorum. Mal ve giyecek kalma- dı. Senin borcunu nereden ödeyeyim, dedi. O kişi dedi ki, bili- yorum ve işitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ede- rim ki, benim bu borcumu ödeyesin. Hazret-i Ebû Bekrin yapa- cak bir şeyi kalmadı. Bir yehûdîye vardı. Onikibin akçe istedi. Dedi ki, inşâallahü teâlâ yarın öğleden sonra malını vereyim. O yehûdî dedi: Yâ Ebâ Bekr, yarınki gün malımı bulup vermez isen, ne olur. Ebû Bekr hazretleri, eğer yarın öğleden sonra se- nin malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle eyledim. Diler- sen satıp, parasını al, istersen beni köle gibi kullanırsın, dedi. Bu sözleşme üzerine o yehûdî çıkarıp, hazret-i Ebû Bekre onikibin akçe verdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” da o akçeyi o borçlu fakîre verip, borcunu ver, dedi. Kendisi, oturup, Allahü teâlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde ödemeği va’d etdiğim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyeceğim, diye düşündü. Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yehûdîye köle olayım diye kal- binden geçdi. Bu şeklde düşünürken, hazret-i Âişenin evine var- dı. Selâm verip, dedi ki, yâ kızım Âişe. Bilmiş ol ki, dün bir ye- hûdîden onikibin akçe alıp, bir fakîrin borcunu ödedim. Bugün öğleden sonra, akçeleri ödemem lâzım. Akçeleri bulup, öde- mezsem, kendi nefsimi o yehûdîye verdim [kendimi ona köle ey- ledim]. Şimdi vâcib oldu ki, kendimi o yehûdîye köle eyliyeyim. Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sağ ve âsân ol. Ben gidiyo- rum. Hazret-i Âişenin “radıyallahü teâlâ anhâ” kalbi mahzûn olup, ağladı. İkisi berâber ağladılar. Hazret-i Ebû Bekr kızının yanından ağlıya ağlıya çıkdı, gitdi.

Hazret-i Âişe annemiz ağlarken, mubârek gözünden bir damla yaş indi. Yere düşdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri- nin kudretinden bir nûrânî cevher halk oldu. Hazret-i Âişe bu cevheri görüp, sevindi. Babasını çağırdı. Hazret-i Ebû Bekr dö- nüp geldi. Dedi ki, ne dersin yâ kızım! Hazret-i Âişe dedi ki, Al- lahü teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yaşından bir cevher

– 40 –

yaratdı. Şimdi var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu edâ eyle. Ebû Bekr-i Sıddîk da o cevheri alıp, pazara gitdi. Hak Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki, yâ Cebrâîl, Habîbim ve Resûlüm Muhammed Mustafânın zevcesi Âişenin göz yaşından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Ku- lum Ebû Bekr o cevheri, pazara satmağa gidiyor. Şimdi çabuk var. Cennetde, kudret hazînemden yirmibin altın al. Bir nûrdan tabak içine koyup, Ebû Bekrin önüne var. O cevheri satın al. Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arşıma o cevheri koya- yım ki, onun nûru arşımda ışık saçsın. Ve de mü’min kullarımın kabri o cevher ile münevver olsun [aydınlansın]. Cebrâîl aleyhis- selâm da yetişip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir nûr- dan tabak içine koydu. İnsan sûretinde, hazret-i Ebû Bekrin pa- zar içinde önüne geldi. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Elindeki nedir, sa- tar mısın. Ebû Bekr dedi ki, satarım. Cebrâîl dedi, kaça verirsin. Ebû Bekr hazretleri dedi ki, onikibin akçaya veririm. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bunun değeri onikibin akça değildir. Yir- mibin altın vereyim, dedi. Ebû Bekr hazretleri dedi, eğer o fiyâ- ta alır isen sen bilirsin. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, şimdi aç eteği- ni. Ebû Bekr hazretleri eteğini açdı. Cebrâîl aleyhisselâm eteği- ne altınları dökdü. Hazret-i Ebû Bekr alıp, se’âdethânelerine [evlerine] geldi. Gördü ki, akça aldığı yehûdî kapı önüne gelmiş. Çağırıp der ki, yâ Ebâ Bekr, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; se- ni hizmetde kullanırım. Ebû Bekr hazretleri, ardından varınca; o yehûdî ayak sesini duyup, arkasına bakdı. Gördü ki, gelen Ebû Bekrdir. Yehûdîye dedi ki, aç eteğini. Açdı. O yirmibin altını ye- hûdînin eteğine dökdü. Yehûdî dedi ki, bu altın nedir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki, yirmibin altındır. Borcuna tut. Yehûdî dedi ki, senin bana borcun onikibin akçadır. Hazret-i Ebû Bekr dedi ki, bu altın senin akçenin berekâtıdır. Sonra o ye- hûdî altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe il- lallah, Muhammedün resûlullah) yazılmış. Diğer tarafında (Kul- hüvallahü ehad sûresi.) yazılmış. Kudret kalemi ile yazı yazılmış. Yehûdînin kalbine bir hâl gelip, hidâyet-i rabbânî yetişdi. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın. Muhammed aleyhisselâm da hak Peygamberdir. Şehâdet keli- mesi söyleyip, sadakatle müslimân oldu. O altını din aşkına cümle fakîrlere dağıtdı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu “radıyalla- hü anh”. Ma’lûmdur ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” haz-

– 41 –

retlerinin menâkıbı ve keşfi ve kerâmetleri nihâyetsizdir. Had ve hudûdu mümkin değildir.

Otuzsekizinci Menâkıb: Ebû Bekr Havrânîden rivâyet olu- nur. Bir gece Server-i âlem Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâmda gördüm. Dedim ki, yâ Resûlallah! Evliyânın yoluna yapışmak istiyorum. El- hamdülillah! Size yetişdim. Size bî’at edeyim. Bana tevbe etdi- rin. [Yol gösterin, mürşidim olun!] dedim. Resûl-i ekrem haz- retleri buyurdular ki, Ben senin Peygamberinim! Ebû Bekr-i Sıddîk senin gerçek mürşidindir. Var, Ebû Bekri mürşid edin, ona bî’at eyle. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri de orada hâzırlar imiş. Fahr-i âlem hazretleri, Ebû Bekr hazretlerine işâret etdi- ler ki, yâ Ebâ Bekr, buna büyüklerin yolunu göster. Doğru yo- la irşâd eyle. Ben de Habîb-i ekremin işâretiyle, hazret-i Ebû Bekrin önüne vardım. Meşâyih âdeti üzerine, bana tevbe verip, düâ eyledi. Başıma külah ve arkama bir hırka giydirdi. Belime bir kuşak bağladı. Gövdemde çıbanlar ve sivilceler vardı. Mu- bârek eli ile arkamı sığadı. Düâ eyledi. Gövdemden sivilceler ve çıbanlar temâmen gitdi. Hazret-i Ebû Bekrin düâsı ve kerâme- ti bereketi ile uykudan uyandım. Gördüm, bedenim sıhhat bul- muş. O hırka ve kuşağı ve külahı önümde buldum. Bildim ve i’tikâd eyledim ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazret- leri gerçek evliyâdır ve doğru mürşiddir.

Otuzdokuzuncu Menâkıb: Fahr-i enâm “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Arafat dağında, Kusvâ adlı devesine binmiş hâlde dururken, meâl-i şerîfi (Bugün dîninizi ikmâl etdim. Size verdiğim ni’metleri temâmladım. Din olarak size islâm dînini beğendim) olan, Mâide sûresi, 3. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Sa- hâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sevindiler. Fekat, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ağladı. Dediler ki, yâ Ebâ Bekr! Bugün sevinmek günüdür. Bu sevinmek îcâb eden hâle niçin ağlarsın ki, islâm dîni kemâl buldu. Allahü teâlâ mü’min- ler üzerine ni’metini temâmladı; sevinmek yeridir, ağlamak yeri değildir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ârif ve gâyet akllı bir sultân idi. Fahr-i âlem hazretlerine çok fazla muhabbeti olduğundan, dâimâ ahvâl-i şerîflerine dikkatli idi. Ne zemân ki, bu âyet-i ke- rîme okundu. Bildi ki, her kemâlin zevâli var olduğu, dünyâda muhakkakdır. Onun için ağladı. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, ar-

kadaşlar! Her kemâlin zevâli vardır. Her temâmın noksanı var- dır. Zîrâ, bir iş temâm olduğu zemân noksanı vardır. Temâm ol- du denildiğinde zevâli vardır buyuruldu ki, bu âyet-i kerîmede size dînin kemâli göründü. Ve lâkin bana Muhammed Mustafâ- nın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zevâli [sonu] göründü. Bir yapıcı, bir pâdişâh için, serây yapıp, dört duvârını temâm eylese ve üstünü örtse, kapılarını assa, o yapıcıya destûr verirler. Ya’nî artık işin bitdi, derler. Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yapıcı idi. Din serâyını yapmağa gelmiş idi. O serây din serâyıdır ki, beşdir. Birinci dıvârı nemâzdır. İkinci dıvârı zekâtdır. Üçüncü dıvârı orucdur. Dördüncü dıvârı hacdır. Kapısı gusldür. Aslı îmândır. Tavanı ihlâsdır. Aşağı eşiği tevâzu’dur. Üst eşiği yavaşlıkdır. Sağ kanadı tevekküldür. Sol kanadı temellukdur. Kilidi küfrdür. Anahtârı şehâdetdir. Dere- cesi rif’atdır. İçi se’âdetdir. Dışarısı şekâvetdir. Her kim ki şehâ- det miftâhı [anahtârı] ile islâm serâyı kapısından küfr kilidini kı- rarak, içeri girdi ise, se’âdet onundur. Her kim, Allahü teâlâ ko- rusun, küfr kilidini bu serây kapısına vurup, dışarıda kaldı ise, şekâvet onundur. Hazret-i Resûl-i ekrem ne zemân ki bu islâm serâyını yapıp, kemâline yetişdirdi. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu âyet-i kerîmenin ağırlığından, Server-i âlemin devesi çöküp, dizine kadar kuma batdı. O Server-i kâinât hazretleri vedâ hac- cı yapıp, Medîne-i Münevvereye se’âdetle geldikden sonra, sek- senüçgün dünyâda kaldı. Rivâyet ederler ki, evvel nâzil olan âyet-i kerîme İkra’ sûresidir. Ve son olarak yukarıda bildirilen âyet-i kerîme nâzil oldu.

Kırkıncı Menâkıb: (Tefsîr-i Beydâvî)de, Beydâvî hazretleri “rahimehullah” buyurmuşdur ki, bu âyet-i kerîme ki, meâlen (Biz insana, babasına ve anasına ihsân etmeği emr etdik ki, onun annesi, onu karnında zorluklara katlanarak taşımış, güç- lükle doğurmuşdur. Taşınması ve sütden kesilmesi otuz ay sü- rer. Sonunda erginlik çağına erince ve kırk yaşına varınca; Rab- bim! Bana ve anne ve babama verdiğin ni’mete şükr etmemi ve benim hoşnud olacağım fâideli bir amel yapmamı nasîb eyle. Bana verdiğin gibi soyuma da salâh ver. Sana döndüm, ben kendimi Senin yoluna adayanlardanım; demesi îcâb eder. İşte, işlediklerini en güzel şeklde kabûl etdiğimiz ve kötülüklerini magfiret etdiğimiz bu kimseler, Cennetlik olanlar ile berâber-

dir. Bu, verilen doğru bir sözdür) buyuruldu. Rivâyet olunmuş- dur ki, bu âyet-i kerîme Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hak- kında nâzil olmuşdur. Zîrâ Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” başka, muhâcirden ve ensârdan kendisi ve babası ve ana- sı ve zevcesi ve evlâdı islâm nûru ile nûrlanan yokdur.

Kırkbirinci Menâkıb: (Mesâbîh-i şerîf)de, Ebû Bekrin “radı- yallahü teâlâ anh” menâkıbı bâbında, sahîh hadîs-i şerîflerde, hazret-i Âişeden “radıyallahü teâlâ anhâ” rivâyet olunmuşdur. Hazret-i Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem”, son hastalı- ğında bana hitâben buyurdular ki, yâ Âişe, benim yanıma, baban Ebû Bekri ve kardeşin Abdürrahmânı da’vet eyle. Tâ ki, ben bir vasıyyet yazdırayım. Zîrâ, benden sonra, bir kimse çıkıp, söyle- meye ki, ben halîfe olayım. Hâlbuki, Hak Sübhânehü ve teâlâ ve mü’minler, Ebû Bekrden gayrisinin hilâfetini istemezler.

Kırkikinci Menâkıb: Ebûl’muîn el-Nesefî “rahimehullahü teâlâ”, (Temhîd-i akâid) adlı risâlesinde imâmet bahsinde beyân etmişdir ki, imâmet, nass ile sâbit olunmamışdır. [Ya’nî âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf ile bildirilmemişdir.] Hazret-i Alîye “ker- remallahü vecheh” ve evlâdı kirâmlarına, râfizîlerin söyledikle- rinin aksine, nas olmadığına delîl şudur ki, eğer açıkca delîl olsa, sahâbe-i güzîn hazretleri, ona ittifâk ederlerdi. Onların ittifâkla- rı tâbi’îne, tâbi’înden de, tebe-i tâbi’îne, onlardan da sâlihine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, dahâ sonrakilere hattâ bi- ze ulaşırdı. Alîyül mürtedâ hazretlerine ve evlâd-ı kirâmına imâ- metin geçişi ile alâkalı bir haber yokdur ki, Onlar o haberin nak- lini gizli tutmuş olsunlar ve eksik bildirmiş olsunlar. Görülmez- mi ki, Eshâb-ı kirâm bize, naslardan ahkâm istinbâtı ve ahkâm-ı islâmiyyeden bir cüz’ü naklde eksik bildirmeyip, aynen nakl et- mişlerdir. Bu imâmlığı gizledikleri düşünülemez. Bunun üzerine o eserde bildirilir ki, hazret-i Server-i Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” fânî dünyâdan ayrıldıkları zemân, sahâbe-i kirâm hazretleri Benî Sâidenin sofasında toplanıp, buyurdular ki, (biz işitdik ki, Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Bir kimse ölse, hâlbuki zemânının imâmını bilme- se, onun ölümü câhiliyye devrindeki ölüm gibidir.) O hâlde, bi- zim üzerimizden bir gün imâmsız geçmesi câiz olmaz. İmâmdan murâd halîfedir. Onun için, kendi zemânında mevcûd olan imâ- mı bilmemek büyük günâhdır. Zîrâ, dînin ahkâmından ba’zı şey-

lerin câiz olması imâm ile [halîfe ile] olur. Cum’a ve bayram ne- mâzları ve yetîmlerin nikâhı gibi. İmâmın lâzım olduğunu ve mevcûd olan Halîfeyi inkâr eden bir farzı inkâr etmiş gibidir. Farzı inkâr etmek küfrdür.) Ensârdan bir kimse kalkıp, muhâci- rine dedi ki, bizden bir emîr olsun ve sizden bir emîr olsun. Haz- ret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Muhakkak ben öyle zân ederim ki, hazret-i Alî “radıyallahü anh” buna lâyıkdır. Ben isterim ki ona bî’at edeyim. Hazret-i Alî ayağa kalkıp, buyurdu ki, kalk yâ Ebâ Bekr! Allahü teâlânın ve Resûlünün halîfesisin. Seni hazret-i Resûl-i ekrem takdîm etmiş- dir. Kim seni geride bırakabilir. Ben Resûlullah hazretlerinin huzûrunda idim. Bana emr edip, buyurdular ki, var Ebû Bekre söyle, nâsa imâm olup, nemâz kıldırsın! Resûl-i ekrem hazretle- rinin râzı olduğu bir kimseden, biz elbette râzı olduk. Resûlulla- hın “sallallahü aleyhi ve sellem” dînimizdeki bir işde râzı olduğu kimseden dünyâlık bir iş için râzı olmaz mıyız, dedi. Resûlulla- hın halîfesi diye tesmiye etdiklerine sebeb odur ki, hazret-i Re- sûl-i mükerrem, Ebû Bekr hazretlerini kendi makâm-ı şerîfleri- ne ki, imâmet makâmı idi, halîfe nasb etdiler. Ömrlerinin sonun- da nâsa [müslimânlara] imâmet edip [imâmlık yapıp], nemâz kıl- dırdı. Bir rivâyetde yedi gün ve bir rivâyetde üç gün imâmlık yapdı. Sahâbe-i kirâm hazretlerinin cümlesi Alîye “radıyallahü anh” muvafakat edip, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka bî’at etdiler. Bî’at oldukdan sonra, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin defnine meşgûl oldular. Sonra va’z edip, buyurdu ki, ben sizin üzerinize vâlî kılındım. Hâlbuki, hayrlınız değil idim. Beni kabûl edin. Hemen yine hazret-i Alî kalkıp, bu- yurdular ki, biz seni ne kabûl ediciyiz ve ne kabûllük taleb edici- yiz. Hazret-i Resûl-i Muhterem seni takdîm etmişdir. Kim ola ki, te’hîr etsin [Ya’nî Resûlullahın geçirdiği makâmdan kim seni ge- ride bırakabilir.].

Bir gün gördüler ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk çarşıda bir ka- dına gömleğini satıp, ücreti ile yiyecek alır. Dediler ki, sana bey- tülmâldan nafaka ta’yîn edelim. Sen müslimânların işlerini gör. Hergünde veyâ ikigünde iki dirhem ta’yîn etdiler. Yine kendi bu- yurdular ki, ben za’îf bir kulum. Yevmiye iki dirhemlik amele kudretim yokdur. Öyle olunca, iki dirhem bana harâm olur. On- dan sonra bir dirhem ve iki dank, ta’yîn etdiler. Hazret-i Ebû

– 45 –

Bekr “radıyallahü anh” o bir dirhem ile iki dankı alıp, bir testiye koyardı. Yine gizliden mal satar kendisine harcardı. Vefâtları yaklaşdığı zemân, o testiyi istedi ve onda olan akçeyi dökdü. Ke- rîmeleri Âişe-i Sıddîka hazretlerine buyurdular ki, bu akçeyi Ömer bin Hattâb hazretlerine götür. De ki, bu mal müslimânla- rındır. Bunu müslimânlardan ihtiyâcı olanlarına versin. Âişe-i Sıddîka da o meblâğı hazret-i Ömer hilâfet makâmına geçdikde, huzûruna götürüp ve babasının vasiyyetlerini beyân etdiklerin- de, hazret-i Ömer, ağlayıp, (Ey Sıddîk! Bizi büyük zahmete bı- rakdın. Ne garîb Ebû Bekr ki, öldükden sonra yine adâlet etdin. Kim senin yolundan yürüyebilir,) deyip, mubârek gözlerinden yaş revân oldu. Rivâyet olunmuşdur ki, Resûl-i ekrem hazretle- rinin intikâlinden sonra [âhıreti şereflendirdikden sonra], Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, hilâfet müddetlerinde, günden güne za’îflediler. Za’îflikleri gün geçdikce artdı. Bir gün Âişe-i Sıddîka ona sordular ki, ey benim babam, sana ne oldu ki gün be gün za’îflersin. Cevâbında buyurdular ki, ey kızım, bilmiş ol ki, Muhammed Mustafâ hazretlerinin ayrılığı beni za’îf eyledi. Ey azîzler, bunu fikr edip, kıyâs edin ki, ne şeklde muhabbeti ol- mak gerek ki, bu şeklde za’îf olmağa sebeb olsun. Kalbinde böy- le bir Hakkın serverine, (Allahü teâlâ muhâfaza etsin) sûi’zannı olan kimseye yazıklar olsun! Allahü teâlâ hazretlerinden nasıl rahmet umarlar. Habîbullah hazretlerinden ne yüz ile şefâ’at ümîd ederler.

Kırküçüncü Menâkıb: Hazret-i Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” der ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dünyâdan âhıre- te göç etdiler. Eshâb-ı kirâm hazretlerinin hepsi bu serveri ne- reye defn edelim, diye tereddüd etdiler. Hazret-i Âişe buyurdu ki, bu tereddüdün aşırı ızdırâbından uyumuşum. Kulağıma bir ses geldi. (Dostu dosta kavuşdurun!) diyordu. Uykudan uyanıp, bu hâdiseyi Eshâb-ı kirâma anlatdım. Onlar da biz de bu sesi işitdik; dediler. Mescid içinde nemâz kılanlar bile işitdik dedi- ler. Bundan sonra, müşâvereye ihtiyâc kalmayıp, şübheleri git- di. Sonra götürüp, Habîb-i Ekrem hazretlerinin yanına defn et- diler. (Şevâhid-ün-nübüvve)den terceme olunmuşdur.

Kırkdördüncü Menâkıb: Sahîh hadîs-i şerîf isnâdıyle, Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet eyledi- ler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” vefâtına yakın

– 46 –

vasıyyet etdi. (Ben vefât etdikden sonra, beni şu Beyt-i şerîfin kapısına götürün. Resûl-i ekrem hazretlerinin kabr-i şerîfleri oradadır. O kapıyı çalınız. Eğer o kapı size açılırsa, beni oraya defn ediniz.) Câbir “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, biz onu alıp, gitdik. O kapıyı çaldık, dedik ki, işte Ebû Bekr. İster ki, sizin ya- nınıza defn olunsun. O kapı açıldı. Biz o kapıyı kimin açdığını duymadık. İçeri giriniz, onu defn ediniz, sesini duyduk. Hâlbu- ki ne bir şahs, ne bir şey gördük.

Kırkbeşinci Menâkıb: Fahr-il kevneyn “sallallahü teâlâ aley- hi ve sellem” hazretleri, âhırete sefer etdikden sonra, münâfık- lar baş kaldırıp, arabların ekserîsi mürted oldular. İki vilâyetin ehâlisi islâmiyyetden ayrılmadılar. Mekke ve Medîne ehl-i islâ- mı sakladılar. Mürtedler ittifâk edip, zekât toplıyanları öldürdü- ler. İtâ’atden çıkdılar. Kadınlarının ellerine kına yakdılar. Re- sûl-i ekrem hazretleri âhırete sefer etdiği için, defler çaldılar. Nağme ile şi’rler okudular. Bu haber Eshâb-ı Güzîne geldi. Çok üzüldüler ve mahzûn oldular. Mescîde toplanıp, meşveret etdi- ler. Ondan sonra kalkıp, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın evinin ka- pısına geldiler. Dediler ki, yâ Ebâ Bekr! Hazret-i Resûl, sizi ye- rine halîfe ta’yîn etdi ki, cümle müslimânların hâline mukayyed olasınız [hâllerini gözetesiniz]. Resûlullah “sallallahü teâlâ aley- hi ve sellem” âhırete sefer edeliden beri, dışarı çıkmadınız ve kimseye karışmadınız. Gece gündüz ağladınız. Lütf edip, şimdi- den sonra dışarı çıkıp, müslimânların işlerini görüp, mürtedlerin üzerine varmak için lâzım olan tedârîki bir gün evvel görmek lâ- zımdır. Hazret-i Ebû Bekr, Habîbullah hazretlerinin ayrılığın- dan o dereceye varmış idi ki, yürüyen meyyit olmuş idi. Lâkin ne çâre ki, din gayreti Onu yerinde koymadı. Bir münâdi ile seslen- dirdi ki, nemâza hâzır olun! Muhâcirin ve Ensârın temâmı bir araya geldiler. Emîr-ül-mü’minîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, minber üzerine çıkıp, hutbe okudu. Buyurdu ki, Ey mü’minler! Biliniz ki, her kim Muhammed aleyhisselâma taparsa, Muham- med aleyhisselâm âhıret âlemine göç etdi. Her kim Muhammed aleyhisselâmın Allahına taparsa, o Allah diridir, şerîki yokdur. Yine dedi ki, Ey müslimânlar! Biliniz ki, münâfıklar, açıkdan fit- ne çıkardılar. Allahü teâlâ ve Resûlünün zekât toplayıcılarını öl- dürdüler. Eğer biz bu işi basit tutarsak, onlar kuvvet bulur. İslâ- miyyet za’îf olur. Yemîn etdim ki, vallâhi, bugünden sonra onlar ile harb ederim. Onlar ile benim aramda kılınç vardır. Sonra

– 47 –

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Ey Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi. Cümlemiz emri- ne mutîyiz. Lâkin Üsâmeye de haber gönderin. Cümle asker ile gelsin. Bu az iş değildir. Hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki, Üsâme- ye ihtiyâcımız yokdur. Burada hâzır olan asker kâfî gelir. Alla- hü teâlâ hazretlerinin fadlı ile ve Habîbullah hazretlerinin mu’cizeleri ile mürtedlerin hakkından gelirler. Büyükler demiş- lerdir ki, sultân gönüllü olsa, hiç düşmân onun üzerine zafer bu- lamaz. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, nice büyük sahâbîler ile minber dibinde oturmuşduk. Ceng niyyetine durduk. Herbirimiz Ebû Bekrin “radıyallahü anh” emri ile, yü- reklenip ve kuvvetlenip, arslan gibi şâhlandık. O sâat, gazâ da- vulları çalındı. Onbin asker silâhlanıp, hâzır oldular. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” Hâlid ibni Velîdi, hâzır edip, onbin askere kumandan ta’yîn edip, cümlesini Allahü teâlâ hazretleri- ne ısmarladı. Mürtedler üzerine gönderdi. Hâlid bin Velîd aske- ri ile varıp, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile, Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zekât toplı- yan me’mûrlarını şehîd eden tâifeyi, katl eyledi. Ondan sonra Hâlid bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefâtında elleri- ne kına yakan, defler çalan kadınları getirtdi. Ellerini kestirdi. Başlarını ateşe bırakdılar. Bunları siyâset için yapdılar. Ondan sonra bütün mürtedler gelip, pişmân olup, emân dilediler. Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna nâme yazdılar. Yanıl- dık, hatâ işledik. Nemâz kılalım, zekât verelim. Her ne buyurur isen yerine getirelim. Hemen Hâlid bin Velîdi üstümüzden kal- dır. Zîrâ, damarımızı kurutdu, kökümüzü kesdi, dediler. Ebû Bekr hazretleri “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, ben Pey- gamberimizin huzûrunda işitdim ki, (Hâlid, Allahü teâlâ hazret- lerinin kılıcıdır. Aslâ boş yere kan dökmez.) Mâdem ki emân di- lediler ve itâ’at gösterdiler, geri döndüler, îmâna geldiler, Hâlid bin Velîd onlara zarar vermez. Sonra onu geri çağırdı. Çok ik- râmlarda ve ihsânlarda bulundu. Bu haber, tevârihden (târîh ki- tâblarından) alınmışdır.

Kırkaltıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahı teâlâ anh” buyurdu ki, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” bir ge- celik ameline veyâhud bir sâatlik ameline, bütün ömrümce işle- diğim amelleri mümkün olsa değişirim. Sordular ki, yâ Emîr-el

– 48 –

mü’minîn! Ebû Bekrin o günde bir gecelik ameli ne idi. Buyur- dular ki, o gece ki, Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerine hicret etmek emr oldu. Birçok Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” arasında Ebû Bekr, Fahr-i âlem hazretlerine yol arkadaşı ta’yîn olundu. Hak sübhânehü ve teâlâ huzûrunda ve Habîbullah katında mukarreb olup, merte- besi yüksek olmasa, bu se’âdete ve bu izzete vâsıl olmaz idi. Re- sûl-i ekrem hazretleri ile Mekke-i Mükerremeden, Medîne-i münevvereye teşrîf buyurdular. Bundan büyük devlet-i ebedî ve se’âdet-i sermedî bir kimseye müyesser olmamışdır. Bundan sonra da müyesser olmaz. Yine o günde bir sâatlik amel odur ki, Fahr-i âlem hazretleri âhırete sefer etdikde, arabların çoğu, mürted oldular. Ben vardım. Hazret-i Ebû Bekre dedim: Yâ Re- sûlallahın halîfesi. Mel’ûnlara bir kaçgün müddet verseniz câiz değil midir. Buyurdular ki, yâ Ömer! Muhakkak ki bu islâm dî- ni kemâl mertebe temâmlanıp, kuvvetlenmişdir. Şimdi geri dö- nüş yokdur. Nitekim Allahü teâlâ azze şânehü kelâm-ı kadîmin- de, Mâide sûresi, 3.cü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bugün dîni- nizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan ni’metimi temâmla- dım ve size din olarak islâmiyyeti vermekle râzı oldum) buyur- muşdur. Şimdi, o Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri ilâh yokdur. Bir an emân vermeyip, ben onlara kılıç çekip, mürted- ler ile kılıçdan gayri nesne ile söyleşmem, dedi. Ebû Bekr “radı- yallahü anh”, halîm, selîm tabî’atli, şefkat ve merhamet üzere iken, bunların hakkında böyle buyurdukları, îmânının kuvvetin- dendir ve yakîninin ziyâdeliğindendir. Bundan sonra dîn-i islâ- ma zevâl gelmiyeceğini, kuvvetinin azalmıyacağını bildiği için, böyle kat’î cevâb verdi. Kalb-i şerîfleri, Resûlullah hazretlerinin kalb-i şerîflerine uygun olup, îmânının kuvveti ve sıdkı, bu mer- tebe kemâl bulmuş idi ki, bir kimse bunun derecesine yetişme- mişdir. Şimdi, hazret-i Ömer gibi bir sultân-ı zîşân, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hakkında böyle şehâdet edince, kı- yâs eyle ki, hazret-i Ebû Bekrin derecesi, ne yüksek ve âlî, se’âdetli derecedir. Bunlara muhabbet edip, hâlis sevenler dün- yâda ve âhıretde inşâallah mahrûm kalmazlar.

Kırkyedinci Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyalla- hü teâlâ anh” son hastalığında buyurdu ki; hilâfeti kime bıraka- cağım konusunda, tekrâr istihâre eyledim. Allahü teâlâdan dile-

– 49 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:4

dim ki, bana rızâsına uygun olanı versin. Bilirsiniz yalan söyle- mem. Hiçbir akllı kimse Allahü teâlâya kavuşma vaktinde [ya’nî ölüm ânında] kendine iftirâ yapılmasını arzû etmez ve müslimân- ları aldatmağı uygun bulmaz. Dediler ki, ey Resûlullahın halîfe- si. Hiç kimsenin doğruluğunuza şübhesi yokdur. Ne söyliyecek isen, söyle. Buyurdu ki, gecenin sonunda, uykum bana gâlib gel- di, uyudum. Resûl-i ekrem hazretlerini gördüm. İki beyâz kaftan giymiş. O kaftanların etrâfını [eteklerini] ben tutuyordum. Ne zemân ki o iki kaftan yeşil olmağa ve parlamağa başladı. Şöyle ki, bakanların gözlerini alırdı. Resûlullah hazretlerinin iki tara- fında, iki uzun boylu kimse vardı. Gâyet güzel yüzlü idiler. Elbi- seleri nûr gibi ve bakanlara sürûr verirdi. Hazret-i Resûl-i ekrem bana selâm verip, benimle müsâfehâ ederek, şereflendirdi. Mu- bârek elini benim göğsüme koydu. Bende olan ızdırâb geçdi. De- di ki, ey Ebû Bekr! Sana kavuşma arzûmuz artmışdır. Vakti gel- di ki, bizden yana gelesin. Ben uyku içinde o kadar ağlamışım ki, ehlim haberdâr olmuşlar. Bana sonra haber verdiler. Ben de de- dim, (Ben de sizi özledim, yâ Resûlallah!). Buyurdular ki, yerine, bu ümmet için ümmetin âdil ve sâdıkı, yerde ve gökde herkesin rızâsını kazanmış, zemânının temizi olan Ömer bin Hattâbı geçir. Bu iki kişi senin vezîrlerindir, dünyâda yardımcılarındır, vefâtın zemânında yardımcılarındır. Cennetde komşularındır. Ondan sonra bana haber verdiler ve dediler ki, fikr ve vehmden kurtul- dun ve sen Sıddîksın. Gökde melekler içinde Sıddîksın. Yerde halk içinde Sıddîksın. Dedim ki, yâ Resûlallah! Anam-babam sa- na fedâ olsun. Bu iki kişi kimlerdir ki, bunların benzerini görme- dim. Buyurdu ki, bu iki kişi Cebrâîl ve Mikâîldir. Sonra gitdiler. Ben uyandım. Yüzüm göz yaşından ıslanmış. Âile efrâdım başı- mın ucunda ağlaşırlardı.

Kırksekizinci Menâkıb: Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâ- lâ anh” son hastalığında, kendisinin evlâdını, hazret-i Âişe-i Sıddîkaya ısmarladı. İki oğlan iki kız vasıyyet eyledi. Hazret-i Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” der ki, hâlbuki, bir kız kardeşim var idi. Diğer kız kardeşim hangisidir, dedim. Hanımım hâmile- dir. Öyle zân ederim ki, doğurduğu kız olsa gerekdir. Sonra, do- ğum oldu. Kız evlâdı oldu.

Kırkdokuzuncu Menâkıb: Zemânının kutbu ve bir dânesi, seyyid Mahmûd nakşibendi el-umverî elmulakkab bi el’azîz

– 50 –

“kuddise sirruh” ilmi tecridde, kendi te’lîf etdiği (Güzîde) adlı nefîs risâlesinin yirmidokuzuncu bâbında, beyân buyurmuşdur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe ol- dular. Yemâme vilâyetinde Müseyleme adında bir kezzab [ya- lancı] peygamberlik da’vâsında bulundu. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” sahâbe-i kirâmı Yemâme vilâyetine ga- zâya gönderdi. Büyük savaş olup, Müseyleme-i kezzâbı öldür- düler. Târîhde şöyle beyân olunmuşdur: Müseyleme cenginde; Eshâb-ı kirâmın mubârek hâtırlarına korku geldi. Kur’ân-ı ke- rîm hâfızları katl olunduğu için, Kur’ân-ı kerîm yeryüzünden kalkacak diye korkdular. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Öme- rin mubârek kalbine ilhâm eyledi ki, Kur’ân-ı azîmi bir araya toplayıp, bir mıshaf yazılsın. Hemen kalkıp, Ebû Bekrin “radı- yallahü teâlâ anh” huzûruna vardı. Durumu arz etdi. Hazret-i Sıddîk buyurdular ki, Ben bu işte fikr ve teemmüle [ya’nî etrâf- lıca düşünmeğe] muhtâcım. Zîrâ Habîb-i ekrem hazretleri, cem’ etmediler. Cem’ edin diye emr de buyurmadılar. O zemân Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin de mubârek kalbine Allahü teâlâ ilhâm buyurdu ki, hayr, Kur’ân-ı azîmi toplayıp, bir mushaf yazmakdadır. Zeyd bin Sâbit hazretleri bu- yurdular ki, bir gün hazret-i Ebû Bekr beni istemiş. Ben de hu- zûruna vardım. Gördüm ki, hazret-i Ömer de, hazret-i Ebû Bekr de, durumu açıklayıp, Kur’ân-ı azîmi cem’ etmeği bana teklîf etdiler. Bu iş dağlardan ağır geldi. Bir nice gün sonra, Al- lahü teâlâ hazretleri benim kalbime de ilhâm eyledi ki, hayr, Kur’ân-ı kerîmi cem’ etmekde, bir araya toplamakdadır. Ben ise hazret-i Peygamberin zemân-ı şerîflerinde vahy kâtibi idim. Cebrâîl-i emîn hazret-i Peygambere kırâet etdiklerinde, son kı- râetlerinde bile hâzır idim. Sonra Kur’ân-ı azîmi o tertîb üzere toplamağa teveccüh edip, tahtalarda ve kâğıdlarda, taşlarda ve ağaçlarda yazılanları ve Eshâb-ı kirâmın hâtırlarında mahfûz olanları toplayıp, Resûl-i ekrem hazretlerinden son zemânında dinlediğim tertîb üzere yazdım. Sûre-i Berâenin sonuna varın- ca; 127.ci âyet-i kerîmesinden sonra, sûre sonuna kadar hâtırım- dan gitdi. [Son iki âyet.] Ba’zı kimselere sordum. Sonra Huzey- metebni Sâbit el ensârî hazretlerinin yanında buldum. Yerine yazdım. Sonra Sûre-i Ahzâba kadar yazdım. Ahzâb sûresinin 23.cü âyetini hazret-i Resûl-i Ekremden işitmiş idim. Kaybet- dim. Onu taleb eyledim. Yine Huzeyme-i Ensârî hazretlerinin

yanında buldum. Yerine yazdım. Nihâyet Mushafı temâmla- dım. Halîfeye götürdüm. Ona (ilk Mushaf) diye ad koydular. Hazret-i Alî, hazret-i Ebû Bekr hakkında buyurdular ki, Haz- ret-i Ebû Bekr, insanlar arasında en büyük sevâba kavuşmuş- dur. Kur’ân-ı kerîmi, levhalardan toplu hâle ilk getiren odur. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın hilâfeti zemânında bu Mushaf, onun yanında kaldı. Hazret-i Sıddîk-ı ekber, âhırete göçdükden sonra, hazret-i Ömerin yanında durdu. Hazret-i Ömer âhırete göçdükden sonra, Resûlullah hazretlerinin muhterem zevcele- ri, hazret-i Ömerin kızı Hafsanın “radıyallahü teâlâ anhâ” ya- nında durdu. Hazret-i Ebû Bekrin hilâfet müddeti iki sene ol- du. Eksik ve fazla rivâyet de vardır. Ömrleri altmışüç senedir. Hicretin onüçünde, mubârek cemâzil evvelin yirmiikisinde ak- şam ile yatsı arasında vefât etdiler.

Ellinci Menâkıb: İmâm-ı Begavî, (Meâlimüttenzîl) adlı tefsî- rinde, Lokmân sûresinde, meâl-i şerîfi (Tevhîd ve tâ’atim yolu- na gidenlere tâbi’ ol ki, onlar Peygamber aleyhisselâm ve Eshâ- bıdır) olan, onbeşinci âyet-i kerîmenin tefsîrinde, Atâdan nakl buyurmuşlardır ve o ibni Abbâs hazretlerinden nakl etmişdir. Buyurdular ki, âyet-i kerîmedeki kimseden murâd Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü anh”. Bunun açıklaması odur ki, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” islâma geldiği vakt, hazret-i Os- mân, Talha ve Zübeyr ve Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” yanına geldiler. Dediler ki, Sen bu şeklde tasdîk edip, îmân getirdin mi. Evet. O doğru sözlüdür. Siz de îmân getirin, dedi. Sonra hepsini alıp, hazret-i Habîb-i ekremin huzûr-u şerîflerine götürdü. Müslimân oldular. Bunların müslimân olmaları hazret-i Ebû Bekrin irşâdı ile oldu. Allahü teâlâ onun medhinde buyurdu: (Bana dönen kimsenin yoluna tâbi’ ol.) Ya’nî Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” yoluna tâbi’ ol, demekdir.

Ellibirinci Menâkıb: (Ravda-tüş-şekâyık) kitâbında, Ömer bin Hattâbdan “radıyallahü anh” rivâyet olunmuşdur. Buyurdu- lar ki, hazret-i Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” âhıreti şereflendirdikleri zemân, hazret-i Ebû Bekr “radı- yallahü anh”, bir acâib rü’yâ gördü. Uykusunda öyle şiddet ile ağladı ki, kapısı önünden geçerken ağlamasını işitdim. Merâk edip, kapısını çaldım. Hazret-i Sıddîk uyandı. Kapıyı çalmam se-

bebi ile kalkıp, benim için kapıyı açdı. Gözlerinin yaşı, şakakla- rının üzerinden akardı. Sordum. Yâ Ebâ Bekr, niçin bu kadar ağladınız. Benim için Eshâb-ı Güzîni topla. Gördüğüm rü’yâyı onlara haber vereyim, dedi. Ben de Sahâbe-i kirâmı topladım. Cümlesi huzûrlarında hâzır oldular. Hazret-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, Gördüm ki, kıyâmet kopmuş. İnsanlar hesâb yerine sevk olunur. Bir bölük mevki’ sâhibleri gördüm. Minber üzerinde, yüzleri parlak, yaldız gibi parlar. Bir meleğe sordum. Bunlar kimlerdir. Dedi ki, bunlar Peygamberlerdir. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm hazretlerine muntazırlardır [onu beklerler]. Zîrâ şefâ’at dizgini Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yedindedir. Hazret-i Muhammed aley- hisselâm nerededir, diye sordum. Dedi ki, Arşın kenârındadır. Dedim ki, beni hazret-i Muhammed aleyhisselâmın huzûr-ı şe- rîflerine götür. Ben Onun hizmetcisi ve arkadaşıyım. Ben Ebû Bekr-i Sıddîkım. Melek beni Resûlullahın huzûruna götürdü. Gördüm ki, mubârek başı açık. İmâmesini [sarığını] arşın önüne koymuş. Rıdâsı ile belini bağlamış. Sağ eli arşın kenârında. Sol eli Cehennemin kapısının halkasında. İstigâse edip, derdi ki, yâ Rabbî! Ümmetime merhamet buyur. Ümmetim içinde ülemâ var, Evliyâ var. Sülehâ var. Mücâhidler var. Hâcılar var. Allahü teâlâdan nidâ geldi ki, yâ Muhammed! İtâ’at edenleri söylersin. Âsileri zikr etmezsin. Fâsıkları, şerâb içenleri ve zâlimleri, fâiz yiyenleri, zîna yapanları, kan dökücüleri zikr etmezsin. Muham- med aleyhisselâm, yâ Rabbî! Onlar Senin buyurduğun gibidir. Lâkin onlarda müşrik ve sana oğul isnad edici ve saneme ibâdet edici [puta tapan] ve tevhîdden dönücü yokdur. Ümmetim üze- rine şefâ’atimi kabûl et. Gözlerimden akan yaşlara acı, deyip, yalvarmağa başladı. Ben Habîbullah hazretlerine aşırı muhabbe- timden ve acıdığımdan, dedim ki, yâ Resûlallah! Niçin bu kadar ağlıyor ve yalvarıyorsunuz, kendinizi çok yoruyorsunuz. Mubâ- rek başını kaldırdı. Sol eli, Cehennemin kapısının halkasında idi. Cehennem kapısını bağlayıp, buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Rabbim- den ümmetimi sordum. Yalvarmam aşırı olduğu için, Rabbim teâlâ şânına uygun olarak, ümmetimi bana bağışladı. Benim üm- metim üzerine üzüntümü kaldırdı. Ben irâde etdim ki, yâ Resû- lallah! Hak sübhânehü ve teâlâ sana ba’zısını mı, bağışladı, yok- sa hepsini mi diye söyliyecekdim. Sormadan önce sen kapıyı çal-

dın yâ Ömer. Uyandım. Hazret-i Ebû Bekr bu sözü söylediği ân- da, evin içinden, bir ses işitdik: (Hepsini, hepsini bağışladı yâ Ebâ Bekr. Yalnız bir mü’mini kasd ile öldürenleri bağışlamadı. Onlar Cehennemde sonsuz kalacaklardır,) buyurdu. Hepimiz kalkıp, Allahü teâlâ hazretlerine hamd etdik ki, böyle bir Peygamberin ümmetinden eyledi. Raûfdur, rahîmdir, şefâ’ati bizim hakkımız- da kabûl olundu. Böylece maksadına vâsıl oldu, kavuşdu.

Elliikinci Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri zemânında, Medîne-i Münevverede gezerken, bir evin kapısı önüne geldi. O evin içerisinden ağlama sesi işit- di. Bir kadın şi’r okuyup, gözünden yaş akıtır. O şi’rin ma’nâsı budur:

Ey ay yüzlüm, Sen aydan dahâ fazla güzelsin. Parlak ay yüzün ile, güneşi alt edersin.

Dâyem (Dadım) henüz ağzıma südü koymadan önce. Senin yâkut dudaklarını, hâtırlayıp, kan içdim.

Bu şi’rin okunuşu, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın mubârek ku- laklarına te’sîr etdi. Kapıyı çaldı. Ev sâhibi dışarı çıkdı. Ondan süâl buyurdular ki, hür müsün, rakîkmisin [köle misin]. Bu beyti kimin için okursun. Kimin için ağlıyorsun. Kadın dedi ki, yâ Re- sûlullahın halîfesi. O ravda-i münevvere hakkı için, bunu benden sorma. Buyurdular ki, gönlün sırrını duymayınca bu makâmdan adımımı atmam. Câriye, içden bir âh çekerek, Benî Hâşim genç- lerinden birisini söyledi. Sıddîk hazretleri mescide vardı. O câri- yenin sâhibini bulup, parasını ödeyip aldı ve âzâd etdi. Sevdiği gence nikâh etdi veyâ bağışladı. Hazret-i Molla Câmî (Bahâris- tân) kitâbında, bu hikâyeyi rivâyet buyurmuşlar ve bu şi’ri söyle- mişlerdir: (Ey gönül! Cihânın bütün maksadlarını bir tarafa bı- rakmış olan kimseden başkası, seni sevdiğin ile birleşdiremez. İş, maksad [arzû] derdi ile hâsıl olur. Eğer derdin yoksa, inle ki, bir gönül ehli sana acısın da murâdına kavuşdursun!)

Elliüçüncü Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için bildirilen âyet-i kerîmeler hakkındadır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra, hak üzere halîfe Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazret- leri olduğu icmâ’ ile sâbit olmuşdur.

1– Yukarıda zikr olunduğu minvâl üzere, Hak sübhânehü ve

teâlâ hazretleri Kur’ân-ı azîmde haber vermişdir ve buyurmuş- dur: (Sizden îmân edip de, sâlih amel işleyenlere, Allahü teâlâ şöyle va’d buyurdu: Yemîn olsun ki, kendilerinden evvel gelen İsrâil oğullarını nasıl kâfirlerin yerine getirdi ise, onları da kâ- firlerin arâzîsine getirecek (hâkim kılacak), onlara kendileri için seçdiği islâmı kuvvetlendirip, icrâ imkânı verecek, onları korkularının arkasından muhakkak emniyyete kavuşduracak- dır. Allah, müslimânların düşmanlarını helâk edecekdir. Böyle- ce bana hiçbir şeyi ortak koşmıyarak, hep bana ibâdet edecek- lerdir. Kim bundan sonra nankörlük ederse, işte onlar asıl fâsık- lardır.) [Nûr sûresi ellibeşinci âyet-i kerîme meâli.]

Âlimler buyurdular ki: Allahü teâlâ, îmân getirip, iyi ameller işleyen kimselere va’d etmişdir ki, onlardan elbette yeryüzünde halîfeler yapar. Nitekim o kimseler ki, onlardan evvel de halîfe oldular. Ya’nî benî İsrâilin dinleri ki, beğenilmişdir. Onlara elbet- te bedel verir. Onlara korkudan sonra emînliği verir. Tâ ki ibâdet ederler, Allahü teâlâya hiç birşeyi şerîk eylemezler. Her kim ki bir ni’mete ondan sonra küfrân getirirse, onlar fâsıklardır.

Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve Eshâb-ı kirâm Mekke-i mükerremede müşriklerden korkuda idiler. Medîne-i münevvereye gitdikden sonra, yine korku fazla idi. O vakt emîn oldular ki, Allahü teâlâ dînini her yere yaydı ve onları düşmân üzerine gâlib getirdi. Bu âyet-i kerîmede; Ebû Bekr “radıyallahü anh” hazretlerinin ve diğer halîfelerin hilâ- fetlerinin doğruluğuna delîl vardır. “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Ondan dolayı ki, Allahü teâlâ hazretlerinin, va’din- den dönmek ihtimâli yokdur.

2– (Dîni kuvvetli, malı çok olanlar, fakîr akrabâsına, Allah yolunda hicret edenlere mal vermemeğe yemîn etmesin. Onla- rın kusûrlarını afv edip, bağışlasınlar. Böylece, Allahü teâlânın sizi afv etmesini istemez misiniz. Allahü teâlâ gafûrürrahîmdir.) [Nûr sûresi yirmiikinci âyet-i kerîmesinin meâli.] Bu âyet-i kerî- menin nüzûl sebebi şu idi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, Mıstaha nafaka vermemeğe yemîn etdi. Çünki o, hazret-i Âişe hakkında yakışıksız sözler söylemiş idi. Bu Mıstah fakîr bir kim- se idi. Muhâcir idi. Ehl-i Bedr cümlesinden idi. Ebû Bekr-i Sıd- dîkin teyzesi oğlu idi. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Hazret-i Ha- bîb-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bu âyet-i kerîme-

yi okuyunca, hazret-i Sıddîk “radıyallahü anh” (Allahü teâlâ bu âyet-i kerîme ile nafaka vermediğim için beni bildiriyor. Bundan sonra kimsenin nafakasını kesmiyeceğim,) buyurdu.

3– (Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse, Allahü teâlâ, başka bir kavm getirir. Allahü teâlâ onları sever. Onlar da Allahü teâlâyı severler. Mü’minlere tevâzû’ ederler. Kâfirlere karşı şiddetlidirler. Allah yolunda cihâd ederler. Ayblanmak- dan çekinmezler. Bu Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Dilediği kul- larına verir. Allahü teâlânın fadlı çok genişdir, bu fadla lâyık olanları bilir.) [Mâide sûresi ellidördüncü âyet-i kerîmesinin meâli.] Bu âyet-i kerîme de Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” şânı hakkındadır.

4– (Emr ve yasaklarda Allahü teâlâya ve Resûline itâ’at edenler, Allahü teâlânın kendilerine ni’met verdiği Peygamber- ler, Sıddîkler, şehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel arkadaşdır. Bu üstünlük Allahü teâlâ tarafından verilir. Allahü teâlâ üstün kullarına mükafât verilmesini bilir.) [Nisâ sûresi 69 ve 70.ci âyet-i kerîmelerin meâli.] Bu âyet-i kerîmelerde delîl vardır ki, hazret-i Habîbullah ile hazret-i Ebû Bekrin arasında vâsıta yokdur. Bütün müslimânlar Ebû Bekr hazretlerine Sıddîk derler. Bir şehâdetde, yarısı ile âdil, yarısı ile zâlim olmak lâyık olmaz. Vâcib odur ki, Resûlullah hazretlerinin derecesi ile haz- ret-i Ebû Bekrin derecesi arasında başka bir derece yokdur. Râ- fizîlerin söyledikleri yanlışdır. Hem bu âyet-i kerîmelerde delîl vardır ki, Allahü teâlâ hazretlerinin ni’meti bu tâife üzerine ken- di fadlındandır. Yoksa onlar bu ni’mete, ibâdetleri ile kavuşmuş değillerdir. Kaderiyye fırkasının kavlinin aksine, Allahü teâlâ (Bu Allahü teâlânın fadlındandır) buyurduğunu görmez misiniz. Bu âyet-i kerîmelerde açıklandı ki, Râfizîlerin bâtıllığı imâmet bâbında, Kaderiyyenin bâtıllığı inâyet bâbındadır.

5– (Ey îmân edenler! Allahü teâlâya ve Resûlüne ve Sizden olan emîrlere itâ’at ediniz!) [Nisâ sûresi ellidokuzuncu âyet-i kerîmesinin meâli.] İkrime “radıyallahü anh” hazretleri der ki, Ülül-emrden murâd, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül-Fârûk haz- retleridir. Ondan dolayıdır ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aley- hi ve sellem” buyurdu; (Benden sonra, Ebû Bekr ve Ömere tâ- bi’ olunuz. Onlar benim yanımda, vücûdda baş gibidir.)

6– (Eğer siz harbe gitmiyerek Resûlüme yardım etmezseniz, Allahü teâlâ ona yardım eder. Allahın Resûlünü kâfirler Mekke- den çıkardıkları zemân, onun yanında Ebû Bekrden başka kim- se yokdu. İkisi mağarada berâberdiler. Resûl-i ekrem, arkadaşı Ebû Bekre, mahzûn olma, Allahü teâlânın yardımı bizim ile be- râberdir, derdi. Allahü teâlâ ona [hazret-i Ebû Bekre] kalblere rahâtlık veren sekînesini indirdi. Sizin görmediğiniz ordu ile onu kuvvetlendirdi. [Ya’nî melekler ile onu korudu.] Kâfirlerin küf- re da’vetini veyâ şirki alçak kıldı. Tevhîdi veyâ dînine da’veti yüksek oldu. Allahü teâlâ Azîz ve Hakîmdir.) [Tevbe sûresi kır- kıncı âyet-i kerîme meâli.] Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretlerinin o mağarada endîşesi, kendi üzerine korkusundan değildi. Lâkin ümmet üzerine şefkatinden idi. Zîrâ, hazret-i Pey- gamber-i zîşâna dedi ki, eğer beni öldürürlerse, ne olur. Bir adam öldürmüş olurlar. Ammâ, eğer mubârek cism-i latîfinize bir elem erişir ise, ümmet helâk olur. Hazret-i Resûlullah buyur- dular ki, (Niçin düşünürsün o iki kimsenin hâlini ki, onların üçüncüleri, Allahü teâlâ hazretleridir.) Üç gün mağarada durdu- lar. Hazret-i Ebû Bekrin birkaç koyunu vardı. Âmir bin Fühey- re güderdi. Hergün o koyunları, o mağara yanına götürürdü. On- lardan süt içerlerdi. Resûlullah hazretleri mağaradan çıkmak niyyet etdi. Abdürrahmân bin Ebû Bekr-i Sıddîk, iki deve getir- di. Binip gitdiler. Dört kişi oldular. Hazret-i Resûl-i ekrem, Ebû Bekr-i Sıddîk, Âmir bin Füheyre, Abdüllah bin Âmir bin Abdül- leys. Sonraki ahvâlleri dahâ önce anlatılmışdır.

7– (... Allahü teâlâdan ancak âlim kulları korkar. Şübhesiz ki, Allahü teâlâ azîzdir ve gafûrdur.) [Fâtır sûresi yirmisekizin- ci âyet-i kerîmesinin meâli.] İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahme- tullahi aleyh”, Allah lafzının (h)sini ötüre ile, ulemâ kelimesi- nin hemzesini üstün ile okudu. Allahü teâlâ hazretlerinin haş- yeti, burada ilm ma’nâsına olur. Ma’nâsı böyle olur ki, ilm ehli- nin hâtırını ancak Allahü teâlâ bilir. Bu âyet-i kerîmenin nüzû- lü o oldu ki, Ebû Bekr hazretlerinde bir korku hâsıl olmuş idi. Mubârek yüzünde belirtisi anlaşılırdı. Hazret-i Server-i kâinât, hazret-i Ebû Bekr ile bu konuda konuşurdu. Allahü teâlâ haz- retleri bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu.

8– (Muhâcirin ve ensârdan, en önce îmân edenlerden ve on- lara iyilikde tâbi’ olanlardan Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da Al-

lahü teâlâdan râzıdır. Onlar için Allahü teâlâ Cennetler hâzır- lamışdır. Altından ırmaklar akar. Orada ebedî kalırlar. Bu çok büyük bir kurtuluşdur.) [Tevbe sûresi 100.cü âyet-i kerîmesinin meâli.] Resûlullah hazretlerine önce îmân getiren kimse hak- kında müfessîrin ihtilâf etmişdir. Bir kısmı dediler ki, en önce îmân getiren Hadîce-i kübrâdır “radıyallahü teâlâ anhâ”. Bir kısmı dediler ki, hazret-i Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”. Bu kavl dahâ kuvvetlidir. Zîrâ hazret-i Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Eğer Ebû Bekrin îmânı, bütün mü’minlerin îmânları toplamı ile tartılsa, Ebû Bekrin îmânı ağır gelir.) Ondan dolayıdır ki, bir kimse, iyi bir iş işlese, bir başka kimse de, o işledikden sonra o işi işlese, bu ikincinin ecri evvel- ki kişinin terâzîsine konur. İkinci kişinin ecrinden bir nesne ek- silmez. Yine Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Ebû Bekrin sizin üzerinize üstünlüğü, nemâz ve orucunun çokluğu ile değildir. Onun sizin üzerinize üstünlüğü, onun gönlünde olan şey iledir.) Devâmlı üstünlük, Allahü teâ- lâ hazretlerinin ma’rifetinden dolayıdır. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ma’rifetullah ciheti ile hepsinden üstündür. Bir baş- kası, ma’rifetullahda Ebû Bekr-i Sıddîkdan üstün olsa idi, üs- tünlük onun hakkı olurdu.

9– (Ey îmân edenler! Allahü teâlânın râzı olmadığı işlerden sakınınız ve sâdıklar ile berâber bulununuz!) [Tevbe sûresi 119.cu âyet-i kerîmesinin meâli.] Sa’îd bin Cübeyr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurur ki, bu âyet-i kerîmedeki sâdıklar- dan murâd Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” haz- retleridir. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü anh” Ensâr üzerine fazîletini bu âyet-i kerîme ile istidlâl etdiler. Ensâr muhâcirine dediler ki, bizden bir imâm olsun, sizden bir imâm olsun. Haz- ret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” minbere çıkdı. Hak sübhâne- hü ve teâlâ hazretlerine senâ etdi. Buyurdu ki, ey Ensâr! Mü’minlersiniz. Allahü teâlâ hazretleri bize sıdk vermişdir o yerde ki, diyerek, meâl-i şerîfi (... onlar [muhâcirler], Allahü te- âlâdan fadl ve rızâ talebi ile ve Allahü teâlânın dînine ve Resû- line nusret ile mülklerinden ve memleketlerinden ihrâc olundu- lar. O muhâcirler kavl ve fi’l ile dîni islâmda sâdıkdırlar) olan, Haşr sûresi 8.ci âyet-i kerîmesini okudu. Ensârın temâmı kabûl edip, kendilerinden bir halîfe olması da’vâsından vazgeçdiler.

10– (Doğruyu (Kur’ânı) getiren (Peygamber aleyhisselâm) ve onu tasdîk eden (mü’minler) ise, işte bunlar takvâ sâhibi kim- selerdir.) [Zümer sûresi, 33. âyet-i kerîmesi meâli.] Alî bin Ebî Tâlib hazretleri buyurdu ki, Sıdk ile gelen kimse hazret-i Mu- hammed aleyhisselâtü vesselâm ve onu tasdîk eden, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”.

11– (Mekke-i mükerremenin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fethden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden dahâ büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cen- neti va’d etdi.) [Hadîd sûresi 10.cu âyet-i kerîmesi meâli.] Kele- bî, bu âyet-i kerîmenin Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” hakkında indiğini ve onun üstün olduğunu açıkca bildirdiğini söylemişdir. Hazret-i Sıddîkın fazîleti gayrilerden üstündür. En önce o müslimân oldu. Haberde gelmişdir ki, Ebû Emâme, Amr bin Enis hazretlerine dedi ki, niçin kuvvetli müslimân ol- duğunu iddia edersin. Amr dedi ki, bunun sebebi şudur: Ben halkı dalâletde gördüm. Bunlarda hak üzere hiç kimse görme- dim. İşitdim ki, Mekke-i mükerremede bir zât Peygamberlik da’vâsı eder. Vardım, gördüm ki, kavmi Onun üzerine gâlib, kendi mağlûb, O mert kimseye dedim ki, sen nesin. Dedi ki, Nebîyim. Dedim, Nebî nedir. Dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri- nin Resûlüdür. Seni niye göndermiş, dedim. Dedi ki, Onun bir- liğini bilmek, şerîk getirmemek, putlara tapınmamak, sıla-ı rahm etmek için gönderdi. Dedim ki, senin ile kim var. Bunun üzerine dedi ki, bir hür, bir köle. Bakdım, Ebû Bekr ile Bilâl idi. Ben de müslimân oldum. Onun için ki, üçüncü müslimân ol- dum. Abdüllah bin Mes’ûd hazretleri buyurur ki, kılıcı ile müs- limânlığı ilk açığa çıkaran, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”. Haz- ret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurur, İslâmda herkesden evvel olan Resûlullahdır “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, ikinci Ebû Bekrdir “radıyallahü anh”, üçüncü Ömerdir “radı- yallahü anh”. Yine buyurdu; bir kimse ki, beni Ebû Bekr ve Ömerden “radıyallahü anhüm” üstün gösterir ise, ona had ce- zâsı vururum. Ve şâhidliğini kabûl etmem.

12– (Onlar için nedir ki, Rablerine da’vet olundukda, icâbet edip, emr ve nehyinde itâ’at ederler. Nemâzı şartları ve erkânı ile devâmlı kılarlar. Emrlerinde meşveret ederler. Verdiğimiz rızk-

dan fakîrlere ve hayra verirler.) [Şûrâ sûresi 38.ci âyet-i kerîme meâli.] Bu âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şânını bildirmek için nâzil olmuşdur. Zîrâ bü- tün malını fakîrlere dağıtdı. Ne kadar, kötülediler. Kötüliyenlere iltifât etmedi. Bu hükm bütün mü’minler hakkında müşterekdir.

13– (Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Hudey- biyeden geri dönenlere de ki, siz, şiddetli cengci bir kavm ile harbe da’vet olunursunuz ki, tâ, onlar islâma gelinceye kadar veyâ onlardan cizye kabûl olununcaya kadar muharebe olunur. Onlar müşrikler veyâ Peygamber aleyhisselâmdan sonra mür- ted olanlardır. Eğer siz o cengde hulûs ile harb ederseniz, Alla- hü teâlâ size dünyâda ganîmet ve âhıretde Cennet verir. Eğer bundan önce Hudeybiyede i’râz etdiğiniz gibi, o muhârabede de i’râz ederseniz, Allahü teâlâ sizi şiddetli azâb ile azâblandı- rır. İş bu i’râz hakkında olan va’d ve azâbı müslimânların za’îf ve âcizleri işitdikde, bizim hâlimiz nice olur derler.) [Feth sûre- si 16. cı âyet-i kerîme meâli.] Râfi’ bin Hadic “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Biz bu âyet-i kerîmeyi dâimâ okurduk. Fekat bu vak’anın ne zemân olacağını bilmezdik. Ebû Bekr-i Sıddîk “ra- dıyallahü teâlâ anh” hazretleri müslimânları; Yemâmede Mü- seylemetülkezzâbın eshâbı, benî hanîfe üzerine harbe gönderdi. Anladık ki, kasd edilen onlardır. Bu âyet-i kerîmede mülhidler ve mübtedi’ler üzerine iki hüccet meydâna çıkmışdır. Birincisi, mülhidler üzerinedir. Bu âyet-i kerîmede gaybdan haber vardır. Bir zemân sonra bu haber meydâna gelmişdir. Mülhidlerin kav- linin hilâfına, bu mu’cize meydâna çıkmışdır. Bu âyet-i kerîme- de mübtedi’ler için de tenbîh vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk “radı- yallahü teâlâ anh” hazretlerinin halîfeliğinin doğruluğuna delîl vardır. Bundan dolayıdır ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurdu ki, (Da’vet olunursunuz!) ya’nî yakın zemânda, siz da’vet olunursunuz bir gürûha ki, be’s-i şedîd sâhibidir. Eğer o da’vet ediciye itâ’at ederseniz, size ecr verilir. O da’vet ediciye itâ’ati vâcib kıldı. Onları, şiddetli zarar sâhibi olan kavm üzeri- ne da’vet eden Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”. Onları acem ve rûm harbine o koydu. Bütün müfessirlerin kavl- leri üzerine, bu kavm, bu iki gürûhdan hâli değildir. Eğer Benî hanîfe olursa, O da’vet eden Ebû Bekr hazretleri olur. Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” imâmeti [halîfeliği] doğrulukda,

hazret-i Ömerin de “radıyallahü teâlâ anh” imâmetinin [halîfe- liğinin] doğruluğu olur. Eğer maksad pers [İrân] ve rûm [Bizans] olur ise, hazret-i Ömer olur. İmâmlığın hak olduğuna delîl olur. Onun imâmeti doğrulukda hazret-i Ebû Bekrin de imâmeti sâ- bit olur. Bu iki şeklden başka dürlü söyliyen azdır. Gaybdan ha- ber veren açık bir delîlin doğruluğu bu âyet-i kerîme ile açığa çıkdı. Orada buyurdu ki, (Da’vet olunursunuz!). Her iki halîfe için buyrulan öyle vâki’ oldu. Zîrâ Kur’ân-ı azîmüşşânın îcâzı vechlerindendir ki, gaybdan haber verir. Tafsîli ile habere mutâ- bık ve muvâfık vâkı’ olur. Allahü teâlâ hazretleri o kimseye ba- sîret verir ise, bunu bilmeğe muktedîr olur.

14– (O kimse ki, malından Allah için harcar, şirk ve isyân- dan sakınıp ve ihsân olan kelîme-i şehâdeti, yâhud infâk etdiği malın mukâbili va’d-i ilâhiyi tasdîk ede. Biz ona âsân ve râhata sebeb olucu ve Cennete girmeğe sebeb olan yolunu kolaylaşdı- rırız.) [Leyl sûresi 5, 6, 7.ci âyet-i kerîme meâli.] Demişlerdir ki, bu âyet-i kerîme Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” şânı hakkında nâzil olmuşdur. Her ne eline geçse halka dağıtırdı. Bunda da Allahü teâlânın buyurduğu üzere iş yapmasından do- layı onu medh buyurdular. Demişlerdir ki, Hüsnâ, Hak sübhâ- nehü ve teâlâ hazretlerinin sevâb vermeği va’d etmesidir.

15– (O ateşden [Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” gibi] ziyâ- de müttekî olan ictinâb edip, kurtulur ki, Allahü teâlâ yanında temîz ve va’dine nâil olmak için, malını Allah yolunda hayrâta sarf eder.) [Leyl sûresi 17., 18.ci âyet-i kerîme meâli.] Hişâm; babası Urveden rivâyet eder: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” yedi köle satın alıp, azâd etdi. Müşrikler onlara müs- limân oldukları için azâb ederler idi. Birisi Bilâl “radıyallahü anh” hazretleridir. Dahâ önce anlatılmışdır. Biri Âmir bin Fü- heyre ve onun kızı Hindiyye idi. Müslimân oldu ve a’mâ oldu. Müşrikler dedi ki, lât ve uzza, görmesini ondan geri aldı. O de- di ki, ben lât ve uzzaya inanmam. Allahü teâlâ tekrâr görmesi- ni nasîb etdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” oradan geçerken, o değirmen çekerdi. O evin hanımı olan kişi, ona de- di ki, “ben seni, senin bu sâhiblerin azâd etmeyince azâd et- mem.” Hazret-i Ebû Bekr bunu işitip, buyurdular ki, bu câriye- yi kaça satarsın. O dedi, bu kadar gümüş. Hazret-i Sıddîk, dedi- ğin akçaya aldım, buyurdu. Abdüllah bin Zübeyr “radıyallahü

– 61 –

teâlâ anh” minber üzerinde dedi ki, Ebû Bekr “radıyallahü teâ- lâ anh” hazretleri, za’îf kulları [köleleri] satın alıp, azâd ederdi. Babası ona dedi ki, niçin kuvvetli köle satın almazsın. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, za’îf kö- leleri satın alıp, azâd ederim ki, Allahü teâlâ bu za’îf kulunu Ce- hennemden azâd etsin. Hak sübhânehü ve teâlâ; meâl-i şerîfi, (Şirk ve günâhlardan sakınan kimseler, Cehennemden uzaklaş- mış olurlar) olan [Leyl sûresi 17.ci] âyet-i kerîmeyi gönderdi. Sûrenin sonuna kadar hep, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretlerine işâretdir. Mü’minler, Ebû Bekre “radıyallahü anh” halîfe dedi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” halîfe dedi ve buyurdu ki, (Ebû Bekr, Allahın dîni üzerine be- nim halîfemdir). Allahü teâlâ ona halîfe dedi. (... onları yer yü- züne halef kılacağına....) buyurdu. Râfizîler la’net etdiler. Ken- dileri la’nete müstehâk oldular. Allahü teâlâ ve Resûlü ve mü’minler ona halîfe diyorlar. Râfizîler muhâlefet etmiş oluyor- lar. Allahü teâlâ hazretleri; Nisâ sûresinin yüzondördüncü âye- tinde meâlen, (Kendisine tevhîd ve doğru yol bildirildikden sonra, Resûlullahın doğru yolundan sapan ve i’tikâd ve amelde mü’minlerden ayrılan kimseyi, âhıretde kâfirler ile birlikde Ce- henneme sokarız.) buyurdu. Allahü teâlâ hazretlerine ve Resû- lüne, râfizîler gibi muhâlefet eden yokdur. Allahü teâlâ buyu- rur; Ebû Bekr dînin büyüğüdür. Râfizîler, hâşâ münkir idi, di- yor. Allahü teâlâ; fâdıl idi, buyuruyor. Râfizîler bâtıl idi diyor. Allahü teâlâ münfık [malını dağıtan] idi buyuruyor. Râfizîler, Allahü teâlâ muhâfaza etsin, münâfık idi, diyor. Haberde gel- mişdir ki, bir gün hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında oturmuş idi. Ebû Bekr-i Sıddîk için Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bizim yanımızda Ebû Bekr, yerdekiler yanından dahâ meşhûrdur. O senin hayâtda vezîrin, vefâtından sonra halîfendir.

Nükte: Eshâb-ı Kehfin köpeği, o civânmert olan Eshâb-ı Kehf ile dünyâda birkaç adım yürüdüğü için, mağarada onlar ile berâber oldu. Yatmakda onlar ile oldu. Kıyâmetde ve Cen- netde onlar ile olur. Acâib olan odur ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “ra- dıyallahü teâlâ anh”hazretleri, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, sohbetinde bulundu. Mih- netde Onun ile oldu. Da’vetde Onun ile oldu. Seferde Onun ile

oldu. Hazarda Onun ile oldu. Mağarada Onun ile oldu. Yolda ve hicretde, cân ve mal vermekde Onunla oldu. Kabrde, şe- fâ’atde, Onunla olur. Makâm-ı Mahmûdda, Cennetde, Allahü teâlâyı görmekde, Onunla olur. Zikr olunan âyet-i kerîme ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın şânı ile alâkalı olduğunu tefsîrde gördük, işitdik ve yazdık. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hakkında nasıl kötü düşünülebilir? [Eshâb-ı Kehfin köpeği, o mertler ile birkaç adım gitmekle kıymetleniyor da; Ömrü Resû- lullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yanında geçenler kıymetlenmez mi?]

Ellidördüncü Menâkıb: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâ- lâ anh” için haber verilen hadîs-i şerîfler hakkındadır:

1– Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ ve an ebîhâ” bu- yurdular ki; Bir gece benim nöbetim idi. Seyyid-i âlem hazret- leri benim hücreme [odama] geldi. Ben dedim: Bana, babam Ebû Bekr-i Sıddîk hakkında birşey söyle. Buyurdular ki: Yâ Âi- şe. Bana Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlâdan haber verdi ki; Allahü teâlâ rûhları yaratdı. Cümle rûhlar arasından Ebû Bek- rin rûhunu, Peygamberler ve mürsellerden sonra seçdi. Topra- ğı Cennetdendir. Suyu âb-ı hayâtdandır. Allahü teâlâ Cennet- de, Ebû Bekr “radıyallahü anh” için, yâkutdan bir köşk halk ey- ledi. O köşk (kasr) içinde, inciden çok serâylar halk etdi. Alla- hü teâlâ onun hakkındaki düâlarımı kabûl etmişdir. Ondan ma’siyyet [kötülük] meydâna getirmez. Tâatlar kapısını üzerine bağlamaz. Kabrde komşum ve benden sonra halîfem Ebû Bekrdir. Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselâm Ebû Bekrin hilâfe- tine berâberce bî’at ederler. Gökler ehli ve yerler ehli, şeytân- lardan ba’zısı, bir mikdâr cinnîler onu bilirler. Bu kadar meşhûr Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” bilmeyen ve hurmet etmiyen benden değildir. Ben de ondan değilim.

2– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu. Bir kimse vardır ki, Cennete girdiği zemân, köşkler- de, serâylarda, odalarda bulunan herkes ona merhabâ, merha- bâ derler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” dedi ki, biz o kimseyi, o kasrlarda görür müyüz! Resûlullah aleyhisselâm bu- yurdu ki, Evet, yâ Ebâ Bekr, o mert sensin.

3– Esâd bin Zürâh “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini hutbe okur- ken gördüm. Ebû Bekre iltifât edici şeyler söyledi. Nerede Ebû Bekr, buyurdu. Cebrâîl aleyhisselâm bana şimdi haber verdi ki, Ümmetin hayrlısı, Senden sonra Ebû Bekrdir “radıyallahü teâ- lâ anh”.

4– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrunda, Ebû Bekr-i Sıddîk zikr olundu. Hazret-i Server-i âlem buyurdu- lar ki, Ebû Bekrin misli gibi kimse olamaz. İnsanlar beni tekzîb ederken, ya’nî yalanlarken o beni tasdîk etdi ve bana îmân getir- di. Herkes benden kaçarken, o bana kızını tezvîc etdi. Malını ba- na fedâ etdi. Benimle zor kaldığımız sâatde ve gecede berâber mücâhede etdi. Âgâh olun ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kıyâmet gününde Cennet develerinden bir deveye binmiş olarak gelir. Eğeri yeşil zebercedden, yuları inciden, ken- disi de sündüs ve istebrakdan yeşil iki elbise giymiş olduğu hâlde, bana anlatır, ben de ona anlatırım. Kıyâmet ehli derler ki, bunlar kimlerdir. Allahü teâlânın Resûlü Muhammed aleyhisselâm ve Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”, diyeler.

5– Hazret-i Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdu- lar ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri- nin son hastalığında ağrısı artdı. Buyurdular ki: Ebû Bekre emr edin, nâsa imâm olup, nemâz kıldırsın. Ben dedim ki, yâ Resû- lallah! Ebû Bekr sizin makâmınıza geçince, ağlamasından sesini kimse işitmez. Ömer bin Hattâbı emr edin, kavme imâmet eyle- sin. Resûlullah hazretleri yine buyurdu ki, Ebû Bekre söyleyin, kavme imâmet eylesin. Yine ben dedim, yâ Resûlullah! Ebû Bekr, sizin makâmınızda durmağa tâkat getiremez. Yine buyur- du ki, Ebû Bekre söyleyin. Kavme imâmet eylesin. Âişe hazret- leri yine buyurdu ki, Hafsaya varıp, dedim ki, sen Resûlullah hazretlerine söyle ki, babam Ebû Bekr imâmet makâmında du- rursa, ağlamakdan kimse sesini işitmez. Hafsa “radıyallahü teâ- lâ anhâ” da söyledi. Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki; Ebû Bekre söyleyin, kavme imâmet ey- lesin. Siz kardeşim Yûsüf aleyhisselâmı sıkıntıya düşüren kimse- ler değil misiniz. Ben Ebû Bekr diyorum. Siz Ömer diyorsunuz. Hafsa “radıyallahü teâlâ anhâ” üzülüp, Âişeye “radıyallahü teâ-

lâ anhâ”, beni mahzûn etdin diyerek gitdi.

6– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” buyurdu: (İzâcâ’e) sûresi nâzil olduğu vaktde, hazret-i Abbâs, hazret-i Alî- nin yanına geldi. Dedi ki, yâ Alî! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin vefâtlarını haber veren âyet gel- mişdir. Bizler bilmeyiz, kendilerinden sonra kim halîfe olur, han- gi kimsede karâr verir? Varalım Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna süâl edelim. Eğer bu işi bize tevdî bu- yurursa, Kureyşin bizim ile düşmânlığı olmaz. Eğer bizden gay- riye buyurur ise, ricâ ederiz ki, o kimseye, bizim hakkımıza riâ- yet etmesi için vasiyyet buyursun. Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret- lerinin huzûr-ı şerîflerine vardı. Süâl etdi; yâ Resûlallah! Sizden sonra kim halîfe olur. Cevâb buyurdular ki, yâ Abbâs! Yâ Resû- lallahın amcası. Allahü teâlâ, benim halîfeliğimi Ebû Bekre ver- mişdir. Din üzerine kendi vahy eyledi. Benden sonra halîfe Ebû Bekr olur. Ebû Bekrin her söylediğini kabûl edin, necât ve felâh bulursunuz. Ona mutî’ olun, doğru yolu bulursunuz. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” dedi ki, Onlar Ebû Bekr hazretlerine mutî’ oldular; doğru yolu buldular. Her kim ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü anh” hilâfetini hak bilip, bütün sa- hâbe-i kirâmı dost tutar, doğru yolu bulur ve emîn olur.

7– Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bu- yurdular ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haz- retlerinin huzûr-ı şerîflerinde idik. Kays kabîlesinden bir gürûh geldi. İleri-geri ba’zı sözler söyleyip, sorular sordular. Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müteveccih olup, buyurdular ki, söylediklerini, duydun mu? Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” duydum, yâ Resûlallah! dedi. Şimdi, o hâlde onlara cevâb ver, buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr onlara gâ- yet güzel cevâblar verdi. Resûlullah hazretleri buyurdular ki, “Yâ Ebâ Bekr, Allahü tebâreke ve teâlâ sana Rıdvân-ı Ekber versin.” Sahâbe-i güzînden birisi dedi ki, Yâ Resûlallah! Rıd- vân-ı Ekber nedir? Buyurdular ki; Allahü teâlâ âhıretde cümle kullarına umûmî tecellî eder. Ebû Bekre “radıyallahü anh” hu- sûsî tecellî eder.

8– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; Ceb-

râîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine geldi. Çok zemân yanında kaldı. Vahy söyledi. O esnâda Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” geldi, geçdi. Resûl-i ekrem hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâma buyurdu ki, yâ Cebrâîl, siz semâda Ebû Bekri bilir misiniz? Cebrâîl aleyhisse- lâm dedi ki, evet. Seni halka Peygamber gönderen Allahü te- âlâya yemîn ederim ki, Ebû Bekr gökde yerdekinden dahâ çok meşhûrdur. Göklerdeki adı Halîmdir.

9– Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet eder. Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular: Beni mi’râca götürdükle- ri gece, Allahü teâlânın huzûrunda durdum. Bana buyurdu. Yâ Ahmed! Ehlini kime ısmarladın. Dedim, Ebû Bekr-i Sıddîka. Allahü teâlâ buyurdu: O benim kullarımın, senden sonra, en sevgilisidir. Benden ona selâm götür.

10– Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Re- sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: Ben, mi’râ- ca çıkdığımda, Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra halîfe, Alî ibni Ebî Tâlib olsun. Melekler muzdarib olup, dediler: Al- lahü teâlâ dilediğini yapar. Halîfe senden sonra Ebû Bekr-i Sıd- dîkdır “radıyallahü teâlâ anh”.

11– Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: Her kim rü’yâda beni görmüşdür. Muhakkak beni görmüşdür. Zîrâ şeytân benim sûretimde görünmez. Her kim, Ebû Bekri uyku- da görür. Ebû Bekri görmüşdür. Zîrâ şeytân Ebû Bekrin sûre- tinde de görünmez.

12– Alî ibni Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” dedi. Resûlul- lahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitdim, buyurdu: Se- mâya yükseldiğim gece [Mi’râc gecesi], Rabbim azze ve celle bana Ebû Bekrin sesi ile hitâb buyurdu. Benim gönlümden geç- di ki, bu ses Ebû Bekrindir. Hak sübhânehü ve teâlâ kalbimden geçen endîşeyi bilip, buyurdu: “Yâ Ahmed! Mûsâ bin İmrân ile konuşurken, onun gönlünü gördüm ki, kavminin hepsinden Hârûnu dahâ çok sever. Ona Hârûnun sesi ile hitâb etdim. Se- nin gönlünü gördüm ki, Ebû Bekri çok seversin. Sana Ebû Bek- rin sesi ile hitâb etdim.”

– 66 –

13– Rivâyet edilmişdir ki, bir gün öğle nemâzından sonra, Cebrâîl aleyhisselâm yetmişbin melek ile gelerek, En’âm sûresi- ni getirdi. Resûlullah hazretleri o gece bütün Eshâb-ı kirâmı Âi- şe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin evinde topladı. Çırağ yakıp, Sûre-i En’âmı okudular. Çırağ ışıksız oldu. Resûlullah hazretleri Ebû Bekr hazretlerine buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr, çı- rağı ışıklandır. Bir sâat sonra yine karardı. Hazret-i Resûl-i ek- rem yine buyurdu. Yâ Ebâ Bekr, çırağı rûşen et. Hazret-i Ebû Bekr, çırağı [kandili] rûşen etmek [ışığını çoğaltmak] için kalkdı. Bakdı ki kandilin yağı tükenmiş. Dedi ki, yâ Resûlallah! Kandil- de yağ kalmamış. Bu gece yağ almak imkânımız da yokdur. Kan- dil bize lâzımdır, kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım. Hazret-i Re- sûlullah buyurdular ki, bir mikdâr kendi ağzının tükrüğünden kandile damlat. Âişe-i Sıddika hazretleri buyurur ki, babam bir mikdâr ağzının suyunu, Resûlullah hazretlerinin emr-i şerîfi ile kandile damlatdı. Kandilin ışığı çoğaldı. Allahü tebâreke ve teâ- lâ hazretlerinin emr ve fermânı ile şiddetli bir ışık oldu ki, Es- hâb-ı kirâmın gözlerini kamaşdırdı. Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Bu kandili söndür- meyiniz! Kırk gün kırk gece o kandil, Âişe-i Sıddîka hazretleri- nin evinde yandı. Bir münâfık hazret-i Âişenin evine geldi. O kandili gördü. Ne acâib kandil, kırkgün kırk gecedir sönmez, de- di. O sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi: Yâ Muhammed! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur: Ben çeşm-i bed [fenâ bakışlı] kullar da yaratdım. Eğer o münâ- fıkın gözü olmasaydı, kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin “ra- dıyallahü teâlâ anh” ağzının suyunun bereketi ile sönmez idi.

14– Nakl eylemişlerdir ki, bir gün Cebrâîl aleyhisselâm gel- di ve dedi: Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm söyler. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ yetmiş dünyâ büyüklüğünde bir âlem halk etmişdir. Onun zemîni beyâz misk ile döşelidir. Orası, arş- dan bir iğne atsan, zemîne düşmiyecek şeklde melekler ile do- ludur. Allahü teâlâ o melekleri yaratdığı günden beri, tesbîh ve tehlîl ederler. Sevâbını Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin muhiblerine (sevenlerine) bağışlarlar.

15– Doğru rivâyet ile rivâyet olunmuşdur: Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdu: Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri annesinden doğduğu gün, göklere bir şenlik

geldi. Allahü tebâreke ve teâlâ, Adn Cennetine nidâ buyurdu ki, izzim ve celâlim hakkı için, sana yalnız Ebû Bekri sevenleri koyarım. Cehenneme nidâ buyurdu ki, izzim ve celâlim hakkı için, sende Ebû Bekrin düşmânlarından ziyâde kimseye azâb etmem. Kıyâmet kopup, nidâ gelir ki, Yâ Ebâ Bekr! Ben ki Cebbâr-ı âlemim. Senin dostlarını, senin istediğin yere koyaca- ğım. Bu rivâyet onun üzerine delîl olur. Her kim ki, Ebû Bekr hazretlerini düşmân bilirse, onun îmânı onun ile pâyidâr olmaz [devâm etmez]. Her kim ki, hazret-i Ebû Bekri dost tutar. Onun küfrü onunla pâyidâr olmaz [devâm etmez].

16– Enes bin Mâlik ve Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ an- hümâ”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle- rinden rivâyet ederler. Buyurdular ki: Allahü teâlâ hazretlerin- den dünyâya veyâ âhırete âid bir isteği olan kimse, gece kalkıp, gusl edip veyâ abdest alıp, iki rek’at nemâz kılsa, her rek’atinde bir Fâtiha ve üç kerre sûre-i İhlâs okusa, selâmdan sonra başını secdeye koyup, Yâ Rabbî, benim isteğimi Ebû Bekr-i Sıddîk “ra- dıyallahü anh” hurmetine yerine getir, diye düâ etse; Allahü teâ- lâ, Ebû Bekr-i Sıddîk hurmetine isteğini verir.

17– Doğru rivâyet ile, Fahr-i âlem hazretlerinden gelmişdir. Buyurdular ki: Beni Mi’râca götürdükleri gece, Cennet-i a’lâda karşıma gelen bir hûrî gördüm. Cebrâîl aleyhisselâm da yanım- da idi. Cebrâîl elini gözü üzerine koydu. Yâ Cebrâîl, niçin elini gözünün üzerine koydun ve yüzünü bu hûrîden döndün, dedim. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, yâ Resûlallah! Bana destûr [izn] yokdur, o hûrîye bakayım. Hûrî benim yanıma geldi ve bana se- lâm verdi. Cevâb verdim. Bana dedi ki, yâ Resûlallah! Benim hâcem [efendim] nasıldır. Ben dedim ki, senin efendin kimdir. Dedi ki: Benim efendim o kimsedir ki, sana evvel îmân getiren o oldu. Sonra malını ve cânını sana fedâ etdi. O Ebû Bekr-i Sıd- dîkdır. Ben dedim ki, yâ hûrî, sen Ebû Bekr-i Sıddîk için misin. Evet yâ Resûlallah, dedi. Sen Ebû Bekr-i gördün mü? Evet gör- düm, eğer istersen şimdi de onu sana göstereyim, dedi. Göster, dedim. O sâat elinin ayâsını açdı. Ayâsında hazret-i Ebû Bek- rin sûretini gördüm “radıyallahü teâlâ anh”.

18– Ömer-ibnül-Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Beş kimseden başkası için ayağa kalkmayınız. Anne-

ye, babaya, size Kur’ân-ı azîmüşşân ta’lîm eden hocaya, âlime, ki ilme hürmet için. Şerefleri dolayısı ile seyyidlere ve adlinden dolayı âdil sultâna.) Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu hadîs-i şerîfi buyurduğu zemân, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” mec- lis-i se’âdete geldi. Peygamber hazretleri onun için ayağa kalk- dı. Hazret-i Ebû Bekr oturmayınca, kendileri de oturmadılar. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki, yâ Resûlallah! Bize buyurdunuz ki, bu beş kimseden başkası için ayağa kalkmayınız. Siz Ebû Bekr için ayağa kalkdınız. Bu- yurdular ki, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, önümde oturmuş idi. O sırada Ebû Bekr mescide girdi. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, Yâ Muhammed! Ebû Bekr geldi. Ben dedim, yâ Cebrâîl! Ebû Bek- ri tanır mısın. Dedi ki, yâ Muhammed! Ebû Bekr, melekler ya- nında meşhûrdur ki, senin yeryüzünde tanıdığın gibi, onu tanır- lar. Cebrâîl aleyhisselâm Ebû Bekr-i Sıddîk önünde ayağa kalk- dı. Ben de kalkdım. Yâ Ömer, bir yerde ki, Cebrâîl aleyhisse- lâm ayağa kalkar, ben kalkmaz mıyım! Ebû Bekre hürmetin- den ötürü, hazret-i Ebû Bekr oturmayınca, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm oturmadı. Ben de oturmadım.

19– Doğru rivâyet ile gelmişdir. Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” buyurdu: Allahü teâlâ hazretleri, beni ken- di nûrundan halk etdi. Ebû Bekri benim nûrumdan halk etdi. Âişeyi Ebû Bekrin nûrundan halk etdi. Mü’mine hâtunları, Âi- şenin nûrundan yaratdı. Her kim ki, bu büyükleri sever. Alla- hü teâlâ o kimsede bir nûr halk eder ki, onun ışığında, kabrin ve kıyâmetin karanlığından o kimseye necât verir. O ışık ile, Cennât-i Adna gider. Her kim ki, onları sevmez. Allahü teâlâ hazretleri o kimsede asla nûr halk etmez. [Allahü teâlâ bir kim- seye nûr vermezse, o münevver olamaz.]

20– Hazret-i Enes “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir vakt hastalandı. Hastalığı uzadı. Bir sabâh hazret-i Ebû Bekr-i Sıd- dîk, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ziyâretine gitmiş idi. Zîrâ, her işi herkesden evvel yapmağı se- verdi. Bu âdet-i şerîfesi idi. Varıp gördü ki, Resûlullah hazretle- ri evinde yatmış, mubârek başını Dıhye-i Kelbînin “radıyallahü teâlâ anh” dizine koymuşdu. Hazret-i Ebû Bekr, Dıhye-i Kelbî-

– 69 –

ye selâm verip, Resûl-i ekremin hâli nasıldır, dedi. Dedi ki, hayrdır ey halîfe-i Resûlillah! Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki; Allahü teâlâ sana hayr versin. İyi karşılıklar versin. Bu müjdeyi bana verdin. Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Ebâ Bekr! O Allahü teâlâ hakkı için ki, Ondan gayri Allah yokdur, ben seni gayrilerden, herkesin sevdiğinden çok severim. Senin benim ya- nımda hediyyelerin vardır, Sana ulaşdırayım. Sen Allahü teâlâ- nın Resûlünün halîfesisin. Enbiyâ ve Mürsellerden sonra, Âde- moğullarının seyyidisin “aleyhissalâtü vesselâm”. Sana tâbi’ olan ve seni seven felâh bulur. Arâbî lugatında, bütün hayrlar, iyilikler, felâh kelimesinde toplanmışdır. Felâh; dünyâ ve âhıre- te âid isteklerin yerine gelmesine derler. Denilmişdir ki, felâh dört şeydir: Bir bekâ ki, fenâsı olmıya. Bir gınâ [zenginlik] ki, fa- kîrliği olmıya. Bir izzet ki, zelîlliği olmıya. Bir ilm ki, cehli olmı- ya. Seni sevmiyen ve sana uymayan ziyân etdi. Her kim ki seni dost tutar, Resûlullah hazretlerinin dostluğu ile dost tutar. Her kim sana buğz eder. Resûlullah hazretlerine buğzu olmak sebe- bi ile sana buğz eder. Senin dostun hakîkatde Allahü teâlâ haz- retlerinin ve Resûlünün dostudur. Senin düşmânın, hakîkatde Allahü teâlâ ve Resûlünün düşmânıdır. Her kim ki, seni düş- mân tutar. Muhammed Mustafânın şefâ’ati o kimseye vâsıl ol- maz. Her kim ki, Muhammed Mustafânın şefâ’atinden mahrûm olur. O kimse Allahü teâlânın rahmetinden de mahrûm kalır. Yâ Ebâ Bekr, sen bunun için iyi ve azîzsin; yakın gel. Yakın gel- diği ânda, Dıhye gayboldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” de uykudan uyandı. Buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! Bu sü- âl-cevâb şeklindeki konuşma nedir? Ebû Bekr hazretleri de Dıhye ile yapdığı musâhabatı haber verdi. Resûlullah aleyhissa- lâtü vesselâm, buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr! O Dıhye değil idi. O Cebrâîl-i emîn idi. Sana haber verdi o ismlerden ki, Allahü teâ- lâ ve tekaddes hazretleri onları sana tesmiye etdi [sana verdi]. Cebrâîl, senin muhabbetini mü’minlerin kalbine saldı. Buğzu da, kâfirlerin kalbine saldı.

21– Ebû Sa’îdil Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ri- vâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haz- retleri buyurdular: Kıyâmet günü olunca, Allahü tebâreke ve teâlânın emri ile arş önünde kırmızı altından üç kürsî konulur. Mahşer meydânı onların nûru ile nûrlanır, aydınlanır. Biri bir

– 70 –

kenârda, biri öbür kenârda, biri ortada kurulur. İbrâhîm aley- hisselâm gelip, Allahü teâlânın emri ile bir kenârdaki minber üzerine oturur. Ben de (Muhammed aleyhisselâmım); öbür ke- nârdaki minber üzerine otururum. Orta yerde olan minber boş kalır. Bir münâdî, seslenir ki, Ebû Bekr-i Sıddîk nerededir. Ebû Bekr-i Sıddîkı durduğu yerden ta’zîm ile getirirler. Ortadaki minber üzerine oturturlar. Sonra bir münâdî seslenir ve der ki, Halîl ve Habîb arasında Sıddîkın bulunması ne hoşdur, ne gü- zeldir. Sonra Allahü teâlâ hazretleri üçünden hicâbı kaldırıp, tecellî eder, dîdârını gösterir. Ben, baş gözü ile, Allahü teâlâyı müşâhede ederim. İbrâhîm de müşâhede eder, Ebû Bekr de müşâhede eder.

22– Ebû Ubeyde bin Cerrâh “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Mi’râc gecesi, Arşa vardığım zemân, bir nidâ edi- ci, Arş-ı a’lâdan, yâ Muhammed, yâ Muhammed, diye nidâ etdi. Ben dedim ki, buyur, buyur yâ Rabbî. İkinci kerre, yâ Muham- med, yâ Muhammed, Ebû Bekre muhabbet eyle ki, Ebû Bekr-i Sıddîkı ben severim, diye seslendi. Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek elini Ebû Bekr-i Sıddîk “radı- yallahü teâlâ anh” hazretlerinin omuzuna koyarak, buyurdu ki: Yâ Ebâ Bekr! Kullar, Allahü teâlâ hazretlerinin huzûruna dağ- lar misilli günâh ile çıksalar, kalblerinde senin muhabbetin olsa, Allahü teâlâ onların günâhlarını afv eder.

23– Haberde gelmişdir ki, Bedr gazâsında, Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve hazret-i Ebû Bekr “radıyalla- hü teâlâ anh” çadır gibi bir arşın altında gölgelenip, oturmuşlar- dı. Müslimânlar kâfirler ile mukâtele [muhârebe] ederlerdi. Bir arab, muharebe meydânından arşın (çadırın) kapısına geldi. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Kalk dışarı gel, muhârebe eyle ki, eshâ- bın bir bölüğü şehîd oldular. Resûlullah hazretleri o araba mâ- ni’ olup, buyurdu ki, (Allahü teâlâ, Ebû Bekri, Resûli için enîs, dost, vezîr, arkadaş eylemişdir.) Arab, döndü ve (Hâlin ne hoş- dur, ey Ebû Bekr) dedi.

24– Diğer bir haberde gelmişdir. İslâm askeri Tebük gazâ- sında idiler. Şiddetli gazâ oluyordu. İki tarafın da askerleri kuv- vetli idi. Temmuzun sıcağında öğle vakti, toz cihânı kaplamış idi. İslâm askeri ile, küffâr birbirine girmişdi. Şiddetli muhâre-

– 71 –

be ile meşgûl idiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” yedi yâri ile ki, Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ebû Zer, Talha, Sa’d, Sa’îd “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleridir, berâber kumanda mevki’inde oturmuşlar idi. Muhârebe şiddet- lendi. İslâm askeri bir mikdâr za’îf oldular. Resûlullah “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” Sa’d ve Sa’îde buyurdular ki, imdâda varınız. İkisi de kalkıp, muhârebeye gitdiler. Sonra, Ebû Zer ile Talhaya buyurdular ki, siz de varınız. Onlar da vardılar. Sonra, Ömer ve Osmân hazretlerine buyurdular ki, siz de imdâda va- rınız. Onlar da vardılar. Bir sâat geçdi. Hazret-i Ebû Bekre de muhârebeye gitmek şevki gâlib oldu. Kılınç çekip, atının dizgi- nini çekdiği gibi, Resûlullah ”sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Sıddîkin bileğinden tutdu. Buyurdu ki; (Sen savaşa gitme yâ Ebâ Bekr), ya’nî, yâ Ebâ Bekr, senin işin mu- hârebe etmekde değil, buradadır. Sen burada, gönlümüzü ve gözümüzü cemâlin müşâhedesi ile şâdümân [ziyâde sevinçli] tut. Yâ Ebâ Bekr, dünyâda her eziyyet ve derd ki, bedenime ve kalbime erişiyor. O eziyyet ve derd, senin cemâlinin müşâhede- si ile, benim üzerimden kalkıyor.

Bu habere benzeyen başka da bir haber gelmişdir. Bedr gazâ- sında, Ramezân-ı mubârekin onyedinci Cum’a günü idi. Bu ha- berin râvisi, Abdüllah bin Mes’ûddur “radıyallahü teâlâ anh”. Der ki, o gazâda ben de hâzır idim. Benden âciz kimse yokdu. Lâkin Ebû Cehlin başını ben kesdim, getirdim. İki asker birbiri- ne erişdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hu- zûr-u şerîfinde gördük. Hazret-i Sıddîk kendi oğlunu kâfirler sa- fında gördü. Gayret ve hamiyyet-i dîniyyesi galebe gelip, din gay- reti ile ortaya çıkıp, yâ Resûlallah bana izn ver, tâ kâfirler ile mu- hârebe edeyim. Onların kalblerine vurayım. Oğlumun başını kendi elim ile keseyim, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel- lem”, yâ Ebâ Bekr! Harbe katılma. Benim yanımda, gözüm ve kulağım gibi olduğunu bilmiyor musun, buyurup, hazret-i Ebû Bekri; Allahü teâlânın selâmını ve kelâmını işiten mubârek ku- laklarına ve Allahü teâlâyı bilmediğimiz şeklde gören mubârek gözlerine benzetdiler. Server-i âlem Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek başlarından ka- dem-i şerîflerine kadar herbir a’zâsı güzel idi. Velâkin mubârek

– 72 –

gözleri ve kulakları cümle a’zâlarından dahâ güzel idi. Doğudan- batıya bütün müslimânlar, muvâfık ve muhâlif hepsi bilirler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çok kerre, kulağın- dan ve gözünden dolayı düâ buyurmuşdur. (Ey benim Allahım! Beni kulağım ve gözüm ile fâidelendir. Benim gözümü ve kula- ğımı benden sonra ümmetime mîrâs bırak.) Allahü teâlâ bu iki düâya icâbet etmişdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini hayâtda Ebû Bekr ile fâidelendirmişdir. Ve- fâtlarından sonra, Ebû Bekri mîrâs tutucu halîfe etmişdir. Bu iki düâ, o iki düâya benzer ki, Ebû Bekr hazretlerine buyurmuşlar idi: (Allahü teâlâ, sana, hayâtımda ve vefâtımdan sonra, benim tarafımdan en iyi karşılıklar versin!) Bu düâların temâmını Alla- hü teâlâ kabûl buyurmuşdur. Zîrâ, islâm dîni önce ve sonra, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile karâr tutdu. Mâlik bin Enes, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyur- muşdur: (Eğer Ebû Bekr olmasa idi, Allahü teâlâ hazretlerine ibâdet olunmaz idi.) Önce kimse müslimânlığa gelmezdi. Sonra da kimse müslimânlık üzere kalmaz idi. Her kim ki, o islâm dîni- ne geldi; ki Allahü teâlânın tevfîki ile geliyordu. Lâkin Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin islâma gelmesi bunlara se- beb idi. İyi düşünürsen, istersen, bu sözlerin doğru olduğunu an- larsın, bilirsin.

25– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, son hastalığında, vefâtları yaklaşdı. Cümle halk [ya’nî Eshâb-ı kirâm] hüzünlü ve telâşlı idiler ve muzdarib oldular. Lâkin Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, temâm ilmi, sekînesi ve hilmi ve fadlı, aklı ve tedbîri sebebi ile, o fitnelerde ve âfatlarda, hilâf ve ihtilâflarda, halka dermân olurdu. Resûlullah “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât etdiler. İhtilâf oldu. Hazret-i Server-i âlem, dâr-ı bekâya [âhırete] irtihâl etdikde [göçdükde], bir kısm dedi ki, vefât etdi, bir kısm dedi ki vefât etmedi. Her iki kısm toplanıp, kılınçlar çekildi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, hücre-i se’âdete girdi. Rıfk ve karârlılık ile, Re- sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, yasdı- ğı yanına geldi. Mubârek yüzünü kıble tarafına yöneltip, üzeri- ne bir çarşaf örtmüşler idi. Mubârek yüzünden örtüyü açıp, bakdı ki, dünyâ âleminden, âhırete göçüp, yok olmıyan mukad-

des rûhlarının Allahü teâlâ katına ulaşdığını anladı. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” böyle gördükde, durduğu yerden dizle- ri üzerine düşdü. Bir sâat mikdârı, yüzünü, gözünü Resûlullah hazretlerinin mubârek eline ve ayağına, yüzüne sürdü. Nûrlu yüzüne bakarak, gözyaşlarını nisân yağmuru gibi dökdü. Bu- yurdu ki, anam-babam sana fedâ olsun. Allahü teâlâ ve tekad- des hazretlerinin sana yazdığı ölümden acı çekdin ve şiddeti tat- dın. Bundan sonra acı çekmezsin. Hiç mihnet dahî bulmazsın. Kalkıp evden dışarı geldi. Minbere çıkdı. Elhamdülillah, Vessa- lâtü... okudukdan sonra, Yâ kavm! Her kim, sizden hazret-i Muhammede “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” taparsa, haz- ret-i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât etmiş- dir. Her kim sizden Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerine tapar- sa, Allahü sübhânehü ve teâlâ ölmez, dedi. Eshâb-ı kirâm ara- sındaki ihtilâf kalkdı. Sâkin ve râhat oldular. Sonra da, hangi mekâna defn edelim diye ihtilâf etdiler. Muhâcirler dediler ki, Mekke-i Mükerremeye götürelim. Ensâr dediler, Medîne-i mü- nevverede defn edelim. Bir kısmı dedi, Şâma götürelim. Bir kavm dedi ki, Yemene götürelim. Söz uzadı. Husûmet zuhûra gelecek idi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyur- dular ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle- rinden işitdim. Buyurdular ki: (Peygamberler, rûhları kabz olundukları mekâna defn olunurlar!) Bütün sahâbîler, bu kav- le râzı olup, sâkin oldular.

Bir kerre de, hilâfet ahvâli için ihtilâf etdiler. Muhâcirler de- diler, halîfe bizden olsun. Ensâr dediler, halîfe bizden olsun. Bir kısm da dedi, halîfe iki olsun. Biri Ensârdan olsun, biri muhâ- cirden olsun. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, minbere çıkdı. Hamd, senâ ve salât ve selâm etdikden sonra, buyurdu ki, (imâmet ve hilâfet işi şirketle olmaz. Zîrâ iki kılınç bir kında olmaz. Bir evde iki sâhib olmaz. Bir mescidde iki muhtelif kıble doğru olmaz. İmâm Kureyşden olur. Her kim Kureyşden değildir, imâmlığı [halîfeliği] olmaz. Bunları Resû- lullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitdim.) Muhâcir ve Ensâr, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri- nin sözünü işitdiler ve hepsi kabûl etdiler. İhtilâf kalkdı “rıdvâ- nullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Bir de Üsâme “radıyallahü teâlâ anh” hakkında ihtilâf etdi-

ler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri hayât- larında, sekizbin yiğit kimseyi, Şâm tarafına gönderip, Üsâme- yi “radıyallahü teâlâ anh” onların üzerine emîr ta’yîn buyur- muşdu. Kendi mubârek eli ile Üsâmeye bir alem [bayrak] ver- mişlerdi. Onlar ile meşgûl olmakdan kurtulmuşlar idi. Lâkin, Üsâme hazretleri Medîneden çıkmadan, Resûlullah “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” âhıret âlemine göçdüler. Muhâcir ve Ensâr ittifâk etdiler ki; o askeri Şâm tarafına göndermiye- ler. Böyle bir zemânda yehûdîler ve hıristiyanlar bir yandan, mürtedler ve münâfıklar bir yandan rencîde ederlerdi. Eğer bu zemânda, bu kadar askeri kendimizden uzak tutarsak, son- ra bizim hâlimiz nice olur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâ- lâ anh” hazretleri buyurdular ki, o Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan başka Allah yokdur, eğer kırlardaki kurtlar gelseler, ortalık boş olduğu için, evlâd ve ıyâllerimizi evlerimizden dı- şarı çekseler de, o alemi [bayrağı] ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek eli ile bağlamışdır, geri döndürmem. O sâatde Üsâmeyi askeri ile Şâm tarafına gönderdi. Yehûdîler ve diğerleri bunu gördüler. Kalblerine korku düşdü. Düşündüler ki, eğer islâm dîni doğru olmasa idi, böyle zemânda, bu kadar askeri kendilerinden uzağa gönder- mezlerdi. Bundan dolayı, Ebû Zer ve Ebû Hüreyre “radıyal- lahü teâlâ anhüm” ve imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, imâm-ı Mâ- lik, imâm-ı Şâfi’î gibi imâmlar dediler ki: Eğer Ebû Bekr-i Sıd- dîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri olmasa idi, kimse önce îmâna gelmezdi. Eğer Ebû Bekr hazretleri olmasa idi, sonun- da kimse islâm dîni üzere kalmazdı.

Doğru rivâyet ile gelmişdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, ikisi Mekke-i Mükerremeden hicret buyurdular. Her ikisi birbirine refîk, şefîk, musâhib oldular. Medîne-i münevvereye yaklaşdı- lar. Yolun sağ tarafına doğru bir mikdâr döndüler. Tâ Benî Âmir ve Benî Avf hurmalığı yanına geldiler. Develerden indi- ler. Develerin dizlerini bağladılar, oturdular. Haber Medîneye erişdi. Halk sürûr ve ferâhla ziyârete geldiler. Hizmet-i şerîfle- rine erişdiler. Gördüler ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddîk, iki ay ve güneş gibi, hilye-i şe- rîfleri [görünüşleri] birbirine benziyen iki zât gibi gördüler.

– 75 –

Hangisinin Resûlullah olduğunu bilemediler. Ebû Bekre selâm verdiler. Medh ve senâ etdiler. Hizmetinde ayak üzere durdu- lar. Süâl sormağı edebsizlik kabûl etdiler. Ebû Bekr “radıyalla- hü teâlâ anh” nas [insanlar] ile söyleşmekde, nasihât vermekde, hizmet etmekde iken, Resûlullah hazretleri, vekâr ile sessiz oturuyordu. Lâkin kimse ikisini birbirinden fark edemezlerdi. Tâ ki, güneşin harâreti hazret-i Resûlullahın üzerine geldi. Hazret-i Ebû Bekr kalkıp, ridâsını çıkarıp, eli ile Resûlullah hazretleri üzerine gölgelik etdi. O zemân Medîne ehli, Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bildiler.

Ellibeşinci Menâkıb: Ey azîzler. Hazret-i Ebû Bekrin “radı- yallahü teâlâ anh” hidâyet ve riâyeti, evvelki menâkıblarda anla- tıldı, işitdiniz. Sonra da kifâyet ve inâyeti, sonraki menkıbelerde anlatıldı, işitdiniz. Ebû Bekr-i Sıddîkın fadl ve kadrinden, şeref ve fahrinden ve cemâl ve câhinden önce ve sonra söylenenleri işitmişsinizdir. Tatlı ve şirin ibâre ile bir de benden işitiniz.

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâmı ilk gördüğü esnâda, ondan birşey işitmedi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm kırmızı yâkutdan bir taht üzerin- de Hirâ dağında göründü. Hazret-i Habîbullah onu görünce korkdu. Hemen oradan acele ile geri dönüp, hazret-i Hadîcenin “radıyallahü teâlâ anhâ” se’âdethânesine geldi. Buyurdu ki: Yâ Hadîce! Ben bilmem ki bana ne oldu. Çabuk Ebû Bekri bulup, yanıma getirin. Gördüğüm nesneyi Ebû Bekre söyliyeyim. Biraz sükûnet ve râhatlık bulayım. Hazret-i Hadîce varıp, hazret-i Ebû Bekri çağırdı. Dedi ki, yâ Ebâ Bekr, Muhammed, seni ister. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, geldi. Yâ Muhammed “aleyhisselâm”! Sana ne oldu ki, sen kendi hâlinde değilsin, sende değişiklik olmuş, dedi. Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdular ki, yâ Ebâ Bekr! Ben Hirâ dağının başında idim. Ha- vada yâkut kürsî üzerinde oturan bir şahs gördüm. Melek mi, cinnî mi, insanoğlu mu bilmedim. Hazret-i Ebû Bekr “radıyalla- hü teâlâ anh” bir müddet düşündü. Sonra dedi ki, yâ Muham- med “aleyhisselâm”, ben eve gidiyorum. Sen Hadîceyi yanına çağır. Yanında otursun. O görünen her kim ise, yine evvelki gi- bi gelip, görünür. Siz onu gördüğünüzde, o vakt, Hadîceye bu- yur, başını açsın. Eğer o kimse, Hadîcenin başının saçına bakar- sa, bil ki, İblîsdir. Eğer bakmaz ise, bil ki, Cebrâîldir.

– 76 –

Ey müslimânlar işidin ve fikr edin. O vakt ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri de, kendi işinde sâ- kin olmamış idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Server-i kâinâta sü- kûnet verdi. La’net ve toprak o la’înlerin başına olsun ki, haz- ret-i Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anh” çirkin şeyler söylerler. Bunun benzeri o haber, Emîr-ül mü’minin Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin rivâyeti ile oldu. Bedir günü idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri kendi eshâbının azlığını gördü ki, üçyüzonüç kimse idiler. Küffârın çokluğunu gördüler, bin kişiye yakın idi. Mubâ- rek yüzünü kıble tarafına dönüp ve iki ellerini yukarı kaldırıp, (İlâhî! Bize va’d etdiğin zaferi nasîb et. Yâ ilâhî! Eğer, küffâr bugün müslimânlar üzerine gâlip olsalar ve bu kavmimi burada helâk etseler, bir dahâ kıyâmete dek, dünyâda kimse Seni bir bilip, birliğini zikr etmez) buyurdu. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyal- lahü teâlâ anh” öteden gelip, Resûlullah hazretlerine mülâze- met edip, dedi ki, yâ Resûlallah! Bundan sonra, Allahü teâlâ hazretlerine, bu derece korkarak, kendinizi üzerek düâ etmeyi- niz. Zîrâ, Allahü tebâreke ve teâlâ va’dinde durup, Size zafer nasîb eder, küffârın şerrini Sizden uzaklaşdırır. Hemen Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, beşbin melek, kendisi ile berâber kâfir- ler ile harb etmek üzere geldi. Dedi ki, yâ Muhammed! Ebû Bekrin bu sözleri söylemesi üzerine, biz silâhlarımız ile geldik ki, senden bu şerri def’ edelim, buna kâfiyiz.

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ha- dîcenin “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin se’âdethânesin- de üzüntülü iken, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Cebrâîl aleyhisselâmın yol göstermesi ile müjde verdi. Resûlul- lah aleyhisselâtü vesselâm Bedr gazâsında ağlardı. Ebû Bekr hazretleri ona, Hak Sübhânehü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin yardımı ile zafer bulacağı müjdesini verdi. Bu cümleyi onun için söylerim ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretleri- ne, kulak ve göz menzilesinde olmuşdur. Zîrâ, bedenin bütün organlarından önce, bir sesi kulak işitir. Görülecek bir şeyi, be- denin bütün organlarından evvel göz görür. Cebrâîl aleyhisse- lâm, Hadîce “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinin se’âdethâ- nesine bir dahâ gelince, hazret-i Hadîce mubârek başını açdı. Hazret-i Cebrâîl yüzünü döndürdü. Ebû Bekr “radıyallahü teâ-

– 77 –

lâ anh” dedi ki, Yâ Muhammed! Bu o nâmûsu ekberdir. Ya’nî Cebrâîl aleyhisselâmdır. Hazret-i Âdem aleyhissalâtü vesselâm vaktinde hazret-i Âdeme, hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâm vaktinde, hazret-i Mûsâya geldi.

(İşâret): O Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ki, Hadîcenin başının saçını, hazret-i Cebrâîlin mubârek gözünden korudu. Çirkin iftirâya tutulan Âişeyi, kullarından muhâfaza edemez mi idi ki, muhâfaza etdi.

(Nükte): İnsan vücûdunda başdan ayağa dek, hiçbir uzv, ku- lakdan ve gözden fazîletli değildir. Bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ümmeti arasında da Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden üstün ve fazîletli kimse yokdur.

Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri pazara vardı. Dükkânını açdı. Şaşırmış olarak, âşık ve başı dönük, şaşkın beklerdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hirâ dağına gitdi. Cebrâîl aleyhis- selâmı bekliyor idi. Cebrâîl aleyhisselâm İKRA’ sûresini getirdi. Dedi ki, hemen şimdi, geri dön ve halkı dîne da’vet eyle! Yâ Mu- hammed! Eğer bu sâatde bir kimse müslimân olursa, kıyâmete kadar dünyâ selâmetde kalır. Eğer bu sâat, insanların ileri gelen- lerinden bir kimse müslimân olmaz ise, geri gel, seni kanadım üzerine alıp, Kabe kavseyne götüreyim. Tekrâr gelip, yer ehlini helâk edip, intikâm alayım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Hirâ dağından geri, Mekke-i Mükerremeye geldi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” da Mekke-i Mükerremeden çıkıp, Hirâ dağına doğru gitmeğe baş- ladı. Yolda birbiri ile karşılaşdılar. Muhabbet ile sarıldılar. Ser- ver-i âlem buyurdu ki, yâ Ebâ Bekr, nereye gidiyorsun. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, Sizin huzûr-ı şerîfinize geliyordum, yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, Siz nereye gidiyorsu- nuz, dedi. Sultân-ı Enbiyâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu- yurdular: Senin yanına geliyordum. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki: Hangi maksad için geliyordunuz. Resûlullah, buyurdular ki: Ben Allahü tebâreke ve teâlânın Resûlüyüm. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki: Delîlin nedir. Resûlullah buyurdu: O vâkı’a [rü’yâ] ile ki, sen onu Şâmda gördün. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki; Doğru söyledin, şimdi ne buyurursun. Resûlullah buyurdu: Onu derim ki, müslimân olmalısın. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki, müslimân ol- dum. Ne buyurursun. Resûlullah oradan hemen Hirâ dağına var-

dı. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmı gördü. Dedi ki; Yâ Cebrâîl! Müjdeler olsun sana ki, Ebû Bekr müslimân oldu. Hazret-i Ceb- râîl aleyhisselâm da dedi: Yâ Muhammed! Sana da müjdeler ol- sun ki, dünyâ; kıyâmete kadar helâk olmakdan ve zevâlden emîn oldu [kurtuldu.]. Yâ Muhammed! Kıyâmete kadar her kim dirlik bulur, o Ebû Bekrin dirliği bereketi iledir. Kıyâmete kadar her kim müslimân olursa, o da Ebû Bekrin islâmı bereketi iledir. Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü tebâreke ve teâlâ hazretleri kıyâmet gününde emr eder, mahlûkların evvelinden sonuna kadar hepsi- ni Arasat meydânına toplarlar. İyi olanları Arşın sağ tarafında dururlar. Bedbaht olanları sol tarafında dururlar. Ondan sonra, Allahü teâlâ hazretleri, bana, buyurur, senin elini tutup, Arşın üstüne götürürüm. Sonra Ebû Bekr-i Sıddîkın da elini tutup, Ar- şın üstüne götürürüm. Sonra, onsekiz bin âlemin halkı ve yüzyir- midört binden ziyâde olan ümmet arasında, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi kimse yokdur diye, seslenirim.

Ellialtıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” buyurdu: Allahü tebâreke ve teâlâ o günde, İsrâfîl aleyhis- selâm hazretlerine, sûra üflemesi için emr eder. İsrâfîl aleyhisse- lâm, ayakları yerde, başı Arş-ı a’lâda bir melekdir. Allahü teâlâ- nın onu yaratdığı günden beri, sûru ağzına almış, bir ayağı ileri, bir ayağı geri, gözlerini Arş tarafına dikip, emre hâzır beklemek- dedir. Ne zemân sûra üfürmek için emr olunur ise, o zemân sû- ra üfürür. İsrâfîl aleyhisselâm sûra üflemeye başlayıp, nefesi sû- ru dolduruncaya kadar kırk yıl geçer. O sûr bir borudur. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin yaratdığı canlıların adedince, o sûrda delik vardır. Her canlının rûhu, kendine mahsûs delikler- den dışarı gelip, kendi kalıbına [bedenine] girer. Hiç yanlış yola gitmez. Eğer bir bedenin başı doğuda ve ayağı batıda olsa, Alla- hü tebâreke ve teâlânın emri ile, hâzır olup, toplanırlar. Rûhla- rın temâmı yanılmadan sûrdan çıkıp, kendi bedenine girer. Fe- kat, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mu- kaddes rûhu sûrdan dışarı gelmez. İsrâfîl aleyhisselâm içeride rûh var diye bir kerre dahâ üfürür. Yine Ebû Bekr-i Sıddîkın rû- hu sûrdan çıkmaz. Allahü teâlâdan hitâb gelir: Yâ İsrâfîl, sen sâ- kin ol. Ben onun ile konuşayım. Hüdâ-i azze ve celle nidâ buyu- rur ki, (Ey, mutma’inne olan nefs! Sen Rabbinden râzı olduğun hâlde, Rabbin de senden râzı olduğu hâlde, Rabbine dön. Benim

sâlih kullarımın yanına ve Cennete gir.) [Fecr sûresi 27, 28, 29,

30. âyet-i kerîmelerinin meâli.] Hemen Ebû Bekr hazretlerinin nefs-i mutma’innesi [rûhu] dışarı gelir. Görür ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” merkad-ı mubârekelerinden [asl yerlerinden] gelip, hâzır durur.

Nükte: Eğer, kıyâmet günü mevtâların kabrlerinden nasıl çıkdıklarını bilmek istersen, behâr mevsiminde kırlara git. Bitki- ler Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emr-i şerîfi ile, nice yerleri yarıp, toprakdan dışarı çıkdıklarını gör. Bir mikdâr top- rak da başı üzerinde kalmışdır. Böylece, kıyâmet günü mevtâlar da kabrden dışarı gelirler. Herkes, başı üzerindeki toprağını sil- kerek kalkar. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kabr- den dışarı geldiği gibi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerini kabr üzerinde durmuş görür. Der ki, yâ Resû- lallah, bugün ne gündür. Resûlullah hazretleri buyurur: Yâ Ebâ Bekr! Bugün Arz günüdür. Ebû Bekrin elini tutup, Arş önüne kadar, berâber giderler. O vakt, Allahü tebâreke ve teâlâ haz- retlerinden nidâ eder. Nûrdan üç kürsî getirirler. Birisini arşın sağına koyarlar. Birisini arşın önüne koyarlar. Birisini arşın so- luna koyarlar. Nidâ eder ki, İbrâhîm Halîli, Muhammed Habîbi, Ebû Bekr-i Sıddîkı getirin. Melekler, İbrâhîm aleyhisselâm haz- retlerini, elbise giymiş, başına tâc konmuş olarak getirirler. Arş karşısında durdururlar. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini de elbise giymiş ve tâc başında olarak getirirler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” haz- retlerini getirirler. Başında örülü tâc vardır. Hitâb-ı izzet gelir: İbrâhîm Halîli arşın sağında oturtun. Cenneti de arşın sağında tutun. Yine hitâb-ı izzet gelir: Mustafâ Habîbi arşın solunda oturtun. Cehennemi de arşın solunda tutun. Ebû Bekri arşın önünde oturtun. Melekler hayret ederler. Yâ ilâhel âlemin. Biz böyle bilirdik ki, hazret-i Muhammed Mustafâ senin katında İb- râhîm Halîlden azîzdir, üstündür. Muhammed Mustafâ “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” seyyid-i Enbiyâdır. İbrâhîm aleyhisse- lâmı, arşın sağına Cennet tarafında buyurdun, Muhammed Mus- tafâ hazretlerini arşın soluna Cehennem tarafına buyurdun. Ni- dâ gelir ki, İbrâhîm benim Halîlimdir. Muhammed Mustafâ be- nim Habîbimdir, seyyidil evvelin vel âhırîndir. Bugün onun her dileğini ben de dilerim. Bugün o gündür ki, İbrâhîmin şefâ’ati ol-

maz. İbrâhîmi arşın sağında tutun. Ümmet-i Muhammedden afv etdiklerimi, Cennete gönderirim. Cennete giderken onu görsün. Muhammed arabîyi arşın sol tarafında tutun ki, onun ümmetin- den, Cehenneme gönderdiklerime, o şefâ’at eder. Onun ümme- tinin ba’zısını rahmetimle afv ederim. Ba’zısını Onun şefâ’ati ile afv ederim. Sonra: (Merhabâ Halîl, Habîb, Sıddîk) diye nidâ-i izzet gelir. İbrâhîm aleyhisselâm, (Gökleri ve yeri; aydınlık ve karanlığı yaratan Allahü teâlâya hamd olsun!) buyurur. Mu- hammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurur: (Bizden üzüntüyü gideren Allahü teâlâya hamd olsun. Rabbimiz elbette şükr edilen ve afv edicidir.) Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” buyurur: (Bize, va’dinde sâdık olan Allahü teâlâya hamd olsun!)

Halîl ve Habîb “aleyhimessalâtü vesselâm” ve Sıddîk “radı- yallahü teâlâ anh” hamd etmeleri ile halk birbirine girerler. Ni- tekim dünyâda koyun kuzudan ayrılıp, geri karışır. Feryâd ve fi- gân halkdan kalkar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” halkın ürkmesini ve feryâdını görüp, minber üzerine çı- kar. Mahşer tarafına bakar. Bir melek görür. Yediyüzbin başı vardır. Her başında yediyüzbin dili vardır. Her dil bir lügat ile Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerini tesbîh eder. Hiç bir lügât birbirine benzemez. Allahü teâlâ hazretlerinin kudreti ile onun burnundan bir duman çıkar. Mahşer halkının etrâfını çevirir. Mahşer halkı ondan korkarlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu hâli görüp, mûbarek başını sec- deye koyup, der ki (Yâ Rabbî, selâmet ver!). O melek, o hey- betiyle, Resûlullahın huzûruna gelir. Selâm verir ve der ki, yâ Muhammed, beni tanır mısın. Sultân-ı Enbiyâ buyurur ki, bil- miyorum. Der ki, Cehennem meleğiyim. (Mâlikim.) Allahü te- bâreke ve teâlâ bana emr etdi ki, Cehennemi azâblar ile Arasat meydânına koy. Ben de koydum. Buyurdu ki, Cehennemin ye- di kapısını bağla. Ben de bağladım. Buyurdu ki, Cehennemin anahtârlarını Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” önüne götür. O da Ebû Bekr-i Sıddîka versin. Sen Cehennem kapısında otur. Ebû Bekr-i Sıddîk kimi gönderir ise, onu Cehenneme al. Ondan sonra Resûlullah buyurur: Yâ Ebâ Bekr-i Sıddîk! Cehennemin anahtârlarını al. O da alır. Mâlik, Cehenneme geri döner. Bir melek de sağ tarafından gelir. O

melekden [Mâlikden] bin kat büyük, aydan ve güneşden nûrlu, misk ve kâfûrdan ziyâde kokulu, tesbîh ederek; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîfle- rine gelir. Der ki, Esselâmü aleyke yâ Muhammed! Beni tanır mısın. Habîbullah hazretleri buyurur: Hâyır tanımıyorum! O der ki, ben Cennet Rıdvânıyım. Allahü teâlâ bana emr etdi ki, Cenneti Arasata getir. Bütün ni’metleri ile berâber, ben de ara- sata getiririm. Emr eder ki, Cennetin anahtârlarını Muhammed Mustafânın huzûruna getir. Tâ ki, Ebû Bekr-i Sıddîka versin. Sen Cennetde yerine otur, buyurur. Ebû Bekr-i Sıddîk kimi di- ler ise, Cennete göndersin. Sonra, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bana buyurur. Al, Cennetin anah- târlarını Ebû Bekre ver. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” haz- retleri de, anahtârları alır. Cennet Rıdvânı geri döner.

Bir melek dahâ zuhûra gelir. Resûlullah hazretlerine selâm verir. Otuz basamaklı kürsî üzerine çıkar. Yüzünü mahşer hal- kına döndürür. Der ki; yâ mahşer ehli. Ben sizin Rabbinizin el- çisiyim. Hak sübhânehü ve teâlâ buyurur: Biliniz yâ dostlar ve düşmânlar ki, bu günde ev ikidir. Biri Cennet, ve biri Cehen- nem. Benim de hükmüm ikidir. Biri adl, biri fadl. Adl düşmân- lara ve fadl dostlaradır. Fadl evi, ebedî Cennetdir. Adl evi, ebe- dî Cehennemdir. Biliniz yâ dostlar ve düşmânlar ki, Cennetin ve Cehennemin anahtârlarını Ebû Bekr-i Sıddîka verdim. Sizden bir kimse, yerden göğe kadar günâh işlemiş olsa [îmânı ehl-i sünnet i’tikâdına uygun ise] ve o kimse Ebû Bekri severse, Al- lahü teâlâ onun cümle günâhlarını Ebû Bekr-i Sıddîk için afv eder. Onun huzûruna varın ve onun ile Cennete dâhil olun. Hu- dâ-i azze şânehü Cehennemi Ebû Bekr-i Sıddîkın dostlarına ha- râm etmişdir. Her kim ki sizden çok ibâdet etmiş olsa, o kimse Ebû Bekr-i Sıddîka buğz ederse [îmânı ehl-i sünnet i’tikâdına uygun değilse], Allahü teâlâ o kimseden bîzârdır. Onun makâ- mı Cehennemdir ve nârdır. Allahü teâlâ hazretleri Cenneti ona harâm etmişdir. Bir nidâ gelir ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkı götürün. Yediyüzbin saf melek Arş önünde durmuş olurlar. Her safın uzunluğu meşrıkdan magribe kadar, genişliği de o ka- dardır. Cümlesi Ebû Bekr-i Sıddîkın huzûruna gelirler. Minber- den alıp, burak üzerine bindirirler, götürürler ve derler ki (Ebû Bekri karşılayın!) Arş altına kadar varır. Allahü teâlâ hazretle-

rinden nidâ gelir ki, (Yâ Ebâ Bekr! Bana yaklaş.) Ya’nî bana yakın ol. Bir kerre dahâ nidâ gelir ve üçüncü kerre de (İleri gel, ileri gel) diye, nidâ gelir.

Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki, o kadar yaklaşdırırlar ki, Arşa yakın olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinden nidâ gelir ki, yâ Ebâ Bekr-i Sıddîk! Eli- ni arşın üzerine uzat. Kendi defterini al. İstersen oku. İstersen okuma. Bugün evvelîn ve âhırîn halkı [bütün insanlar] onu ta- leb ederler ki, bugün senin sevdiklerin için ne istersen yaparım. Sonra emr eder ki, Ebû Bekr-i Sıddîkı Cennet tarafına götürür- ler. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” nidâyı işitir. Bu- rakdan aşağı iner. Başını secdeye koyar. Der ki: Yâ Rabbî! İz- zetin ve celâlin hakkı için, bugün, tâ ki, mahşer yerinde bulunan bütün beni sevenleri, bu kuluna bağışlayıncaya kadar ayağımı Cennete koymam. Nidâ gelir ki, Ebû Bekri, dostları ile ve mu- hibleri ile Cennete iletiniz. Emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr-i Sıd- dîk ve emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk ve emîr-ül-mü’minîn Osmân-i zinnûreyn ve emîr-ül-mü’minîn Alî-yül Mürtedâ “rıd- vânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Cennete girerler. Dostları ve muhibleri, onların ardınca Cennete girerler. Beyâz incîden bir köşk getirirler. Ebû Bekr-i Sıddîk, bu beyâz incîden köşkde oturur. O köşkün yetmiş kapısı vardır. İstediği her kapıdan Al- lahü teâlâyı bilinmeyen bir şeklde müşâhede eder.

Elliyedinci Menâkıb: Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ an- hâ” hazretleri rivâyet eder: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, bir gece mubârek başını, benim yanıma koymuşdu. Mubârek gözlerini yıldızlara dikmişdi. Ben aya bak- dım ki, Resûlullah hazretlerinin mubârek yüzü aydan güzel idi. Bir damla su [gözyaşı] benim gözümden mubârek yüzü üzerine düşdü. Benden tarafa bakıp, buyurdu ki: Yâ Âişe, ne oldu sana. Dedim: Ben senin yüzüne ve aya bakdım. Senin yüzün aydan dahâ nûrlu olduğunu gördüm. Vay o kimseye ki [ya’nî o kimse- ye acınır ki], kıyâmet günü senin yüzünü görmesin ve senin şe- fâ’atinden mahrûm kalsın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, yâ Âişe! Hüdâ-i azze ve celle güneşin ve ayın nûrunu benim nûrumdan yaratdı. Niçin teaccüb edersin [hayret edersin], benim yüzümün nûruna ki, yıldızları ve levhi ve kalemi ve onsekizbin âlemi benim nûrumdan yaratdı. Ben

– 83 –

dedim; Yâ Resûlallah! Sen yıldızlara niçin bakardın. Buyurdu ki, yâ Âişe! Benim Eshâbım arasında, bir recül [mevki’ sâhibi] vardır ki, hergün yıldızlar adedince, onun tâ’atini göğe götürür- ler. Ben yıldızlara bakdım ki, adedini Allahü teâlâ hazretlerin- den başka bir ferd bilmek ihtimâli yokdur. Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” zan etdi ki, benim babamı murâd ederler. Dedi ki, yâ Resûlallah! O recül [mevki’ sâhibi] kimdir. Buyurdular: O Ömer bin Hattâbdır “radıyallahü teâlâ anh”. Ömer bin Hattâ- bın “radıyallahü teâlâ anh” tâ’ati ise babanın tâ’ati yanında, deryâdan bir damla gibidir.

Haberde gelmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Cebrâîl aleyhisselâm hazretlerine buyurdu- lar ki: Bana Ömer bin Hattâbın fazîletlerinden haber ver. Ceb- râîl aleyhisselâm buyurdu ki: Yâ Muhammed! Nûh aleyhisselâ- mın Peygamberliği müddeti olan dokuzyüzelli sene seninle otursam, Ömer bin Hattâbın fazîletlerini beyân etsem, bir cüz’ünü beyâna kâdir olamam. Ömerin fazîleti [üstünlüğü], Ebû Bekrin fazîleti yanında, yıldızlar arasında bir yıldız gibidir.

Âlimlerden ba’zısı derler, her kim ki, hazret-i Bilâlin fazîlet- lerini anlatırım der ise, anlatamaz. Hâlbuki Bilâl-i Habeşî, Ebû Bekr-i Sıddîkın azâdlısı idi. Bendenin [kölenin] fazîleti bu kadar olur ise, hâcenin [efendinin] fazîleti ne kadar olur, düşünmek ge- rek. Haberde gelmişdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, Mi’râca vardığım gece, Cebrâîl aleyhisselâm ile arş altında, bir na’lın sesi işitdik. Cebrâîl aleyhis- selâm dedi ki, bu Bilâl-i Habeşînin “radıyallahü teâlâ anh” na’lı- nı sesidir ki, seher vaktinde onun ile mescide gider.

Ellisekizinci Menâkıb: (Allahü tebâreke ve teâlâ şânühû haz- retlerinin üstün kulları ol kimselerdir ki, yer yüzünde tevâzu’ ile yürürler. Tâ ki, canlı karıncayı incitmeyeler.) [Furkân sûresi 63. âyet-i kerîmesinin meâli.] Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” yolda yürür iken bir canlıyı ezmemek için, ayağı önüne ba- kardı. Bir vakt yolda yürürken, yol üzerinde karınca gördü. Aya- ğı ile üzerine basmamak istedi. Bir mert (genç) geldi. Hazret-i Sıddîkı söz ile meşgûl etdi. Unutup, ayağını o karınca üzerine ba- sıp öldürdü. Sonra, hazret-i Sıddîk bakıp, onu gördü. Üzüldü. Ne yapacağını düşünmeye başladı. Tam o sâat, Allahü teâlâ o karın- caya hayât verdi ve konuşmağa başladı: Esselâmü aleyke yâ ha-

– 84 –

lîfe-i Resûlillah! O sâat beni öldürüp, üzüldünüz. Sizin üzülme sebebinizden dolayı, Allahü teâlâ ben za’îf kulunu diriltdi. Ko- nuşdurdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyur- dular ki, yâ Ebâ Bekr, sana halîfe diyen kimse karıncadır. Sana buğz eden ve düşmân olan kimseler karıncadan âdi olur.

Ellidokuzuncu Menâkıb: Doğru haberlerde gelmişdir. Cebrâîl aleyhisselâm dedi: Yâ Rabbel âlemîn! Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin dostluğu Ebû Bekrin gönlünde ne mikdâr ve ne kadar olduğunu bilmek isterim. Bayram günü idi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” kıymetli ve gösterişli elbise giymiş ve otuz altınlık bir şal omuzuna almış idi. Cebrâîl aleyhisselâm a’mâ sûretinde gelip, yol üzerinde oturdu. Oraya Ebû Bekr-i Sıddîk geldi. Ona yaklaşdı. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, Allahü tebâreke ve teâlâ afv etsin o kimseyi ki, Muhammed Mustafâ dostluğuna [onun hâtırına] bana birşey versin. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” o sözü işitdi. Mubârek omuzundan ridâsı- nı [şalını] çıkarıp, ona verdi. Buyurdu ki, bir def’a dahâ söyle. Bir def’a dahâ söyledi. Ebû Bekr-i Sıddîk kaftanını çıkarıp, ona verdi. Dördüncüde, setr-i avretini örten elbiseden başka, bütün elbisele- rini ona verdi. Beşincide na’lınını çıkarıp ona verdi. Sonunda ar- tık elbisesi kalmadı. Bilâli “radıyallahü anh” çağırdı ve Ona bu- yurdu: Yâ Bilâl. Âişenin evine var. Birşey getir. Bilâl “radıyalla- hü teâlâ anh” giderken, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerine rast gelip, buyurdular ki, nereye gidersin, yâ Bi- lâl! Sen mi söylersin, ben mi söyliyeyim. Bilâl “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah, siz buyurun. Buyurdular ki: Yâ Bilâl! Bil ki, o a’mâ Cebrâîl-i emîndir. Allahü tebâreke ve teâlâ onu bu şeklde gönderdi ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın bana muhabbeti ne ka- dardır anlasın. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Bilâli bekler idi. Hazret-i Bilâl elbise getirdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıd- dîk o elbiseyi giydi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine gelip, dedi ki, yâ Muhammed! Ebû Bekr-i Sıddîkı tecrübe ederdim. Elbiseler be- nim işime yaramaz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Ceb- râîl aleyhisselâmın getirdiği elbiseleri Ebû Bekr-i Sıddîka getirdi. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”: Bir nesneyi ki senin dostluğun uğruna vermiş olayım, artık o bana gerekmez. Nereye uygun bu- lursanız, oraya tasarruf ediniz, dedi.

Altmışıncı Menâkıb: Hadîce-i Kübrâ “radıyallahü teâlâ an- hâ” hazretlerini, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine verecekleri zemân [evlenecekleri zemân], hazret-i Hadîce, bir şahsı gizlice Server-i kâinâtın huzûruna gönderdi. O kişi gelip, dedi: Müşrikler bize ta’n ederler ki, kendi şöhretli hâ- linle, bir fakîre varıp, zevceliği kabûl etdin. Şimdi bir mikdâr çe- yiz gönderin, az da olsa, ben onu çoğaltıp, halka gösteririm. Ayblıyanların ayblaması, kötüliyenlerin kötülemesi def’ olur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri müte- fekkir ve mütereddid kalkıp, gitdi. Ben kimden borç isteyeyim ki, bana borç verir, diyordu. Yine kendi kendine, bâri vefâkâr Ebû Bekrin dükkânına varayım deyip, pazara geldi. Hulle-i şerî- fi omuzunda çekerek ve göklerin melekleri nazar ederek gider- ken, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” uzakdan gördü ki, Sultân-ı kâinât hazretleri, se’âdet ve izzetle teşrîf buyurur. Se- vincinden şaşırmış olarak kendi kendine dedi ki, eğer benim dükkânıma teşrîf ederse, her ne ister ise vereyim. Hazret-i risâ- letpenâh “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” doğru Ebû Bekr-i Sıddîkın dükkânına geldi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyal- lahü anh” da karşılayıp, dedi ki, yâ Muhammedül-emîn! Babam ve anam sana fedâ olsun. Niçin üzüntülüsün. Fahr-i âlem buyur- dular ki, yâ Atîk, yâ hakîm-i Kureyş. Bana bir mikdâr şey gerek ki, Hadîceye ceyiz götüreyim. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Muhammedül-emîn! Yetmiş devem, Şâma ticârete gitmişdi. Bugün müjde getirdiler ki, sâlim ve ganîmet ile geldiler. Kerem edip, karşılayın. Kervân başı olan şahsa durumu bildirin. O kervânın başındaki şahsa sağ ve sâlim geldiğinde, azâd edeceğimi, yüz altın vereceğimi, Ebû Bekrin bunu va’d et- miş olduğunu söyleyin. Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem”, çok sevinip, kervânın önüne geldi. O kervân başı şahsa [kula] dedi ki: Efendin Ebû Bekr-i Sıddîk bu develeri yükleri ile, eşyâları ile bana hibe etdi. Sana nişân vere- yim dedikde, kervanbaşı kul, ben senden nişân istemem. Ben ve develer, sana fedâdır deyip, develeri Hadîce-i kübrâ hazretleri- nin serâyı tarafına sürdüler. Pazar ortasına vardılar. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bir kimse gönderdi ki, Muhammedül-emîn hazretlerine söyle, develeri getirip, bu ara- dan geçirsinler. Getirdiler. Dedi ki, yâ Muhammedül-emîn, bir mikdâr durun. Hizmetci gönderip, kendi se’âdethânesinden

renkli-ipekli kaftanlar getirtip, herbirini bir devenin yükü üzeri- ne çekdiler. Renkli ipekli kumaşlar ile çeyizleri iletirler. Tâ ki, Muhammedül-emîn hazretlerini kötüleyenler, zemmedenler, hased edenler; üzüntülü, gamlı olsunlar. Bütün Mekke-i müker- reme ehline ma’lûmdur ki, Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin malı yokdur. Ebû Bekr-i Sıddîk “radı- yallahü teâlâ anh” malını ve mülkünü hazret-i Muhammede “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” fedâ etmişdir. O develeri, üzerlerinde ipekli-renkli kumaşlar ile örtülü olarak, sesli olarak Mekke-i mükerremeyi dolaşdırarak, Hadîcenin “radıyallahü teâlâ anhâ” se’âdethânesine iletdiler. Cümleye ma’lûm oldu ki, bu hazret-i Hadîcenin çeyizidir. Muhammedül-emîn getirmişdir. Sıddîk-ı Ekberin bunun gibi, hizmet-i şerîfleri ve i’âne-i hasene- leri, sayısızdır “radıyallahü teâlâ anh”.

Altmışbirinci Menâkıb: Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” rivâyet edip, buyurdular ki; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” o kadar üstünlüğünü işitdim ki, hayretde kaldım. Server-i âlem hazretleri, bu dünyâdan, öbür âleme göç etdiler. Bir gece Sul- tân-ı Enbiyâyı rü’yâda gördüm. Önüne bir tabak hurma koy- muşlar. (Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlânın sana verdi- ği o nesneden bana da ver!) dedim. Bana bir hurma verdi. De- dim, (Yâ Resûlallah! İhsânınızı artdırınız). Böyle böyle dokuz hurma verdi. Yine yâ Resûlallah, tekrar ver dedim. Uykudan uyandım. Bakdım, dokuz hurmayı elimde buldum. Bilâlin “ra- dıyallahü teâlâ anh” ezân sesini işitdim. Abdest alıp, mescide geldim. Sabâh nemâzını Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” haz- retlerinin arkasında kıldım. Nemâzdan sonra bir sâat başımı önüme salıp, tesbîh çekdim. Başımı kaldırdım. Hazret-i Sıddîkı gördüm. Mubârek arkasını mihrâba vermiş. O rü’yâmda, Resû- lullah hazretlerinin önünde gördüğüm hurma tabağını şimdi, hazret-i Sıddîkın önünde konulmuş gördüm. Dedim ki: Yâ ha- lîfe-i Resûlillah! Allahü teâlânın sana verdiği ni’metlerden ba- na da ver. Bana bir hurma verdi. Dedim, artdır. Bir hurma da- hâ verdi. Dokuz hurmaya dek bana verdi. Ben dedim: Yâ halî- fe-i Resûlillah, artdır. Buyurdu ki: Yâ Enes! Eğer gece Resûlul- lah hazretleri ziyâde verse idi, ben de ziyâde verirdim.

Altmışikinci Menâkıb: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ

– 87 –

anh” buyurur ki; Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini gördüm. Dilini parmağı ile tutup ovar idi. Dedim: Yâ halîfe-i Resûlillah, ne yapıyorsun! Buyurdu ki; bu beni çok işlere uğratmışdır. Hem bir büyük kimseden işitdim ki, Ebû Bekr hazretleri yedi dirhem ağırlığındaki bir taşı, yedi sene ağ- zında tutdu. Bir söz söyliyeceği zemân, eğer o söz, Allahü tebâ- reke ve teâlâ hazretlerinin zikrinden gayri olsa idi, sol eli ile di- lini tutup, sağ eli ile o taşı dili üzerine sürerdi. Der idi ki: Ey dil. Bir dahâ söylemiyesin o sözü ki, Allahü teâlâ hazretlerinin mar- dîsi olmıya [sevdiği şey olmıya].

Hüccet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlî “rahimehullahü teâlâ” (Kimyâ-i se’âdet) adlı kitâbında bildirmişdir: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” yedi lokma ta’am yir idi. Fazla arzû eder ise, dokuz lokma yir idi. Şimdi, yüzbin rahmet olsun, haz- ret-i Sıddîk üzerine ki, bütün işleri bu yol üzerine idi. O pâk din ve doğru i’tikâd senin üzerine olsun ki [ya’nî doğru i’tikâdlı ola- sın ki], Ebû Bekr hazretlerini, Ömer ve Osmân ve Alî hazretle- ri ile “radıyallahü teâlâ anhüm” berâber sevesin. La’net ve ga- dab o mübtedi’ ve râfizî üzerine olsun ki, bu din büyüklerine ve bu yer ve gök ehlinin güzîdelerine çirkin söz söylerler.

Nükte: Hudâ-i azze ve celle kâfiri düşmân tutdu. [Kâfirler Allahü teâlânın düşmânıdır.] Allahü tebâreke ve teâlâ hazretle- rinin dostluğunu da’vâ etdiler. [Ya’nî biz Allahü teâlânın dostu- yuz dediler.] O kimse, Allahü teâlânın dostunu düşmân tutdu. Allahü teâlâ hazretlerinin dostluğu o kimsenin küfr içinde ol- masına fâide vermedi. Belki, içinde bulundukları durumu haber verdi. Allahü teâlâ buyurdu, Ben Ebû Bekri severim. (O onları sever, onlar da onu severler). Râfizî, Allahü tebâreke ve teâlâ- nın ve Resûlünün, dostluğunu da’vâ etdi ve Ebû Bekr-i Sıddîkı düşmân tutdu. Hak sübhânehü ve teâlânın dostunu düşmân tut- du. Allahü teâlâ hazretlerinin dostluğu fâide vermedi. Belki, râ- fizînin kötü hâlini haber verdi.

Altmışüçüncü Menâkıb: Haberde gelmişdir ki, Kûfede bir râfizî var idi. Adı Abdülmecîd bin Abdülgaffâr idi. Ca’fer-i Sâ- dık “kuddise sirruh” hazretlerinin huzûruna vardı. Dedi ki, Es- selâmü aleyke yâ Resûlullahın torunu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra en üstün olan kim- dir. Ca’fer-i Sâdık buyurdu ki: Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyalla-

– 88 –

hü teâlâ anh”.

Râfizî: Böyle olduğunu nereden biliyorsun.

Ca’fer-i Sâdık: Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri ona, Re- sûlullahdan sonra, ikinci buyurdu. Üçüncüleri Allahü teâlâ olan iki kişiden, ikincisi olmak kadar şeref olamaz (Bundan üstün şeref olmaz).

Râfizî: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin döşeğinde, kâfirler- den korkmadan yatmadı mı?

Ca’fer-i Sâdık: Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah hazretleri ile mağaraya girmedi mi?

Râfizî: Eğer korkmasa idi, girmezdi. Allahü teâlâ Resûlulla- ha haber verdi ki, Ebû Bekre korkma, dedi.

Ca’fer-i Sâdık: Onun korkusu, ondan idi ki, kâfirler onların nerede olduğu hakkında bir haber duyup, gelirler. Resûl-i ekre- mi üzerler. Görmezmisiniz Ebû Bekr-i Sıddîk, kendi ayağını, mağarada bir deliğe koydu. Hattâ yılan onu kaç def’a ısırdı. O acıya katlandı. Ayağını kaldırmadı. Resûlullahı uyandırmamak için, hiç ses de çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehrlenerek, cânını Resûle fedâ etmezdi.

Râfizî: Mâide sûresinde, (Rükû’da iken sadaka verirler)

meâlindeki ellisekizinci âyet-i kerîme ile medh olunan Alîdir.

Ca’fer-i Sâdık: Bu âyetden önce, bir âyet-i kerîme vardır ki tahsîs rakamı ondan ziyâdedir. O Sıddîk şânındadır. (Allahü teâlâ, mürtedler ile cihâd eden bir kavm getirir. Allahü teâlâ bunları sever) meâlindeki âyet-i kerîme, Ebû Bekr-i Sıddîk içindir ve dahâ çok yükseltmekdedir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, öbür âleme göçmelerin- den sonra, arablar, dedi ki, biz nemâz kılarız. Ammâ zekât ver- meyiz. Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu ki, Resûlullah haz- retlerine edâ etdikleri zekât malından bir deve dizinin bağını vermeseler ve ondan eksik verseler, ben onlar ile toprak ve kum sayısınca olsalar da muhârebe ederim.

Râfizî: Yâ Ca’fer. Hazret-i Alînin şânı için, meâl-i şerîfi, (Mallarını, gece-gündüz, gizli ve gözönünde verenler) olan Be- kara sûresinin ikiyüzyetmişdördüncü âyeti gelmemiş mi?

Ca’fer-i Sâdık: (Sûre-i Velleyl), Ebû Bekr-i Sıddîkın şânında nâzil olmuşdur. Şânını çok yükseltmekdedir. Zîrâ Ebû Bekr-i Sıddîk kırkbin altın verdi. Kendisine bırakmadı. Bir kilime sa- rındı. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi ki, Allahü teâlâ buyur- du ki, ben Ebû Bekrden râzıyım. O benden râzı mıdır? Ebû Bekr-i Sıddîk, ben Allahü teâlâdan râzıyım, râzıyım, râzıyım, dedi.

Râfizî: Meâli şerîfi (Hâcılara su vermeği ve Mescid-i Harâ- mı binâ etmeği, îmân etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle bir mi tutuyorsunuz. Hâyır, böyle değildir) olan Tevbe sûresi- nin yirminci âyet-i kerîmesi hazret-i Alînin şânını bildirmek için nâzil olmadı mı?

Ca’fer-i Sâdık: Meâl-i şerîfi (Mekkenin fethinden önce, sa- daka verip, cihâd eden ile, fethden sonra veren ve cihâd eden bir değildir. Önce olanın derecesi dahâ yüksekdir) olan Hadîd sûresinin onuncu âyet-i kerîmesi ile Ebû Bekr-i Sıddîk medh olunuyor. Ebû Bekrin muhârebe etmesi önce idi ki, Ebû Cehl, Resûlullah hazretlerine vurmak istedi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ebû Cehle mâni’ oldu.

Râfizî: Alî, hiç kâfir olmadı.

Ca’fer-i Sâdık: Öyledir, lâkin, Allahü tebâreke ve teâlâ hiç kimsenin, îmânını, Ebû Bekrin îmânı gibi medh etmedi. Meâl-i şerîfi (Muhâcir ve Ensârın önce gelenlerinden Allahü teâlâ râ- zıdır. Onlara Cennetde sonsuz ni’metler vardır) olan Tevbe sûresi yüzbirinci âyetinde ve meâl-i şerîfi (Doğru haber ile ge- len ve Ona inanan için Cennetde istedikleri herşey vardır) olan Zümer sûresi otuzüçüncü âyetinde, Allahü teâlâ, Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” îmânını medh etmek- dedir. Her ne vakt ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vahy ile bir haber verse idi, kureyş, yalan söylüyorsun derdi. Ebû Bekr-i Sıddîk hemen yetişip, doğru söylüyorsun yâ Resûlallah, derdi.

Râfizî: Meâl-i şerîfi (Uhud gazâsında, şeytâna uyup, dağılan- lar) olan Âl-i İmrân sûresi yüzellibeşinci âyetinde, Allahü teâlâ şikâyet etmiyor mu?

Ca’fer-i Sâdık: Âyet-i kerîmenin sonunu oku. Meâlen (On- ların bu kusûrlarını afv etdim) buyuruyor.

Râfizî: Hazret-i Alînin dostluğu farzdır. [Hazret-i Alîyi sev- mek farzdır.] Kur’ân-ı azîmüşşânda, Şûrâ sûresinde, yirmiüçün- cü âyetinde meâlen (Size islâmiyyeti bildirdiğim ve Cenneti müjdelediğim için, bir karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz) buyuruldu ki, bunlar, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyndir.

Ca’fer-i Sâdık: Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” düâ et- mek ve Onun dostluğu [Onu sevmek] farzdır. Allahü teâlâ, Haşr sûresinde onuncu âyetinde meâlen (Muhâcirlerden ve En- sârdan sonra, kıyâmete kadar gelen mü’minler, yâ Rabbî! Bizi afv et ve bizden önce gelen din kardeşlerimizi [ya’nî Eshâb-ı ki- râmı] afv et derler) buyuruyor. Hüseynî tefsîrinde diyor ki; (Âlimler buyurdu ki, Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ an- hüm ecma’în” birini sevmiyen kimse, bu âyetde bildirilen mü’minlerden olmaz. Bu düâdan mahrûm olur).

Râfizî: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Hasen ve Hüseyn, Cennet gençlerinin üstünüdür. Babaları dahâ üs- tündür) buyurmadı mı?

Ca’fer-i Sâdık “radıyallahü teâlâ anh”: Ebû Bekr-i Sıddîk hakkında bundan iyisini buyurdu. Babam Muhammed Bâkır- dan işitdim. Ceddim İmâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyur- du ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûrun- da idim. Başka kimse yok idi. Ebû Bekr ile Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” geldi. Server-i âlem ve Seyyid-i veledi âdem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”: (Yâ Alî! Bu ikisi, Pey- gamberlerden başka, Cennet erkeklerinin en üstünüdür.)

Râfizî dedi: Yâ Ca’fer! Âişe mi üstündür. Fâtıma mı üstün- dür?

Ca’fer-i Sâdık: Âişe “radıyallahü anhâ” Resûlullah hazretle- rinin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Fâtıma “radıyallahü teâ- lâ anhâ” hazret-i Alînin zevcesi idi. Onunla berâber olur. Alla- hü teâlâ hazretlerinin gadabı ve la’neti o râfizî ve mübtedi’ üze- rine olsun ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haz- retlerinin, mü’minlerin annesi olan ezvâc-ı tâhirâtına “rıdvânul- lahi teâlâ aleyhinnâ ecma’în” ta’n eyler.

Râfizî: Âişe Alî ile muhârebe etdi. Cennete girer mi?

Ca’fer-i Sâdık: Allahü teâlâ Ahzâb sûresi, elliüçüncü âyetin-

– 91 –

de meâlen; (Resûlullahı incitmeyiniz. Ondan sonra, zevcelerini nikâh ile hiç almayınız. Bunların ikisi de büyük günâhdır.) bu- yuruyor. Beydâvî ve Hüseynî tefsîrlerinde diyor ki, bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” vefât etdikden sonra da, ona saygı göstermek için, zevce- lerine saygı lâzımdır.

Râfizî: Ebû Bekrin hilâfetini, Kur’ân-ı azîmüşşânda bana göstermeğe kâdir misin?

Ca’fer-i Sâdık: Gösteririm. Hem Kur’ân-ı kerîmde, hem Tevrâtda ve hem de İncîlde gösterebilirim. Kur’ân-ı kerîmde olan şudur: En’âm sûresi yüzaltmışbeşinci âyetinde meâlen; (Allahü teâlâ sizi yeryüzünde halîfe yapdı) buyuruldu. Nûr sû- resi ellibeşinci âyetinde meâlen; (Îmân eden ve emrlerimi ya- panlarınızı, yeryüzüne hâkim kılacağımı söz veriyorum. İsrâîlo- ğullarını halîfe yapdığım gibi, sizi de birbiriniz ardı-sıra halîfe yapacağım) buyuruldu. Beydâvî ve Hüseynî diyor ki, bu âyet-i kerîme gaybdan haber verip, Kur’ân-ı kerîmin, Allahü teâlânın kelâmı olduğunu ve dört halîfesinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” meşrû; haklı olduğunu göstermekdedir. Tevrâtda ve İncîlde, Feth sûresinin son âyetinde meâlen, (Resûlullah ve onunla birlikde olanlar, birbirlerini her zemân ve çok severler ve her zemân kâfirlere düşmân olurlar!) bütün Eshâb bildiril- mekde ve Ebû Bekrin şerefine işâret edilmekdedir. Bu âyetin sonunda meâlen, (Eshâbının misâlleri Tevrâtda ve İncîlde bildi- rildi) buyuruyor. Babam, ceddim Alî bin Ebî Tâlibden “radıyal- lahü anh” ve onun da Resûlullah hazretlerinden bildirdiği ha- dîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, hiçbir Peygamberine vermediği ke- râmetleri bana verir. Kıyâmetde mezârdan önce kalkarım. Alla- hü teâlâ dört halîfeni çağır, buyurur. Onlar kimdir, yâ Rabbî, derim. Ebû Bekrdir, buyurur. Yer yarılıp, herkesden önce Ebû Bekr mezârdan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî kal- kar) buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” buyurdu: Ben yer şak olup, dışarı gelenlerin evveli olurum. Allahü teâlâ bana kerâmetlerden verir. O nesne ki benden ön- ce Nebîlerin bir ferdine vermemişdir. Sonra Allahü teâlâ buyu- rur. Yâ Muhammed, yakın getir o halîfeleri ki, senden sonra geldiler. Ben dedim, onlar kimlerdir. Buyurur, Ebû Bekr-i Sıd- dîk. Benden sonra yer şak olup, Ebû Bekr kabrden dışarı gelen-

– 92 –

lerin evveli olur. İki hulle giydirirler. Tâ gelip, Arş önünde du- rur. Ve hesâbın az görürler. Ve arş önünde ayak üzerine durur- lar. Ondan bir münâdî seslenir; Ömer bin Hattâb ”radıyallahü teâlâ anh” nerededir. Onu getirirler. Cerâhetden kan revân ol- duğu hâlde gelir. Diye ki, yâ Ömer, bunu sana kim etmişdir. Mu- gîre bin Şûbenin kölesi yapmışdır, der. Ona da buyururlar. Arş önünde durur. Hesâbını görürler. İki yeşil hulle giydirirler. Son- ra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini getirirler. Damar- larından kan revân olduğu hâlde gelir. Derler ki, bunu sana kim yapdı. Der ki, filân yapdı. Arş önünde durmasını buyururlar. Hesâbı da kolay olur. İki yeşil hulle giydirirler.

Râfizî bunları işitince, yâ Ca’fer, bunlar Kur’ân-ı azîmde var mıdır. Ca’fer-i Sâdık, buyurur, evet, okumadın mı, Allahü teâlâ onlardan haber verdi. (Peygamberler ve bunların şâhidleri, he- sâb için getirilir!) buyuruldu. [Zümer sûresi 69.cu âyet-i kerîme- si meâli]. Yâhud şehîdleri getirilir, denildi. Ya’nî Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ve Alîyi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” getirirler.

Râfizî dedi ki, yâ Ca’fer! Bu zemâna kadar ben onları sev- miyor idim. Şimdi pişmân oldum. Eğer tevbe edersem, Allahü teâlâ kabûl eder mi?

Ca’fer-i Sâdık “kuddise sirrehül’azîz” buyurdu ki, çabuk tev- be et ki, se’âdetin alâmeti olsun. Eğer, Allahü teâlâ korusun, o i’tikâd üzere dünyâdan gitmiş olsaydın, senin dînin boşa giderdi.

Altmışdördüncü Menâkıb: (Tenbîh-ül gâfilin) kitâbında Ebülleys “rahimehullahü teâlâ”, Zeyd bin Erkamdan “radıyal- lahü anh” haber vermişdir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radı- yallahü anh” hazretlerinin bir kölesi vardı. Ömrünün sonların- da her akşam iftâr vaktinde yemek getirirdi. Âdet-i şerîfleri öy- le idi ki, nereden ve nasıl aldığını, kimden satın aldığını, onun san’atı ve mesleği ne olduğunu o köleden sormayınca o yemek- den bir lokma ağzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” süâl etme- den, mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar. Köle dedi ki: Ey Efendi. Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzatdınız. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretlerinin mubârek gözleri yaş ile dolup, buyurdu: Yâ Gulâm. Açlık bana

– 93 –

sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl başıma geldi. Şim- di bana haber ver ki, bu akşam yemeği nereden getirdin. Köle dedi ki: Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etdim. Onlara hoş geldi. Bana dediler ki, şimdi bir nesne- miz yokdur. Va’d etmişlerdi ki, elimize birşey geçdikde sana iyi- lik ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri doludur. Ben va’dlerini hâtırlatdım. Yiyeceği bana verdiler. Ebû Bekr-i Sıd- dîk “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitdi. Çok üzüldü. Ağladı. Yemeği önünden atdı. Parmağını boğazına o kadar sokdu ki, kay’ etdi. O lokma karnından dışarı geldi. Kendine eziyyet ver- di. Mubârek yüzü göğerdi ve karardı. Mubârek yüzünün şekli- nin değişikliğini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntü- den halâs olacağını söylediler. Sıcak su getirdiler. İçdi, bir ker- re dahâ kay’ etdi. Rahâtsız oldu. İnceledi ki, karnında bir şey kalmadı. Dediler ki, yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır. Buyurdu ki, evet. Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim. Buyurdular ki, (Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidiği ha- râm olan kimselere Cenneti harâm etmişdir.) Sonra başını yu- karı kaldırıp, Yâ ilâhel âlemîn! Yidiğim lokma için elimden ge- leni yapdım. O lokmaları kay’ etdim. O lokmadan damarlarım- da birşey kaldı ise afv et. Bu za’îf kulun, Cehennem azâbına da- yanamam diye, düâ buyurdu. Bu o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Ebû Bekr benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu.

Süâl: Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretleri, niçin fîsebîlillah malının temâmını verdi. Ömer-ül Fârûk “radıyalla- hü teâlâ anh” niçin malının yarısını verdi.

Cevâb: Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” adâleti temsîl ediyordu. Adâlet eşitliği muhâfaza etmekdir. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” sıdkı temsîl ediyordu. Sıdk odur ki, elin- de ne var ise hepsini vermelisin. Eğer, hazret-i Ömer, malının te- mâmını verip, çoluk-çocuğuna bırakmasa idi, âdil olamazdı. Haz- ret-i Ebû Bekr malının yarısını verip, yarısını bıraksa idi, sâdık olamazdı. Hazret-i Ebû Bekr için adl, hazret-i Ömer için de sıdk var idi. Lâkin birisinde sıdk cibillidir. Ve birisinde adl hâldir. Adl, hazret-i Ömerin hâlidir. Bir sıfat kişinin cibillisinde var ise, hâlinde de vardır. Ebû Bekr-i Sıddîk dedi ki: Cümle malını ver.

– 94 –

Hiç bir şeyi koyma. Eğer halâl ise onun hesâbından kurtulursun. Eğer harâm ise azâbından kurtulursun. Hazret-i Ömerin adli de- di ki, malının yarısını dağıt. Yarısını ehl-i ıyâline bırak. Hazret-i Ebû Bekr bütün malını verdiği için, hazret-i Ömer ne kadar mal verirse de, hazret-i Ebû Bekre uymuş olur.

Altmışbeşinci Menâkıb: Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” anlatır: Bir bedevî a’râbî, bir kırmızı deve üzerinde, hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” huzûruna gelip, deveden inip, dedi ki: Esselâmü aleyke, yâ emîr- el mü’minîn! Çabuk bana haber ver, Ebû Bekrden ki, o Cennet- de midir. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bundan dolayı üzülüp, buyurdu ki, yâ a’râbî, keşki, anan seni doğurmamış olsa idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hayâtında ve vefâtlarından sonra, bu sözü hiç kimse söylemedi. Sen söyledin. Muhâcirîn ve Ensâr “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” arasında, şübhe yokdur ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hayâtında vezîri idi. Vefâtından sonra ha- lîfesi idi. Ondan sonra her kimin i’tikâdı bunun üzerine olmaz ise, o dalâletdedir. Ey a’râbî! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Ebû Bekr-i Sıddîkı babası yerinde tutardı. Hazret-i Ebû Bekr Cennet ehlini, tıpkı, gökyüzündeki bir yıldı- zın, yeryüzünün ehlini aydınlatdığı gibi aydınlatır. Ebû Bekr Cennetde, bir köşkden bir köşke, bir kasrdan bir kasra gider. Cennetde hiçbir kasr ve bir serây, bir oda, bir bağçe, bostân ol- maz ki, illâ hazret-i Ebû Bekrin nûrundan aydınlanmasın. Cen- net ehli köşklerden başlarını çıkarıp, derler ki, yâ Rıdvân! Bu nûr nedir? Rıdvân der ki; Bu Ebû Bekrin yüzünün nûrudur ki, kasrdan kasra ve odadan odaya gider.

Alî “radıyallahü anh” sözüne devâmla dedi ki: Yâ a’râbî! Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri, vefâtı ânında bana dedi ki, benim cânım, benim gözümün nûru ve benim dostum ve benim azîzim. Benim vefâtım yakınlaşdı. Ömrüm sonuna yaklaşdı. Beni o, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini yıka- dığın mubârek ellerin ile yıka. Kefene sar ve tabut üzerine koy. Cenâzemi Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret- lerinin Ravda-i mukaddeselerinin kapısına koy. Ve de ki, yâ Resûlallah! Ebû Bekr kapıdadır. İçeri girmek için izn ister.

– 95 –

Eğer kilit anahtarsız açılırsa, beni Seyyid-i âlemin mubârek ar- kası yanına defn edin. Eğer kilit açılmaz ise, beni Bakî’ kabris- tanına götürüp, garîbler kabristanına defn edin. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ a’râbî, o halîfe-i Resû- lullah olan Ebû Bekr-i Sıddîk dünyâdan göçdü. Vasiyyetini ye- rine getirip, techîz eyledim. Ravda-i mukaddese kapısına gö- türdüm. İzn istedim. O sâat kilit kendiliğinden açılıp, bir ses işitdim ki, (Habîbi habîbe kavuşdurun. Habîbini çok özlemiş- dir) diyordu.

Altmışaltıncı Menâkıb: Emîr-ül-mü’minîn Alî bin Ebî Tâli- bin “radıyallahü teâlâ anh”, Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallahü teâlâ anh” vefâtı sırasında söylediği sözler şöyle rivâyet olun- muşdur.

Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” bu fânî âlemden, bâki âleme göç etdiler. Mubârek yüzünü ve bedenini bir çarşaf ile örtdüler. Medîne-i Münevvere; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, öbür âleme göç etdikleri gibi, inleme ve ağlama sesleri ile dolmuş idi. Hazret-i Alî “radıyalla- hü teâlâ anh” işitip, ağlıyarak, (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn) diyerek geldi. Söylediği sözlerin ma’nâsı budur: Nübüvvet hilâ- feti bugün bitdi. Geldi, o evin kapısında durdu. Ebû Bekr-i Sıd- dîk hazretleri odada idi. Buyurdu: Yâ Ebâ Bekr. Sen Resûlul- lahın “sallallahü aleyhi ve sellem” dostu ve musâhibi ve mûni- si ve sırdaşı ve müşâviri idin. En evvel islâmı sen kabûl etdin. Senin îmânın cümle kavmin îmânından kuvvetli ve güzel oldu. Senin yakînin dahâ kuvvetli, Allahü azîmüşşân hazretlerinden korkun büyük oldu. Herkesden zengin, herkesden dahâ cö- merd, sen idin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” üzerine en şefkatli, en yardımcı sen idin. Senin Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile sohbetin, hepimizin sohbetin- den dahâ iyi idi. Hayr sâhiblerinin birincisi sensin. Senin iyilik- lerin, hepimizinkinden çokdur. Her iyilikde ileridesin. Hazret-i Muhammed Mustafânın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hu- zûr-ı şerîflerinde, senin derecen en yüksek oldu. Ona en yakın sen oldun. İkrâmda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yaşda, başda, ona en çok benziyen sen oldun. Allahü teâlâ sana, çok mükâfât versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken, sen, doğ- ru söylüyorsun, inandım, dedin. Sen onun kulağı ve gözü gibi

– 96 –

idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ile şereflendir- di. Resûlullaha en sıkıntılı zemânlarında yardımcı oldun. Her- kes Ondan kaçarken, sen Onun ile sohbet etdin. Seferlerde ve sıkıntılı yerlerde halîfesi idin. Onun ümmetinin halîfesi ve dîni- nin koruyucusu oldun. Câhiller dinden çıkarken, sen dîn-i islâ- ma kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zemân sen kükremiş arslan gibi ortaya çıkdın. Herkes dağılırken, sen Muhammed Musta- fânın yolunu tutdun. Eshâbın az konuşanı ve en belîği, edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temiz idi. Gön- lün herkesden kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu önceden görür, geri kalmışları islâma sokarak ay- dınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, afv edici baba idin. İslâmın ağır yükünü taşıdın. İslâmın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamıyacağı bir dağ gi- bi idin. İşin doğruluk idi, ilm idi. Sözün mertçe doğruyu bildir- mek idi. Gerici düşüncelerin ve bozuk inançların kökünü kazı- dın. Hak dînin ağacını dikdin. Müşkilleri, müslimânlara kolay- laşdırdın. Küfr ve mürtedlik ateşini söndürdün. Rahmânın dî- nini sen doğrultdun. İslâma, îmâna sen kuvvet oldun. Gökler- de, melekler arasında senin derecen çok büyükdür. Senin ölüm musîbetin ve yeryüzünde, muhâcirîn ve ensâr arasında, senden ayrılık yarası çok derindir, dedi. “İnnâ lillah...” okuyarak çok ağladı. Mubârek gözlerinden kanlı yaş akdı. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin her kazâsına râzı olduk. Verdiği elemleri ka- bûl etdik. Yâ Ebâ Bekr! Müslimânlara, Resûlullahın “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” ayrılık acısından sonra, hiç senin ay- rılık acın gibi bir acı vâki’ olmadı. Sen mü’minlere sığınak ve dayanak ve gölge idin. Münâfıklar üzerine çok sert ve ateşli idin. Allahü teâlâ hazretleri, seni Muhammed Mustafânın “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna kavuşdursun. Bizi se- nin ecrinden ve bereketinden mahrûm eylemesin. Senden son- ra bizi azgın hâle koymasın. Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi teâ- lâ aleyhim ecma’în” hepsi sessizce dinlemişler idi. Hazret-i Alî- nin “radıyallahü teâlâ anh” kelâmı bitdi. Cümle yer ehli ve gök ehli ağlamağa başladılar. Doğru söyledin yâ Resûlallahın da- mâdı, dediler.

Muhammed bin Cerîr-i Taberî, Tefsîrinin, Ankebût sûresini tefsîrinde buyurmuşdur ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâ-

– 97 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:7

lâ anh” hazretlerine zehr verdiler. O zehr sebebi ile vefât etmiş- dir. Açıklaması budur ki, hazret-i Sıddîk-ı ekberin hilâfeti gün- lerinde, Hayber yehûdîlerinden bir yehûdî, Ebû Bekr “radıyal- lahü teâlâ anh” hazretlerini, kendi evine da’vet etmişdi. Hâris bin Kelde adlı arab tabîb de hazret-i Sıddîk ile berâber idi. Bir tabak pişmiş pirinci sofra üzerine koydular. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” Hârise buyurdu ki, ileri gel. Kendileri el uzatıp, bir lokma alıp, mubârek ağızlarına koyup, yidiler. Son- ra Hâris de el uzatıp, bir lokma alıp, ağzına koyduğu gibi lok- mayı dışarı atdı ve dedi ki, bu yiyecek zehrlidir. Bu zehr bir yıl- dan sonra insanı öldürür. Te’sîrini bir yılda gösteren zehr katıl- mışdır. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” işi- tip, üzüldü. Kendi kendi ile, bundan böyle âhıret azığını gördü. Hilâfetde ayık ve uyanık olup, nefsini ölmüş bilip, göz açıp ka- payıncaya kadar Allahü teâlâ hazretlerinin tâ’atından ve zikrin- den hâli olmadı [ihmâl etmedi]. Dâimâ ağlar idi. Ve der idi: Al- lahümme ente veli fiddünyâ vel âhıreti teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. [Yâ Rabbî! Sen benim, dünyâda ve âhıretde velîmsin, sâhibimsin. Bana müslimân olarak ölmeği nasîb et ve sâlih kullarının arasında bulundur.] Bir sene temâm oldu. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” o bir lokma zehrli yemek- den hasta olup, onbeşgün yatdı. Dünyâdan âhırete göç etdi. Ce- mâziyilâhirin yedinci pazartesi günü idi. O gün Abbab bin Es’ed de Mekke-i Mükerremede vefât etdi. Mekke-i mükerre- menin emîri idi. Hazret-i Resûl-i ekrem onu emîr dikmiş idi. Ona da zehr vermişlerdi.

Ülemâdan ba’zıları derler ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyalla- hü teâlâ anh” vasıyyet etdi ki, beni, benim ehlim Esmâ binti Amr yıkasın. Oğlum su döksün. Bana eski bir peştemâl ve eski (köhne) bir kefen sarın. Zinhâr (sakın) bana yeni kefen sarma- yın. Yeni elbise diriye lâyıkdır ki, onun ile ibâdet etsin. Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” buyurdular ki: Eğer ben bil- seydim ki, hâtunlar erlerini yıkaması revâdır [câizdir], Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bir gayri kim- seye vermeyip, gasl ederdim. [65.ci menâkıbda; Alî “radıyalla- hü anh” hazretlerinin yıkadığı yazılıdır. Burada hanımına vasıy- yeti yazılıdır. Bu vasıyyetini değişdirmiş veyâ ictihâdı değişmiş olduğu anlaşılmakdadır.]

– 98 –

İKİNCİ BÂB

İkinci Halîfe Emîr-ül mü’minîn Ömer-ül-Fârûkun “radıyal- lahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır.


Künyesi Ebül Hafs, neseb-i şerîfleri Ömer bin Hattâb bin Nüfeyl bin Abdül’uzza bin Rabah bin Abdüllah bin Revâh bin Adî bin Ka’bdır. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerine dokuzuncu dedesinde birleşir ki, o da Ka’bdır. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü an- hümâ” Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir dere- ce yakındır. Zîrâ hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk Mürrede birleşir. Mürre Ka’bın oğludur. Hazret-i Resûl-i ekrem hazret-i Ömer- den onüç yaş büyükdür. Vâlideleri Halîmedir. Ebû Cehlin kız kardeşidir ve Hîşamın kızıdır. Otuziki yaşında islâma geldi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” îmâna geldiğinde, meş- hûr rivâyet üzere mü’minler, ricâlden [erkeklerden] otuzdokuz idi. Bunun ile kırk temâm oldu. O gün bu âyet-i kerîme nâzil ol- du: (Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana yardımcı olarak Allahü teâlâ ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetişir.) [Enfâl sûresi altmışdördüncü âyet-i kerîme meâli.]

Birinci Menâkıb: Hazret-i Resûl-i ekrem ve nebiyyi muhte- rem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere, Fârûk lakabı- nı takmışlar idi. Sebebi o idi ki, hakkı bâtıldan fark etdi [ayırdı]. Dîn-i islâmı kabûl etdi. Din onlar ile kuvvet buldu. Fârûk lakabı almasına bir başka sebeb de budur: Bir münâfık ile bir yehûdî, bir husûsda anlaşamadı. Yehûdî da’vâyı hâlletmek için, Sultân-ı Enbiyâ hazretlerinin meclis-i şerîflerine gelmek istedi. Münâfık da yehûdîlerin re’îsi Ka’b bin Eşrefe gitmek istedi. Sonunda, Re- sûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” katına geldiler. Da’vâyı yehûdîye hükm buyurdular. Münâfık o hükme râzı ol- mayıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna da’vâ- yı halletmesi için geldiler. Yehûdî, mâcerâ ve da’vâyı hazret-i Resûlullahın huzûruna varıp, Resûlullah hazretlerinin kendisine hükm eylediğini, münâfıkın ise buna râzı olmadığını anlatdı.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o münâfıkdan, anlaşmaz- lığı süâl buyurdular ki, bu yehûdînin anlatdığı gibi midir. Münâ- fık, evet, öyledir. Ammâ ben Peygamberin hükmüne râzı olma- yıp, geldim ki, sen hükm edesin, dedi. Hazret-i Ömer “radıyalla- hü teâlâ anh” buyurdu: Siz yerinizde durunuz. Gelip, sizin için hükm edeceğim. Varıp, evlerinden kılıncını aldı. Geldi ve münâ- fıkın boynunu vurdu. Buyurdu ki: Allahü teâlânın ve Resûlünün hükmüne râzı olmıyan kimseye ben böyle hükm eylerim. O vakt, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâm âyet ile gelip, hazret-i Öme- re “radıyallahü teâlâ anh” hak ile bâtıl arasını ayırt etdi demek olan Fârûk tesmiye olundu. [Bu lakab verildi.] Âyet-i kerîme budur: (Şu kimseleri görmezmisin, sana ve senden öncekilere indirilen kitâblara inandıklarını zan ederler. Muhâkeme olun- mak için tâgûta [Ka’b bin Eşrefe] gitmek isterler..) [Nisâ sûresi 59.cu âyet-i kerîme meâli.] Tâgûtdan murâd Ka’b bin Eşrefdir. Kezâ, Tefsîr-i Kâdî Beydâvîde şu şi’r yazılıdır.

İkinci sevgili Ömer-i âdil,

Bâtılı mahv edici, doğrunun koruyucusu. Hakkı bâtıldan ayırmış idi Fârûk, Sancağının ucu ermişdi ayyûka.

İkinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin islâma geliş sebebini anla- tır: Rivâyet edilir ki, bir perşembe gecesi, Habîb-i ekrem “sal- lallahü aleyhi ve sellem”, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hak- kında düâ etdi. Düâsı kabûl oldu. Buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Şu iki kişiden hangisi sana sevgili ise dîn-i islâmı onun ile azîz eyle. Ömer bin Hattâb veyâ Amr bin Hişâm.) Ertesi gün, Ku- reyşin büyükleri Haremde toplandılar. İşbu Ebû Tâlibin yetîmi Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zuhûr edip, âbâ ve ecdâdımızın dînini ibtâl etdi. Putlarımız için, fâide ve zarar vermez diye kötüledi. Gayretine dokunmuyor mu ki, yâ Ömer, bu denli kudret ve heybetin, izzet ve satvetin var iken, putlara yardım etmeyi, onu öldürmeği düşünmüyor mu- sun, diye tahrîk etdiler. Hazret-i Ömerin câhiliyye damarı kalkdı. Sonu kötü olan bir gayretle, kılıncını takındı. Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini öldürmeğe giderken, Benî Zühreden Nu’aym “radıyallahü teâlâ anh” haz- retlerine rastladı. Yâ Ömer, nereye gidersin dedikde, cevâb ve-

rip, şu Kureyşin büyüklerine ahmak diyen ve putlarımıza bâtıl diyen, Muhammedi katl etmeğe gidiyorum, dedi. Nu’aym “ra- dıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Ömer! Hayret edilecek bir işe yeltenirsin. Başa çıkamıyacağın sevdâya düşmüşsün. Eğer bu işi başarırsan, Benî Hâşim ve Benî Zühre seni sağ koyacaklarını mı sanıyorsun. Yürü var, işine git, deyince, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Nu’aym! Yoksa sende mi, Muhammedin dînine girdin. Eğer öyle ise, evvelâ seni katl edeyim. Nu’aym hazretleri dedi: Muhammedin dînine sâdece ben mi girdim, sa- nırsın. Kız kardeşin ve enişten de girmişlerdir. Ömer, bu habe- ri işitince, gadabı dahâ fazla olup, nereden ma’lûm onların müs- limân oldukları, dedi. Nu’aym dedi: Eğer inanmaz isen, kız kar- deşinin evine var. Bir koyunu kendi elin ile boğazla, pişirsinler. Onlar senin boğazladığın koyunu yimezler ise, o zemân bilmiş olasın ki, onlar islâm dînine girmişlerdir.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o tehevvür ile gidip, kapılarına vardı. İçeriden kulağına bir ses geldi. Dikkat ile din- ledi. Anladı ki, okudukları kelâm, hiç insan sözüne benzemez. Meğer o vakt Tâhâ sûresi nâzil olup; hazret-i Fahr-i kâinât aley- hi efdalüttehıyyât, muhâcirînden Habbâbı “radıyallahü anh” onlara göndermişdi. Onlara, o sûrenin âyetlerini ta’lîm ediyor- du. O vakt, bunlar hazret-i Ömerin korkusundan, kapıyı bağla- mışlardı. Ta’lîm ile meşgûl iken, hazret-i Ömer kapı ardından dinledi. Dinledikçe, istidâdlı kalblerine, ezelî olan kelâmın rah- mânî nûrları gelmeğe başlayıp, şeytânî küfr zulmeti mahv olma- ğa başladı. Sabr etmeğe mecâli kalmayıp, kapıya eli ile vurdu. Kapı bağlanmış idi. Dikkat kesildikleri gibi, içeride olanlar, korkularından susdular. Habbâbı “radıyallahü anh” gizlediler. Sûre-i kerîmeyi saklayıp, kapıya bakdılar ki, gelen hazret-i Ömerdir “radıyallahü teâlâ anh”. Kılıncı yanında, heybetle ve satvetle gelmiş ki, yüzlerine bakmaz. Kız kardeşi, hoş geldiniz deyip, içeri alıp, oturdular. Gelmelerinden dolayı, yiyecek tedâ- rik edip, koyun getirdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, kendi boğazladı. Pişirdiler. Hazret-i Ömer, ezelî kelâmın te’sîrinden mest olmuş, ne konuşmağa mecâli ve ne oturmağa sabrı ve karârı var idi. Ne hâl ise, taâmı pişirip, orta- ya getirdiler. Hazret-i Ömer dedi, gelin berâber yiyelim. Her bi-

– 101 –

ri bir özr behâne edip, yimediler. Kendileri de birkaç lokma al- dılar. Dîn-i islâma girdiklerini tahkîk edip, hayreti de çoğaldı. Taâmı [yiyeceği] kaldırdıkdan sonra, süâl buyurdular ki; oku- duğunuz ne idi. Onlar okuduklarını inkâr eylediler. Korkuların- dan konuşmağa başladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, bilmiş olunuz ki, ben Kureyş arasında kı- lınç bağlayıp, o da’vâ ile geldim ki, varıp, Muhammedi katl ede- yim. Yolda gelirken, sizin de Muhammedül-emînin dînine gir- diğinizi işitdim. Geldim ki, evvelâ sizi katl edeyim. Sonra Mu- hammedi katl edeyim. Lâkin, kapıya geldim. Kulağıma bir ses geldi. Dinledikce o kelâmın lezzeti bir hâl verdi ki, o kötü fikr benden gidip, kalbime şevk ve muhabbet dolup, beni tedirgin eyledi. Elbette inkâra mecâl vermeyip, getirin okuduğunuzu, dinleyelim, dedi. Kız kardeşi ve eniştesi, bu sözü işitdiklerinde, sevindiler. Kalbi islâm tarafına meyl etmişdir diyerek, dediler ki, okuduğumuz, Allahü teâlânın ezelî olan kelâmıdır. Hak Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine inzâl eylemişdir [indirmişdir]. İşitmek murâdın ise [dinlemek is- tersen], evvelâ gusl eyle. Ondan sonra okuyalım, göresin. Haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, huzûr-ı kalb ile, gusl edip, gelip, kıbleye dönüp oturdu. Kız kardeşi kalkıp, ta’zîm ve tekrîm ile, sûre-i şerîfi eline alıp, (Bismillahirrahmânirrahîm). (Tâhâ ...) diye okumağa başladı. Nazm-ı şerîfin fesâhat ve belâ- gatinden, kalbi çok yumuşadı. (Ben o Allahım ki, benden baş- ka ibâdete müstehak ilâh yokdur. O hâlde yalnız bana ibâdet et ve beni hâtırlaman için nemâz kıl) meâlindeki Tâhâ sûresinin 14.cü âyetine gelince, Kur’ân-ı kerîmin nûru kalbine nûrâniyyet verip, Kur’ânın eseri açığa çıkıp, küfr ve şekâvet zulmeti gitme- ğe başladı. Dedi ki, beni, iki cihânın fahri, Muhammed Musta- fâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna ulaşdırın. O sırada Habbâb bin Erat, perde arasından dışarı çı- kıp, dedi ki, yâ Ömer, müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâya, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin et- diği düâsı, senin hakkında, kabûl oldu. Allahü teâlâya hamd ol- sun. Sevinerek, önüne düşüp, hazret-i Sultân-ı Enbiyânın oldu- ğu eve götürdü. Bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aley- him ecma’în”, hazret-i Ömerin geldiğini görünce, hazret-i

– 102 –

Fahr-i kâinâta haber verdiler. Bırakın gelsin. Başında devlet var ise îmâna gelir, buyurdu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek nûr cemâlini müşâhede ile müşerref oldu.

Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki, yâ Ömer, dahâ küfr ve şekâvetden vazgeçmek yok mu? Hazret-i Ömer, Peygambe- rin mubârek cemâline nazar edip, kelâmını duyup, nazarlarına kavuşunca, hemen karârsız kalmayıp, yüksek dergâhlarına yüz sürüp, sonra, yâ Resûlallah, hiç şek ve şübhe kalmadı. Hak Pey- gambersin. Bana îmânı arz eyle, dedi. (Eşhedü en lâ ilâhe illal- lah. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) deyip, şecere-i îmânı [îmân ağacını] temîz kalbine dikdi. Cümle Es- hâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” tekbîr getirip, sürûr-ı kalb ile, hazret-i Ömer ile müsâfeha ve muânaka [birbi- ri ile kucaklaşma, boynuna sarılma] eylediler. Allahü teâlâ haz- retlerine hamd ve senâ eylediler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu; su getirdiler. Hazret-i Ömer “radı- yallahü teâlâ anh” temizlenip, gusl eyledi. Ona Kur’ân ta’lîm buyurdular. Kalbini îmân nûru ile doldurdular. Nemâzı ve diğer dîni erkânı ta’lîm eyledi. Hazret-i Ömer onları gördü ki, mağa- ra gibi gizli bir yerde dururlar. Dedi ki, yâ Resûlallah! Bu ne keyfiyetdir ki, bu mağarada ihtifâ buyurdunuz. Se’âdet ile bu- yurdular ki, müşriklerin mü’minlere ezâ ve cefâsından dolayı burada dururuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, onlar puta gündüz taparlar. Önünde âşikâre yer öperler. Niçin biz, Hâlıka gizli taparız, yâ Resûlallah. Buyurun billahi varalım, biz de Harem-i beyt-i şerîfde nemâzı âşikâre kılalım. Görelim, bize kim mâni’ olur. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” kalkıp, Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ec- ma’în” ile berâber, hazret-i Ömer önlerinde, elinde yalın kılınç, Beyt-i şerîfe doğru yürümeğe başladılar. Kureyş müşrikleri ön- lerinde, hazret-i Ömeri böyle gördüklerinde, sevinip, dediler ki, meğer Ömer bunların hepsini esîr etmişdir, ki getirip karşımız- da kırmak ister. Yanlarına geldiklerinde, gördüler ki, hazret-i Ömer bunların herbirine güzel muâmele edip, bunlar ile karış- mış güle-güle söyleşip gelirler. Ebû Cehl la’în bu hâli gördü. Müslimân olduğunu anladı. Âh! Gördünüz mü? Muhammed Ömeri de, kendi dînine döndürmüş. Ben size demedim mi ki,

– 103 –

sihrle Muhammed onu aldatır, kendine uydurur. Siz dediniz ki, böyle olmaz. Eyvâh, gelin görelim, şimdi ne yapalım. Ve ona ne söyliyelim. Yakınına geldiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kılıncı kaldırıp dedi; (Nazm)

Durun ben geliyorum, bize kıyâma durun, Genç, ihtiyâr, yaşlı hepsi, efendi köle olsun.

Dîn-i islâmı teblîg için, Allah gönderdi,

Bize Peygamber olan Muhammedi “aleyhisselâm”.

Açığa çıkardı, güzel islâm dînini, Putlar yıkıldı, kalmadı hükmleri.

Döndüm Hakka, bunun dînine girdim,

Ey Kureyş! Hepiniz avam ve has böyle bilin!

Kâfirler, bu hâli görüp, içlerinde telâşlanıp, it gibi çağrışdı- lar. Ebû Cehl la’în, yüksek sesle dedi ki, görün Muhammedi ki, başladı ululardan azdırmağa. [Kureyşin büyüklerini müslimân yapmağa başladı.] Bu işler bize azdır. Dedim, gelin onlar çoğal- madan, öldürelim, aldırmadınız. Şimdi ejderhâ oldu. Kâfirler, hazret-i Ömerden korkup, hiçbir mü’mine el uzatmağa kâdir olmadılar. Her birinin dudağı kuruyup, kaldı. Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ileri yürüyüp, Hacer-ül esved ile bâb-ı Kâ’be-i şerîf arasında durup, nemâzı o gün âşikâre kıl- dılar. Gerçi kâfirler çok idi. Mü’minler az idi. Nemâz bitdikden sonra kalkıp, Kâ’beyi ta’vâf etdiler. İbni Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” müslimân olması, mü’minlere feth ve nusret ve rahmet ol- du. O müslimân oluncaya kadar dîn-i islâm âşikâre olmadı. Kâ’be-i mu’azzamada, müslimânlardan hiç kimse nemâz kılma- mış idi. Nakl edilmişdir ki, hazret-i Ömer “radıyallahü anh” îmâna geldikde, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri, mubârek elini Ömerin “radıyallahü anh” göğsüne koyup, üç kerre buyurdular ki, (Yâ Rab! Bunun sadrında olan gereksiz sıfatı [göğsünde bulunan kötü sıfatı] ve illeti [hastalığı] çıkarıp, onun yerine îmân ve hikmeti ver.)

Üçüncü Menâkıb: Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olundu. Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”

buyurdular ki: Sizden evvel olan ümmetler içinde muhaddisler vardı. Eğer içinizde de var ise, muhakkak o Ömerdir. Şârihler- den [hadîs-i şerîfi şerh edenlerden] Tayyibî “rahimehullah” şerh etmişdir ki, muhaddisden murâd mübâlaga ile kalbine ilhâm olunan kimsedir ki, Hak sübhânehü ve teâlâ tarafından ilhâm olunursa, Enbiyâ derecesinde olur. Ya’nî sizden evvel olan üm- metler içinde Enbiyâ var idi. Mele-i âlâ tarafından ilhâm olunur- lar idi. Benim ümmetimde eğer böyle kimse olur ise, ki vardır, bu mertebe sâhibinin evveli Ömerdir. Ümmet-i Muhammed sâ- ir ümmetlerden efdal olduğu sâbitdir. Diğer ümmetlerde bu sı- fat ile muttasıf olan kimseler olduğuna göre, bu ümmetde bu- lunması muhakkakdır. Benim ümmetimde var ise buyurdukları terdîd için olmaz [sözü geri çevirmek için olmaz], belki te’kid için ve kat’î olarak bildirmek içindir. Meselâ, bir kimse, çok sev- diği dostu için der ki, eğer benim, bir dostum var ise o da falan kimsedir. Murâdı o kimsenin ziyâde sadâkatini beyândır [açıkla- makdır]. Murâdı sadâkatı yok etmek değildir. Bu hadîs-i şerîf (Mesâbîh-i şerîf)in sahîhinden rivâyet edilmişdir.

Dördüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh)de o hadîs-i şerîfin aka- binde anlatılmışdır. Sa’d bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Hazret-i Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerinde oturan, Kureyş hâtunlarından birisi, yüksek ses ile konuşurken, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” gelip, içeri girmeğe izin taleb etdi. Hâtunlar kalkıp, sür’atle perde arkasına çekildiler. Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” izin verilip, içeri girdi. Bakdı ki, hazret-i Resûl-i ek- rem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gülüyordu. Ömer “radı- yallahü anh” dedi ki, Allahü teâlâ hazretleri mubârek dişlerini güldürsün, yâ Resûlallah! Neden dolayı gülersiniz. Server-i kâi- nât hazretleri buyurdular ki, bu hâtunlara hayret etdim ki, be- nim yanımda idiler. Ne vakt ki senin sesini işitdiler, kaçıp, per- de arkasına girdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” de- di ki: Yâ kadınlar! Beni görünce, Resûlullahın huzûrunda oldu- ğunuz hâlde, niçin korkup, kaçdınız. Onun huzûrunda râhat oturup, korkmuyorsunuz! Hâtunlar, perde arkasından dediler ki, yâ Ömer! Sen yaratılışda şiddetli ve gadablısın. Server-i kâi- nât buyurdular ki; (Ey Hattâb oğlu! Sen sözünden ferâgat et! Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki,

şeytân yolda sana rastlasa, o yolu bırakıp, başka yola sapar, yo- lunu değişdirir.) [Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kadınlar ile oturması hicâb âyeti gelmeden evvel idi. Hicâb âyeti gelince, kadınlar ile bir arada oturmadı.]

Beşinci Menâkıb: Hazret-i Fahrül kevneyn [iki cihânın efen- disi] ve Resûlüssekaleyn [insanların ve cinnin Peygamberi] Mu- hammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün, sa- bâh nemâzını kıldıkdan sonra, mubârek arkasını mihrâba verip, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri- ne teveccüh edip, buyurdular ki: (Hiç sizden bir kimse rü’yâ gördü mü.) Eshâbın cümlesi başlarını aşağı salıp, cevâb verme- diler. Sonra kendileri buyurdular ki, (bu gece bir garîb rü’yâ gördüm.) Eshâb-ı güzîn, rü’yâyı anlatın, dinleyelim diye ricâ et- diler. Buyurdular ki, kendimi Cennetde gördüm. Cennetin etrâ- fını seyr ederken, bir büyük kasr gördüm. Yüksekliği yüz fersâh yol idi. [Bir fersâh 5760 metredir.] Buna göre her tarafı büyük idi. Hâtırıma bu düşünce geldi ki, bu âlî [yüksek] makâm, han- gi Peygamberindir veyâ hangi Velînindir. Böyle düşünürken, bir kaç kimse gördüm. Yanlarına vardım, süâl eyledim ki, bu âlî [yüksek] makâm, acabâ Enbiyâdan, hangi Nebînindir. On- lar, dediler ki, hiçbir Peygamberin değildir. Belki arab evlâdın- dan bir kimsenindir. Dedim, ben, arab evlâdındanım, benim olmasın. Dediler, Kureyşdendir. Ben de Kureyşdenim, dedim. Dediler, ümmet-i Muhammeddendir. Dedim, ben Muhamme- dim. Bana söyleyin ki, ümmetimin hangisinindir. Dediler, Çi- hâr yâr-i güzînden Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinindir. O kasrda olan hûrî ve gılmânın nihâyeti yok- du. Husûsî olarak içlerinde, yâ Ömer, sana mahsûs bir hûrî var idi, diller şerh edemez ve vasf da edemez. Lâkin senin gayretin- den, asla yüzüne bakmadım, deyince, hazret-i Ömerin gözün- den yaşlar akıp, yâ Resûlallah! Baksaydınız ve bana da vasfla- rını söyleseydiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”; der- gâh-ı izzetde ve Resûlullahın huzûrunda ne büyük sultândır. Mertebesi ne yüksekdir.

Altıncı Menâkıb: Birgün Server-i kâinât ve mefhar-i mevcû- dât [mevcûdâtın övündüğü] “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, rü’yâmda ümmetim bana arz olundu. Cümlesi

önümden geçip, birbir seyr eyledim. Kiminin gömleği dizinde idi. Kiminin dizinden aşağı idi. Kiminin dizinden yukarı idi. Lâ- kin Ömeri bir gömlek ile gördüm ki, yerde sürünürdü. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler ki, yâ Resû- lallah! Nasıl ta’bîr buyurdunuz. Buyurdular: Dîn-i mübîn ile ta’bîr etdim. Zîrâ hilâfetleri zemânı uzundur. Dîn-i islâm dünyâ- ya yayılır.

Yedinci Menâkıb: (Mesâbîh-i şerîf)de sahîh olarak, Abdül- lah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâ- yet ile şöyle yazılıdır. Abdüllah ibni Ömer der ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim. Bu- yurdular ki, uyuduğum hâlde, bir kadeh süt ile bana geldiler. İç- dim. O kadar kandım ki, tokluk alâmeti tırnaklarımda görüldü. Sonra artığımı Ömer bin Hattâba “radıyallahü teâlâ anh” ver- dim. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dedi- ler ki, yâ Resûlallah! Ne ile ta’bîr etdiniz. Buyurdular ki, ilm ile ta’bîr etdim.

Sekizinci Menâkıb: (Mesâbîh-i şerîf)in sahîh hadîslerinde, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilir. Dedi ki, Resûlullahdan işitdim: Hazret-i Peygamber “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. Rü’yâda, kendimi, etrâfı örülü kuyu yanında gördüm. Bir küçük kova var idi. O ku- yudan o kova ile Allahü teâlânın dilediği kadar su çekdim. Son- ra İbni Kuhâfe [Ebû Bekr] aldı. O da o kova ile kuyudan su çek- di. Bir kova, ya iki kova çekmekde za’îflik var idi. Allahü teâlâ za’îfliğini afv eder. Sonra o küçük kova, büyük kova oldu. Ona gırba derler. Sonra o kovayı bir kimse aldı. Gördüm ki, bu kuv- vetli ve kudretli kimse, o kova ile su çekiyor. Bu su çeken Ömer “radıyallahü anh” idi. Ömer “radıyallahü anh” o kadar su çekdi ki, kimse o kadar su çekmedi. İnsanlar o kuyu yanında bir yer yapdılar. Develer su içdikden sonra, orada çöküp, istirahât eder, sonra bir kerre dahâ su içerler idi. (Mesâbîh)i şerh eden “rahi- mehullahü teâlâ” beyân etmişdir ki, hazret-i Resûl-i ekrem “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine za’îf nisbet etmekden, hilâfetlerinde bir naks ve taksîr olduğundan dolayı değil idi. Zîrâ hilâfetlerinde o kadar cehd ve tehammül etdiler ki, diğer ümmet onun tehammülün-

den âcizdirler. O sebebden ki, hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” buyurdular ki; Resûlullah hazretleri, öbür âleme göç etdikden sonra, arablar mürted olup, nifâkı izhâr etdiler [fitne çıkardı- lar]. Babam üzerine meşakkatden ve musîbetden öyle şeyler in- di ki, eğer büyük dağlar üzerine inse idi, dağı küçültüp, dağıtır- dı. Belki, za’îf nisbet etmeleri, buna işâretdir ki, hazret-i Ömer zemân-ı şerîfinde, memleket fethi fazla oldu. İslâm askeri kuv- vetlendi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîfinde olan fethden fazla idi. Çünki, Sıddîkın hilâfet- leri zemânı az idi. Zîrâ iki seneden ziyâde halîfelik yapmışdır. Hazret-i Ömerin hilâfeti on sene oldu. Ba’zı şârihler [şerh edenler] dediler ki, hazret-i Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (iki büyük kova) buyurdukları iki sene ve birkaç gün hilâfet müddetine işâretdir. (Allahü teâlâ za’îfliğini afv etsin) zâhiren işâretdir. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ta- rafından kusûr meydâna gelmesin. Ammâ Elhamdülillah; vilâ- yetlerinde kusûr etmediler. Allahü teâlâ za’îfi afv eder; buyur- duklarının vechî bu ola ki, kuyudan su çekmelerinde olan za’îf- lik, zemânı şerîflerinde olan irtidâda (arabların mürted olması- na) ve münâfıkların çokluğuna ve zekât inkâr edenlerin olma- sından dolayıdır. Magfiret ile düâ eylediler, tâ işitenler yanında muhakkak ola ki, za’îflik, kendi kusûru ile olmayıp, zemânın değişikliği dolayısiyledir.

Dokuzuncu Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i şerîf)in hasen hadîsle- rinde İbni Ömer “radıyallahü anhümâ” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Dediler ki, hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aley- hi ve sellem” buyurdular ki, (Hak teâlâ, doğruyu, Ömerin dili ve kalbi üzerine koymuşdur). Ya’nî hakkın açığa çıkması ve yayıl- ması, onun mubârek lisânları ve kalbleri üzerinde sâbit ve orada yerleşmiş ve ondan zuhûr eder. Yine o hadîs-i şerîfin akabinde vârid olmuş ki, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular ki, Biz Ömerin söylediğinin hak olduğunu, kalblerin onun sözü ile sükûn bulduğunu uzak görmezdik. Ya’nî biz uzak sanmazdık ki, hazret-i Ömer konuşur, o şeyle ki, müstehakdır. Nefsler onun üzerine sükûn eder. Kalbler onun üzerine mutmain olur. Hak olan, doğru olan söz, onun lisânı üzerine yerleşdirilmişdir.

Onuncu Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i şerîf)in hasen hadîs-i şe-

– 108 –

rîflerinde, Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Câbir “radıyallahü anh” dedi ki, hazret-i Ömer Ebû Bekr hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhümâ” dedi ki, (Ey, Re- sûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sonra, insanların en hayrlısı.) Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” buyur- dular ki, âgâh ol yâ Ömer. Sen bana böyle söyledin ise, vallâhi gerçekdir ki, Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitdim. Buyurdular ki, (Ömerden hayrlı bir kimse üzerine gün doğmamışdır.) Yine onun devâmında Ukbe bin Âmirden nakl edilir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular; (Eğer benden sonra Peygamber gelmek ihtimâli olsa idi, Ömer bin Hattâb Peygamber olurdu.)

Onbirinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh)in hasen hadîslerinde, Büreydeden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilmişdir: Bürey- de “radıyallahü teâlâ anh” haber verdi ki, hazret-i Resûl-i ek- rem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gazâya çıkdılar. Gazâ- dan sâlim ve ganîmetler ile döndükleri vaktde, siyâh renkli bir câriye gelip dedi ki, yâ Resûlallah! Ben nezr etmişdim ki, Alla- hü teâlâ hazretleri, eğer seni sâlim ve ganîmetler ile geri döndü- rürse, senin huzûrunda def’ çalayım ve tegannî edeyim. Habî- bullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, eğer nezr etmiş isen def’ çal, eğer nezr etmemiş isen çalma. O câriye başladı def’ çalmağa. O sırada Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri geldiler. O câriye def’ çalmayı kesmedi. Sonra hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” geldi. Yine câriye susmadı. Sonra Osmân “radıyallahü teâlâ anh” geldiler. Câriye yine def’i kesmedi. Ondan sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geldiler. Hemen câriye sükût edip, def’i yere koyup, üzerine oturdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular: (Muhakkak şeytân senden korkar, yâ Ömer. Ben otururken bu câriye def’ çaldı. Ebû Bekr geldi. Yine çaldı. O vakt ki sen gel- din, def’i yere atıp, üzerine oturdu.)

Onikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i şerîf)in hasen hadîsle- rinde, Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Buyurdu ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri oturmuşdu. Bir gürültü ve çocukla- rın seslerini işitdik. Hazret-i Resûl-i ekrem kalkdı. Bakdı ki, ha-

– 109 –

beşîler raks ederler. Uşaklar etrâfında seyr ederler. Bana dedi ki, yâ Âişe! Gel seyr eyle. Ben de vardım. Çenemi hazret-i Pey- gamberin omuzu üzerine koyup, mubârek omuzu ile, mubârek başının arasından seyr etmeğe başladım. Bir müddet sonra, ba- na buyurdular ki, doymadın mı. Hâyır, doymadım, dedim. Mu- râdım bu idi ki, dahâ göreyim. Resûlün yanında ne mikdâr kıy- metim vardır, bileyim. O sırada hazret-i Ömer “radıyallahü teâ- lâ anh” çıka geldi. Hemen halk habeşîlerin etrâfından dağıldı- lar. Hazret-i Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu- yurdular ki, (Muhakkak görürüm ki, cinnin ve insanın şeytânla- rı Ömerden kaçarlar.) Âişe-i Sıddîka buyurdular ki, ben de ge- ri döndüm.

Onüçüncü Menâkıb: (Me’âlimüttenzîl) kitâbının sâhibi, imâm-ı Begavî “rahmetullahi teâlâ aleyh” sûre-i Enfâlde, me- âl-i şerîfi (Hiçbir Peygamberini yer yüzünde .....) olan altmışye- dinci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, A’meşden, o da Amr bin Mürreden, o Ebû Ubeydeden, o Abdüllah bin Mes’ûddan bil- dirmişlerdir. Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” bu- yurdular ki, o vakt ki, Bedr günü oldu. Esîrler de berâberlerin- de olarak geri dönüldü. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bu esîrler hakkında ne dersi- niz!). Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah, bunlar kavmindir ve ehlindir. Bunları koruma altı- na alıp, temkinli davranalım. Ümîd ederim ki, Allahü teâlâ haz- retleri, onlara tevbe nasîb eyler. Onlardan fidye al. Bize de, küffâr üzerine kuvvet olur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Resûlallah! Bunlar seni tekzîb etdiler, ya- lanladılar. Seni ihrâc etdiler. Getir, bunların boyunlarını vura- lım. Alîye buyur, kardeşi Ukaylın boynunu vursun. Hazret-i Hamzaya buyur, kardeşi Abbâsın boynunu vursun. Bana bu- yur, falan kimsenin boynunu vurayım, diye kendi soyundan bir kimseyi söyledi. Çünki, bunlar kâfirlerin reîsleridir, dedi. Ab- düllah bin Ebî Revâha “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Re- sûlallah! Odunu çok bir dere bulalım. Bunların temâmını o de- reye koyup, sonra bir ateş yakalım. Ateşde yansınlar. Abbâs ona dedi ki, rahmetini iyice kesdin. Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” hazretleri sükût etdi. Onlara cevâb verme- yip, Hâne-i şerîfe gitdiler. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ

aleyhim ecma’în” ayrı ayrı olup, bir fırka dediler ki, Ebû Bekr kavline uyarız. Sonra Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Beyt-i şerîfinden çıkıp, buyurdu ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ ba’zı kişilerin kalbini yumuşak kılar. Hattâ yağdan dahî yumuşak olur. Ba’zı kişilerin kalbini katı eyler. Hattâ taşdan da katı olur. Muhakkak yâ Ebâ Bekr, senin mislin İbrâhîm aleyhis- selâm mislidir ki [benzeridir ki], onun hakkında Allahü teâlâ, İbrâhîm sûresi 36.cı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bana tâbi’ olan, benim dînimdendir, karşı gelen için, yâ Rabbî sen gafûrür- rahîmsin!) buyurdu. Ve yâ Ebâ Bekr! Senin mislin hazret-i Îsâ aleyhisselâma benzer ki, [ya’nî sen ona benzersin ki], Allahü teâlâ, Mâide sûresi 120.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlara azâb edersen, senin kullarındır. Eğer afv edersen, azîz ve hakîm olan sensin) buyurdu. Ömere “radıyallahü anh” buyurdu, yâ Ömer! Senin benzerin Mûsâ aleyhisselâmdır. [Ya’nî Ona ben- zersin]. (Yâ Rabbî! Kâfirlerin mallarının şeklini değişdir. Şid- detli azâbı göremeden, îmâna gelmiyecek şeklde, kalblerini bağla, katı et!) [Yünûs sûresi 88.ci âyet-i kerîme meâli.] ve haz- ret-i Nûh aleyhisselâma benzersin ki; (Yâ Rabbî! Yeryüzünde, kâfirlerden dolaşan hiç kimseyi bırakma.) [Nûh sûresi yirmial- tıncı âyet-i kerîme meâli.] buyuruldu. Sonra, hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Bugün bu esîrlerden yâ fidye alınacak, yâ öldürülecekler).

Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, Süheyl bin Beydâ’ hâriç olsun. Zîrâ ben onu işitdim ki, islâmı zikr ederdi. Hazret-i Resûl-i ekrem susdular. Ben öyle korkdum ki, öyle hiç korkduğumu hâtırlamıyorum. Gökden başıma taş düşdü zan etdim. O gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Süheyl bin Beydâ’ hâriç buyurdular, ferâhladım. İbni Mes’ûd, İbni Abbâsdan rivâyet eder. Ömer bin Hattâb dedi ki, Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekrin söylediğine meyl etdi, benim söylediğime meyl etmedi. O gün geçdi. Ertesi gün oldu. Geldim, gördüm ki, Resûlullah ve Ebû Bekr, oturmuşlar, ağlaşırlar. Dedim yâ Resûlallah, bana haber verin, Ebû Bekr ile berâber, niçin ağlarsınız. Ağlamak îcâb eden bir hâl var ise, ben de ağlıyayım. Eğer ağlanacak bir durum yok ise, sizin ağlamanız için ağlıyayım. Resûlullah haz- retleri buyurdular ki, (Eshâbım için ağlıyorum. Mal karşılığında

esîrleri bırakdıkları için, onlara gelen azâb bana gösterildi. Şu ağaçdan dahâ yakın oldu) buyurarak, kendilerine yakın bir ağa- ca işâret etdiler. Allahü teâlâ hazretleri; meâl-i şerîfi (Esîrleri öldürmekde acele etmek lâzım iken, siz dünyâ malı için fidye al- mağı tercîh etdiniz. Hâlbuki, Allahü teâlâ sizin, kâfirleri kahr etmenizi, islâm dînine yardım etmenizi istemekdedir. Allahü teâlâ azîz ve hakîmdir.) olan Enfâl sûresi 67. âyet-i kerîmesini gönderdi. Her bir esîre fidye olarak kırk vekiyye aldılar. Her bir vekiyye kırk dirhemdir. İbni Abbâs “radıyallahü anh” buyurdu: Müşrikleri katl etmekle ilgili emr Bedr gününde oldu. Müsli- mânlar o günde az idi. Vaktâ ki, müslimânlar çok oldu ve salta- natları şiddetlendi [güçlendi]. Hak teâlâ meâl-i şerîfi (.... muhâ- rebe sona erince, yâ karşılıksız veyâ fidye ile salıverin....) olan, Muhammed sûresi 4.cü âyet-i kerîmesini inzâl buyurup, Allahü teâlâ Peygamberini ve mü’minleri esîr emrinde muhayyer bı- rakdı. İsterlerse katl ederler, isterlerse köle ve câriye ederler. İs- terler ise azâd ederler. İsterler ise fidye alırlar.

Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu- lar ki, önceki Peygamberlere ve ümmetleri üzerine ganîmet ha- râm idi. Ne zemân ki, ganîmetden birşey ellerine geçerse, kur- ban için toplarlardı. Semâdan bir ateş inip, onu yutardı. Bedr günü oldukda, mü’minler, ganîmeti hemen aldıkları gibi fidye- yi de aldılar. Hak sübhânehü ve teâlâ bu âyeti kerîmeyi inzâl buyurdu. (Ya’nî eğer Allahü teâlâ hazretlerinden ganîmet mâ- lının halâl olacağı levh-i mahfûzda yazılmasa idi, emr olunma- dan aldığınız fidyeler için elbette büyük azâb size erişirdi.) [En- fâl sûresi 68.ci âyet-i kerîmesi meâli.]

Hasen ve Mücâhid ve Sa’d bin Câbir demişlerdir ki, Allahü tebâreke ve teâlâdan hükm gelmeden kimseye azâb olmaz. Bedr muhârebesinde hâzır olanlar ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onlardandır. Hüdâdan emr olunmazdan evvel, fidye aldığınız için, size büyük azâb erişirdi, denilmişdir. İbni İshâk dedi ki, Bedr gazâsına hâzır olan mü’minlerin hepsi esîrlerden fidye almağı hoş gördü. Sâdece Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine esîrleri katl etmeği teklîf etdiler. Sa’d bin Mu’âz “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah, esîrleri

– 112 –

katl etmek bana katl etmemekden dahâ iyi geliyor. Onun için, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyur- du ki, (Eğer semâdan azâb nâzil olsaydı, Ömer bin Hattâb ve Sa’d bin Mu’âzdan başka kimse o belâdan necât bulmazdı “ra- dıyallahü teâlâ anhümâ”).

Ondördüncü Menâkıb: Yine (Me’âlimüttenzîl)de sûre-i Be- karada; meâl-i şerîfi (Oruc gecesi, hanımlarınıza yaklaşmanız si- ze halâl kılındı) olan 185.ci âyet-i kerîmenin tefsîrinde nakl edil- mişdir. Tefsîr âlimleri dediler ki, islâmın ilk devrinde, iftâr etdik- den sonra, yimek ve içmek akşam ile yatsı arası veyâ uyuyana kadar halâl olurdu. Yatsı nemâzını kıldıkdan veyâ uyudukdan sonra yimek, içmek ve cimâ’, ertesi günü akşama kadar harâm olurdu. Bir gece hazret-i Ömer, yatsıyı kıldıkdan sonra, taham- mül edemeyip, ehline muvakaa etdi [onun ile cimâ’ yapdı]. Gusl etdikden sonra, pişmân olup ağladı. Nefsini levm eyledi [payla- dı]. Ertesi sabâh, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerinin huzûruna gelip, dedi ki; Yâ Resûlallah! Ben bir hatâ için, nefsimden Hak Sübhânehü ve teâlâya i’tirâz etdim. Ben bu gece yatsıyı kıldıkdan sonra, hanımımın yanına geldi- ğimde bir güzel koku hissetdim. Nefsim bunu güzel ve sevimli gösterdi. Ehlimle yakın oldum. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Yâ Ömer! Sen bu şekl amele lâyık değil idin.) Hemen sahâbe-i güzîn içinden birkaç ki- şi de kalkıp, Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” i’tirâf etdiği gibi i’tirâf etdiler. Sonra, hazret-i Ömerin ve Sahâbe-i güzînin hak- kında yukarıda zikr olunan âyet-i kerîme nâzil oldu.

Onbeşinci Menâkıb: Yine (Me’âlimüttenzîl)de, Tahrîm sûre- sinde, meâl-i şerîfleri (Eğer ikiniz de Allaha tevbe ederseniz [Âişe ve Hafsa], ne güzel...). (Olur ki, onun Rabbi, yerinize siz- den dahâ hayrlı zevceler verir....) olan 4 ve 5.ci âyet-i kerîmele- rinin inme sebebi beyânında haber verilmişdir. İsmâ’îl bin Ab- dülkâhir râvîler vâsıtası ile Abdüllah bin Abbâsdan “radıyalla- hü teâlâ anh”, o da Ömer bin Hattâb hazretlerinden rivâyet et- diler. Bir vakt, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, ezvâc-ı tâhirâtdan ayrılmak istediler. Bu hadîs-i şerîf te’vîlli zikr olundu. Sonunda hazret-i Ömer buyurdu ki, Resû- lullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı

şerîflerine vardım. Dedim, yâ Resûlallah! Eğer hanımlarınızı boşar iseniz, sizin için sıkıntı olmaz. Eğer sen onlara talâk ver- miş isen, muhakkak Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri senin- ledir. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd ederim ki, on- larla öyle bir kelâm ile konuşurum ki, Allahü teâlâ benim söy- lediğim kavli tasdîk eder. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. [Tahrîm sûresi 4 ve 5. âyet-i kerîmeler.]

Onaltıncı Menâkıb: Birgün hazret-i Ömer “radıyallahü teâ- lâ anh” biryerde oturup, mubârek hırka-i şerîfini yamarken, ar- kası açık kaldı. Arkasına, Allahü teâlânın emri ile bir mikdâr güneş te’sîr etdi. Bir mikdâr kalb-i şerîfleri incindi. Güneşe dik- kat ile bakdı. Allahü teâlânın emri ile güneş kapkara oldu. Âlem karanlık oldu. Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gelip, dedi ki: Yâ Resûlallah! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ömere emr edesin ki, güneşe şefkat nazarı ile bak- sın. Yoksa güneş, kıyâmete dek, bu hâl üzere kalır, dedi. Haz- ret-i Muhammed-il Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hazret-i Ömeri huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Buyurdu ki, yâ Ömer! Allahü teâlâ emr buyurdu ki, Ömer, güneşe şefkat naza- rı ile nazar etsin. Yoksa, kıyâmete kadar güneş böyle kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” şerefli emrlerine uyarak, gü- neşe şefkat nazarı ile bakdı. Allahü teâlânın izni ile güneş evvel- ki gibi münevver oldu. Var bundan kıyâs et ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ne büyük sultân imiş.

Onyedinci Menâkıb: Ebûl Mu’în Nesefî “rahmetullahi aleyh” (Temhîd) adındaki risâlesinde beyân etmişdir. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vefâtı yak- laşdı. Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bu- yurdu ki; Söylediklerimi yaz. Osmân “radıyallahü anh” ne ya- zayım, dedi. Buyurdular ki; (Yazın, Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi Ebû Bekrin, dünyâdaki son günü, âhıretdeki ilk gününün vasıyyetidir. Ben Ömer bin Hattâbı halîfe seçdim. Ona itâ’at edin. Öyle zan ediyorum ki, adâlet eder. Yanılmışsam gaybı ancak Allahü teâlâ bilir.) Sahâ- be-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinin hepsi hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetine râzı ol-

dular. Husûsî olarak hazret-i Alî “radıyallahü anh” râzı oldu. Seve seve önce bi’ât etdi. Zîrâ Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmiş idi. Buyurdular ki: (Benden sonra iktida’ edin [tâbi’ olun] o kimselere ki, onlar Ebû Bekr ile Ömerdir “radıyallahü anhüm”).

Onsekizinci Menâkıb: Âlimler ittifâk etmişlerdir. Hazret-i Ömerden “radıyallahü anh” evvel ve sonra, dünyâda kimseye hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dirliği gibi [idâresi gibi] dirlik verilmedi. Kimse onun yoluna varamadı. Hilâfetde haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şöyle idi. Dicle nehri kenâ- rında koyun güden çobanın, bir koyunu zâyi’ olsa, korkarım ki, onu Allahü teâlâ hazretleri niçin çobanın koyunlarını gözetme- din diye benden sorar, der idi. Rivâyet olunur ki, bir gün haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” öğle sıcağında kendi soyu- nup, sadaka develerini bağlıyordu. Dediler, yâ Emîr-el-mü’mi- nîn! Niçin sen kendin zahmet çekersin. Bir kişiye buyurun, o bağlasa, olmaz mı. Buyurdu ki, bunlar fakîrlerin hakkıdır. Çün- ki, Allahü teâlâ beni bunlara çoban etdi. Fakîrlerin işlerini ken- dim görmem lâzımdır. Zîrâ âhıretde benden sorarlar. Bir kişi dedi, yâ Emîr-el-mü’minîn! Sana yakın olanların işlerini sen kendin görürsün. Uzak olanların işini nasıl görürsün. Buyurdu ki, inşâallahü teâlâ bir sene gezeceğim. Nice gücü yetmez, fakîr ve hastalar vardır. Kendim onların kapılarına varıp, ihtiyâcları- nı göreceğim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” her yere bir emîr veyâ âmir gönderirdi. Ona bir vasiyyetnâme verirdi. Ne yapmaları îcâb etdiğini bildirirdi. Der idi ki, eğer dediğim- den dışarı çıkarsanız, ben senden bîzârım. Bir kâğıd da o tara- fın reâyâsına [ehâlisine] gönderirdi. Eğer bu kişi benim dediğim yerde emrlerime uyar ise, emrine mutî’ olunuz. Eğer uymaz ise mutî’ olmayınız.

Abdürrahmân bin Avf der ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geceleri şehri gezer, kontrol ederdi. Bir gece benim evime geldi. Yâ Abdürrahmân, bu gece şehrin kenârına bir ker- vân geldi. Korkarım ki, eşyâları kaybolur. Gel, gidip, bu gece onları bekleyelim, dedi. Vardık, sabâh oluncaya kadar onları bekledik. Ramezân-ı şerîfde terâvîh nemâzını cemâ’at ile kıl- mak, hazret-i Ömerden kaldı. Eslemîyi beytül-mâla emîn ta’yîn etmişdi. Birgün Eslemîden sordular ki, hiç hazret-i Ömerin bey-

– 115 –

tül-mâldan herhangi birşey aldığı oldu mu. Dedi ki, eğer, ehl ve ıyâlinin nafakaya ihtiyâcı olursa, beytül-mâldan ödünc alırdı. Eline mal geçince, yine yerine koyardı. Hazret-i Ömerin “radı- yallahü anh”, kuru arpa ekmeği yimek âdeti idi. Kalın kumaş- dan gömlek giyerdi. Birçok gazâlar yapdı. O kadar vilâyetler feth eyledi ki, o kadar mâl ve menâl onun katına geldi ki, kim- seye o kadar gelmedi. Arab ve acem ve rûm beğleri ikrâmlar edip, hükmüne baş eğdiler. O kadar şehr imâret eyledi ki, had ve hesâbı yokdu. Meşrık ve magrib arası, tâ Ceyhûna ve Âzer- baycân, Horasan derbendine ve Umman, Kirmân, Mısr, Şâm ve Rûma varıncaya kadar; bütün beldeler onun hükmüne baş eğdi. Hattâ, rivâyet olundu ki, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” ze- mân-ı şerîflerinde, sekizbin câmi’i şerîfde cum’a kılmak müyes- ser olmuşdur. Büyük gazâlar yapmışdır. Bu kadar memleketle- ri feth eylemek, ezelde ona takdîr olmuşdur. Her nereye asker gönderse, mensûr ve muzaffer olup, sâlimen, ganîmetler ile ge- riye dönmüşlerdir. Ordusu hiç mağlûb olmamışdır. Tedbîrli ve tedârikli ve adâletli idi. Hilâfeti zemânında yimesi ve içmesi hiç değişmedi, fazlalaşmadı. Hiçbir zemân hâtırlarına kibr gelmedi, büyüklenmedi. Sonu pişmânlık, üzüntü olacak iş yapmadı. Bun- lar (Taberî târîhi)nden alınmışdır.

Ondokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” hilâfet makâmına geçdikden sonra, kızı hazret-i Hafsa “radı- yallahü anhâ” ki Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ez- vâc-ı mutahheralarındandır, muhterem babalarını görmeğe vardılar. Mubârek yüzlerini gördükde, üzerinde olan hırkanın oniki yerde yaması var. Hattâ yamanın ikisi deriden idi. Hafsa, babasını bu hırka ile görüp, hâtır-ı şerîfleri mahzûn olup, dedi ki, ey devletlim ve gözüm nûru babam. Bu hırkayı bir fakîre verseniz. Kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, câiz olmaz mı? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, kı- zım, sen Fahr-i âlem hazretlerinin halâli idin. Sen ona bizden yakın idin. Bilmez misin ki, Server-i âlem bu dünyâyı denîden [alçak dünyâdan] neler çekmişdir. Ne mertebe sakınmışdır. Dünyâyı hor ve zelîl edip, emri altına almışdır. Âhırete teşrîf etdikde, bana vasıyyet edip, (Yâ Ömer, kıyâmet gününde, be- nim ile ve Ebû Bekr ile buluşmak istersen, yolumuzdan ayrıl- ma) diye buyurmadı mı?

– 116 –

Yirminci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, hazret-i Nu’mânı “radıyallahü teâlâ anh” serdâr ya- pıp, acem diyârına gönderdi. Nihâvend ile Hemedânı feth etdi- ler. Bir mecûsî acem, Mugîrenin elinde esîr iken, koynundan bir kutu çıkarıp, dedi ki, babam bana bu kutuyu verdiği zemânda, vasıyyet etmişdir ki, pâdişâh olduğun vakt bunu açasın. Ben şimdiden sonra pâdişâh olacak değilim, deyip, kutuyu Mugîre hazretlerine teslîm eyledi. Mugîre “radıyallahü teâlâ anh”da, kutuyu eline alıp, bütün islâm askeri içinde açıp, gördüler ki, içi çok kıymetli mücevher ile doludur. Hepsi dediler ki, bu kutu ceng ile alınmamışdır. Yine bunu aynı şeklde, Emîr-ül mü’mi- nîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderelim. O kutuyu bir kutu içine koyup ve mühürleyip, hazret-i Ömere gönderdiler. Hazret-i Ömer de kutuyu Eshâb-ı güzîn arasında açıp, gördükden sonra, götüren kimseye, bu da gâzîlerin hakkı- dır. Satsınlar, akçesini, gâzîlere taksîm etsinler diye emr etdi. Sonra o kutuyu yine islâm askeri içine gönderip, etrâfdan gelen zenginler toplanıp, satın aldılar. Otuzbin kişinin her birine onarbin akçe düşdü. Husûsan, önce mağlûb etdikleri askerin malından beytülmâl için beşde bir ayrıldıkdan sonra, adam ba- şına altmış bin akçe hisse düşmüş idi. Altından ve gümüşden gayri çok mal ve ganîmet elegeçmiş idi. Bu gazâlarda tahsîl olu- nan mal ve ganîmetlerden, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir habbesini kabûl etmezdi. Cümlesini fakîrlere ve gâzî- lere sarf ederdi. (Taberî târîhi)nden alınmışdır.

Yirmibirinci Menâkıb: Yine Taberî târihînden alınmışdır. Hicretin yirmiüçüncü senesi idi. Birgün Ömer bin Hattâb “ra- dıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bir aşîretin zulmünden şikâ- yet etdiler. Îrân tarafında bir aşîret vardır. San’atları harâmîlik- dir. Müslimânların yollarını basarlar. Mallarını alırlar. Îmâna gelmezler. Müslimânlara karışmazlar. Hazret-i Ömer “radıyal- lahü anh” Mesleme bin Kaysı onların üzerine gönderdi. Mesle- me asker ile varıp, onları dîne da’vet etdi. Kabûl etmediler. Cizye verin dedi, kabûl etmediler. Ceng eylediler. Mesleme on- ların erkeklerini kırdı. Kadınlarını esîr aldı. Mesleme ganîmet malının beşde birini beyt-ül-mâl için ayırdı. Bir kutu ile kıymet- li taşlar eline geçmişdi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretle- rine, beşde bir mal ile o kutuyu, müslimânların rızâsı ile arma-

– 117 –

ğan gönderdi. O gönderdiği kişi rivâyet eder ki, Medîne-i mü- nevvereye geldim. Gördüm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yemekler pişirip, mescidde fukarâya yidirirdi. Zîrâ âdet-i şerîfesi bu idi ki, beyt-ül-mâldan fakîrler için günde bir deve kesip, pişirip, yidirirdi. Yemek yinirken, kendisi mubârek eline bir asâ alıp, ayağı üzerine durup, yiyenleri gözetirdi. Ekmek ve aş lâzım oldukça, götürüp verirdi. O kişi der ki, hazret-i Ömeri bu hizmeti yaparken gördüm. Sabr edip, bekledim. Hazret-i Ömer işini bitirip, evlerine geldiler. Ben de arkasından vardım. Bana, içeri girin dedi. İçeri girdim. Hazret-i Ömerin hâtunu ki, Ümmü Gülsümdür. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” kı- zıdır. Hazret-i Fâtımadan olmuşdur. Gördüm ki, üzerinde bir eskimiş fistan giymiş, oturur. Evinin içinde, bakdım, bir eskimiş kilim, iki yasdıkdan gayri nesne görmedim. O yasdıklar da hur- ma lifinden idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kilim üzerine oturup, yasdığı benim altıma verdi. Oturdum. Sonra, Ümmü Gülsüme, hiç bizim için yemek pişirdin mi, dedi. Dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn, yalnızlık sebebi ile bugün yemek pişi- remedim. Kalkıp, bir çanağa bir mikdâr zeytinyağı koyup, içine biraz tuz koydu. Bir parça arpa ekmeğini hazret-i Ömerin önü- ne getirdi. Ben de hazret-i Ömerin hâtırı için berâber yidim. Ondan sonra, o hediyye kutusunu çıkarıp, hazret-i Ömerin önüne koydum. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu ne- dir, dedi. Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Müslimânlar da hisselerinden geçdiler. Hepsinin rızâsı ile bunu sana arma- ğan gönderdiler, dedim.. Hazret-i Ömer onu gördükde, mubâ- rek iki ellerini dizi üzerine koyup, ağladı ve dedi ki: Hak Süb- hânehü ve teâlâ hazretleri Ömere bu kadar nesneler verdi. Ömerin gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı, dersin. Yü- rü bu kutuyu Meslemeye götür ve de ki, bir dahâ bunun gibi iş yapmasın. Müslimânların nasîbini kimseye göndermesin. Bu cevâhirleri satsın, müslimânlara dağıtsın. Çabuk git. Eğer dağıl- mış iseler, Meslemeye bir iş ederim ki, müslimânlara ibret olur. O kimse dedi, yâ Ömer te’cîl eyle. Emîr buyurursan, benim bi- neceğim yok. Ben gidinceye kadar geç olur. Buyurdu, sadaka develerden iki deve getirdiler. Bana verdi. Buyurdu, bu deve- lere nöbetle binip, oraya varınca, senden dahâ müstehak ve da-

– 118 –

hâ fakîr bir kişi bulup, bu develeri ona ver. O kişi dedi: Gecik- miş olarak Medîneden çıkıp, o makâma erişdim. Kutuyu Mes- lemeye verdim. Durumu söyledim. Mesleme de o cevherleri otuz bin altına satıp, orada bulunan gâzîlere bölüşdürdü.

Yirmiikinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” ze- mân-ı şerîflerinde, Şâm şehri civârında, bir kal’ayı muhâsara et- diler. Allahü teâlânın hikmeti öğle vakti yaklaşdı. Feth müyesser olmadı. Hazret-i Ömer gadaba gelip, islâm askerinin hepsini hu- zûruna çağırıp, bu âna kadar kal’anın feth olunamamasının sebe- bi nedir. Kâfirler kimlerdir ki, islâm askerine karşı koyarlar. Aranızda zâhiren bir hatâ sâdır olmuş kimse olmasa, bu kadar dayanamazdı, diye şiddetli azarladı. Eshâb-ı tâhire varıp, herbi- risi tevbe ve istigfâr ile meşgûl oldular. O esnâda Eshâb-ı güzîn- den birisi ağlıyarak, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hu- zûrlarına gelip, dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, bu gece teheccüde kalkdığım vakt, karanlık olduğundan, misvâkımı arayıp, bulama- dım. Misvâksız nemâz kıldım. Var ise benim hatâmdandır. Haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, tevbe ve istigfâra devâm eyle. Bir sâat geçmeden kal’a feth oldu.

Şimdi, ey mü’min kardeşlerim. İslâm askerine lâzım olan bu- dur ki, doğru yoldan dışarı bir adım atmazlar. Böylece, vardık- ları yerlerde yüz aklıklar edip, fethler müyesser olur. Yoksa cevr ve zulm ne dünyâya ve ne âhırete yarar. Zâlimler dünyâda ve âhıretde perîşânlıkdan kurtulamazlar. Hattâ nice mu’teber kitâblarda meşâyıh-ı ızâm rivâyet buyurmuşlardır: Bir asker zulm üzerine olsa, Allahü tebâreke ve teâlâ, muhârebe safında, düşmanla karşılaşınca, o zâlim askerin kalbine vehm ve korku verip, düşmân üzerine galebe etmeden firâr eder. Ceng etmeğe aslâ iktidârı olmaz. Ba’zı meşâyıh rivâyet etmişdir ki, zulm mu- hârebe mahallinde, bir kerîh şekle girip, hemen muhârebeye başlanınca, zâlimlerin gözlerine korkulu görünüp, savaşmağa mecâlleri kalmayıp, firâra başlarlar. Allahü teâlâ âlimdir. Böy- le hâller çok olmuş, tecrîbe olunmuşdur. Allahü teâlâ nefsleri- mizin şerrinden, çirkin işleri yapmakdan hepimizi muhâfaza bu- yursun.

Yirmiüçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, hilâfeti zemânında, rûm pâdişâhına adam gönderip, dîne

– 119 –

da’vet eyledi. Rûm pâdişâhı da kıymetli hediyyeler ile elçi gön- derdi. Elçi Medîne-i münevvereye geldi. Hediyyesini alıp, haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile buluşulduğu mahalde, hazret-i Ömer, bir kadıncağızın dıvârını yapıyor idi. O hâlde iken, haber verdiler ki, rûm pâdişâhının elçisi geldi. Emriniz nedir. Buyurdular ki, söyleyin, gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir yerde otursanız, olmaz mı, dediler. Râzı olmadı. Ne yapsınlar. Elçiyi çağırıp, hazret-i Ömer ile buluşdurdular. Elçi, hazret-i Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki, arab pâdişâhı bu mudur. Eğer böyle olduğunu bilseydim, gelmezdim. Rûm pâdişâhı da beni buraya göndermezdi. Hazret-i Ömer iki mubârek parmaklarıy- la işâret edip, buyurdular ki, eğer göndermeseydi, onun iki gö- zünü çıkarırdım. Târîh yazdılar ki, meğer hazret-i Ömer böyle işâret etdiği gibi, rûm pâdişâhı oturduğu yerde iki balçıklı par- mak gelip, iki gözünü çıkardı. Hattâ parmaklarının balçığı iki gözünün üzerinde yapışıp kaldı. Her ne kadar uğraşdılar ise de, gidermek mümkin olmadı. Bir zemândan sonra elçi, izin alıp, rûm pâdişâhına geldiğinde, gördü ki, iki gözü de a’mâ olmuş. Sebebini süâl eyledi. Ahvâli anlatdılar. Ta’accüb edip, o da haz- ret-i Ömer ile geçen ahvâli bunlara bildirdi. Ba’zı rivâyetlerde, rûm pâdişâhının elçisi geldiği vakt, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” ya- nında otururlar idi. Hazret-i Ömer, hurma lifinden bir gömlek giymiş, dokuz yerinden yamanmış idi. Acabâ, sultânım, mubâ- rek arkanıza bir kaftan alsanız câiz olmaz mı, dediklerinde, he- men hazret-i Ömer “radıyallahü anh” gadaba gelip, dedi ki: Dahâ bu i’tibâr görmek arzûsundan kurtulmadınız mı. Dîn-i is- lâmda kudreti böyle mi fehm etdiniz. Bize dîn-i islâmın şerefi yetmez mi. Dîn-i islâmdan efdal ve eşref bir nesne varmıdır ki, ona i’tibâr edersiniz. Bu se’âdet ve bu devlet ki, Hak sübhâne- hü ve teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir. Kime müyesser ol- muşdur ki, dîn-i islâm tâcını başımıza koydu. Şer’ı şerîfi Mu- hammedî elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i şehâ- det ile münevver eyledi. Allah, Allah! Dîn-i islâm kadrini bil- memişsiniz. Ancak kendinizi halka libâs ile mi göstermek ister- siniz. O şeklde gadaba geldi ki, belki kimse öyle gadaba gelme- mişdir. Söyliyenler pişmân olup, artık, cevâba kâdir olmayıp, başlarını aşağıya eğip, sükût eylediler. Şimdi, bizim sultânları-

– 120 –

mız bu hâl ile dünyâda geçinip, asla i’tibâr etmeyince, bize de lâ- yık olan budur ki, onların yolunu gözetip, kıyâmet gününde, Al- lahü teâlânın huzûruna ve Habîbullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna vardıkda mahcûb olmayalım.

Yirmidördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, bir gün mescidde oturuyordu. Rûm kayserinin elçisi geldi. Ba’zı hediyye ve bir doğan, bir tazı, bir şişe zehr de getirdi. Dedi ki, yâ halîfe. Bu tazı öyle bir tazıdır ki, her nereye salar isen, avını yakalar, kaçırmaz. Avı ondan kurtulmaz. Bu doğan da bir doğandır ki, hangi kuşa salarsanız, hiç aman ver- meyip, alır. Aslâ bir kuş pençesinden halâs olmaz (kurtulamaz). Bu şişe içinde olan zehr, öyle bir zehrdir ki, bir katresini insana içirseler, o ânda ölür, bunun ilâcı olmaz. [Ya’nî o kişi kurtula- maz]. Tuhâf nesne olup, pâdişâhlar hazînesinde bulunması lâ- zımdır ve lâyıkdır diye, rûm sultânı kayser göndermişdir. Haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, kuş nedir ki, in- san onunla meşgûl olup, ondan ne fâide hâsıl eder. Ehl-i hâl olan onu eline alıp, amellerini boşa çıkarmaz, deyip, bağlarını çıkarıp, sahrâya salıverdi. Kelb [köpek] nedir ki, insan ona tâlib ve râgıb olup, o mekrûhu evine koysun ve ardınca gezip, yürü- sün. Onun da zincirlerini alıp, azâd eyleyip, serbest bırakdı. On- dan sonra o içinde zehr olan şişeyi mubârek eline alıp, dedi ki, benim dünyâda nefsimden büyük düşmânım yokdur. O zehri (Bismillahirrahmânirrahîm) deyip, temâmını içdi. Elçi bu hâli görünce, şaşırıp, mescid kapısında durdu. Bir zemândan sonra gelip, hazret-i Ömere bakdı. Gördü ki, hazret-i Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” evvelki gibi devlet ve se’âdetle, sıhhat ve selâ- metde oturur. Hemen yerinden kalkıp, hazret-i Ömerin “radı- yallahü teâlâ anh” ayaklarına yüzünü ve gözünü sürüp dedi ki, yâ halîfe, bana îmânı anlat. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” elçiye kelime-i şehâdet telkîn etdi ve elçi, müslimân oldu. Ondan sonra elçi, rûm kayserine gitmeyip, geri kalan ömrünü Ömerin “radıyallahü anh” hizmetinde geçirdi.

Yirmibeşinci Menâkıb: Hazret-i Mevlânâ Abdürrahmân Câ- mînin ”kuddise sirruh” (Şevâhid-ün Nübüvve) adlı kitâbından acemîlere kolaylık olmak için terceme olunmuşdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, Eshâb-ı Güzîn “rıdvâ-

– 121 –

nullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden birisini serdâr (komutan) ta’yîn edip, islâm askeri ile gazâya göndermişdi. As- kerler gitdikden sonra, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oturduğu yerde, üç kerre sesli olarak lebbeyk dedi. Hiçbir kimse bunun sırrına vâkıf olmayıp, sormağa da kimse cesâret edemedi. Zîrâ Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok fazla şanlı idi. Kimse teklîfsiz huzûrlarında söz söyleyemezdi. Bu hâlin olduğu günün târîhini yazdılar. Görelim bunun aslı nedir, dediler. Bir zemân sonra o serdâr ve askerleri, nice fethler yapıp, sâlimen ve ganîmetler ile geri geldiler. Serdâr, hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” sefer ahvâlini bir bir anlatdı. Hazret-i Ömer buyurdu ki; yâ o yiğidin hâli ne oldu, dedi. O da, dedi ki, Allahü teâlâ haz- retlerine ma’lûmdur, yâ Ömer! Kasd ile olmadı. Soyunup, suya girdi. Meğer o su gâyet soğuk olup, tâkat getiremeyip, üç kerre; yâ Ömer diye bağırdı ve rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömer “ra- dıyallahü teâlâ anh”, benden sonra âdet olmayacağını bilsem, se- ni katl ederdim. Ammâ var, o yiğidin evlâdına akça borcunu ver, ya’nî diyetini öde, diye tenbîh eyledi. Hazret-i Ömer “radıyalla- hü teâlâ anh” bu mertebe âdil idi. Askerin ahvâline çok fazla alâka gösterirdi. Hattâ o yiğidin vefât etdiği yer bir aylık yol idi. Bu uzaklıkdaki yoldan çağırdığı gibi, Medîne-i münevverede, iz- zet ve se’âdet ile oturduğu yerde, o yiğidin bağırmasını işitip, üç kerre “lebbeyk” demesinin sebebi bu idi.

Yirmialtıncı Menâkıb: Vettîn sûresinin tefsîrinde yazılmışdır ki, Meşrık tarafında bir yer var idi. Adına Bahreyn derlerdi. Orada yılda bir kerre ejderhâ çıkardı. Câbilkâ şehrine gelip, ona her sene bir oğlan verirlerdi. Onu yiyip, ondan sonra geri döner giderdi. Bir sene bir fakîr kimseye nöbet geldi. O biçârenin de bir oğlu var idi. Ejderhânın gelme vakti de yaklaşmışdı. O fakî- rin oğlunu verecekler, ejderhâ yiyecekdi. O fakîr müthîş ızdırâb- da iken, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” mubârek hâne- lerine vardı. Ciğerini dağlayıp, gözyaşları dökerek dedi ki, yâ emîr-el-mü’minîn, yâ halîfe-i rûy-i zemîn! Revâ mıdır [uygun mudur], senin se’âdetli zemânında, benim gibi bir miskin ızdı- râbda olsun. Senin yanında iken, ben zahmet çekeyim, uygun mudur? Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” buyurdular ki, sebebi nedir, bize haber ver. O derdli adam dedi: Yâ Emîr-el-mü’mi- nîn. Ben Câbilkâ şehrinden gelirim. Senede bir kerre Câbilkâ

şehrimize bir ejderhâ gelir. Bir evden bir oğlan verirler. Ejderhâ o oğlanı yutar. Ondan sonra geri dönüp, gider. Ertesi sene bir dahâ gelir. Bu sene nöbet ben fakîre geldi. Benim bir tek oğlum var. Başka yokdur. Benim derdim budur deyip, feryâd, figân et- di. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” mubârek eline kalem alıp, bir kâğıda yazdı. Dedi ki, ey ejderhâ! Şimdiden sonra sen o şehre artık gelip, oğlan almıyacaksın. Eğer gelecek olur isen, Al- lahü teâlânın Habîbi ve Resûlü Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hakkı için, oraya gelip, seni ateşe atıp ve vücûdunu dünyâdan yok ederim. O yazdığını, o fakîrin eline verdi. Fakîr, Câbilkâ şehrine gidip, şehrin ehâlisine haber verdi. Hepsi sevindiler. O kâğıdı alıp, ejderhânın yolu üzerine koyup, gözetdiler. O ejderhâ da gelip, o yol üzerinde o kâğıdı gördüğü gibi, yüzüne ve gözüne sürüp, öpüp, başı üzerine koyup, o ân ge- ri döndü. Artık o şehre gelip, oğlan istemedi. Hak Sübhânehü ve teâlânın kudreti ile ve Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn haz- retlerinin mu’cizesi ve hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kerâmeti ile, bu şehr halkı, bunun gibi ejderhânın şerrinden ha- lâs oldular [kurtuldular].

Yirmiyedinci Menâkıb: (Şevâhid-ün nübüvve)de beyân olunmuşdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîflerinde, Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini, Mısr üzerine gönderdi. Mısrı feth etdi. Amr ibni Âsı Mısra hâ- kim (vâlî) ta’yîn eyledi. Bir kaç aydan sonra, Mısr ehâlisi Amr ibni Âs hazretlerinin huzûruna vardılar. Dediler, bu Nil ırmağı- nın bir âdeti vardır ki, onsuz taşmaz ve suyu kesilir. Amr ibni Âs dedi ki, o âdet nedir. Dediler ki, âdeti odur ki, üzerimizde olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocuğu buluruz. Anasını ve babasını mâl ile râzı ederiz. O kızı nefîs elbiseler ile süsleyip, Nil ırmağına bırakırız. Amr ibni Âs “radıyallahü teâlâ anh” bu- nu işitip, bu bir yaramaz işdir. İslâmda böyle bir iş olmaması lâ- zımdır. Muhakkak islâm, bütün kötü âdetleri ortadan kaldır- mışdır. O târîhden üç ay geçdi. Nil nehrinin suyu artmadı. Ehâ- lîsi başka yerlere göç etmeğe başladılar. Hazret-i Amr, bu hâli gördü. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” haz- retlerine mektûb yazıp, bildirdi. Hazret-i Ömer mektûbu oku- du. Cevâbında yazdı ki, iyi etmişsin. Savâb olmuşdur. Mektû-

bumun içine bir parça kâğıd koydum. Onu Nil ırmağına bırak. Mektûb Amr’a geldi. O kâğıdda şu satırlar yazılı idi. (Ömer-ib- nül Hattâbdan Mısrın Nil nehrine. Önceden akıyor idin. Şimdi akmıyorsun. Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâ seni akıtır. Se- nin akman için Vâhid ve Kahhâr olan Allahü teâlâya düâ edi- yorum.) Amr bin Âs o kâğıd parçasını, Nil nehrine bırakdı. Er- tesi gün, Nil nehri onaltı arşın yukarı kalkıp, su seviyesi yüksel- di. O vaktden sonra, o yaramaz âdetden Mısr ehâlisi kurtuldu- lar. İmâm-ı Müstagfirî “rahimehullahü teâlâ” haber verdi ki, hazret-i Mûsâ “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyh” Âl-i Fir’av- nın üzerine beddüâ eyledi. Hak Sübhânehü ve teâlâ Nil ırmağı- nın suyunu kesdi. Halk etrâfa dağılmağa başladılar. Sonra top- lanıp, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma gelip, tedarrû’ kıldılar. Bi- zim için düâ eyle, ki Nil geri revân olsun [geri aksın]. Hazret-i Mûsâ aleyhissalâtü vesselâm belki îmâna gelirler diye düâ eyle- di. Sabâh oldu. Gördüler ki Nil onaltı zrâ’ yukarı kalkıp, akar. Hak Sübhânehü ve teâlâ o ihsânı, ümmet-i Muhammedden Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine kerâmet olarak ver- di. Var kıyâs eyle ki, ne mertebe sultân imiş.

Yirmisekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâ- lâ anh” kuvvet-i kudsiyeleri ve rûhâniyyetleri bu mertebe idi ki, her kim karşısına gelse, yalan söylemek kasd eylese, dili var- maz idi. Doğru söylerdi. Bir mü’min ile bir münâfık karşısına vardıkda da, söylemeden onları fark ederdi. Zîrâ sûretlerine bakmayıp, sîretlerine nazar ederdi. Onun için yüksek şânlarına uygun olarak Ömer-ül Fârûk denilmişdir. Dostluğu ve adâveti Allahü teâlâ için ederdi. Gayretli idi. İleriyi görücü, tedbîr sâ- hibi idi. Nice kerre, görüşlerine uygun âyet-i kerîme nâzil ol- muşdur.

Yirmidokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zemânında, Şâm şehrine gitmek îcâb etmiş- di. Se’âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bir cemâ’ati de yanlarına alıp, Medîne-i Mü- nevvereden çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir de- veden başka bineceği yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir sâat hazret-i Ömer “radıyallahü anh” o deveye binerdi. Mugîre

piyâde olunca [yaya kalınca], deveyi yederdi. Bir sâat Mugîre binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın hikmeti, Şâm şehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti Mugîreye gelmişdi. Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ömere geldiler, de- diler ki, efendim, ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se’âdetle si- zin binmenizi ricâ ederiz. Hazret-i Ömer buyurdu ki, önce nö- bet benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bi- neyim. Eshâb-ı güzîn dediler ki, bugün Şâm şehrine girilecek- dir. Şâm şehrinin bütün ileri gelenleri, cenâbınıza karşı çıkarlar [sizi karşılamağa gelirler]. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürü- mek münâsib değildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı makbûl tutup, red etmeyiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” huzûrsuz olup, dedi ki, siz bu evhâmdan kurtulmadınız mı? İslâm dîninin kadrini böyle mi anladınız. Bize islâm şerefi yetmez mi. İslâm dîninden ekrem ve eşref bir nesne var mıdır. Bu se’âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir. Dîn-i islâm tâcını başına koymak, kime mü- yesser olmuşdur. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” getirdiği islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâ- deti dilimize çırağ eyledi. Kur’ân-ı azîm ile kalbimizi münevver eyledi. İslâmiyyetin kadrini acaba niçin anlamamışsınız ki, ken- dinizi halka, at ile, don ile göstermek istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmeti olmak şere- fi size yetmez mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olama- yıp, bir şey diyemediler.

Mugîre, bu güç zemânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine getirip, çökdürdü ve dedi ki, yâ halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Al- lah yokdur. Bu ahvâl gönlümden geçmişdir. Eshâbın rey’i ile değildir [ya’nî ben düşündüm]. Kalbimden halâl eyledim. İhsân eyle ve benim isteğimi kabûl eyle. Bugün deveye se’âdetle sizin binmenizi ricâ ederim, dedi. Emîr-ül mü’minîn önünde eğilip, yâ halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye ilti- mâs eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o gün se’âdetle deve- ye bindiler. Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdir- di ki, işte bugün Şâm şehrine girmek müyesser oldu. Buradan

– 125 –

sağ ve selâmetle çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin biz- de hakkı var ise, gelip bizden taleb eylesin. Bütün islâm askeri hazret-i Ömere hayr düâ eylediler. Dediler ki, yâ Allahü teâlâ- nın halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz de- ğildir. Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle çağırdılar. Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şük- rân üzere olduklarını hazret-i Ömere haber verdiler. Halk ara- sından kimse gelmeyince, hazret-i Ömerin Mugîre adlı kölesi ileri gelip, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Birgün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıtdın. Diyorsunuz ki, kimin hakkı var ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu hakkım sizin üzerinizde- dir, bilmiş olunuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu- yurdu ki, yâ Mugîre gel, sen de benim kulağımı çek, berâber olalım. Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep birden tekbîr getirdiler. Arablarda âdetdir ki, bunun gibi bir acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr getirirler. Dediler ki, yâ halî- fe, senin gibi âdil pâdişâh gelmemişdir. İ’tikâdımız budur ki, şimdiden sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu şeklde küstâhlı- ğa cür’et etmesi uygun mudur. Husûsen [özellikle] kişi, kendi kölesini azârlamasına bir şey lâzım gelmez. Nerede kaldı ki, bir mikdâr kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip, niçin edebsizlik eyledin diye azarladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitme- yin ki, âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtul- mak evlâdır. Sonra, yâ Mugîre, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyâda senin ile halâllaşalım, âhırete kalmasın, dedi. Mugîre de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir mikdâr çekdi. Hazret-i Ömer, buyurdu, yâ Mugîre, niçin ziyâde çekmedin. Mugîre de- di ki, âhıretde kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu kabûl- den çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib değil- midir ki, efendisi hakkında bu şeklde cezâ verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu muhakkak bilip, değil huzûrsuz olmak, kalb-i şe- rîflerine zerre kadar bir şübhe gelmediğine i’tikâdı temâm ol- duğundan, bu fi’le cesâret etmişdir. Belki hazret-i Ömerin “ra- dıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti

– 126 –

şerîfleri ona, evvelki durumundan dahâ çok artmışdır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı şerîflerine nihâyet yokdur. Yalnız bu yetmez mi ki, rey’lerine uygun olarak onye- di yerde, Cebrâîl aleyhisselâm Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine âyet-i kerîme getirmişdir. Tefsîr ve târîh kitâblarında da vardır.

Otuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zemânında, bir kaç bin askeri gazâya gönderdi. Âdet-i şerîfleri şöyle idi ki, gazâya giden askerlerin evlerine adam gön- derip, durumlarını sorardı. Her gece kendileri şehri gezerdi. Al- lahü teâlânın hikmeti, bir gece şehri dolaşıyordu. Bir kapının yanından geçerken, içeriden bir hâtun bağırmasını işitdi. Kulak verdi. Gördü ki, o hâtun ağlıyor ve devâmlı söyliyordu ki, benim kocamı halîfe gazâya gönderdi. Ben burada aç ve susuz kaldım. Yarın varayım, halîfenin kapısına çocuklarımı bırakayım. Haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitir işitmez, ağlaya ağlaya se’âdethânelerine gelip, bir dank un omuzuna aldı. O hâ- tunun evine geldi. Mubârek elleri ile odun parçalayıp ve ateş yakdı. Sonra eline bir testi alıp, su getirdi. Ondan sonra bir ten- cereyi ocağa koyup, derhâl o aşı pişirdi. Bir sahan içine koyup, o hâtunun çocuklarını kaldırıp, önüne götürdü ve yidirdi. On- dan sonra özrler dileyip, dedi ki, yâ hâtun! Suçumuzu afv eyle. Zîrâ habersizdik. Şimdiden sonra ahvâlini her zemân bize bildir, deyip, yoluna gitdi. Hâtun da, hazret-i Ömerin tevâdu’ ve tenez- zülünü görünce hayret edip, hazret-i Ömere hayr düâlar eyledi. Şimdi ey mü’min. İnsâf eyle ki, bir se’âdet sâhibi halîfe-i rûy-i zemîn iken, bu şeklde tenezzül ve tevâdu’ göstermesini kıyâs ey- le ki, ne büyük sultândır ve ona cân ve dilden muhabbet eyle- meyenin hâli ne olacakdır. (Târîh-i taberî)den nakl olunmuş- dur.

Otuzbirinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer-ül Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe iken, İrân memleketi- ni feth etmek arzûsunda idi. O iklimde [o memleketde] islâmiy- yet yayılsın istiyordu. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aley- him ecma’în” ile müşâvere edip, asker topladı. Başlarına Sa’d bin Ebî Vakkâsı “radıyallahü anh” serdâr ta’yîn edip, fâris ikli-

– 127 –

mine [Îrân memleketine] gazâya gönderdi. Fâris vilâyetine var- dılar. Haber verdiler ki, arab askeri geldi. İrânlılar asker tedâ- rik edip, bunlara karşı durmak istediler. Kisrânın askeri şehr- den dışarı çıkıp, islâm askerinin karşısına kondular. İslâm aske- ri yirmibin kişi idi. Sa’d bin Ebî Vakkâsın “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna elçi gönderdiler. Ne iş için geldiler ve maksad- ları nedir, sordular. Hazret-i Sa’d buyurdular ki, Allahü teâlâ hazretlerinin askeri biziz. Sizi dîn-i islâma da’vet ederiz, onun için geldik. Eğer sözümüzü kabûl etmezseniz, ceng ederiz. Kis- râya bu haber geldi. Kisra askerine dedi ki, yarın cenge hâzır olunuz. Acem pâdişâhlarına kisrâ derler idi. Bu pâdişâhın adı Yezdecerd idi. Dedi ki, bu gelen asker yirmibin kişidir. Siz yüz- binden çoksunuz. Onlardan niçin korkarsınız. Sabâh oldu. İki tarafın askeri atlara binip, saflar bağlayıp, davullar çalıp, alem- ler [bayraklar] dikdiler. Ceng yapmak için, bahâdırlar hâzırlan- dılar. Sonra iki asker birbirine girdi. İkisinin arasında mücâde- le ayyûka çıkdı. O gün geceye kadar bu şeklde ceng etdiler. Gece olunca âsâyiş davulu çaldılar. Herbirisi çadırlarına dön- düler. Bir rivâyet de şudur ki, o gece sabâha kadar muhârebe etdiler. Hiç dinlenmediler. Yezdecerdin pehlivânlarından Rüs- tem bin Mihribân ki ermenîdendir. Uzun zemân, muhârebe meydânında bahâdırlık yapıp, arab yiğitlerinin birinin elinde helâk oldu. Bunu helâk eden arab, şerâb içdiği için, kumanda- nın çadırında mahbûs idi. Bu mahbûs, Rüstemin bir kılınç vur- ması ile müslimânların şehîd olduğunu gördükçe, o dinsize diş bilerdi. Hazret-i Sa’dın mak’adında bir ağrı olduğundan o gün, muhârebedeki yerine tahteravân ile gitdi. Harb âletleri çadır- da, câriyesinin yanında kalmışdı. O merd gâzî cârîyeye yalva- rıp, mahbûs olmakdan kurtuldu. Hazret-i Sa’dın atını ve harb âletlerini de câriyeden ricâ ile alıp, hemen meydândaki Rüste- min yanına gitdi. İlk hücûmunda nârâ atarak Rüstemi titretdi ve göz açdırmayıp, ilk hamlede Rüstemi atından düşürüp, ba- şını gövdesinden ayırdıkdan sonra, sözünde durup, doğruca hazret-i Sa’dın çadırında mahbûs olduğu yere geldi. Câriyeye, zinciri boynuna takdırdı. Sa’d bin Ebî Vakkâs, o merd gâzîyi tanıdı. Harb âletlerini ve atını da tanıdı. Çadırına gelerek vak’ayı câriyeden tafsîlâtı ile öğrendikden sonra, bu hâdiseyi

– 128 –

Fârûku Ekreme [hazret-i Ömere] arz etdi. O da gâzî merdin cezâsını bağışladı. Ve sonra yapacağı hatâları da göz yumula, şeklinde, Sa’d bin Ebî Vakkâsa mektûb yazdılar. O merd gâzî Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü anh” bu afv mu’âmelesini öğ- renince, hemen şerâb içmekden vazgeçdi. Rüstem helâk oldu- ğu zemân, kâfirler dağılıp, islâm askeri bunların ardına düşdü. Kâfirleri kıra kıra şehrlerine götürdüler. Kal’a kapısını yıkıp, içeri girdiler. Rivâyet ederler ki, yüzbin kâfirin ellibinini kırdı- lar. Doğru Kisrânın serâyına geldiler. Hazînesinin temâmını ele geçirdiler. O pâdişâhın bir oğlu ve bir kızı var idi. Esîr al- dılar. Çok mâl ve hazîne alıp, feth ve nusret ve şâd olarak dö- nüp, Emîr-ül mü’minîn Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hu- zûr-ı şerîflerine geldiler. Bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, emîr-ül mü’minîn Ömer hazretlerinin bu gazâsını kutladılar, hayr düâlar etdiler. Rivâyet eylediler ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kızı, ezvâc-ı tâhırât ümmihâtül mü’minînden [Peygamberimizin hanımlarından] “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Ümm-i Seleme hazretle- rinin huzûruna gönderdiler. Zîrâ, Ümm-i Seleme hazretleri tatlı dilli ve şefkatli ve mihribân idi. O kız, islâma gelir diye, Onun yanına gönderdiler. Çeyizini de Sa’d bin Ebû Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” getirip, hazret-i Ömere teslîm etdi. Hazret-i Ömer de o çehizi aynı ile Beyt-ül-mâl emînine emâ- net verip, böylece hıfz eyle, buyurdu. Üç ay sonra o kız, müs- limân oldu. Hazret-i Ömere müjdelediler. Sonra emr etdi. Çe- hizlerini geri verdiler. Hazîne kapısını açdılar. Onun dürlü çe- hizlerini ve altınlarını, inci ve cevâhîr ve atlas ve nice dürlü donlarının [elbiselerinin] hepsini çıkarıp, cümlesini ona teslîm edin diye emr eyledi. Şöyle ki, Medîne ehâlisi bu mâlı görüp, hayret etdiler. Bu kız bu çehizini görünce sevinip, hazret-i Ömere düâ eyledi. O kızın adı şehr-i Bânû idi. Hikmet-i Rab- bânî hazret-i Hüseyne “radıyallahü teâlâ anh” müyesser oldu, ya’nî ona nikâh etdiler.

Otuzikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, bir bayram günü, bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânulla- hi teâlâ aleyhim ecma’în” evlâdlarına hâllerine uygun olarak, bayramlık elbiseler aldılar. O bayramda, hazret-i Ömerin “ra-

dıyallahü teâlâ anh” çocuğunun elbisesi eski idi. Diğer çocuk- ların elbiseleri yeni idi. Çocukluk sebebi ile olacak ki, onunla bir mikdâr istihzâ etdiler. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oğlu kendisi ile istihzâ etdiklerini anlayınca, ağlıya ağlıya babasının huzûruna geldi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” oğlunu ağlar şeklde görünce, sebebini sordular. O da ço- cuklar ile arasında geçen hâdiseyi babasına anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” da oğlunu böyle mahzûn ve gam- lı görünce, kalbden acıyıp, şefkat ve merhametinden, beytül- mâl emînini huzûruna çağırdı. Dedi ki, iyd-i şerîf [bayram] gel- mekde olup, herkes çocuklarına yeni elbise aldılar. Bizim oğlu- muzun elbisesi eski olmakla, diğer çocuklar istihzâ etmişler. Ağlıya ağlıya bana geldi. Ben de hâlini görünce, zarûrî olarak şefkat ve merhametimden dolayı, sizi da’vet eyledim ki, beyt- ül-mâldan bana ta’yin olunan gelecek aya âid olmak üzere bir kaç akça veresin ki, buna bir elbise alayım. Beytül-mâl emîni dedi ki, yâ Emîr-el-mü’minîn, gelecek aya kadar yaşayacağını- zı tahkîk etdiniz mi [araşdırdınız mı] ki, hak etmeden önce, benden hak etmediğiniz paranızı istersiniz. Hazret-i Ömer “ra- dıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ haz- retlerinden gayri kim bilir. Beyt-ül-mâl emîni dedi ki, yâ halîfe, siz bilmedikden sonra, ülûfe almak size lâyık değil; bize de ver- mek ma’kûl değildir. Hazret-i Ömer söylediğine pişmân olup, istigfâr eyledi. O emîni beğenip, hayr düâ eyledi. Allahü teâlâ hazretleri kemâl-i lütfundan hazret-i Ömerin oğluna da bir yol ile teselli verip, her biri gönülleri hoş olarak gitdiler. Ey mü’min kardeşlerim. Şimdi gelin, insâf edin. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” adline ve hilmine ki, halîfe-i rûyi zemîn iken, oğluna elbise alamayıp, beytül-mâldan birkaç akça iste- dikde, beyt-ül-mâl emîni de bu yol ile mâni’ olduğuna huzûrsuz olmayıp, ayrıca düâ eylemişdir. Var kıyâs eyle ki, nasıl bir zât imiş.

Otuzüçüncü Menâkıb: Medîne ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adâle- tini tecrübe etmek için anlaşdılar. Aralarından bir yehûdî çıkdı. Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim, dedi. Onlar da buna ba’zı va’dlerde bulundular. Hazret-i Ömerin bir oğlu var

idi. Bedenen çok za’îf kalmışdı. O yehûdî, kendisini hekîm ta- nıtıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” oğlunun yanına vardı. Hâlini ve hâtırını sordu. O da, za’îfliğinden bir mikdâr hi- kâye yolu ile şikâyet etdi. Mel’ûn yehûdî tebessüm ederek, bu- nun ilâcı kolaydır, dedi. Bu da ilâcını istedi. Zîrâ kalblerinde kin ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne düşüp, odasına götürdü. Sonra bir sürâhî şerâb doldurup, şerbetdir diye önüne koydu. Bu se- nin derdine devâdır. Bunu içdiğin gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü hakîkat zan edip, şerâb ne olduğunu görmediği için, o sürâhîdeki şerâbı içip, serhoş oldu. O yehûdînin güzel bir kızı vardı. O kızı arz eyledi. Şerâbın te’sîri ile serhoş olduğundan, kıza sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp, aklı başına geldik- de, yapdığı işlere pişmân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr edip, evlerine geldi. Hikmet-i rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk doğdu. Sonra, mel’ûn yehûdî, bir çok yehûdîyi ve o çocuğu ya- nına alıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yanına getirdiler. Dediler ki, yâ halîfe, senin oğlun, bizim kızımıza zor- lıyarak sâhib olup, bu çocuk hâsıl oldu. Biz bunu beslemeğe mecbûr değiliz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu görünce, mubârek gönülleri perîşân olup, oğlunu çağırdı ve bu durumu sordu. Oğlu da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o ma’sûma beyt-ül-mâldan nafaka ta’yîn eyledi. Sonra oğlunu aşağı alıp, dînin emri olan sopayı vurdurmağa başladı. Sopa sayısı kırk olduğu zemân, Es- hâb-ı güzîn, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerinin yanına gelip, ricâ etdiler. Yâ halîfe, oğlunuz hastadır, bu şekldeki sopaya te- hammül edemez. İhsân eyle, bunun suçunu bize bağışla. Zîrâ sesi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sesine benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i Mutahharaya gö- türüp, yüksek ses ile Kur’ân-ı azîmüşşânı okutup, kendileri dı- şarıdan dinlerler idi. Hazret-i Habîbullahın hasretinden ciğerle- rini dağlarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti için suçunu afv eyle di- ye, ne şeklde söylediler ise, iltifât eylemedi. Allahü teâlânın hakkında hâtır olmaz. Âhıretde çekmekden, dünyâda cezâsını bulmak iyidir, buyurdular. Altmış değnek oldukda, babasına çağırdı ki, yâ baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin yüzünü gö- reyim, halâllik dileyeyim. İltifât eylemeyip, yetmiş sopa olduk-

da, çağırıp, yâ baba, işte ben ölüyorum. Mubârek yüzünü bana göster, görün ki, hasret gitmiyeyim, dedi. Hazret-i Ömer “radı- yallahü teâlâ anh” mubârek yüzünü çevirip, gösterdi. Sopa sa- yısı seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hazret-i Ömere öldü- ğünü bildirdiler. Buyurdu ki, ölüsüne yirmi değnek vurun ki, Hak emri yerini bulsun. Ondan sonra da yirmi değnek vurdu- lar. Yüz temâm oldu. Sonra techîz ve tekfîni yapıp, götürüp defn eylediler. Sonra hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, acabâ babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım mı. Alla- hü teâlânın huzûrunda hâlin nasıl oldu diye ağladı. O gece Es- hâbdan birisi onu rü’yâda gördü. Sultân-ı kâinât “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u şerîfinde oturup, zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi gördüğü gibi, kalkıp, güle-gü- le yanına geldi. Dedi ki, Allahü teâlâ babamdan râzı olsun ki, atalık hakkını yerine getirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, de- vâmlı Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle- rinin hizmet-i şerîflerinde olup, bir ân ayrılmıyorum. Dünyâ kahrından kurtulup, zevk ve safâ içine düşdüm. Ertesi günü o sahâbî gelip, rü’yâda gördüğü hâli, hazret-i Ömere anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ağlamağı bırakıp, Alla- hü teâlânın inâyetine şükr secdesi eyledi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Otuzdördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hilâfeti zemânında, bir gâzâdan çok mal ge- tirmişlerdi. Bu malın beşde birini hakkı olanlara taksîm eder- ken, hazret-i Hasen bin Alî bin Ebû Tâlib “radıyallahü teâlâ an- hümâ” gelip, dedi ki: Yâ halîfe! Gazâ malından bana da bir mikdâr ver. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona bin dir- hem gümüş verdi. Sonra hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” geldi. O da istedi. Ona da bin dirhem gümüş verdi. Sonra, hazret-i Ömerin kendi oğlu, hazret-i Abdüllah “radıyallahü teâ- lâ anhümâ” gazâ malından istedi. Ona beşyüz dirhem gümüş verdi. Abdüllah “radıyallahü anh” dedi ki: Efendim, yetişmiş yiğit olan ve nice def’a gazâya gidip ve hazret-i Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin önünde kılınç çe- kip, nice başlar düşürmüşken, bana beşyüz dirhem verirsin. Hazret-i Hasen ile hazret-i Hüseyn ki, henüz tâze yiğitlerdir.

Onlara biner dirhem verirsin. Bu lâyık mıdır? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki; yâ Abdüllah! Sen onlar ile berâber mi olmak istersin? Onların, hazret-i Alî gibi babala- rı vardır ve hazret-i Fâtımâ-tüz-zehrâ gibi, anaları vardır. Haz- ret-i Fahr-i Âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gibi dede- leri vardır. Hazret-i İbrâhîm gibi dayıları vardır ki, İbrâhîm, hazret-i Resûl-i ekremin oğludur. Hazret-i Ümm-i Gülsüm ve hazret-i Rukayya “radıyallahü teâlâ anhünne” gibi teyzeleri vardır. Hazret-i Ca’fer Tayyâr ve hazret-i Ukayl gibi amcaları vardır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” böyle söyledi- ğini, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” hazretleri işitdi. O bü- yük zât buyurdu ki, Resûl-i Ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve islâmın nûru- dur.) buyurmuş idi. Bunu boş yere buyurmamışdır. Böyle söy- leyince, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”, hazret-i Ömerin yanına varıp, Fahr-i âlem hazretleri- nin böyle buyurduğunu müjdelediler. Hazret-i Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” da divit ve kalem ve kâğıd getirip, bu hadîs-i şe- rîfi yazdı. Vasiyyet eyledi ki, vefât eylediğim vakt, bu kâğıdı be- nim ile berâber defn ediniz ki, bana bu huccet kâfîdir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdikden sonra, o kâğıdı da defn etdiler. Sabâh oldukda, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâ- lâ anh” kabr-i şerîfleri üzerinde, kudret kalemi ile yazılmış bir yazı buldular. O kâğıdda şöyle yazılı idi. (Resûlullah doğru söy- ledi. Alî, Hasen ve Hüseyn doğru söyledi. Ömer, Cennet ehli- nin ışığı ve islâmın nûrudur). Bir rivâyetde, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn gelip, müjdelediklerinde, hazret-i Ömer “radı- yallahü anh”, sahâbe-i güzînden bir cemâ’at ile yerinden kalkıp, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kapısına gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Alî dışarı çıkdı. Hazret-i Ömer, süâl buyurdular ki, yâ Alî, sen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, (Ömer, ehl-i Cennetin sirâcıdır ve islâmın nûru- dur) diye işitdin mi? Hazret-i Alî de, evet dedi. Hazret-i Ömer, dedi ki, şimdi bana bunu yaz. Hazret-i Alî de mubârek eline ka- lem alıp, yazdı: (Bu yazı Alînin Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Onun da Cebrâîl aleyhisselâmdan, Onun da

– 133 –

Allahü teâlâdan haber verdiği, Ömer Cennet ehlinin ışığı ve is- lâmın nûrudur, hadîs-i şerîfi hakkındadır.) Hazret-i Ömer “ra- dıyallahü teâlâ anh” o yazıyı alıp, evlâdından birine verdi ki, ben vefât etdiğimde, bunu kefenime sarasın. Bununla Allahü teâlânın huzûruna çıkayım; buyurdu. Bir rivâyetde de, vefâtla- rından sonra, kabr-i şerîfleri üzerinde bulunan, kudret kalemi ile yazılan şöyle idi: (Alî, doğru söyledi. Resûlullah, Cebrâîl, ben doğru söyledik. En doğru söyliyen benim. Ömer Cennet ehlinin ışığı ve islâmın nûrudur.)

Otuzbeşinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zemânında, Sâriye hazretlerini, islâm askeri ile, bir gazâya gönderdiler. Gazâ yapılacak yere varıp, bir dağın eteğin- de konakladılar. Müslimânların mola verdikleri dağın arkasında bulunan kâfirler, onları gâfil avlıyarak hücûm etmek istediler. O sırada, hazret-i Ömer Medîne-i münevverede Cum’a günü min- ber üzerinde, hutbe okurken, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretle- ri, kemâli lutfünden, islâm askerine re’fetinden, hazret-i Öme- rin mubârek gözünden perdeyi kaldırdı. Aralarında bir aylık mesâfe var iken, islâm askerinin düşmândan gafletini müşâhede etdi. Yüksek sesle, üç kerre nidâ etdiler; (Yâ Sâriye el-Cebel-el- Cebel). [Yâ Sâriye, dağa, dağa.] Allahü teâlânın kudreti ile haz- ret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” o sesini, o hâl içinde bulu- nan Sâriye hazretlerinin, mubârek kulaklarına işitdirdi. O ses sebebi ile müslimânlar arkalarını dağa verip, kendilerini emniy- yete aldılar. Aşağıdan gelen düşmana gâlib gelip, onları hezîme- te uğratdılar. Hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” o günün ve o sâatin târîhini koydu [Bir tarafa yazdı]. Hazret-i Sâriye, is- lâm askeri ile muzaffer olarak ve ganîmetler ile döndü. O mâce- râdan sordular. Sâriye o durumu açıklayıp, buyurdular ki, kâfir- ler bize hîle yapıp, ansızın basmak istedi. Cum’a günü bir dağın eteğinde oyalanırken, bir ses işitdim ki, yâ Sâriye-el-Cebel, de- di. Biz de dağa arka verdik. Allahü teâlânın inâyeti ile, kâfirle- re gâlip olup, kâfirler hezîmete uğradılar. Ba’zı rivâyetde, bu hâdise Nihâvend cenginde vâki’ olmuşdur. Böyle beyân etmiş- ler ki, Nihâvend vilâyetinde bir karye [belde] vardır. O karye- nin adı Kandsihandır. Onun batısında bir dağ vardır. O dağın başında bir künbed [ocak] yapılmışdır. O künbedin orta yerin-

de hârâdan bir baca koymuşlar idi. Hazret-i Sâriyenin mubârek kulaklarına gelen ses o bacadan geldi. Hâlâ o bacayı teberrüken güzel kokular ile kokularlar. Erbâbı ziyâret ederler.

Otuzaltıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîflerinde bir gün Medîne-i münevverede zelze- le oldu. İnsanlar korkularından ızdırâba düşdüler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısı ile yere vurdu. (Allahü teâlânın izni ile sâkin ol) dedikde, o vakt arz [yer] sâkin oldu.

Otuzyedinci Menâkıb: Yine hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede bir yangın çıkdı. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahı teâlâ aleyhim ec- ma’în” hazretleri korku ile durumu hazret-i Ömere iletdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir saksı parçası alıp, üzerine yazdı ki, (Yâ nâr [ateş], Allahü teâlânın izni ile sâkin ol). Varıp onu ateşe bırakdılar. Allahü teâlânın izni ile soğudu.

Otuzsekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâ- lâ anh” hilâfetleri zemânınde bir melik elçi gönderdi. Elçi ge- lip, hazret-i Ömerin serâyını sordu. Şöyle zân etdi ki, sâir şâh- lar gibi, onun da serâyı vardır. Dediler ki, onun asla nesnesi yokdur. Şu ânda kendisi şehri muhâfaza için, gezmekdedir. El- çi onun gitdiği mahalle doğru gitdi. Hazret-i Ömeri “radıyalla- hü teâlâ anh” gördü. Toprak üzerine yatmış. Kamçısını başının altına koymuş, uyuyordu. Elçi bu hâli görüp, hayret etdi. Dedi ki, şark ve garb [doğu ve batı] ehli bu kişiden korkarlar. Bu korku, bu sıfat üzerinedir. Gönlünden dedi; ben bunu, yalnız buldum. Öldüreyim. İnsanları, bunun korkusundan halâs ede- yim [kurtarayım]. Kılıncını kaldırdığı ânda, Allahü teâlâ, yer- den bir arslan çıkardı. Bunun üzerine hamle eyledi. Korkusun- dan kılıncı elinden bırakdı. Hazret-i Ömer bu hâlde uyandı. Hiçbirşeyden haberi yokdu. Elçiye, ne olduğunu sordu. Elçi de hâdiseyi anlatdı ve müslimân olup, hazret-i Ömerin “radıyalla- hü teâlâ anh” hizmet-i şerîflerinde bulunup, ölünceye kadar ayrılmadı.

Otuzdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir kıtlık zemânında, bir deve kurban edip, Medîne-i Mü- nevverenin fakîrlerine bölüşdürün diye emr etdi. Bölüşdürme

işini yapan hizmetçi, o devenin kıymetli yerlerinden bir mikdâr alıkoyup, halîfe için güzel bir şeklde pişirip, iftâr zemânında hu- zûr-u şerîflerine getirdi. Ömer “radıyallahü anh” bu et nere- dendir diye süâl buyurdular. Hizmetçi dedi ki; yâ Emîr-el mü’minîn! Emr-i şerîfiniz ile fakîrlere teslîm olunan deve etin- den sizin hissenizdir. Rengi değişip, buyurdu ki; Vay benim gi- bi vâlîye ki, fukarâya kötü yerini ayırıp, kendisi için en güzel ye- rinden alıkoyuyor. Şimdi, yâ hizmetçi! Bir dahâ böyle etme. Kaldır bu yemeği, benim önümden. Fakîrlerden, çoluk-çocuğu olan bir kimsenin evine götür. Ver, yisinler. Bana yine evvelki âdet üzere yemek getir ki, halîfe olan kimsenin haftada bir ker- re et yimesi kâfîdir. Sonra, hizmetçi emr-i şerîfleri üzere yeme- ği uygun bir fakîre verdi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” eski âdeti üzere, bir mikdâr zeytin yağı ile, kuru ekmek parçası getirip, önlerine koydu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, o ekmek parçasını yağa batırıp, gönül râhatlığı ile yiyip, yerlerin ve göklerin sâhibi olan Allahü teâlâya şükr ve hamd eyledi.

Kırkıncı Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Medîne-i Münevvereden “Allahü teâlâ şerefini artdırsın” hac yapmak üzere, Mekke-i mükerremeye gitdi. Varıp gelinceye kadar hesâb etdiler. Seksen dirhem harcanılmış. Çok harcadım diye çok üzüldü. Nakl edilir ki, Kâ’be-i Mu’azzamaya varıp-ge- linceye kadar, yollarda bir gün çadır kurmayıp, bir köhne per- de gölgelik edip, onun altında gölgelendi.

Kırkbirinci Menâkıb: Nakl olunmuşdur ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” herhangi bir şeyden halkı men’ etse, ev halkının temâmını toplayıp, buyururdu ki, Allahü teâlâ hazret- lerinin buyurduğu üzere, Onun yasak etdiği bir nesneyi halkın işlemesinden men’ etdim. Ona uymağa siz herkesden dahâ çok uyanık olunuz. O fi’li işlememek gayrilerden dahâ çok size lâ- zımdır. Şöyle bilmiş olunuz ki, sizden biriniz o fi’li işlese, gayri- lere edeceğim cezânın dahâ fazlasını ona yaparım, buyurur idi. Ondan halkı men’ ederdi. Yakınlarının kaçınması ve korkusu gayrilerden dahâ çok olurdu.

Kırkikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfeliği zemânında, Medîne-i Münevverenin etrâfında bir de-

ve palanı düşmüş. Onu alıp, sür’atle giderken terlemişdi. Haz- ret-i Alî “kerremallahü vecheh” ile karşılaşdılar. Alî “radıyalla- hü anh” sordular ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu ne hâldir. Cevâb verdiler ki, yâ kardeşim Alî. Bu deve müslimânların beyt-ül- mâlındandır. Palanını düşürüp, kaçmış. Onu bulup, yine arkası- na vurmak (koymak) isterim. Böylece hilâfet zemânımızda, beyt-ül-mâla ziyân vermiş olmıyalım. Hazret-i Alî dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Size ne hâcet. Bir başka kimse gönderseniz, olmazmıydı. Cevâb verdiler ki, yâ Resûlullahın amcasının oğlu! Bu iş benim ahdime lâzımdır. Kıyâmet günü olunca, bu işin ku- sûrunu benden sorarlar. En iyisi budur ki, kimseye ısmarlama- yıp, işimi kendim görmeliyim. Böylece, dergâh-ı izzetde mah- cûbluk çekmiyeyim. Hazret-i Alî bu sözü işitdi. Bir derinden âh çekip, ağlamağa başladı. Dedi ki, yâ Ömer, senden sonra gelen- lere râhat koymadın. Zîrâ onlar bu yolda gidemezler, sıkıntıya düşerler.

Nakl edilir ki, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir cem’iyyetde ağladı. Niçin ağladığı süâl olundukda, buyurdu- lar, niçin ağlamayayım ki, eğer Fırat kenârında oğlak zâyi’ olsa, yârın kıyâmet gününde, o, Ömerden sorulur. Yine nakl olunur ki, bir gün Ömer “radıyallahü anh” eline bir saman çöpü alıp, der idi ki, ne olaydı, bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı mahlûk olmaya idim, vâlidem beni doğurmayaydı. Ne olaydı, hâtırlanan nesne değil de, unutulan nesne olaydım. “Radıyalla- hü anh”.

Kırküçüncü Menâkıb: Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” rûm kayserinden elçi geldi. Bu elçi geri dönerken, hazret-i Ömerin hâtunları, bir dinâr ödünc alıp, onunla hoş kokulu nes- neler satın aldı. Bir şişenin içine koyup, kayserin hâtununa gön- derdiler. Elçi vâsıl oldukda, kokuları alanlar çok hâz alıp ve memnûn oldular. Gelen kapların içine cevâhir [mücevher] dol- durup karşılığında onlara gönderdiler. Gelen hediyye şişeleri boşaltıp, bir tabak içine koyup, hâtunları seyr ediyorlardı. O sı- rada hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü anh” içeri girip, onlarda bu cevherleri gördü. Nereden geldi, diyerek süâl bu- yurdular. Hâtunları da hâdisenin aslını anlatınca, hazret-i

– 137 –

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, eğer siz halîfe hâ- tunu olmasa idiniz, size bu cevherlerin birisini göndermezler idi. Size gelen de, halîfeye gelen de müslimânların beyt-ül-mâ- lınındır. Sizin hakkınız, karz [borç] aldığınız mikdârdır. O cevâ- hirleri satdırıp, içinden, (borç aldığı kadarını) [cevâhirlerin kar- şılığında gönderdiği mâlın karşılığı kadarını] hâtunlarına teslîm edip, geri kalanını beyt-ül-mâla verdi. O hâtunları da, hazret-i Ömere karşılık vermeyip, Emîr-ül mü’minînin emrine tâbi’ ol- maları takdîr edilir “radıyallahü teâlâ anhünne”.

Kırkdördüncü Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Irâk vilâyetine Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ aley- him ecma’în” asker gönderdi. Az zemânda Allahü teâlânın izni ile vilâyetleri feth edip, kiliseleri câmi’, puthâneleri mescid ya- pıp, sâlimen ve ganîmetler ile geri Medîne-i Münevvereye gel- diler. Halîfe ile buluşdular. Lâkin, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunlara aslâ iltifât etmeyip, ne yapdınız diye de sor- madı. Onun bu mu’âmelesi, Eshâb-ı güzîne “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gâyet güc gelip, Emîr-ül mü’minînin “radıyal- lahü anhüm” oğlu Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” ile mescidde buluşup, şikâyet etdiler. O da dedi ki, Emîr-ül mü’minîn hazretleri ile bu elbiseler ile mi buluşdunuz. Meğer bunlar acem vilâyetinin güzel ipekli elbiselerinden giymişler idi. Abdüllah ibni Ömerin işâreti ile, arkalarına evvelki elbiselerini giyip, geri hazret-i Emîr-ül mü’minînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûrlarına geldiler. Ömer “radıyallahü anh”, bunlara izzet ve ikrâm edip, herbirinin hâtır-ı şerîflerinden ayrı ayrı sorup, mer- habâ yâ Eshâb-ı Resûlullah, merhabâ yâ Muhâcirînin ve Ensâ- rın meşhûrları diye, bunları haddin üstünde taltîf etdikde, Es- hâbdan biri cür’et edip, sordu: Yâ Emîr-el mü’minîn! Hikmeti ne idi ki, evvelki görüşmemizde iltifât buyurmayıp, nefret eder şeklde karşılandık. Şimdi ise güzel sûretle karşıladınız. Cevâb buyurdular ki, evvelki gelişinizde, değişik elbiseler giydiğinizi gördüm. Herbirisi gözüme belâ dikeni gibi görünüp, dedim ki, Sübhânallah! Hilâfet zemânımızda, Eshâb-ı güzîn elbiselerini değişdirdiler. Birkaç günden sonra, kalbleri de değişip, dünyâ zînetlerine meyl ve muhabbetleri çok olur. Yârın kıyâmet gü- nünde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle-

rine kavuşunca; yâ Ömer, senin hilâfetin zemânında, benim Es- hâbım elbiselerini değişdirip, sonra kalbleri değişdi. Sen niçin nehy etmedin, mâni’ olmadın diye hitâb ederek azarlamaların- dan korkdum. Onun için sizlere iltifâta mecâlim olmadı. Allahü teâlânın izni ile, evvelki elbiseleri görüp, o hâlden kurtulup, şimdiki hâle geldim, buyurdu. Rivâyet edilmişdir ki, iş bu hâdi- se esnâsında, getirdikleri ganîmet mallarını arz etdiklerinde, Eshâb arasında eşit olarak taksîm etdikden sonra, kablar ile acem tatlılarından ba’zı tatlılar getirmişler idi. Huzûr-u şerîfle- rine koydular. Mubârek parmakları ile bir mikdâr tadıp, lezzet ve kokusuna bakıp, bu, şu yiyeceklerdendir ki, bundan dolayı mü’minlerden oğlu babasını, kardeş kardeşini katl etseler ge- rekdir, deyip, kaldırın bu yiyeceği, şu gazâda şehîd olan mü’minlerin çoluk-çocuğuna verin ki, ayrılık acısı ile acılanmış ağızları tatlansın, buyurdular.

Kırkbeşinci Menâkıb: Ülemâ-i ızâmın [büyük âlimlerin] ve meşâyıh-ı kirâmın [evliyâların] îmânın kâmil olması için mü’minlere nasîhatlarındandır. Her kişinin zühd ve takvâsı ve Allahü teâlâ hazretlerinden havf ve recâsı [korku ve ümmîdi], şu şeklde ve i’tidâlde olmalı ki, ne bir ân ümmîdsizlik hâli olsun. Ne de bir ân korkusuzluk hâli olsun. Nitekim hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyururlar ki, eğer Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyursa ki, ben cümle kullarımın hepsini Cen- nete koyup, içlerinden bir kuluma azâb ederim. Ben, kendi gü- nâhlarıma bakıp, korkarım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin o azâb edeceği kul, ben olurum. Eğer Hak Sübhânehü ve teâlâ buyur- sa ki, bütün kullarımı Cehenneme koyarım. Birisini Cennete koyarım. Ben o erhamerrâhimîn ve ekrem-ül ekremîn Allahü teâlâ hazretlerinden ümmîd ederim ki, o Cennete giren kul ben olurum. Nitekim büyükler buyurmuşlardır: Beyt:

Ey Allahım, mâdem ki buyurdun, benden ümmîd kesmeyin.

Günâhım çok olsa da, Ümmîdimi keser miyim.

Şimdi mü’mine lâyık olan ve şânına muvâfık olan budur ki,

ne Allahü teâlâ hazretlerinin mekrinden [azâbından] emîn ola ve ne rahmetinden ümmîdini kese. Yine o büyükler nasîhat ederler ki, muvahhid mü’mine lâzım olan emrlerden biri de, her hâlde ölümü zikr etmesidir. Hiçbir vakt, gâfil olmamasıdır. Re- sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyur- muşlardır ki, (Lezzetleri yıkanı [eğlencelere son vereni] çok hâ- tırlayınız!) ma’nâ-i şerîfi, Allahü teâlâ bilir, budur ki, lezzetleri yıkanın zikrini çok edin ki, o ölümdür. Nitekim, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir kimseye hergün birkaç kerre gelip, ölümü hâtırlatsın diye bir kaç akçe ta’yîn etmişdir. Her vakt o kimse gelip, ölümü ona hâtırlatdı. Her gün o kimse gelip, hiz- met edâ etdikçe, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ta’yîn buyurdukları akçeyi verirlerdi. O şahsın vazîfesine son verilin- ce, vazîfe taleb etdi. Buyurdular ki, sen bundan sonra gelip, ölü- mü hâtırıma getirme ki, ihtiyâcımız kalmadı. Zîrâ sakalımıza ak düşdü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Dâimâ göz önünde olup, mevti (ölümü) hâtırlatır. Nitekim büyükler buyurmuşlar- dır. Beyt:

Sakal akı ölüme habercidir, Yiğitlik tâzeliği içinde feryâddır.

Kırkaltıncı Menâkıb: Medîne-i Münevverenin taşrasına ak- şâm nemâzı vakti bir kâfile gelip, konmuşdu. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” giderken, Abdürrah- mân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine rast geldi. Dedi ki, gel seninle bu gece, bu kâfileyi bekliyelim. Böylece, bir hırsız gelip, bir zarar görmesinler. Râhat olsunlar ki, yorgun- durlar. Hilâfet zemânımızda eğer bunlara bir zarar olacak olur ise, kıyâmet gününde bizden sorarlar. O gece kâfileyi bekler- ken, bir oğlancık, bir mahalde, bir evin içinde devâmlı ağlıyor- du. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o evin kapısına va- rıp, anasına seslenip, şu ağlıyanı ağlatma deyip, tenbîh eyleyip, gelip, yine kendi ibâdetine meşgûl oldu. Çocuk gitdikçe ağla- masını artdırdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” def’alar- ca, şu ma’sûmu ağlatma diye gitdi geldi. Tâ ki, seher vakti oldu. Kâfile de uykudan uyandılar. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn “radı- yallahü teâlâ anh” o hâtunun kapısına varıp, dedi ki, ne yara-

maz, merhameti olmıyan anasın ki, bu gece bu tıfıl [çocuk] râ- hat olmadı. Sabâha kadar bağırması dinmedi, dedi. O hâtun ce- vâb verdi ki, yâ Ebâ Abdüllah! Niçin beni kötülersin ve beni azârlarsın. Benim hâlimden haberdâr değilsin ki, onun için ba- na böyle huzûrsuz olursun. Ben bu çocuğu sütden kesdim. Ev- de yiyecek cinsinden bir nesne yokdur ki, onun ile eğleyeyim [oyalıyayım, susdurayım], râhat olsun, dedi. Emîr-ül mü’minin hazretleri dedi ki, bu çocuk kaç yaşındadır. Hâtun da dedi ki, henüz bir yaşını bitirmemiştir. Emir-ül mü’minin buyurdu ki; niçin vakti gelmeden sütden kesdin. Hâtun cevâb verdi ki, halî- femiz olan hazret-i Ömere Allahü teâlâ insâf versin. Oğlancık- lar sütden kesilmeyince nafaka takdîr eylemez. Ona binâen vaktsiz kesdim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geri dö- nüp, ağlıyarak mescide geldi. Sabâh nemâzını şiddetli ağlamak- dan güçlük ile kılıp, selâm verdikden sonra, ağlıya ağlıya (Sizin Ömerinize yazıklar olsun, yazıklar olsun!) dedi. Hemen o sâat tellâllar bağırdı ki, her müslimânın, gerek oğlu ve gerek kızı do- ğar ise, gelsin halîfeyi uyandırsın [bildirsin] ki, beyt-ül-mâldan ona nafaka takdîr etsin. Şimdiden sonra kimse nafaka tama’ıy- la evlâdını vaktinden evvel sütden kesmesin ve bu dürlü kimse- lerin evlâdı var ise, getirsinler, bugünden nafaka yazdırsınlar. Herkes işitdi ki, sürûr ve safâ içinde, sevinerek, hazret-i Öme- rin “radıyallahü teâlâ anh” adâletine ve insâfına hayrânlık duy- dular. “Radıyallahü teâlâ anh”.

Kırkyedinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken, bir Cum’a günü, temiz [güzel] elbiseler giyip, Cum’a nemâzına gidiyordu. Hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâ- lâ anh” se’âdethâneleri [evi] bu yol üzerinde idi. Hazret-i Ab- bâs, bir güvercin yavrusunu boğazlıyıp, dam üzerinde yıkayıp, kanlı suyunu, olukdan yola dökmüş idi. O sırada hazret-i Ömer, oluğun altından geçerken, o kanlı su üzerine dökülüp, elbisele- ri kirlendi. Bu oluk, burada müslimânlara zarar veriyor diye emr etdi, oluğu yerinden kopardılar. Geriye evine dönüp, diğer elbisesini giyip, Cum’a nemâzına gitdi. Cum’a nemâzını kıldık- dan sonra, hazret-i Abbâsın “radıyallahü teâlâ anh” huzûrları- na gelip, oluğu kopardığına özr diledi. Hazret-i Abbâs dedi ki, yâ halîfe, o oluğu, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”

– 141 –

hazretleri mubârek elleri ile, oraya koymuş idi. Hazret-i Öme- rin, yüzünde bir değişiklik olup, dedi ki, yâ Resûlullahın amca- sı! Ömer üzerine nezr [adak] olsun ki, sen omuzuma basıp, o oluğu geri eski hâli üzere yerine koyasın. O sâat yerinden kal- kıp, o mahalle varıp, dediği gibi yapdılar.

Kırksekizinci Menâkıb: (Mesâbîh-i şerîf)in, yehûdîlerin Arab yarımadasından çıkarılması bâbında, sahîh olan hadîs-i şerîfde bildirilmişdir. Câbir bin Abdüllah “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Hazret-i Ömer-ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyetle bana buyurdular ki, Resûl-i ekremden işitdim. Eğer ömrüm kifâyet eder ise, elbet- te yehûdîleri Arab yarımadasından çıkarırım. Hattâ müslimân- lardan başka kimseyi koymam. Bir rivâyetde de, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, eğer Allahü teâlânın izni ile fazla yaşar isem, elbette yehûdî milletini Arabistan yarımadasından çıkarırım. İbni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet olunmuşdur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hutbede, buyurdu ki, muhakkak, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber yehûdîsi ile malları üzerine ahd etmişler idi ve de buyurmuşlardı ki, Al- lahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin terk etdiği şey üzerine sizi terk ederiz. Mâdem ki sizin ihrâcınız ile bize emr etmemişdir. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdular ki, ben Hay- ber yehûdîlerinin çıkarılmasını istiyordum. Hazret-i Ömerin niyyeti de böyle idi. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûruna Ebül Hakîk kabîlesinden birisi geldi. Dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn. Sen bizi ihrâc eder misin [ya’nî çıkarır mı- sın]. Hâlbuki Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bi- zi terk etmişdir [çıkarmamışdır]. Bizi Hayber mahallindeki mallarımız üzerine âmil kılmışdır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurduklarını benim unutduğumu mu zan ediyor- sunuz. Size, Hayberden çıkarılınca hâliniz ne olur. Deveniz si- zin ile menzil menzil yarış eder, buyurmuş idi. Yehûdî dedi ki, Ebûl Kâsım böyle latîfe yapmışdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, ey Allahü teâlânın düşmanı, şimdi yalan

– 142 –

söyledin. Onları [yehûdîleri] Hayberden ihrâc etdi [çıkardı]. Onlara karşılık ta’yîn olunan mal, deve, paralarının bedelini verdi.

Kırkdokuzuncu Menâkıb: Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” şehâdeti beyânındadır: Bir fârisî menâkıbdan nakl olunmuşdur. Kab’ül ahbâr “radıyallahü anh” bir gün hazret-i Ömere “radıyallahü anh” gelip, dedi ki, yâ Ömer! İnceleyin ki, ben Tevrâtda okumuşdum. Senin ömründen üç gün kalmışdır. Hazret-i Ömer, kendi vücûd-i şerîflerinde bir ağrı, bir hastalık görmediler. Tasvîr etdikleri fecî bir hâdise olması lâzım. Bu- yurdular ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kazâsına ve kaderine râzı olduk. Bir yehûdî olan Ebû Lü’lü, Mugîre tebnî Şûbenin kölesi idi. Bir kavlde, Hâlid bin Velîdin kölesi idi. Efendisini hazret-i Ömere gelip şikâyet eyledi. Efendim ben- den haddimden fazla harc ister, dedi. Hazret-i Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” buyurdu ki, ne mikdâr ister. Dedi ki; her gün iki dirhem, ister. Hazret-i Ömer buyurdu ki, ne san’at bilirsin. Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer buyurdu ki, bu san’atlar ile bu kadar harc çok değildir. Sonra, işitdim ki, sen yel değirmeni ya- parmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapsan. Dedi ki, se- nin için bir yel değirmeni yapayım ki, şarkda [doğuda] ve garb- da [batıda] onu söyliyeler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” meclisde olanlara buyurdular ki, bu kâfir beni katl etmek istediğini söylüyor. Eğer böyle demek istiyor ise, onu ortadan kalkması için emr edin, dediler. Buyurdu ki, katlden evvel kı- sâs olmaz.

Ebû Lü’lü yehûdî, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerini katl için fırsatı gözetdi. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabâh nemâ- zını edâ ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Hazret-i Ömerden başka on kimseyi yaraladı. Dokuzu bu yaralanmadan vefât etdiler. Benî Esed kabîlesinden bir er Ebû Lü’lü mel’ûnu- nun başına bir ok atıp, yıkdı. Birisi de bıçak ile boğazlayıp, öl- dürdü. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu ahvâli gördü. Kab’ül ahbâr hazretlerinin sözlerini hâtırladı. Allahü teâlânın takdîri yerini buldu, buyurdular. Abdürrahmân bin Avf “radı- yallahü teâlâ anh” hazretlerine emr etdi. O imâmlık yapdı.

– 143 –

Sonra Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” haz- retlerini toplayıp, buyurdu ki, siz mi Ebû Lü’lüye benim katli- mi emr etdiniz. Hepsi, hâşâ bizim haberimiz yokdur, diye ye- mîn etdiler. Hazret-i Ömer dedi ki, Elhamdülillah ki, ben bu ümmetin, katl etdiği kimse olmadım. Bir yehûdînin elinde şe- hîd olurum. Hilâfet emrini şûrâya havâle etdi. Diri iken ve ölü iken hilâfetin benim üzerimde olmasını istemem. Âşere-i mü- beşşereden altı serveri, müşâvereye ta’yîn buyurdular ki, hilâ- fete lâyık bunlardır. Lâkin, herbirinde bir husûs müşâhede ede- rim. O sebebden onların birini diğerine tercîh edemem. O altı serverin biri Osmân bin Affân ve biri Alîyül mürtedâ ve biri Talha ve biri Zübeyr ve biri Sa’d bin Ebî Vakkâs ve biri Abdür- rahmân bin Avf idi. Sa’îd bin Zeyd hazretleri hayâtda idiler. Lâkin hazret-i Ömer onu müşâvereye dâhil kılmadılar. Zîrâ amcası oğlu idi. Ammâ Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri âhı- ret âlemine göçmüşler idi. Onların hakkında buyurdular ki, eğer Ebû Ubeyde hayâtda olaydı, onu halîfe ta’yîn ederdim. Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona “Üm- metin emîni” buyurmuşdu “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ec- ma’în”. O sebebler bunlardır: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” akrabâsını sevicidir. Onları iş başına getirir. Hazret-i Alî “radı- yallahü teâlâ anh” gençdir. Tecrübesi ve halka mu’âmelesi az- dır. Hilâfet emri ise çok tecrübe ve havâdis görmeğe muhtâc- dır. Talha “radıyallahü teâlâ anh” mültefitdir, hilâfete muhâfa- za gerekdir. Zübeyr “radıyallahü teâlâ anh” sert huyludur. Hi- lâfete rıfk lâzımdır. Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdürrahmân bin Avf kendilerini tutuculardır. Kimseyi incitmek istemezler. Hi- lâfetde darb ve şetm (azarlamak) zarûrî vâki’ olur. Altı server aralarından birini hilâfete ta’yîn etsinler. Bütün Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” de o kimseyi halîfe bilip, ona mutî’ olurlar.

Bir rivâyetde hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” seher vaktinde mescid-i şerîfde nemâz kılmağa giderken, Ebû Lü’lü mel’ûn, karanlıkda bıçakla, mubârek karnını yardı. Emîr-ül mü’minîn çağırdı. Adamları haber aldı, geldiler. Emîr-ül mü’minîni bu hâl içinde görüp, ağlaşdılar. O kâfiri katl etdiler. Hazret-i Ömeri o mahalden alıp, devlethânelerine getirdiler.

– 144 –

Cerrâh görüp, yarayı dikdi. İyileşinceye kadar hareket etmesin, üç-dört gün yatsın, iyi olur, dedi. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” gelip çevresinde oturdular. Hilâfet emrini ve sâir dîni emrleri onlara vasıyyet ederken, nemâz vakti gelip, müezzin ezân okudu. Sonra yüzünü cerrâha dönüp dedi ki, şim- di abdest alıp, nemâz kılsam ne olur. Cerrâh dedi ki, eğer yerin- den hareket edersen, bu dikdiğim yerden sökülür, vefât eder- sin. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Nemâzı terk etmekden ise, karnım yarılsın ve öleyim dahâ iyi, elbette nemâz kılsam gerekdir. Sahâbeden birini hazret-i Âişenin “ra- dıyallahü anhâ” huzûruna gönderdi ki, destûr verir mi ki, [ya’nî izn verir ise], biz de Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerinin ravda-i mutahheralarına girelim ve O Serve- re ilticâ edelim. Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” bu haberi işi- tince ağladı. Âh, kıymetli Ömer, atamın yâdigârı da gidiyor. İş- te o yeri ben kendim için saklardım. Ammâ onlara hibe etdim. Hazret-i Ömere söyleyin ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve babamın katına [yanına] varınca, benim selâmımı onlara söylesin. Ve desin ki, bu ayrılığım ne zemâna kadar ola- cak. Hazret-i Ömer bu haberi işitince, oğlu Abdüllah hazretle- rine dedi ki, benim cenâze nemâzımı kıldıkdan sonra, Âişe-i Sıddîkanın huzûruna geri varıp, destûr dileyesin [izn isteyesin]. Evvelce benden utanıp, izn vermiş olabilir ve pişmân olmuş ola- bilir. Onun rızâsı ile defn olayım. Nemâz vakti sonuna gelmişdi. Müezzin ikâmet okudu. Emîr-ül mü’minîn, ayağa kalkıp, ab- dest almak ve nemâz kılmak istedi. O ânda dikilen yerler sökü- lüp, Emîr-ül mü’minîn yere düşdü. Dostlarına, elvedâ elvedâ, selâmetde kalın, hakkınızı halâl ediniz, tekrâr görüşmemiz kıyâ- mete kaldı, dedi. Sahâbeler arasında ağlama-inleme başladı. He- men o sâat hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” şehâdet keli- mesini getirip, cânını Allahü teâlâ hazretlerine teslîm etdi. On- dan sonra yıkadılar. Nemâzını kıldılar. Oğlu Abdüllah hazretle- ri, Âişe-i Sıddîka hazretlerine gitdi. Destûr diledi [izn istedi]. Âi- şe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri ağladı. Dedi ki, ey Ömer, adâleti hayâtında da, ölünce de elinden bırakmadın. O yeri sa- na fedâ eyledim. Ondan sonra mubârek cenâzesini, Ravda-i mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp, Esselâmü aley-

ke yâ Resûlallah! Ömeri getirdik. Eğer destûr var ise, ravda içi- ne defn ederiz, dedi. Cümle Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerinin, yârimi benim katıma getirin, diye sesini işit- diler. Ravdanın kapısı açıldı. Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” sol yanında hâzırlanmış bir yere koydular. Hattâ rav- dadan yana bir el gördük ki, hazret-i Ömerin boynuna dolandı, diye bir rivâyet edilmişdir.

Ellinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ha- lîfe oldukdan sonra, o kadar adâlet üzere hareket etdi ki, ne kimse yapmışdır ve ne yapabilecekdir. Şu şeklde adl eyledi ki, himmet-i kudsiyesi kuvvetiyle, kurdun koyuna zararı olmazdı. Rivâyet ederler ki, ne zemân ki hazret-i Ömer şehâdet şerbeti- ni içdi. Bir çoban koyununun yanında dururken, bir kurt geldi. Koyuna saldırdı. Çoban hemen feryâd edip, ağladı. Ve âh Ömer, “İnnâ lillah ve ...” dedi. Çobanlar ona sordular ki, haz- ret-i Ömerin vefât etdiğini nereden bildin. Dedi ki, şundan bil- dim ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken, kurdun koyun sürüsüne bakdığı hâlde zararı yok idi. Şimdi gör- düm ki, kurt koyuna saldırdı. Bildim ki, hazret-i Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” bu dünyâdan göç eylemişlerdir. Bu menkıbe Târîh kitâbından alınmışdır.

Rivâyet olunmuşdur ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” âhırete sefer etdiği ânda yeryüzü kapkara oldu. Hattâ ço- cuklar korkularından bağırarak analarına varıp, dediler ki, yâ ana, yeryüzü siyâh oldu. Dünyâyı zulmet kapladı, acâyibdir kı- yâmet mi kopacak. Anaları, hâyır çocuklar, kıyâmet kopma ze- mânı gelmemişdir. Fekat, hazret-i Ömeri bir bedbaht şehîd et- diğinden dünyâyı zulmet kaplamışdır, dediler. (Şevâhid-ün Nü- büvve)den terceme olunmuşdur.

Ellibirinci Menâkıb: Hazret-i Server-i kâinât ve mefhar-ı mevcûdât Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir gün meclis-i şerîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol ile gelip, heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sordu ki, yâ Resûlallah! Biz kab- re girdikden sonra, bu akl bize verilip, sonra mı süâl olunuruz,

yoksa verilmeden mi süâl olunuruz. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, şimdi ne akl- da isen, kabrde de böyle olursun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki, böyle oldukdan sonra, üzülmeğe lüzûm yokdur. Sonra, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât et- di. Kabre defn etdikden sonra, hazret-i Alînin “radıyallahü teâ- lâ anh” falan zemânda, hazret-i Ömerin böyle söylemiş olduğu hâtırına geldi. Göreyim da’vâsının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mubârek gözlerini yumup, kalb-i şerîflerini hazret-i Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile murâkabeye vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvâ- li [durumu] müşâhede etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr heybetle gelip, hazret-i Ömere dediler ki, (Rabbin kim, dînin nedir, Peygamberin kimdir). Hazret-i Ömer onlardan süâl bu- yurdular ki, yedinci gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldi- niz. Dediler ki, yedibin yıllık yoldur. Hazret-i Ömer “radıyalla- hü teâlâ anh” buyurdular ki, yâ siz yedibin yıllık yoldan gelin- ceye kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum. Melekler dediler ki, yâ Ömer biz de senin böyle cevâb verece- ğini bilirdik. Lâkin bu heybetle gelip, süâl etmeğe me’mûruz. Sonra, hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” mubârek göz- lerini açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer da’vâsının eri imiş, dedi.

Ba’zı rivâyetde mübâlaga etmişler ki, hazret-i Ömer “radı- yallahü teâlâ anh” meleklere cevâb verdikden sonra, herbirisi- ni bir eli ile sağlam tutdu ki, söz veriniz ki, bundan sonra böyle, ümmet-i Muhammedden bir ferde bu heybetle gelmeyesiniz. Yemîn teklîf etdi. O iki melek hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” iltimâsına müsâde edip, ümmet-i Muhammede bu sûretle gelmiyeceklerini iltizâm eylediler. İnşâallahü teâlâ, bu heybet ile gelmezler. Allahü teâlâ herşeye kâdirdir.

Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” hilâfet müddetleri on sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü şerîfleri altmışüç sene on gün- dür. Ömrleri müddetinde, on hac yapdılar. Her şeyin doğrusu- nu Allahü teâlâ bilir. Ma’lûm olsun ki, hazret-i Ömerin “radı-

yallahü teâlâ anh” zikr olunan bu güzel menkıbeleri, kemâl gü- neşinden zerre değildir. Lâkin îmânı olanlara bu kadar yeter. Eğer kalbinde ta’assub hastalığı yok ise, dahâ çok anlatılması- nı ister ise, sâbıkda zikr olunan (Bostânürriyâd) ve (Safvetüs- safve) adlı kitâblara baksın ve (Tefsîr-i kebîr)de, Kehf sûresi- nin onuncu âyetinin tefsîrine baksınlar. [(Eshâb-ı Kirâm) kitâ- bının (Müslimânların iki göz bebeği) kısmını da lütfen okuyu- nuz!]

Elliikinci Menâkıb: İmâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Meâlim-üt-tenzîl)de, Sûre-i Bekarada, meâl-i şerîfi, (Ey mü’minler, siz makâm-ı İbrâhîmi nemâzgâh [nemâz kılınacak yer] ahz edin!) olan (126.cı) âyet-i kerîmesinin tefsîrinde, rivâ- yet etmişler ki; bize Abdülvâhid el Melîhî haber verdi. Ona Ah- med bin Abdüllah Nâimî, ona Muhammed bin Yûsüf ve ona Muhammed bin İsmâ’îl ve ona Müseddid ve o da Yücâdan ve o da Hamîdden ve o da Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerin- den bildirmişdir. Ömer-ibnül Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, vallahi ben Allahü teâlâ hazretlerine üç şeyde muvâfakât etdim ve Rabbim celle şânühü hazretleri de bana üç şeyde muvâfakât etdi. 1– Yâ Resûlallah, ne olaydı ma- kâm-ı İbrâhîmi musallâ ittihâz edeydiniz [nemâz kılınacak yer yapsaydınız], dedim. Hemen Allahü tebâreke ve teâlâ meâl-i şerîfi, (Ey mü’minler, siz makâm-ı İbrâhîmi nemâzgâh edinin!) olan âyet-i kerîmeyi gönderdi. 2– Dedim ki, yâ Resûlallah! Si- zin yanınıza biz de geliyoruz. Fâsıklar da geliyor. Ne olaydı üm- mehât-ı mü’minîne hicâb ile emr buyursaydınız. Hemen Allahü teâlâ azze şânühü hazretleri hicâb âyetini inzâl etdi. 3– Resûlul- lahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ba’zı hanımları birbir- leri arasında nizâ’ etmişler idi. Bu hâdiseyi işitip, Onlara var- dım. Böyle yapıp, Resûlullahı üzerseniz, Allahü teâlâ, kendi Resûlüne sizden hayrlı hâtunlar verir, dedim. Hemen Allahü teâlâ; meâl-i şerîfi, (Resûlüm, eğer sizi boşarsa, Onun Rabbi, si- zi pek yakında, sizden hayrlı hanımlar ile değişdirir...) olan Tah- rîm sûresi beşinci âyetini gönderdi.

Elliüçüncü Menâkıb: Yine İmâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Meâlim-üttenzîl)de sûre-i Bekarada; meâl-i şerîfi

(Senden içki ve kumarı sorarlar ise, onlara de ki, ikisi de bü- yük günâhdır ve insanlara menfe’atleri vardır. Günâhı, zararı, fâidesinden büyükdür, çokdur) olan ikiyüzondokuzuncu âyet-i kerîmenin tefsîrinde, beyân buyurmuşlardır ki, bu âyet-i azîme nâzil oldu. Ömer bin Hattâb ve Mu’âz bin Cebel ve en- sârdan bir ferd “radıyallahü teâlâ anhüm” Resûlullah “sallal- lahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine geldiler. Dediler ki, yâ Resûlallah! Bize içki ve kumar hakkında fetvâ ver. Zîrâ iç- ki, aklı gidericidir. Kumardan murâd kârdır. Malın yok olma- sına sebeb oluyor. Hemen Allahü teâlâ azze şânühü bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. Cümlenin kavli ki içkinin kötülüğü hakkında müfessirlerin beyân buyurdukları üzere budur ki, muhakkak ki, Allahü tebâreke ve teâlâ içki hakkında, Mekke-i Mükerremede dört âyet-i kerîme gönderdi. Meâl-i şerîfi, (Size hurma ve üzümden elde edilenleri içiririz. İşte bunda da aklı- nı kullanacak bir kavm için bir alâmet vardır) olan Nahl sûre- si 67.ci âyet-i kerîmesi, bunlardan biridir. Müslimânlar o sıra- larda içki içerler idi. Müslimânlara halâl idi. Sonra, Ömer ve Mu’âz “radıyallahü anhümâ” içki ve kumarın hükmünü sordu. Bekara sûresi 219.cu âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, muhakkak Allahü teâlâ önce büyük günâhdır buyurmakla, içkinin ha- râmlığına işâret etdi. Sonra, insanlara fâideleri vardır buyur- makla, içkinin halâllığına işâret etdi. Bu âyet-i kerîmenin nü- zûlünden sonra, Eshâb-ı kirâmın ba’zısı büyük günâh buyurul- duğu için, içkiyi terk etdi. Ba’zısı insanlara fâidesi vardır buyu- rulduğu için, terk etmedi. O sırada Abdürrahmân bin Avf “ra- dıyallahü teâlâ anh” hazretleri, birkaç sahâbeyi ziyâfete da’vet etdi. Onlara içki getirdi. İçip, serhoş oldular. Akşam nemâzı oldu. Cemâ’at ile nemâz kıldılar. İmâm olan, (Kâfirûn) sûresi- ni okudu. İkinci âyet-i kerîmedeki (Lâ) lafzını okumadı, terk etdi. Allahü teâlâ bundan sonra meâl-i şerîfi, (Ey îmân eden- ler! Ne söylediğinizi bilmeniz için serhoş olduğunuz zemân ne- mâza yaklaşmayınız) olan Nisâ sûresinin kırkikinci âyet-i kerî- mesini gönderdi. Serhoşluğu, nemâz vaktinde harâm kıldı. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, bir kısmı temâmen içkiyi yasak et- diler. Dediler ki, nemâza mâni’ olan şeyde hayr yokdur. Bir

– 149 –

kısmı da, nemâz vaktinin hâricinde içerler idi. Hattâ bir kişi yatsı nemâzını edâ etdikden sonra içki içer, sabâha kadar ser- hoşluğu giderdi. Sabâh nemâzını kıldıkdan sonra içenin öğle nemâzında serhoşluğu gider idi. Abbâd bin Sâmit bir ziyâfet hâzırladı. Müslimânlardan birkaç kişiyi da’vet etdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs onların içinde idi. Abbâd ise, bir deve başı kızart- mışdı. Yidiler ve içki içdiler. Sonra başladılar nesebleri ile ifti- hâr etmeğe ve şi’rler söylemeye. Sa’d bir kasîde okudu ki, o kasîde, kendi kavmi Kureyşi medh ediyordu. Ensârdan ba’zı- ları ile sert nizâ etdiler. Sa’d kalkıp, Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-u şerîflerine varıp, en- sâr ile olan nizâlarını anlatdı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâ- lâ anh” orada hâzır idi. Dedi ki, (Yâ Rabbî, bize içki hakkın- da kesin emrini bildir.) Hemen Allahü teâlâ hazretleri meâl-i şerîfi, (Ey îmân edenler! İçki, kumar, putlar, kumar okları, pis- dir, şeytân işidir. Bunlardan sakınınız ki, felâh bulasınız. Şey- tân içki ve kumar ile aranızda düşmanlık, buğz meydâna getir- mek ister. Böylece Allaha ibâdetden ve bilhâssa nemâzdan alıkoyar. O hâlde onlara artık son vermez misiniz!) olan Mâi- de sûresinin 90-91.ci âyet-i kerîmelerini gönderdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Biz ona son ver- dik, yâ Rabbî.)

Ellidördüncü Menâkıb: Yine İmâm-ı Begavî “rahimehulla- hü teâlâ” (Meâlimüttenzîl)de sûre-i Bekaranın, meâl-i şerîfi (Kadınlarınız çocuk yetişdiren tarlanızdır. O hâlde tarlanıza di- lediğiniz gibi varın...) olan 223.cü âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân etmişdir. Bize Ebû Sa’îd Ahmed bin İbrâhîm Şüveyhi ha- ber verdi. Ona Ebû İshak Sa’lebi, ona Abdüllah bin Hâmid İs- fehânî, ona Muhammed bin Ya’kûb, ona ibnil Münâdî, ona Yû- nüs, ona Ya’kûb Kumî haber verdi. O Ca’fer ibni Mugayreden rivâyet eder. O Sa’îd bin Cübeyrden, o İbni Abbâsdan “radıyal- lahü anhümâ” rivâyet eder. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri- nin huzûr-u şerîflerine geldi ve dedi ki, yâ Resûlallah! Ben he- lâk oldum. Habîbullah hazretleri buyurdular ki, nedir o şey ki, seni helâk eyledi. Dedi ki, dün gece hanımım ile sünnete uygun

– 150 –

olmıyan bir şeklde berâber oldum. [Rahl lügâtde devenin se- merine derler. Bu makâmda rahlin tahvîlinden murâd, avreti ile sünnete uygun olmıyan şeklde muvâka’a etmekdir. Ya’nî, ehlimle sünnete uygun olmıyarak yakın oldum, demekdir.] Re- sûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri aslâ cevâb vermedi. Allahü teâlâ hazretleri o vakt bu âyet-i kerîme- yi inzâl buyurdu. (Bekara sûresi 223.cü âyet-i kerîmesi.) (Ka- dınlarınız ile istediğiniz şeklde ve istediğiniz zemân cimâ ede- bilirsiniz. Yalnız livâta şeklinde ve hayz zemânında yaklaşmak harâmdır.)

Ellibeşinci Menâkıb: Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anh” şânı ile alâkalı inzâl olan âyet-i kerîmeler: Önce diyelim ki, Onun şânını bildiren âyet-i kerîmeler Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gönderilmişdir.

1– Bunlardan birisi; meâl-i şerîfi (Ey Resûlüm! Cebrâîle düş- man olanlara de ki, ona düşmanlığa sebeb yokdur. O, Allahü te- âlânın emri ile Kur’ân-ı kerîmi senin kalbine, dahâ önce inen ki- tâblara muvâfık olarak, mü’minleri hak dîne hidâyet ve Cenne- te gireceklerini müjdelediği hâlde indirdi. Bir kimse Allahü te- âlâya, Meleklerine, Peygamberlerine, Cebrâîle ve Mikâîle düş- man olursa, Allahü teâlâ kâfirlere düşmandır) olan Bekara sû- resinin doksanyedi ve doksansekizinci âyet-i kerîmeleridir. Bu âyet-i kerîmelerin nüzûl sebebi şu idi. Abdüllah bin Abbâs “radı- yallahü teâlâ anhümâ” der ki, İbni Suryâ adlı bir yehûdî, Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîf- lerine geldi. Çok delîller söyledi. Hüccetleri [delîlleri] bitdi. Dedi ki, yâ Resûlallah! Gökden sana hangi melek gelir. Buyurdular ki, Cebrâîl gelir. Dedi, eğer Mikâîl gelse idi, sana îmân getirirdim. Zîrâ Cebrâîl düşmanımızdır. Bizim ile çok düşmanlıklar etmişdir. Bize kat’i düşmanlığı o oldu ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bizim Peygamberimize Buhtunnasar adlı kişi tarafından Beyt-ül-mu- kaddes harâb olsa gerekdir diye vahy etdi. Peygamberimiz de bi- ze haber verdi. Biz de, Buhtunnasârı katl edecek kuvvetli bir ki- şiyi bulduk. O vakt Cebrâîl aleyhisselâm gelip, onu katl olun- makdan kurtarmış. O merde demiş ki, eğer Hüdâ-i Rabbil âle- mîn irâde etmiş ise, sizi onun üzerine musallat etmez. Eğer irâ-

– 151 –

de etmemiş ise ne sebeb ile onu katl edersiniz. O merd [yiğit] de bu sözü ondan kabûl edip, geri dönmüş. O vaktden beri Cebrâî- li düşman tutarız. Bir kerre de dediler ki, onların Cebrâîl ile düşmanlıklarına sebeb odur ki, inançlarınca, Cebrâîl aleyhisse- lâma demişlerdi ki, Peygamberliği bize getir. O gayriye götür- müş.

İmâm-ı Süddî der ki, Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir âdeti var idi. Gidip-geldiği yolu yehûdîle- rin toplandığı yere uğrardı. Varıp, onların yanına girerdi. Onla- rın sözünü dinlerdi. Onlar ile konuşurdu. Onlar, yâ Ömer! Biz seni Muhammedin eshâbının hepsinden çok severiz. Zîrâ onlar gelip-geçerken, bizim üzerimizden geçerler. Bizi rencîde eder- ler. Sen bizi incitmezsin. Hattâ dersimizi dahî dinlersin. Seni onun için severiz, derler idi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Allahü teâlâ hakkı için ki, ben sizin yanınıza dost olmak için gelmem. Size birşeyler sormamdan maksad, hâ- şâ ki dînimden şübhem olduğundan değildir. Süâlime sebeb odur ki, şirkinizin aslını iyice öğreneyim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin şânındaki eserlerini ve bur- hânlarını ve ni’metlerini [üstünlüklerini] sizin kitâblarınızda çok görürüm. Siz bedbahtlığınızdan ve kötü düşünceli olduğunuz- dan îmân getirmezsiniz. Dediler ki: Yâ Ömer! Hazret-i Muham- mede devâmlı hangi melek gelir. Hazret-i Ömer buyurdu: Ceb- râîl aleyhisselâm gelir. Dediler; biz Cebrâîli sevmeyiz. Muham- medi bizim sırlarımıza muttâli’ eder. Bir yere gelen azâbı veyâ kıtlığı veyâ yıldırımı Cebrâîl getirir. Mikâîl iyidir ki, sulhu, em- niyyeti ve bol ni’meti getirir. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ey bîçâreler! Siz Cebrâîl aleyhisselâmı bilirsiniz ve Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini inkâr mı edersiniz. Ben şehâdet ederim o kimseye ki, hazret-i Cebrâîli düşman tutar, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin düşmanı olur. Oradan Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine geldi. Cebrâîl aleyhisse- lâm ondan önce gelip, yukarıda bahs edilen âyet-i kerîmeyi ge- tirmişdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle- ri, hazret-i Ömere okuyup, buyurdu ki, (Yâ Ömer! Senin Rab-

bin sana muvâfakat etdi). Hazret-i Ömer şâd olup, Allahü tebâ- reke ve teâlâ hazretlerine şükr etdi. Buyurdu ki; bundan sonra, kendimi dîn-i islâm üzerine taşdan katı buluyorum.

İşâret: Sübhânallah. Yehûdîler, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâ- mı, bizim dînimiz vilâyetinin izzeti onun sebebi ile harâb olmuş- dur, diye düşman tutarlar. Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur: Cebrâîl her ne yaparsa, bizim emrimiz ile yapar. Râfi- zîler ve mübtedi’ler [bid’at sâhibleri], Ebû Bekri ve Ömeri “ra- dıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini niçin düşman tutarsınız. Onlar, hilâfet hazret-i Alînin hakkı idi, ondan aldılar; diye düş- man tutarlar. Bu sözleri yalandır ve bühtândır. Zîrâ eğer onun hakkı olsa idi, kendileri alırdı. Ey yehûdî! Sen Cebrâîli düşman tutarsın. Biz onu dost tutarız. Eğer sizin helâk ve azâbınız, Ceb- râîlin elinde oldu ise, kâfirlerin helâk olması lâyıkdır. Bizim Re- sûlümüzün zaferi, nusreti Cebrâîl ile oldu. (Rabbiniz size nişân- lı, beş bin melek ile imdâd edecekdir). [Âl-i imrân sûresi 125.ci âyet-i kerîme meâli.] Yâ Râfizî! Siz Ebû Bekr ve Ömer “radı- yallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini düşman tutarsınız. Biz dost tutarız. Sizin helâkınız onların sebebi ile olursa, lâyıkdır. İslâ- miyyetin nusreti onlar sebebi iledir. (Onlar gayba îmân eder- ler!) (Ey Habîbim! Sana, Allah ve mü’minlerden sana tâbi’ olanlar yetişir!) [Enfâl sûresi 64.cü âyet-i kerîme meâli.]

2– Bir âyet-i kerîme de şudur: Ömer bin Hattâb “radıyalla- hü teâlâ anh” hazretleri, dinde gayret sâhibi, merd bir zât-ı şe- rîf idi. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret- lerinin harem-i şerîflerinde, bir gün dedi ki, ne olaydı, emr ge- leydi de, Resûlullahın se’âdethânelerine destûrsuz girmeseler- di. Allahü tebâreke ve teâlâ hazret-i Ömerin sözüne muvâfık bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (Ey îmân edenler! Resûlümün evi- ne yemeğe da’vet olunmaksızın ve vaktine bakmaksızın girme- yin.) [Ahzâb sûresi 53.cü âyet-i kerîme meâli.] İbni Abbâs “ra- dıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdular ki, bu âyet-i kerîme bir grub hakkında nâzîl olmuşdur. Onlar Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ta’âmı vaktini gözleyip, o vaktde varıp, Resûlullahın yanında otururlar idi. Ta’âm gelir yirler idi. Sohbet ederlerdi. Dışarı gitmezlerdi.

3– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hizmet- çisini, hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” çağırması için gönderdi. Kaylûle vakti idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” haz- retleri uyumuşdu. O hizmetçi bağırdı. Uyanmadı. Kapıyı açıp, içeri girdi. Hazret-i Ömerin teninden bir mikdâr açılmışdı. O hizmetçi hemen dışarı çıkdı. Dedi ki, ey Allahım, Ömeri sen uyandır. Bir kerre dahâ bağırdı. Hazret-i Ömer uyandı. Hiz- metçinin içeri girip, açılan yerini gördüğünü anladı. Üzüldü. Ne olaydı, sabâh vakti ve kaylûle vakti ve akşam vakti, bu üç vakt- de, halk evlerinde uyurlar. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretle- rinden buyruk nâzil olsaydı da, birbirinin evine izn ile girseler- di. Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” sözüne muvâfık Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu. (Ey îmân edenler! Sizin mülk-i yemîninizde olan kız, erkek, köle ve hür çocuklarınız- dan, bülûg çağına ermiyenler, üç vaktde yanınıza girerken, izn istesinler. Zîrâ sabâh nemâzından önce, öğle vaktinde ve yatsı nemâzından sonra örtünmeniz zor olur. [Elbiseler değişdirilir.] Bu üç vaktin dışında, birbirinizin yanına girmenizde size, hiz- metçi ve çocuklarınıza günâh yokdur. Allah size hükm âyetleri- ni böylece bildiriyor. Allah sizin hâlinizi bilir. Ve islâmiyyetin hikmetini icrâ eder. Çocuklarınız bülûg çağına erişince, onlar- dan önce bâlig olanların izn istediği gibi her vaktde izn istesin- ler.) [Nûr sûresi 58.ci âyet-i kerîme meâli.]

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” uyumuş idi. Hizmetçinin ba- ğırması ile uyanmadı. Avret yerini gördü. Uyanmadı. Uyanınca üzüldü. Biz gâfiller, bu kadar âsî ve bîçâre [çâresiz] kullarız. Al- lahü teâlâ çağırıyor, uyanmıyoruz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çağırıyor, uyanmıyoruz. Melekler dâimâ gü- nâhlarımızı görüyor. Uyanmıyoruz. Allahü teâlâ hazretleri her- gün, gafletden uyansınlar diye, binlerce günâhımızı görür, ör- ter. Nicelerini afv eder, yine korkmuyor, uyanmıyoruz.

Nükte: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin gönlünün gamlanmasından dolayı bu üç vaktde, bütün çocukla- rı, Allahü teâlâ anadan ve babadan geri tutmuşdur. Kıyâmet gününde âsîlerin gönlünün gamından dolayı, ayrılık ateşini gö- nüllerden uzak tutması acâib değildir.

4– Mekke-i mükerreme ileri gelenlerinden bir cemâ’at, Re- sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine uğradı- lar. Bakdılar ki, meclis-i şerîflerinde Suheyb-i Rûmî ve Habbâb bin Erat ve Bilâl-i Habeşî ve Ammâr bin Yâser ve Selmân-ı Fâ- risî oturmuşlar “radıyallahü teâlâ anhüm.” Bunlar, üzerinde yün elbise bulunan fakîr sahâbîler idi. O cemâ’at dediler ki, ey Muhammed! Râzı oldun mu, bir gruba ki, senin etrâfında otur- muşlardır. Biz gelelim, onlar ile oturalım mı? Hâlbuki bunlar bizim kullarımızdır [kölelerimizdir], hizmetçilerimizdir, câriye- lerimizdir. Bunları kendinden uzak tut. Tâ ki, biz sana tâbi’ ola- lım. Bir rivâyetde gelmişdir ki, dediler, yâ Muhammed! Sen se- dirde otur. Biz senin etrâfında oturalım. Onları uzak oturtup, bizler onların yününden ve hırkalarından râhatsız olmıyalım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Mü’minleri kendi yanımdan uzaklaşdıramam). Onlar da dedi- ler ki, bize ayrı meclis ile toplantı yap. Bizim senin yanındaki fa- zîletimizi bilsinler. Onlar ile berâber olmamız, bize ar olur. Kavmimiz bizi bunlar ile oturmuş görmesin. Biz gelince onlar meclisden kalksınlar. Onlar gelince biz kalkarız. Sen yine onlar ile oturmaya devâm edersin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Peki!), Onlar dediler ki, bu cümle üzerine bize bir nâme yaz. [Ya’nî bir kâğıda yaz.] Server-i kâinât kâğıd istedi. Nâme yazmak için Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretle- rini çağırdı. Allahü teâlâ hazretleri, Cebrâîl aleyhissalâtü vesse- lâm hazretleri ile bu âyet-i kerîmeyi gönderdi: (Sabâh-akşam Rabbine ihlâs ile düâ eden kimseleri yanından uzaklaşdırma. Müşriklerin îmâna gelme hesâbı senden, senin hesâbın da on- lardan sorulmaz! Kâfirler îmâna gelsinler diye mü’minleri ya- nından kovarsan zâlimlerden olursun!) [En’âm sûresi 52.ci âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” yazıyı yazmadı.

Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki: Resûlullah, mescidin bir köşesinde oturmuşdu. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bize okudu: (Âyetlerimize inananlara selâm ver ve de ki, Rabbiniz size rah- met etmeği üzerine almışdır. Sizden biriniz, zararını düşünme-

den bir günâh işlese, sonra bir dahâ yapmıyacağına azm ederek tevbe etse, hâlini düzeltse, Allahü teâlâ onun günâhını bağışlar. Ve tevbesini kabûl etmekle rahmet eder.) [En’âm sûresi 54.cü âyet-i kerîme meâli.] Resûlullah o şeklde oturur idi ki, bizim dizlerimiz mubârek dizlerine değerdi. Kalkmak isterler idi. Ev- velâ biz kalkardık. Resûlullahı oturur şeklde bırakırdık. Sonra o kalkardı. Buyurdu ki, Allahü teâlâya şükrler olsun ki, beni öl- dürmezden evvel, bana emr etdi ki, (müslimânlardan bir grub ile berâber bulunmağa sabr et.)

İkrime “radıyallahü teâlâ anh” der ki, Kureyşden bir tâife geldiler. Ebû Tâlibin yanına varıp dediler: Halk bizi Muham- med ile oturur görürler ise, onlar da ona mutî’ olurlar. Ondan sonra bizi o kullar [köleler] ile oturur görürler ve bizi kötüler- ler. Var Muhammede söyle ki, onları yanından uzak etsin. Biz de Ona îmân getirelim. Sonra Ebû Tâlib bu haberi Ona götür- dü. Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” dedi ki, böyle eyle yâ Resûlallah, görelim dediklerini yaparlar mı ve sözleri üzere du- rurlar mı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. [En’âm sûresi 52, 53, 54.cü âyet-i kerîmeleri.] Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeleri işitdiği gibi, geldi, özr diledi. Söyledi- ği sözlerden pişmân oldu. Allahü teâlâdan hitâb-ı izzet geldi ki, yâ Muhammed! Benden Ömere selâm eyle ki, senin menzilin ve merteben bizim katımızda yüksekdir. Bu kadar zelle ile ken- di dergâhımdan seni red etmem. Senin özr dilemeğe geleceğini bildiğim için, selâmımı önce gönderdim. O yerdeki senin günâ- hını yazdım. Özrden evvel rahmetimi mukâbilinde yazdım. Onun ile olan bağlılığımız çok kuvvetlidir. Zelle ile kesilmez, buyurdu.

(İşâret): Hak sübhânehü ve teâlâ bu âyet-i kerîmede, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini beş def’a andı [zikr etdi]. (Sana geldiği vaktde), (Îmân getirmek), (günâh işlemek), (Tevbe etmek), (Hâlini islâh etdi). Allahü tebâreke ve teâlâ, hazret-i Ömeri beş nesne ile yâd etdi [zikr etdi]. (Selâmün aley- küm) diyerek selâm etdi. (Sizin Rabbiniz vâcib kıldı), buyura- rak haber verdi. (Kendi nefsi üzerine rahmet etmeği), buyura- rak rahmet etdi. (Cehâlet ile bilmiyerek günâh işledi), diyerek

– 156 –

günâhdan ma’zûr tutdu. (Allah afv edici ve tevbeyi kabûl et- mekle rahmet edicidir), buyurarak afv etdi.

(Nükte): Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir günâh işledi. Özr diledi. Allahü teâlâ, onunla böyle mu’âmele eyledi. Hazret-i Ömerin dostları işitsinler ki, şâd olsunlar. Allahü teâlâ dostlarını Ömere ortak eyleyip, bizim üzerimize selâm söyledi. Ve rahmetine ortak etdi. (Rahmetim herşeyi içine almışdır) bu- yurdu. Meleklerini gönderdi. (Melekleri gönderdik) buyurmuş- dur. Özrünü kabûl etdi. (Allah kullarının tevbesini kabûl eder) buyurmuşdur. Magfiret etdi. (Ey Resûlüm! Nefslerini isrâf eden kullarıma, Allahın rahmetinden ümmîd kesmemelerini söyle!) buyurmuşdur.

5– Diğer bir âyet-i kerîme şudur: Uhud cenginde Ebû Süf- yân henüz müslimân olmamış iken bize dedi ki, (bizim uzzamız var, sizin uzzanız yokdur.) Ömer ibnül Hattâb cevâb verip, bu- yurdu ki, (bizim mevlâmız var, sizin mevlânız yokdur). Allahü teâlâ hazretleri Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kavline muvâfık bu âyet-i kerîmeyi gönderdi. (... Mü’minlerin yardım görmesi ve kâfirlerin kahr olması, Allahü teâlânın mü’minlere velî olması ve yardım etmesidir. Kâfirlerin mevlâsı, onların azâbını men’ eden bir yardımcıları yokdur.) [Muham- med sûresi 11.ci âyet-i kerîme meâli.] Bu âyet-i kerîme, ehl-i Mekkenin îmân getirmiyenlerini korkutucu ve tehdîd edici mâ- hiyyetdedir.

6– Diğer bir âyet-i kerîme şudur. Münâfıklardan Abdüllah bin Ebî Selül hasta oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” iyâdetine [hasta ziyâretine] vardı. İbni Ebî Selül, Habî- bullah hazretlerine dedi ki, ben öldüğüm zemân nemâzımı kıl. Kabrim üzerinde dur. Bana düâ et. Kendi kaftanını kefen et. Sonra İbni Ebî Selül öldü. Resûlullah hazretleri diledi ki, nemâ- zını kılsın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Onun üzerine nemâz mı kılacaksın. Hâlbuki o sana böyle böy- le işler etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: Elini benden kaldır. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” de; gitme, dedi. Habîb-i ekrem yine o cevâbı verdi.

– 157 –

Üçüncü kerre, Server-i âlem buyurdu ki, eğer bilse idim ki, Al- lahü tebâreke ve teâlâ rahmet eder. Yetmiş kerre Allahü teâlâ hazretlerinden ona istigfâr ederdim. Zîrâ ben istigfârda muhay- yer kılındım. Sonra, mubârek gömleğini kefen yapıp, kabre koydu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” der ki, bu hâlde ben hay- retde kaldım. Allahü teâlâ ben kulunun kavline muvâfık şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu: (Münâfıklardan ölen kimselerin nemâzını kılma. Kabri üzerinde durma. Çünki onlar, Allaha ve Resûlüne îmân etmeyip, münâfık olarak öldüler.) [Tevbe sûresi 84.cü âyet-i kerîmesi meâli.] Resûl-i ekrem hazretleri bu âyet-i kerîmeden sonra, hiçbir münâfık üzerine nemâz kılmadı. Kabri üzerine durmadı. Ya’nî, ey benim Resûlüm! Düâ etme ki, eğer düâ etsen, icâbet etmesem, senin şânına noksanlık olur. Eğer icâbet etsem benim hikmetime lâyık olmaz. Kıyâmet gününde ben derim ki, ey benim Resûlüm! Sen şefâ’at eyle, tâ ki, ben ba- ğışlayayım. Eğer şefâ’at etmez isen, senin haşmetine uygun ol- maz. Eğer rahmet etmesem benim keremime naks olur. Sen şe- fâ’at et. Tâ ben bağışlayayım.

7– Diğer bir âyet-i kerîme şudur: Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem”, Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ” hakkında, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ile meşveret etdi. Buyurdu ki, yâ Ömer! Sen hazret-i Âişe hakkında söyle- nenlere ne dersin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Bir dahâ bu sözü dinlemeyiniz. (Bu büyük bir iftirâdır.) Bu sözü söylemek ve kalbine getirmek kimsenin haddi değildir. Hazret-i Âişe pâk ve pâkizedir. Onlar ehl-i îmândır. Allahü teâlâ hazretleri, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kavline uygun bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu: (Onu işitdiğinizde, niçin bize o sözü söylemek yakışmaz! Yâ Rabbî! Seni tenzîh ederiz. Bu Server-i âlemin hanımına atılan büyük bir iftirâdır, demediniz!) [Nûr sûresi 16.cı âyet-i kerîme meâli.]

8– Diğer bir âyet-i kerîme şudur: Allahü tebâreke ve teâlâ Âdem safîyullahın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” zürriyyeti şânında bu âyet-i kerîmeyi irsâl buyurdu: (Biz insanı (Âdemi) muhakkak ki çamurun hulâsasından yaratdık. Sonra,

– 158 –

Âdemin neslini sağlam bir yerde (rahîmde) bir nutfe (az bir su) yapdık. Sonra, o nutfeyi kan pıhtısı hâline getirdik. Ondan son- ra, kan pıhtısını bir parça et yapdık. O et parçasını da kemikler hâline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra, ona başka bir yaratılış (rûh) verdik. Bak ki, şekl verenlerin en güzeli olan Allahın şânı ne kadar yücedir.) [Mü’minûn sûresi oniki, onüç, ondördüncü âyet-i kerîme meâlleri.] Hazret-i Ömer “radıyalla- hü teâlâ anh” bu âyet-i kerîmeyi okudu. Hayretde kaldı. (Kud- reti ve hikmeti sebebi ile Allahü teâlânın şânı büyükdür. Kud- retlilerin en güzelidir) dedi. Hazret-i Ömerin buyurduğu gibi, âyet-i kerîme indi.

Bu zikr etdiğim âyet-i kerîmeleri Kur’ân-ı azîmüşşân tefsîr- lerinden, kudretim yetdiği kadar aldım. Bundan sonra o haber- leri zikr edelim ki, hocalarımızdan ve üstâdlarımızdan işitdik. İnşâallahü teâlâ.

Ellialtıncı Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkın- daki hadîs-i şerîfler.

1– Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyur- du: Kıyâmet günü dîn-i islâm mahşere güzel sûretde ve süslen- miş olarak gelir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bu durumu bilir iken, sorar ki, sen kimsin. İslâm der ki, yâ ilâhel âlemîn! Ben islâmım. Allahü teâlâ buyurur. Bunu Cennete iletin. İslâm der ki, yâ ilâhel âlemîn. Beni azîz tutup, ikrâm eden kimseleri, azîz tutup, ikrâm etmedikçe, bana yardım edenlere yardım et- meyince ve bana yer verenlere, yer vermeyince, ben Cennete gitmem. Allahü teâlâ emr eder ki, var o kimseleri getir ki, seni azîz tutmuşdur. Ve sana nusret etmişdir. O vakt islâm gelip, halkın safları arasında gezer. O sırada Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini görüp, elinden tutup, seslenir (bağırır) ve der ki, İlâhî! Bu o kimsedir ki, beni herkesin sürdüğü zemân, bana kendi yanında yer veren, kabûl eden, azîz tutandır. Halk beni o vakt red etdiler. Bu kimse bana nusret [yardım] etdi. Halk beni kendilerinden uzak etdiler. Bu zât beni azîz etdi. O vakt halk beni zelîl etdiler. Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur: Onu Cen- nete ilet. İslâm der ki, yâ Rabbel âlemîn! Tâ kıyâmete dek, her

– 159 –

kim (hazret-i Ömeri sever) beni sever, onları da Cennete ilet- meyince bunu iletmem. Allahü teâlâ ve tekaddes kabûl buyu- rur. Öyle yap! İslâm mahşerde safların arasında dolanır. Her kim ki, hazret-i Ömeri sever. Onun elini tutup, hazret-i Ömer ile Cennete iletir.

2– Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden rivâyet eder. Buyurdu: Yâ Ömer! Cebrâîl “aleyhissalâtü vesselâm” benim yanıma geldi. Dedim, yâ Cebrâîl! Bana, Ömer bin Hattâbın göklerdeki fazî- letinden haber ver. Dedi ki, yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ömerin göklerdeki fazîletlerinden ve menâkıbın- dan eğer sana haber verirsem, hazret-i Nûh alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâmın ömrünce ki, kavmi yanında bin sene- den elli sene eksikdir, henüz fazîletlerini söylemeğe kâdir ola- mam. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurur: (Korkunuz! Ömerin hışmından ki, o gadablı olunca, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ondan ötürü gadablı olur.)

3– Sa’îd bin Cübeyr, İbni Abbâsdan “radıyallahü teâlâ an- hüm” rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurur ki: Cebrâîl aleyhisselâm benim ya- nıma geldi ve dedi ki: Allahü tebâreke ve teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurdu ki, Ömere benden selâm et! Ona haber ver ki, Onun rızâsı benim hükmümdür. Onun hışmı benim adlim- dir.

4– Gudayf bin Hâris “radıyallahü anh” rivâyet eder. Bir genç, Ebû Zer-i Gıfârînin “radıyallahü anh” yanına geldi. Ebû Zer hazretleri o gence dedi ki, benim için Hak Sübhânehü ve teâlâdan istigfâr et, afv edilmemi iste. O genç dedi ki, yâ Ebâ Zer! Sen hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” sohbetinde bulunmuşsun. Ben senin nasıl afv olunmanı is- terim. Ebû Zer; “olsun, iste” dedi. Genç dedi, bana haber ver ki, ben de ne hayrlı işâret gördün ki, benim düâmı ve istigfârı- mı istersin. Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki; Bundan dolayı ki, sen hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” önünden geçiyordun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu iyi gençdir, bu- yurdu. Ben ki, Ebû Zer’im. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi

– 160 –

ve sellem” hazretlerinden işitdim ki, buyurdu: (Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömerin dili üzerine koymuşdur.)

5– Ya’lâ bin Ziyâd rivâyeti ile, hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Bir vakt hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Ebû Zer hazretlerinin elini tutup, sıkdı. Ebû Zer, elimi bırak, incitdin, yâ islâmın kilidi, dedi. Hazret-i Ömer, yâ Ebâ Zer, bu söylediğin nasıl bir sözdür. Ebû Zer dedi ki: Yâ Emîr-el mü’minîn, aklında mıdır (hâtırlar mısın), falan vakt, falan günde ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Eğer aranızda yayılacak fitnelerden kor- kuyor iseniz, Ömerin bereketi ile onlar size erişmez. Yâ Ömer, sen islâmın kilidisin.

6– Hazret-i Enes “radıyallahü teâlâ anh” haber verdi. Resû- lullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Ömerin yü- züne bakıp, güldü ve buyurdu. Yâ Hattâb oğlu! Bilir misin ni- çin tebessüm etdim. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, Allahü teâlâ ve Resûlü bilir, dedi. Se’âdetle buyurdu: (Ondan dolayı güldüm ki, Allahü teâlâ, Arefe gecesi Arafatda bulu- nanlara inâyet nazarı ile nazar etdi. Sana husûsî olarak nazar etdi.)

7– Âişe-i Sıddîka “radıyallahü teâlâ anhâ ve ebîhâ” hazret- lerinin rivâyeti ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” buyurdu ki: (Meclislerinizi Ömer bin Hattâbı anarak zî- netlendiriniz!)

8– Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bu- yurdu. Sâlihler zikr olunduğu zemân, siz Ömerin zikri ile olun. Zîrâ biz ki, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” es- hâbıyız. Hepimiz sekîne ve ârâmın Ömerin dili üzerine olduğu- na, ittifâk etmişiz.

9– Mubârek bin Fudâle, Hasen “radıyallahü teâlâ anh” haz- retlerinden rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (İnsan oğlundan başkası, kendisi gibi bin kimseden dahâ kıymetli olamaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise bin mislinden dahâ hayrlıdır.)

10– Huzeyfetebni Yemândan “radıyallahü anh” rivâyet edil-

mişdir. İslâm, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemânın- da makbûl kimseye benzer idi ki, yakınlığı artardı. Ömerden “radıyallahü anh” sonra islâm, arkasını dönmüş kimseye ben- zerdi. Uzaklığı artardı.

11– Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri- nin rivâyeti ile gelmişdir. Dedi ki: Üç kimsenin firâseti gâyet iyi oldu. a) Mısr azîzinin firâseti. Hazret-i Yûsüf aleyhisselâm hak- kında firâset edip, kendi zevcesine dedi ki, bunu mükerrem tut. Olur ki, ondan bize menfâ’at erişir. b) Şuayb aleyhisselâm haz- retlerinin kerîmesinin firâseti ki, hazret-i Mûsâ aleyhisselâm da’vete gelmişdi. Babasına dedi ki, yâ baba. Onu ücret ile tut. Kavî ve emîndir. c) Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin firâseti ki, kendinden sonra, hilâfeti hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine verdi ki, on- da adâlet fehm etdi. Bir gün hazret-i Alî bin Ebî Tâlib “radıyal- lahü teâlâ anh” dışarı çıkdı. Üzerinde çok güzel bir elbise var- dı. Bu elbiseyi bana kardeşim, dostum, sâdıkım ve safiyyim Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” giydirdi, buyurdu.

12– Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmiş- dir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu- yurdu: (Eğer benden sonra Allahü teâlâ Peygamber gönderse idi, Ömeri gönderirdi. Allahü tebâreke ve teâlâ iki melek ile ona kuvvet vermişdir. Bunlar ona kuvvet verir. Ondan bir hatâ meydâna gelecek olsa, ondan döndürürler. Doğrusunu yapdı- rırlar.)

13– Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” rivâyet et- mişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (İnsanlar birşey söyledi. Ömer de o husûsda bir şey söyledi. Ömerin kavline muvâfık olarak Kur’ân-ı azîmüşşân nâzil oldu.)

14– Ubeyy bin Kâ’b “radıyallahü teâlâ anh” rivâyeti ile gel- mişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Benden sonra, Allahü teâlânın müsâfeha etdiği, ya’nî yakın olduğu kimse, Hattâb oğludur. O kimse, Hak süb- hânehü ve teâlânın kudreti ile elini tutduğu, feryâdına erişdiği, selâm verdiği, Cennetine koyduğu kimsedir. O Ömer bin Hat-

tâbdır. Bu makâmda yakınlık mekân ile olmaz. O yakınlığı Al- lahü teâlâ ve ben bilirim. Ona bir kerâmet ve bir ni’met verir ki, başkalarına bu mertebe ve yükseklik olmaz.)

15– Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri; (Şeytân Ömeri gördüğü vakt, Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” heybetinden yüzü üzerine düşerdi) buyurdu.

16– Fadl bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet et- mişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ömer bin Hattâb benimledir. Ben Ömer bin Hat- tâb ileyim. Benim vefâtımdan sonra, Hak sübhânehü ve teâlâ Ömer iledir. Her nerede olursa olsun, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin hıfz ve emânında olur.)

17– Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ömerin müslimân olduğu gün, Cebrâîl aleyhisselâm benim üzerime nâzil oldu. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” müslimân oldu diye meleklerin birbirine müjde verip, şâd ol- duklarını, bana haber verdi.)

18– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Yâ Ömer ibnül Hattâb! Sen benim ümmetim üzerine berekâtsın. Allahü tebâreke ve teâlâ senin şânında göndermişdir. Nâfile ibâdetlerden, zikr ve Kur’ân-ı kerîm okumağı gündüz kaçırdık- larını gece, gece kaçırdıklarını gündüz kazâ et.)

Elliyedinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hakkın- da çeşidli kitâblarda bildirilen haberleri açıklamakdadır. A’meş, Süfyândan ve Abdüllahdan “radıyallahü teâlâ anhüm” rivâyet etmişdir. Dediler ki, vallahi Ömerin amelini terâzînin bir kefesine koysalar, diğer insanların amellerini de terâzînin diğer kefesine koysalar, Ömerin amelinin ağır geleceğini zan ederiz. Hakîm ârif Zeynüddîn Alî bin Tâhir kendi tasnîf etdiği kitâbda demişdir ki: Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri buyurdu ki, münâfık o kimsedir ki, dünyâ onun ümî- di olur. Hatâ ve günâh onun ameli olur. Çok yemîn onun san’atı olur. Âhıret işlerinde câhil, dünyâ işlerinde zekî olur.

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şefkatı ve rah- meti, mahlûkât üzerine o mertebede idi ki, Ebûlleys-i Semer- kandî (Tenbîh-ül gâfilîn)de yazmışdır: Ömer bin Hattâb “radı- yallahü teâlâ anh” bir yaşlı zimmî gördü ki, kapılarda gezip, ka- pılarda dilenir. Ömer hazretleri buyurdu ki, ey pîr! Benim sana insâf etmemi istiyorlar. Gençlik vaktinde senden cizye aldım. Lâyık olan odur ki, bugün seni afv etmeliyim. Afv edip, her gün kendinin ve ıyâlinin [çoluk-çocuğunun] yiyeceğini beyt-ül-mâl- dan versinler, buyurdu.

Ellisekizinci Menâkıb: Bir gün emîr-ül mü’minîn Alîyül- mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh”, oturmuş, sohbet ediyordu. Söz arasında bir kimse, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretle- rini medh etmeğe başladı. Hazret-i Alî buyurdu ki, hangi Ömer? Allahü tebâreke ve teâlâ Enbiyâ aleyhissalâtü vesse- lâmdan sonra, Ömere benzer kul halk etmemiş ve hiçbir baba- nın ve ananın Ömer gibi oğlu olmamışdır. O Ömerdir ki, âlim- dir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin dîninin sınırlarını bi- lir. Allahü teâlâ islâmı azîz etdi, onunla adâlet etdi. Böylece kendisi emîn oldu. İslâmiyyeti bilen fakîhdir. Kendisinden son- ra gelen halîfeleri zor duruma düşürdü. Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, islâm dîninde güzel âdetler bı- rakdı. İslâmda ilk kâdî ta’yîn etdi. Şüreyhi kâdî ta’yîn etdi. Pos- tayı ilk kuran odur. Beyt-ül-mâl binâsı yapdırdı. Zekât ve baş- ka malları buraya koyardı. Zindanı ilk binâ eden odur. Hudû- dullahı icrâ etmek için, cellâdı o ta’yîn etdi. Mescid ve câmi’le- ri şehrlerde o tertîb etdi. Serhadları [sınırları] o vaz’ etdi. Mü- ezzin ve gayrîleri gibi tatavvu’ [hayrlı] iş işliyenlere ücret verir- di. Îrân toprağı üzerine harâcı o ta’yîn etdi. Cemâ’at ile, Rame- zân ayında terâvîh nemâzını âşikâre kıldı. Resûlullah terâvîh nemâzı kılardı, fekat âşikâr etmezdi. Allahü teâlânın terâvîh nemâzını ümmeti üzerine farz edeceğinden ve onların meşak- kat çekeceğinden çekinirdi. Hazret-i Ömerde “radıyallahü teâ- lâ anh” bu mertebe yükseklik var idi ki, adâletin, heybetin, si- yâsetin, gayretinin sesi ufuklara yayılmış iken, bir zerre kibr ve ucb kendi nefsinde yokdu. Kendini cümleden aşağı görürdü. Kendi eli ile yapdığı işleri kimse gücü yetip, yapamadı. Kesb ederdi [çalışır idi]. Der idi ki, ey müslimânlar, kesb edin [çalı-

şın], başkaları üzerine yük olmayın. Pazarda, çoluk-çocuğumun nafakasını te’mîn etmek için çalışırken öldüğüm yer, bana en sevimli yerdir. Elinizi kesbden kaldırıp da [çalışmayı bırakıp da] Allahü teâlâ rızkımı verir demeyiniz. Allahü teâlâ gökden altın ve gümüş göndermez. Âdet-i kerîmesini değişdirmez. Cümle mubâhları gözler önüne sermişdir. Vera’ ve takvâsı o mertebede idi ki, sadaka südünden bir içim hazret-i Ömere süt verdiler. İçdi. Sonra anladı ki, buna lâyık değil idi. Parmağını boğazına sokdu. O südü kay etdi. O kadar zorluk ve mihnet çekdi ki, mubârek rûhu bedeninden ayrılıyor diye korkdular. Sonra, yâ Rabbî damarlarımda kalıp da çıkaramadıklarımdan sana sığınırım, buyurdu.

(Kimyâ-i se’âdet)de, hüccet-ül islâm imâm-ı Muhammed Gazâlî “rahimehullahü teâlâ” nakl buyurmuşlar: Bir vakt, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin harem-i şerîflerine, ganîmetden misk getirmişlerdi. Kendi ehline [hanımına] buyur- du ki, bu miski satıp, dervişlere sarf edelim. Bir gün se’âdethâ- nesine girdi. Hâtununun sandığından misk kokusu duydu. Bu- yurdu ki, bu ne kokusudur. Hâtunu dedi ki, miski satarken eli- me kokusu sindi. Sandığa dokundum. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o sandığı alıp toprağa o kadar sürdü ki, aslâ kokusu kal- madı. Sonra hanımına verdi. Bu kadara müsâmaha gösterilebi- lirdi. Lâkin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bundan murâdı şu idi ki, küçük zararlara göz yumarak, büyük zarara yakalanmayalar. Veyâ harâm korkusundan bir halâli terk etmiş olup, müttekîler sevâbını bulmak için yapılmış olur. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâ- bının 607.ci sahîfesine bakınız!]

Ellidokuzuncu Menâkıb: Tefsîrde gelmişdir. Hazret-i Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” minber üzerinde buyurdu ki, hanımların mehrinde ifrât etmeyiniz [ya’nî fazla mehr ta’yîn etmeyiniz]! Eğer bu dünyâda ikrâm olsa idi veyâ Allahü tebâ- reke ve teâlâ katında harâmdan sakınmak olsa idi, ona uyacak kimse, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri olurdu. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hiçbir hâtununa ve kerîmelerinden birine oniki buçuk vakıyye gümüşden ziyâde mehr kesmedi ki, her vakıyyesi kırk dirhem-

dir. Temâmı beşyüz dirhem olur. Bu sözü söyledikleri vakt, söz sâhibi olan bir hâtun, ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Allahü teâlâ bize kırba dolusu mehr verir. [Kırba: Saka tulumu demekdir.] Meâl-i şerîfi, (Sizden biriniz, hanımını fuhşdan başka bir sebeb- le boşayıp, başka bir hanım aldığında, önceki hanıma mehr ola- rak verdiği çok fazla mikdârdaki malı geri almasın) olan Nisâ sûresi 19.cu âyet-i kerîmesinde, kadınlara çok ihsân, çok mal verileceği beyân buyurulmakdadır. Hâlbuki Hattâb oğlu geri almak ister; dedi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dinde ve emâ- nında büyüklüğünden ve insâfından, bu sözü işitdi. Anladı ki, o kadının söylediği söz, doğrudur. Hak sözü kabûl edip ve insâf edip, buyurdu ki, (Bütün insanlar Ömerden iyi bilir. Bu kadın doğru söyledi. Ömer hatâ etdi.)

Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gün buyurdu ki, ey kadın- lar, başınızı kaldırın. Kendi hâllerinize bakın. Hakîkatde yol âşikâre oldu. [gidilecek yol bellidir.] Zinhâr halk üzerine yük olmayınız. Ya’nî kesb ediniz. Kimseye muhtâc olmayınız. [Dî- nimize uygun şeklde kesb ediniz.] Yine Ömer “radıyallahü teâ- lâ anh” buyurdu ki, her kim ki, dinde fakîh değildir, bizim pa- zarımızda alış-veriş etmesin. Çünki, fâize düşüp, sıkıntı çeker. [Ya’nî, alış-veriş ilmini bilmiyen, alış-veriş yapmasın!]

Altmışıncı Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri halîfe oldukları vakt, Hâlid bin Velîd “radıyallahü teâlâ anh” serasker, ya’nî başkomutan idi. Onu azl edip, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini onun yerine serasker ta’yîn etdi. Bir zemân sonra, Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, Kûfede bir serây binâ etmek arzû etdi. Serây yapacağı yerin bir tarafı bir mecûsînin evine bitişik idi. Sa’d “radıyallahü teâlâ anh”, mecûsîyi çağırıp, dedi ki, o evi bana sat. Sa’d çok para verdiği hâlde, mecûsî satmadı. Hâzır olanlar, dediler ki, bu mecûsiye bu kadar ricâ etmeğe ne lüzûm vardır. Sen o evi al ve behâsını da ver. Mecûsî de bunu işitip, korkdu ki, Sa’d böyle yapacak. Evine varıp, hanımına dedi ki, ne tedbîr alalım. Hanımı dedi ki, onların bir emîrleri var ki, ona emîr-ül mü’minîn Ömer derler. Kalk onun yanına varıp, Sa’dı şikâyet et. O emr buyurur, Sa’d elini senden çeker. Mecûsî de

kalkıp, Medîne-i Münevvereye vardı. Sordu ki, Emîr-ül mü’mi- nîn serâyı nerededir. Dediler serâyı yokdur. Kendisi dışarıya, sahrâya çıkmışdır. O mecûsî sâir emîrler gibi şehr hâricine av- lanmaya gitmişdir zan etdi. Şehr hâricine çıkıp, etrâfı gözetip, hangi tarafından haşmetle ve hizmetkârları ile gelecek diye bakdı. Hiçbir tarafdan bir toz eseri dahî kalkıp görülmedi. Haz- ret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ise, kamçısını başının altına koyup, toprak üzerinde uyumuş idi. O mecûsî onu gördü. Lâkin onun Emîr-ül mü’minîn olduğunu bilmiyordu. Uyandırdı ve de- di ki, Emîr-ül mü’minîn hangi tarafa gitmişdir. Hazret-i Ömer buyurdu: Onu niçin soruyorsun [ne yapacaksın] ve ne istersin. Mecûsî dedi ki, Sa’ddan ona şikâyete geldim. O evimi kasden ve cebren elimden almak ister. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâ- lâ anh” oradan kalkıp, se’âdethânelerine geldiler. Hizmetciye buyurdular ki, bir parça kâğıd getir, Sa’da bir nâme yazacağım. Hizmetçi aradı, kâğıd bulamadı. Buyurdular ki, bir parça deri de olursa, getir. Hizmetçi bulamadı. Buyurdular, bir parça ke- mik, getir. Bir koyun küreği bulup, getirdi. Üzerine (Bismillâ- hirrahmânirrahîm. Yâ Sa’d! Bu nâme sana erişdiği zemân has- mını hoşnûd et. Veyâ kalkıp huzûruma gel!) diye yazdı. O kü- rek kemiğini mecûsîye verdi. Mecûsî onu alıp, evine geldi. Ha- nımı dedi ki, ne yapdın. Dedi ki, hayret ki, bu uzun yolu gitdim. Bu kadar meşakkat ile; elime yazılmış bir parça kemik verdiler. Hanımı dedi ki, mâdem ki getirdin, Sa’da onu götür arz et. Ba- kalım ne söyler. Mecûsî de kalkıp, Sa’dın serâyı kapısına gitdi. Sa’d hazretleri nemâzını kılıp, serây kapısında oturmuşdu. Halk, karşısına saf bağlayıp oturmuşlar idi. Mecûsî kürek kemi- ğini Sa’dın karşısında tutup, durdu. Sa’dın gözü onu gördükde, Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yazısı olduğunu anlayıp, çehresi değişdi. Dedi ki, her ne ister isen bana söyle. Beni Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâ- lâ anh” hazretlerinin huzûruna çıkarma ki, ben Ömerin siyâse- tine tâkat getiremem. Hemen o mecûsî, aklı başından gidip, düşdü. Bir zemân sonra ayıldı. Dedi ki, yâ Sa’d! Bana islâmı arz eyle, deyip, müslimân oldu. Evini ona, hüsn-i rızâsı ile bağışla- dı. O mecûsîye dediler ki, ne sebeble müslimân oldun. Dedi, bunların emîrlerini gördüm. Bir köhne hırka örtünmüş. Ve aya-

ğında iç donu yok. Kamçısını başı altına koyup, toprak üzerin- de uyumuş, derviş sûretinde. O şeklde ki, onu gördüm. O kadar siyâset ve heybet ki, halkın gönüllerinde yerleşmiş olduğunu gördüm. Kendi kendime dedim ki, bu dinde böyle bir emîr ol- sun, bu din mutlaka hak dindir. Anlamalıdır ki, adâlet ne mu- bârek nesnedir.

Altmışbirinci Menâkıb: Bir gün Ömer “radıyallahü anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ar- kasında nemâz kılıyordu. Resûl aleyhisselâm sûre-i Vennaziat okuyordu. Meâl-i şerîfi (Fir’avn kavmine, ben sizin ulu tanrını- zım dedi) olan âyet-i kerîmeyi okuduğunda, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin gayret damarı harekete gelip, mubârek bedeninde tüyleri elbisesinden dışarı çıkıp, (Eğer ben orada hâ- zır olaydım, boynunu vururdum) dedi. Nemâz edâ edildikden sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri bu- yurdu ki, (Yâ Ömer, nemâzda konuşdun. Nemâzını kazâ et). Hemen Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın emrini eriş- dirip, buyurdu ki, (Yâ Muhammed! Ömere nemâzı kazâ et di- ye söyleme! Biz o nemâzı kabûl etdik. O nemâzı cümle ümme- tin nemâzına berâber etdik ki, biz çok gayretli, sevdiğini kayırı- cı kimseleri severiz.)

Altmışikinci Menâkıb: Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir bayram günü, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine geldi. Mescide vardılar. Sonra yola çıkdılar. Medîne-i Münevverenin çocukları Server-i kâinâta yapışıp, bayramlık istediler. Hazret-i Habîbullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, yâ Ömer! Beni bun- lardan satın al [kurtar]. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretle- ri de gidip, bir parça et ve bir mikdâr hurma ve meyve getirip, çocuklara verdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, yâ Ömer! Sen beni Mâlik bin Za’rin, Yûsüf aleyhis- selâmı aldığından dahâ ucuza aldın. Mâlik, Yûsüfu birkaç dir- heme aldı. Sen beni meyveye ve ete aldın. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Yâ Resûlallah! Her ne kadar Yûsüf aley- hisselâmdan ucuz aldım ise de, ondan güzel ve şirinsin. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir merd idi ki, onun gölgesinden

– 168 –

iblîs kaçardı. Mısrdaki Nil nehri kurumuş iken, onun mektûbu ile akdı. Onun kamçısı ile zelzele durdu. Heybetinden ve onun sesini Medîne-i Münevverede hutbe okurken, Irâkdan işitdiler. Allahü tebâreke ve teâlâ onun rey’ine uygun âyet-i kerîme gönderdi. Rıdvân [Cennet meleği] onun evine odun iletdi. Mi- kâîl aleyhisselâm onun kokusunu alırdı. İslâm onunla kuvvet- lendi. Müslimân olduğu gün, Allahü teâlâ indinde makbûl ol- duğu için, Cebrâîl aleyhisselâm onunla oturmuş idi. Aslan onun yasdığının bekçiliğini yapardı. Onun yükünü çekmekden yer ve gök âciz kalırdı.

Altmışüçüncü Menâkıb: Bir gün Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” hazretleri, se’âdetle otururlardı. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri meclis-i şerîfinde hâ- zır oldu. Hazret-i Server-i âlem buyurdu ki, (Yâ Ömer, bana ilâhî emr gelmişdir ki, adâlet nûrunu, Ömer bin Hattâba ver. Şimdi sana verdim. Cihânda adâlet etmek senin nasîbindir.) Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bu dünyâdan göç etmek vakti yaklaşdı. Bir vasıyyetnâme yazdı. Halîfe olacak şahsın nâmını yazdı. Yerini açık koydu ki, kimse incinmesin. Abbâs bin Abdülmuttalib “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri işitdi ki, halîfenin adının yeri açık kalmışdır. Ebû Bekrden sonra ihtilâf vâki’ olur diye, varıp, vasıyyetnâmeyi is- tedi. Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” ismini o açık yere yazdı. Sonra Sıddîk-ı ekberin aklı başına geldi. Abbâs hazretlerine dedi ki: Vasıyyetnâmeyi getir. O da getirdi. Aldı, bakdı. Buyur- du ki, o açık yeri göreyim. Abbâs “radıyallahü anh” buyurdu ki: Ben küstâhlık etdim; yâ halîfe-i Resûlallah! Ömer adını açık yere yazdım. Sıddîk hazretleri şâd olup, buyurdu ki, Elhamdü- lillah, benim de murâdım, bu idi. Eshâbdan ba’zıları gelip, de- diler ki, niçin böyle etdin. Ömer bin Hattâb sert tabî’atlı kim- sedir. Allahü tebâreke ve teâlâ huzûrunda, Ömeri müslimânlar üzerine getirdiğinden dolayı, ne huccet getirirsin. Sıddîk “radı- yallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Beni kaldırın, oturtun. Oturup, buyurdu ki, eğer Hak Sübhânehü ve teâlâ, benden niçin Öme- ri halîfe etdin diye süâl buyurursa, ben cevâb veririm ki, yâ ilâ- helâlemîn. O gün yeryüzünde, Ömerden âdil kimse bulama- dım. O sebebden Ömeri halîfe ta’yîn etdim. Sonra Ömer “ra-

– 169 –

dıyallahü teâlâ anh” hilâfet makâmına oturdu. Etrâfdan insan- lar gelip, sorarlardı emîr kimdir diye. Kurt koyun ile berâber su içip, dolaşır, hiç ziyân etmez. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o kadar âdil davrandı, adâlet gösterdi ki, müslimânlar maksadla- rına kavuşdular. Dul kadınlara suyu kendi çekerdi. Ve unu kendi satın alırdı ve kendi götürürdü. Hammallara yardım ederdi. Der idi ki, bir mikdâr yol ben götüreyim ve bir mikdâr sen götür. Köle ve câriye su çekmekden veyâ un öğütmekden âciz kalmış ise, yardım ederdi. Geceleri Abdürrahmân bin Avf ile berâber şehri dolaşıp, bekçilik ederdi. “Radıyallahü teâlâ anhümâ”.

Altmışdördüncü Menâkıb: Abdürrahmân bin Avf “radıyal- lahü teâlâ anh” der ki, ben hazret-i Ömerden acâiblikler gör- düm. Dediler, ne gördün. Buyurdu ki, hayâtda olsa, ben söyle- meğe kâdir olmazdım. Birisi odur ki, her gece ikimiz şehri do- lanırdık. Bir mahalle varırdık. Ömer bana der idi ki, sen bura- da dur. Ben de muhâlefete kâdir olamayıp, dururdum. Varıp, bir zemândan sonra, gelirdi. Süâl etmeğe de cür’et edemezdim. Vefâtlarından sonra bir gece o mahalleye varıp, bir ev içine gir- dim. Bir ihtiyâr kadın gördüm. Kendi kendine acabâ ne oldu ki, Ömer bu gece gelmedi, diyordu. Ben dedim, ey hâtun! Ömer dünyâdan göçdü. Kadın bunu işitince, bir âh çekip, ba- yıldı. Sonra aklı geri geldi. Dedi ki; ey Allahım! Bana yardım- da bulunan Ömeri afv et. Ona dedim ki, ne yardım ederdi. Gündüz vakti üzerimi kirletirdim. Onu dışarı atardı. Kirlenmiş elbisemi yıkardı. Beni temizlerdi. Bana yiyecekden ne nesne gerek ise, getirirdi. Dedim, ey hâtun! Ben de Ömerin yâriyim. Eğer o gitdi ise ben sağım. Ben Ömerin yapdığı işleri yapayım. Beni çağırıp, dedi ki, Ömerin yerini kim tutabilir. Eğer Öme- rin yâri isen, bana düâ eyle, yardım et. Hemen başını yukarı tu- tup, dedi ki, yâ ilâhel âlemîn! Ben o hastalığı Ömerin yardımı ile çekerdim. Ömer gitdi. Benim rûhumu kabz eyle ki, ben Ömersiz ömr istemem. Bunu dedi, o sâat düâsı makbûl olup, dünyâdan göç etdi. Ben ağladım. Techîz ve tekfînini yapıp, defn eyledim.

Altmışbeşinci Menâkıb: Yine Abdürrahmân bin Avf “radı-

– 170 –

yallahü teâlâ anh” buyurdu. Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş. Ben dedim ki, ey emîr-el mü’minîn, yorul- muşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim. Buyurdu ki, eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür. Dedim, senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yolu üzeri- ne yürüyorsun. Buyurdu ki, ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım. [Ya’nî zararsız olarak kurtulur isem, Resûlullahın dostu olurum.] Dünyâdan göç etmezden evvel böyle buyururlar idi.

Oğulları Abdüllah “radıyallahü teâlâ anhümâ” babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rü’yâda görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki, ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar. Orada Abdüllah hazretleri buyurdu. Dün gece ba- bamı rü’yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerine babamı rü’yâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş. Dedim, ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi. Dedi, ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye ka- dar muhâsebede idim. Dedim. Ey baba, nasıl muhâsebe [hesâb] olundun. Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalma- mışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hi- tâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi’ et- din. Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun. Dedi ki, ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu be- nim kefenim arasına koy. O mektûb şu idi. Bir gün Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi. Buraya ge- lin. Onlar dediler, biz selâm verdik. Babam dedi, işitmedim. Ba- bam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalk-

– 171 –

dılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hiz- metkâra buyurdu ki, iki kaftan getir. Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki, bizden râzı olun ki, bilme- dik, kusûr etdik. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ”, babalarının huzûrlarına vardılar. Dediler ki, Emîr-ül mü’minîn Ömer bize hil’at verdi [elbise verdi]. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” çok memnûn oldu.

Nükte: Her kim babalarının gönlünü almak isterse, evlâdına iyilik eyleye ki, babalarının gönlünün meyvesi, evlâddır. Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, geri Emîr-ül mü’minînin huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim. Resû- lullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, islâmın nûrudur. Dün- yâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.) Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” geldiler, haber verdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, siz ikiniz de onu babanız- dan işitdiniz mi? Dediler, evet. Hazret-i Ömer oğluna dedi ki, yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin “radıyallahü teâlâ anhümâ” babaları Alîden “radıyallahü anh” işitdikleri ve onun Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz. Üçünün de şehâdetlerini yazdılar. Sonra, oğluna: Ey Ab- düllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzeri- ne koy ki, zarûret mahallinde [zor durumda kalınca] imdâdıma yetişsin, buyurdu.

Altmışaltıncı Menâkıb: Bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Medîne-i münevverede gidiyordu. Bir ihtiyâr kadın yol kenârında durmuş idi. Bir başka kadın ona dedi ki, içeri gir, emîr-ül mü’minîn Ömer gidiyor. Acûze (ihtiyâr) kadın, başını dışarı çıkarıp dedi ki, kimdir, emîr-ül mü’minîn. Bir merd idi ki, ona dün Ömer derler idi. Bu gün emîr-ül mü’minîn mi oldu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri o sözü işitdi. Geri dön- dü, dedi ki, Ömeri Ömere gösteren o kadın kimdir. Ömerin kendini tanımasına, anlamasına sebeb oldu. Ondan sonra her- gün o acûzenin [ihtiyâr kadının] kapısına gelirdi ve derdi ki, atı-

lacak çöpün var ise atayım, hizmetin var ise göreyim. Destin boş ise ver, su getireyim. Zîrâ Ömeri senden gayri kimse tanı- madı.

Altmışyedinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece Medîne-i münevverede geziyordu. Bir kadın evi içinde kı- zına dedi ki, kızım bir mikdâr su getir, südün içine kat. Kızı de- di ki, Emîr-ül mü’minîn nidâ etdirmedi mi bugünden sonra, sü- de su katmayınız. Kadın dedi ki, O şimdi burada değildir. Kız dedi, Ömer burada değil ise, Rabbi buradadır, O görüyor. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onun sözünü işitdi. Evi nişân etdi. Geldi, oğluna dedi ki, senin için bir kız buldum. Onu sana alayım. Ertesi gün o kadının kapısına geldi. Dedi ki, kızını benim oğluma ver. Kadın dedi ki, bende o cür’et yokdur ki, bu- nu kalbimden geçireyim. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyur- du: Ben o kızdan işitdim söylediği o sözü ki, hoşuma gitdi. O kı- zı kendi oğlu Âsım hazretlerine aldı. Abdül’azîz o kızın evlâdın- dan oldu. Abdül’azîzden emîr-ül mü’minîn Ömer bin Ab- dül’azîz hazretleri vücûda geldi. Onun hilâfeti zemânında kurt koyun ile gezerdi.

Altmışsekizinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece şehri gezerken bir evden çeşidli sesler işitdi. Ömer hazret- leri dama çıkdı. Damdan o eve girdi. Gördü ki, bir kişi bir ka- dın ile oturmuş. Orta yerde de şerâb var. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dedi: Niçin Allahü teâlâ hazretlerinin em- rini tutmazsın. Bu kadar günâhın cezâsını çekmiyeceğini mi zan ediyorsunuz! O kişi çok korkup, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Hiç acele etme ki, ben bir günâh işledim ise, sen dört günâh iş- ledin. Birincisi, Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, (Evlere kapılarından giriniz.) Sen damdan girdin. İkincisi, Allahü teâlâ buyurdu ki, (Evlerinizden gayrî evlere izn alıp, ehli üzerine se- lâm vermeyince girmeyiniz.) Sen fermân dinlemeden girdin. Üçüncü; Allahü teâlâ buyurur: (Tecessüs etmeyiniz.) Sen teces- süs etdin. Dördüncü; Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur, (Sû-i zân etmekden sakınınız.) Sen sû-i zan etdin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitdi. Mubârek gönlüne çok te’sîr etdi. Pişmân oldu. Onun keffâretine bir köle âzâd etdi. Ömer “radıyallahü

teâlâ anh” hazretlerinin adâleti ve siyâseti bereketi ile, o kişi de tevbe edip, iyiler zümresinden oldu.

Altmışdokuzuncu Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bir gün, mescidde mubârek başını koyup, tam yata- cakdı. Tam o sırada bir kara köle, seslenip, dedi: Kalk, yâ Emîr-el mü’minîn. Önce bana insâf eyle. Rabbil âlemîn kıyâ- met günü benim hakkımı senden alır. Hazret-i Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” acele kalkıp, onun sözü gönlüne fazla te’sîr et- di. Buyurdu ki: Ne iş yaparsın. Yardım edeyim. O köle dedi ki, ben düşkün bir kişiyim. Elbisemi yıkayasın ve temizleyesin. Mübtelâlara (düşkünlere), dervişlere, hastalara yardım etmek senin üzerine vâcibdir. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Evet, Hak senin elindedir. Ne buyurur isen öylece yapacağım. O kendi esvâblarını çıkardı ve dedi; yâ Emîr-el mü’minîn! Sen esvâbını bana ver; giyineyim ki, çıplaklığa sabr edemem. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri esvâbını çıkarıp, ona verdi. Kendi beline bir peştemâl bağladı. Kölenin elbisesini yıkadı. Ondan özrler diledi. Ona taltîf gösterdi. Yumuşak sözler ile ha- lâllik diledi. Köle dedi, yâ Emîr-el mü’minîn, eğer sana acıma- sam, halâl etmezdim. Sen bilirsin ki, kıyâmet gününde, şark- dan-garba müslimânların çıplakları ve açları ve za’îfleri ve fa- kîrleri ve mübtelâları haklarından seni süâl ederler. Allahü teâ- lâ hazretleri bunlar haklarından sana süâl eder, sen ne cevâb verirsin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çok ağladı. Yine köle- den özrler diledi. Gönlünü hoş etdi. Kendi elbisesini ona bağış- ladı. Ağlıyarak geri döndü. “Radıyallahü teâlâ anh”.

Yetmişinci Menâkıb: Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazret- lerinin zemânında bir kervân, bir gece vaktinde Medîne-i mü- nevvereye geldi. Kervândakilerin hepsi kâfir idiler. Konakla- dıkları gibi hepsi uyudular. Zîrâ yorulmuşlardı. Develerini ve yüklerini himâyesiz koydular. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu hâlde onları uyumuş gördü. Düşündü ki, sakın olmıya ki, bun- ların mallarını çalarlar, ben mes’ûl olurum. Bu endîşe ile Ab- dürrahmân bin Avfın “radıyallahü teâlâ anh” yanına vardı. Ab- dürrahmân bin Avf sordu, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu vaktde ne işe geldiniz. Buyurdu ki, yâ Abdürrahmân! Bir kervâna uğra-

dım. Konmuşlar ve hepsi uyumuşlar. Korkdum ki, onların mal- ları çalınır. Bana muvâfakat et, varalım, onları bekleyelim. İki- si, varıp, hıfz edip, beklediler. Sabâh vakti oldu. Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” (Es-salât, es-salât), deyip, seslendi. Uyandılar. Emîr-ül mü’minîn dönüp, se’âdethânelerine geldi. Kervân hal- kından bir kimse, Emîr-ül mü’minînin, arkasından gitdi. Bu kimdir ki, bunları sabâha kadar bekledi. Onu başkalarından sü- âl etdi. Dediler, o emîr-ül mü’minîn Ömer hazretleridir. Yeryü- zündeki insanların en iyisidir. O kişi de varıp, kervân halkına haber verdi ki, emîr-ül mü’minîn Ömer kendisi gelip, biz uyur- ken bizi beklemiş. Dediler, onun kâfirlere bu derece (mertebe) şefkat ve merhameti olduğuna göre, müslimânlara ne derecede merhametlidir. Biz anladık ki, onun dîni hak dindir. Hepsi kal- kıp, Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, huzûr-ı şerîflerine varıp, te- mâmı müslimân oldular.

Yetmişbirinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyalla- hü teâlâ anh” Selmân-ı Fârisîyi “radıyallahü teâlâ anh” Fârîs vi- lâyetine vâlî ta’yîn etdi. Ebû Mûsel eş’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini hâkim ta’yîn etdi. Herbirine beyt-ül mâldan iki dank ta’yîn buyurdu. [Bir dank, yarım gram gümüşdür.] Bu- yurdular ki, beyt-ül-mâldan bir mescid binâ ediniz. Selmân var- dı. Emîrlik işleri ile uğraşmağa ve mescid binâ etmeğe başladı. Ebû Mûsel eş’arî başka bir yerde oturup, müslimânlar arasında hükm etmeğe başladı. Selmân kendi ücretinden iki dank aldı. Bir dankı ile Şâmî kilim aldı. Zîrâ illeti [hastalığı] vardı. Şâm ya- pısı o kilim hastalığa fâideli idi. Bir danka iki arpa ekmeği aldı. Yemekden sonra, kendi kilimini döşeyip, üzerinde bir mikdâr uyudu. Ebû Mûsel eş’arî, Emîr-ül mü’minîn katına mektûb yaz- dı. Yâ Emîr-el mü’minîn! Selmân, Resûlullahın “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” yaşayışını ve Eshâb-ı güzînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hâllerini bırakıp, çeşidli nefîs yemekler ile meşgûl olur ve yumuşak eşyâ üzerinde uyur. Müslimânların işleri ile meşgûl olmaz. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o mektû- bu okudu. Bir kimse gönderip, Selmânı azl etdi. Geri yanına ça- ğırdı. Selmân Medîne-i münevvereye geldi. Ehâli karşılamaya çıkdı. Hazret-i Ömer de karşılamaya çıkdı. Selmân-ı Fârisî “ra- dıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” gö-

– 175 –

rüp, deveden indi. Yanına varıp, müsafehâ etdi. Sonra, Selmân dedi ki: Yâ Emîr-el mü’minîn! Benim hakkımda ne işitdin ki, beni azl etdin. Hazret-i Ömer iki arpa ekmeğini ve Şâmî kilim üzerinde uyuduğunu söyledi. Selmân, kendi hastalığını söyledi ve tevbe etdi. Bir dahâ etmem, dedi. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Yâ Selmân! Allahü te- bâreke ve teâlânın izzü ve celâli hakkı için, eğer benim ahvâ- limden sen de bir nesne işitdin ise ki, sana mekrûh gelen [uy- gun gelmiyen] birşey, bana haber ver, tâ ben de tevbe edeyim. Selmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Yâ Emîr-el mü’minîn, işitdim ki, senin iki kaftanın vardı. Biri eski, biri Cum’a nemâ- zından dolayı yeni idi. Sen bilirsin ki, bizim Peygamberimizin hiçbir vakt gömleği iki olmadı. Emîr-ül mü’minîn buyurdu: Yâ Selmân, bir zemân iki gömlek edinmişdim. Lâkin, birisini fuka- râya verdim. Tevbe etmişdim ve iki elbise kullanmıyacağıma da söz verdim.

Yetmişikinci Menâkıb: Bize bildirilmişdir ki, emîr-ül mü’mi- nîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Pers [Îrân] vilâyetini feth etdi. Deveden, atdan ve dirhemden ve koyundan ve sığır- dan ve köle ve câriyeden çok mal ve ganîmet getirdiler. Emîr-ül mü’minîn bütün o ganîmeti taksîm etdi. Kendisine aslâ birşey alıkoymadı. Se’âdethânelerine gece vakti geldiler. Ev ehli dedi- ler ki, niçin bizim için iki dirhem getirmedin. Yimek için, bu ge- ce evde hiç ta’âm yokdur. Hazret-i Ömer buyurdu, ey hâtun! Korkdum o tâifeden olmakdan ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri kelâmı mecîdinde buyurur: (... Dünyâ hayâtında gü- zel ni’metleri yiyerek, iyi işlerinizin sevâbını giderdiniz. Onlar ile istimtâ’ edip, fâidelendiniz, yeryüzünde kibrlenip, günâh iş- lediniz. Bugün şiddetli azâb ile cezâlanacaksınız.) [Ahkâf sûre- si 20.ci âyet-i kerîme meâli.] Yine korkdum o kimselerden de olurum diye. (Dünyâya mağrûr olup, aldandılar...) ve Hak süb- hânehü ve teâlâ buyurmuşdur: (Sizi dünyâ hayâtı aldatmasın...) ve de kıyâmet günü, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerinden uzak kalmakdan korkdum, buyurmuşlar- dır. Resûlullah, (Ey Allahım! Beni miskîn yaşat. Miskîn olarak öldür. Kıyâmet günü miskîn olduğum hâlde, miskînler zümresi ile haşr eyle) buyururdu. Ondan sonra Ömer “radıyallahü anh”

bakdı ki, evde yiyecek yok. Dışarı çıkdı. Mescide varıp, minbe- re çıkdı. Yüksek sesle (Essalât) deyip, hutbeye başladı. Hutbe- de dedi ki, ey insanlar, kıyâmet korkusu olmasa idi, bu korkdu- ğunuz işlerden başka işler olurdu. Velâkin, kıyâmet korkusu bi- zi geri çekdi. Hevâmıza tâbi’ olmadık. Sonra buyurdu: Bana iki dirhem kim borç verir. Tâ ki bu gecenin ihtiyâcını göreyim ki, benim evimde bu gece yiyecek bir nesne yokdur. Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunu işitdiler. Çok ağladı- lar. Sonra Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anh” kal- kıp, iki dirhem verdi.

Yetmişüçüncü Menâkıb: Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretle- ri, Fârîs [Îrân] şehrinin fethini emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîfinde müyesser eyledi. O gece hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” huzûruna vardı. Gördü ki, acele ile mektûb yazarlar. Hazret-i Osmân selâm verdiler. Emîr-ül mü’minîn ce- vâb vermedi. Mektûbu bitirdi. Çırâğı söndürüp, selâma cevâb verdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sordu: Neden selâmın cevâbını çırâğı söndürdükden sonra verdiniz. Buyurdu- lar ki, yâ Osmân! Çırâğı müslimânların maslahatları için ışık- landırdım. Korkdum ki, o zemân selâmını alsam o çırâğ ışığın- da, kıyâmet gününde, müslimânlar bana hasm olurlar [hakları- nı isterler]. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri beni ondan süâl edip, ben cevâb vermeğe tâkat getiremem.

Yetmişdördüncü Menâkıb: Allahü tebâreke ve teâlâ hazret- leri, anâsır-ı erbe’a ki, su, ateş, toprak, havâdır, emîr-ül mü’mi- nîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müsahhar kıldı [Emrine verdi]. Hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede bir zelzele vâki’ oldu. Halk korkdular. Hazret-i Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” halkı topladı. Minbere çıkıp, hutbe okudu. Hut- bede buyurdu ki, ey müslimânlar! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmişim, buyurdular ki: (Ye- rin zelzelesi iki şeyden olur. Birisi, zinâ etmekden. Biri, zulm et- mekden. Zinâ ve zulm âşikâre olur ise, yer ona tâkat getiremez. Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhına yalvarır, inler ve sallanma- ğa başlar. Tâ ki, Allahü tebâreke ve teâlâ onları helâk eder.)

Şimdi eğer günâhkâr ben isem, tevbe etdim. Siz de tevbe ediniz. Onlar da tevbe etdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısını yere vurdu. Buyurdu ki, yâ yer! Sen tevbe edenlerin altında sallanıyorsun. Eğer sâkin olup, karâr kılmazsan, ben sa- na bir vururum ki, kıyâmete kadar onu söylerler. Sonra yer sâ- kin oldu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken, bir dahâ yer sallanmadı; sâkin oldu, hazret-i Ömere boyun eğ- di. Nitekim, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma boyun eğip, Kârûnu yutdu. Rüzgârın müsahhar olması [itâ’at etmesi] ise o hutbede, yâ Sâriye-el cebel [yâ Sâriye dağa] buyurdukları zemândadır. Bu sesi Nehâvendde Sâriye “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri- nin işitmesine vâsıl oldu. Kıssa-i sâbıkada beyân olunmuşdur. Yel [rüzgâr], Süleymân Peygamber “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyh” hazretlerine de itâ’at etmiş idi. Ateşin müsahhar ol- ması [itâ’at etmesi] şu şeklde oldu. Yemen yolu üzerinde bir ku- yu var idi. Ona Câh-ı Aden derlerdi. Ateş ile dolu idi. Her kim o kuyu üzerinden geçse yanardı. Bu haberi emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” götürdüler. Devlet ve se’âdetle kalkıp, o kuyunun başına vardı. Kamçısı ile kuyunun üzerine vurdu. Buyurdu ki, Ömerin kamçısından korkmaz mı- sın ki, ümmet-i Muhammedi yakarsın. O ateş, o kuyuya girip, gayb oldu. Kıyâmete kadar o ateş bir dahâ ortaya çıkmaz. Ule- mâdan ba’zıları demişler ki, o ateş (Eshâb-ı Eyke)ye indirilen ateşden kalmışdır. [Eshâb-ül Eyke; Şuayb aleyhisselâmın kâfir kavmidir.]

Yetmişbeşinci Menâkıb: Bir gün Emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dervişlere bahşîş verdi, mal ih- sân etdi. Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu; Sübhânallah! Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu oğlan sana benzer. O kişi dedi ki: Yâ emîr-el mü’minîn! Bu oğ- lanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi. Bana dedi, beni bu hâl- de koyup, gider misin. Ben dedim ki, karnında olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim. Sonra seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda mezâr- lıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki, bu ateş nedir? Dediler

bu ateş senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böy- le görürüz. Dedim, Sübhânallah! O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gör- düm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında oynar. Bir ses işit- dim ki, bana, bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyor- du. Ben dedim, ne olaydı, anası da diri olaydı. Hâtıfdaki ses de- di ki, eğer anasını da bize ısmarlamış olaydın, bu şeklde onu da geri verirdik.

Yetmişaltıncı Menâkıb: Bundan evvel anlatılmışdı. Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bekçi yerine, şehri kendi dolanırdı. Nerede bir noksanlık görür ise, onu tedârik ederdi. Bu kadar ihtiyât ile dâimâ ağlar idi. Derler idi, yâ Emîr- el mü’minîn! Bu kadar korku ve ağlamak neden dolayıdır. Bu- yurdu ki, eğer bir koyun veyâ bir keçi Fırat kenârında gezer. Onun hastalığına ilâc yapmazlar ise, korkarım ki, kıyâmetde onu benden süâl ederler. O bu kadar takvâ ve vera’ sâhibi idi. Abdüllah bin Amr bin Âs “radıyallahü teâlâ anh” der ki, haz- ret-i Ömerin vefâtından sonra, ben dâimâ düâ ederdim ki, yâ Rabbel âlemîn! Ömer hazretlerini rü’yâda bana göster. Oniki aydan sonra düâm kabûl olup, rü’yâmda gördüm. Gusl edip, peştemâlini tutunmuş şeklde gördüm. Dedim, yâ emîr-el mü’minîn! Allahü teâlânın huzûrunda yerini nasıl buldun. Bu- yurdu ki, yâ Abdüllah! Sizden ayrılalı ne kadar zemân oldu. Dedim: Oniki ay. Buyurdu: Şimdiye kadar muhâsebede idim. İşlerimden helâk olmak korkusu var idi. Eğer, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmeti gazabını aşmasa idi, çâresiz kalır, mahv olurdum. Şimdi ben ve sen bilelim ki, defterleri günâh ile siyâh etmişiz. Ben ve sen tâ’at ve hasenâtı rüzgâra vermişiz. Ben ve sen yüz suyunu Allahü teâlâ ve Resûlü önünde yere dökmüşüz. [Huzûrunda edebsizlik etmişiz.] Ben ve sen dünyâ malına mağrûr ve meşgûl olup, âhıret hâzırlığı yapmamışız. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin hâli böyle olan yerde ki, dünyâda geçinecek mikdârdan fazla eşyâ tutmazdı, yâ biz âsî ve şer kulların ve âhıreti dünyâya veren ha- sîslerin, belki âhıreti bir başkasının dünyâsına veren düşük kim- selerin hâli ne olur.

Yetmişyedinci Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” hazretleri Ebû Mûsâ-el eş’arî “radıyallahü teâ- lâ anh” hazretlerini Pars vilâyetine vâlî ta’yîn edip, göndermiş- di. Bir müddet sonra bir mektûb yazıp, gönderdi. Mektûbda: Bilmelisin ki, idârecilerin en iyisi o kimsedir ki, halkı onun se- bebi ile iyidir. Kötü bahtlılar onun ile kötü bahtlıdır. Ve zin- hâr yâ Ebû Mûsâ, elini açık tutup, isrâf edici olma ki, o vakt âmillerin de öyle ederler. Senin misâlin o hayvan gibidir ki, otu çok yir. Onun semîz olması, boğazlanmasına sebeb olur. Bir vakt hazret-i Ömer ve Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anhü- mâ” oturmuşlar idi. Hazret-i Ömer buyurdu ki: Yâ Huzeyfe! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri münâ- fıkların sırrını sana söylemişdir. Bende nifâk eserinden ne gö- rürsün. Huzeyfe dedi ki: Allahü teâlâ muhâfaza etsin. Sen bu- nu nasıl söylüyorsun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, sende nifâk ile alâkalı birşey işitme- dim. [Ya’nî sende münâfıklık alâmeti yokdur.] Bir vaktde de oturmuşdu. Vera’ sözünü söylerdi. Sonra buyurdu; harâma ve şübheliye düşerim korkusu ile yetmiş halâlden el çekdim. (Kimyâ-i se’âdet)de de nakl edilmişdir ki, emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” yedi veyâ dokuz lokmadan faz- la yimezdi.

Yetmişsekizinci Menâkıb: Ebû İshak Gülâbâdî (Te’arrüf) kitâbında demişdir ki, emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radı- yallahü teâlâ anh”, Üveys-i Karnînin “rahmetullahi aleyh” sı- fatını Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretle- rinden işitmişdi. Hazret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” söy- lemişdi, Üveysi görmemişdi. Fekat, Üveysi çok senâ ederdi. Ömere “radıyallahü teâlâ anh” Üveys hakkında vasıyyet eyle- di. Hilâfet sırası hazret-i Ömere geldi. Arefe gününde halkı Arafatda toplanmış buldu. Minber üzerine çıkdı. Seslendi: Her kim Irâklı ise ayağa kalksın. Bir mikdâr halk ayağa kalkdılar. Her kim Yemenli ise, ayrı tarafda otursun. Bir kişi kalkdı. Emîr-ül mü’minîn o kişiden süâl buyurdu ki; Neredensin. O dedi, Karndanım. Buyurdu, Üveys-i Karnîyi bilir misin. Bili- rim, onu niçin soruyorsunuz. Hâlbuki, içimizde ondan dîvâne ve fakîr yokdur. Emîr-ül mü’minîn bunu işitdi ve buyurdu ki,

onu o sebebden isterim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim, buyurdu ki: Kıyâmet günü Râbi’a ve Mudar kabîlelerinin koyunlarının yünü adedince, Onun şefâ’atiyle benim ümmetimden Cennete girseler gerek- dir. Bu iki kabîle Arabistânda büyük kabîlelerdir. Koyunları çokdur.

Herem bin Hayyân “rahmetullahi aleyh” der ki: Bunu işit- dim. Kûfeye varıp, onu taleb etdim [aradım]. Tâ Fırat kenârın- da buldum, abdest alıp, kaftanını yıkardı. Selâm verdim. Selâmı- mı alıp, bana bakdı. İstedim ki, elini tutayım. Dedim: Allahü teâlâ sana rahmet etsin, seni afv etsin, nasılsın. Bana onun mu- habbetinden ve onun hâlinin zaîfliğine acımamdan, bir ağlamak geldi. O da ağladı. Dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Sen nasılsın, yâ benim kardeşim. Sana benim tarafıma kim yol gösterdi. Ben sordum: Benim adımı ve babamın adını nasıl bildin, görmemiş iken, nasıl tanıdın. (O alîm ve habîr ki, hiçbir şey onun ilminden dışarı değildir), bana haber verdi. Benim rûhum senin rûhunu tanıdı. Mü’minlerin rûhu birbirlerini görmemiş olsalar bile, bir- birleri ile âşinâ olurlar. Dedim, bana Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden bir haber ver, yâdigâr olsun. Dedi: Benim cânım ve bedenim Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” fedâ olsun. Ben Onu görmemişim ve Onun hadîsini gayriden işitmişim. Hadîs rivâyetinin yolunu kendimin üzerine kurulmasını istemem. Muhaddis ve müftî olmağı ve meşhûr olmağı istemem [sevmem]. Benim bir meşgûliyyetim vardır ki, ondan gayri ile meşgûl olmam. Dedim; bana bir âyet oku. Tâ senden işiteyim. Bana düâ ve vasıyyet et. Tâ onunla amel edeyim ki, seni Allah için çok severim. Benim elimi tutdu. Fırat kenârına götürdü. Dedi; (E’ûzü billâhi mineşşeytânirra- cîm) ve ağlayıp, sözlerin en doğrusu Allahü teâlânın sözüdür. Sonra Dühân sûresi 38.ci âyetinden 42.ci âyetine kadar okudu. (Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri abes olarak, bâtıl olarak yaratmadık. Bu ikisini hak olarak yaratdık. Fekat çokları bunu bilmezler. Doğrusu hükm günü hepsinin bir arada bulunacağı gündür. O gün dostun dosta hiçbir fâidesi olmaz. Yardım da görmezler. Yalnız Allahü teâlânın merhamet etdiği kimseler bunların dışındadır. O şübhesiz güçlüdür, merhametlidir.) Son-

ra bir bağırdı ki, aklı başından gitdi ve dedi, yâ Hayyân oğlu! Baban Hayyân öldü. Sen dahî yakındır ki ölürsün! Yâ Cennete gidersin veyâ Cehenneme! Baban hazret-i Âdem aleyhisselâm öldü ve Nûh aleyhisselâm öldü. İbrâhîm Halîlullah öldü. Mûsâ kelîmullah öldü. Dâvüd halîfe-i hüdâ öldü. [Hazret-i Îsâ ölme- di.] Hazret-i Muhammed Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâm” öldü. Resûlullahın halîfesi Ebû Bekr öldü. Birâderim hazret-i Ömer de öldü. Ben, Ömer henüz ölmedi, dedim. Hak Sübhâne- hü ve teâlâ bana Ömerin öldüğünü haber verdi. Ben ve sen de öleceğiz, dedi. Salevât getirip, kısa bir düâ yapdı. Dedi ki, be- nim sana vasıyyetim odur ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretle- rinin kelâm-ı azîmüşşânını ve ehl-i sâlih tarîkını [sâlih kişilerin yolunu] önünde tutasın, ölümü anmakdan bir sâat gâfil olmıya- sın. Kendi kavmine varıp, onlara nasîhat edesin. Onları nasîhat- sız bırakmayasın. Cemâ’atden bir adım ayrılmayasın ki, bilme- den dinden çıkar ve Cehenneme düşersin. Sonra bir çok düâlar etdi ve dedi: Yâ Herem bin Hayyân! Bundan böyle ne ben seni görürüm. Ve ne sen beni görürsün. Beni düâ ile yâd et. Tâ ki, ben de seni düâ ile yâd edeyim. Sen bir tarafa git. Ben de bir başka tarafa gideyim. İstedim ki, bir sâat onunla gideyim. İste- medi ve ağladı, beni de ağlatdı. Ardınca bakdım. Sonra bir ma- halleye girdi. Bir dahâ ondan haber alamadım. Ömrümün sonu- na kadar hazret-i Ömerin rûhuna hayr düâ ederdim ki, bana onun tarafına yol gösterdi. Eğer onun irşâdı olmasaydı, ben Üveysi bulup, feyz alamazdım.

Yetmişdokuzuncu Menâkıb: Emîr-ül mü’minîn Ömer “ra- dıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir câriyesi var idi. Adı Zâi- de idi. Bir gün koşarak Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına geldi ve dedi ki: Yâ Nebiy- yallah! Ben Ömerin evinde idim. Hamur yapıp, ekmek pişir- mek istedim. Odun yok idi. Vardım hurmalığa odun getirme- ğe. Odunu topladım. Bağladım. Getirmeğe kâdir olamadım. Bir at ayağı sesi işitdim. O hurmalıkda hiç atlı görmemişdim. Bakdım, güzel yüzlü bir atlı gördüm. Yeşil kaftanlar giymiş. Bana dedi, yâ Zâide! Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” nasıldır. Ben dedim, pek iyidir. Cennet ile müjde verir. Cehennem ile korku verir. Dedi, yâ Zâide! Git,

– 182 –

hazret-i Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzû- runa, ona benden selâm söyle. Söyle ki, Cennet Rıdvânı sana selâm eder. Ve der ki, hiç kimse senin Peygamberliğine ve Re- sûllüğüne benim kadar sevinen ve hurrem olan kimse olmadı. Zîrâ ki hiçbir Peygamber ümmeti, onun ümmeti kadar Cenne- te girmek istemez. Senin ümmetin kıyâmet günü üç bölük olsa gerekdir. Zâlimler, muktesıdlar ve sâbıklar. Allahü teâlâ sâbık- ları hesâba çekmez. Hesâbsız Cennete gönderir. Muktesıdların hesâbı kolay olur. Yine Cennete gönderir. Zâlimleri Senin şe- fâ’atin ile sana bağışlar. Ümîd ederim ki, senin ümmetinden kimse kıyâmetde, zâyi’ olmaz. Bu üç gürûh, senin bereketin ile Cennete girerler. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek başını secdeye koydu ve buyurdu ki, El- hamdülillah ki, beni dünyâdan âhırete iletmeden, Rıdvânın di- li üzerinden, benim ümmetimin afv olacağını bana müjde ver- di. Zâide dedi ki; yâ Resûlallah! Bundan acâibini söyliyeyim! Ben odunu bağlamışdım. Ağır idi. Götürmeğe kâdir olama- dım. Bana dedi, odunu götüremiyor musun. Dedim, evet, götü- remiyorum. Elindeki kamçısı ile bir büyük taşa işâret etdi ve yâ taş kalk. Bu odunu Ömer bin Hattâbın evine götür ve sen geri gel, dedi. O sâat o taşı gördüm. Yerinden kalkarak, koşarak geldi. O odunu yerinden kaldırıp gitdi. Ömerin kapısına koy- muş, geri geldiğini gördüm. Geldi, yerinde karâr eyledi. Sonra o atlıyı görmedim. Ey kardeşim! Eğer, Ömerin “radıyallahü anh” fazîletlerini bilmek istersen, onun hizmetçisinin hâline bak! Hizmetçisinin fazîleti böyle olur ise, kendinin fazîletini kı- yâs eyle “radıyallahü teâlâ anh”.

Sekseninci Menâkıb: (Tenbîh-ül gâfilîn)de nakl edilmişdir. Ömer bin Hattâb “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Şâmdan kablar içinde zeytin getirmişler idi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onu taksim ederdi. Oğlu önünde otururdu. Boş olan kaplara elini sürerdi. Eli yağlı olurdu. O yağlı elini saçına sürerdi. Ömer hazretleri bakdı. Dedi ki, ey oğul! Saçını yağlı görürüm. Oğlu dedi: Evet, elim zeytinlerin kabından, saçlarım da elimden yağlandı. Çabuk oğlunun elinden tutup, hamâma götürdü. Saçlarını yıkatdı. Buyurdu ki: Oğlum! Bu iş babanın azâb görmesinden kolaydır.

Yine (Tenbîh-ül gâfilîn)de bildirilmişdir. Bir gün bir kişi Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzûruna hanımın- dan şikâyet etmeğe gitdi. Se’âdethânelerinin [evinin] kapısına vardı. İçeriden bir münâkaşa sesi geliyordu. O kişi der ki, kula- ğımla işitdim ki, harem-i muhteremleri [muhterem hanımları] Ümm-i Gülsüm ona çok sözler söyler. Hazret-i Ömer “radıyal- lahü teâlâ anh” ona aslâ karşılık vermez. Susar ve dinler. O ki- şi kendi kendine dedi ki, ben isterim ki kendi hanımımdan haz- ret-i Ömere şikâyet edeyim. Şimdi o benden de çok elemde ve cefâdadır. Evine gitmek üzere geri dönmüş idi. Hazret-i Ömer dışarı çıkdı, o kişiyi gördü ki, gidiyor. Ona dedi ki, ne iş için gel- mişdin. O kişi, Yâ Emîr-el mü’minîn! Hanımımdan sana şikâyet etmeğe gelmişdim. Sizin harem-i şerîfinizde olan nesneyi işitin- ce geri döndüm, dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki, (Ben onu, üzerimde olan şu haklardan dolayı afv ederim. Birincisi, benim ile Cehennem arasında perdedir. Nefsim onun ile harâmdan sâ- kin olur. İkincisi, evden dışarı giderim, evimin bekçisi olur. Üçüncüsü, kassârımdır, esvâbımı yıkar. Dördüncüsü, çocukları- mın bakıcısıdır. Beşincisi, ekmeğimi yapar, yemeğimi pişirir. Onun bu hakları onu azarlamama mâni’dir.) O merd de dedi ki, doğru söyliyen kişiyi ve doğru giden kişiyi Allahü teâlâ sever. Benim hanımımın da bu hakları var. Onu rızâm ile afv etdim.

Seksenbirinci Menâkıb: (Mesâbîh)den havz ve şefâ’at bâbı- nın hasen hadîs-i şerîflerinde Enes “radıyallahü teâlâ anh” nakl etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyur- dular ki: (Allahü teâlâ bana ümmetimden dörtyüzbin kimseyi Cennete koyacağını va’d etdi.) Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bize ziyâde et yâ Resûlallah, dedi. Buyurdu: İki elini avuç yapıp, bunun kadar, buyurdu. Yine Ebû Bekr “radıyallahü teâ- lâ anh” dedi: Bize ziyâde et, yâ Resûlallah! Yine öyle buyurdu. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Bizim hepimizi Allahü teâ- lâ Cennete koymağı irâde etse idi, bir avuçda koyardı. Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ömer doğru söyledi) bu- yurdular.

ÜÇÜNCÜ BÂB

Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûkun “radıyallahü teâlâ anhümâ” menâkıbı:


Birinci Menâkıb: (Mesâbîh-i şerîf)de Şeyhaynın [Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûk] radıyallahü anhümâ” menâkıbları bâ- bında, sahîh hadîslerde, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Fahr-i âlem ve Resûl-i ek- rem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Bir adam öküzünü sürüp giderdi. Adam yoruldu. Öküze bindi. Allahü teâlâ öküze nutk verip, fasîh lisân ile söyledi ki, biz bi- nilmek için halk olunmamışız. Biz ancak çift sürmek için halk olunmuşuz. İnsanlar bunu işitip, dediler ki, Sübhânallah! Öküz konuşdu.) Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” buyurdular ki, (Muhakkak ben öküzün konuşmasına inandım. Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler.) Hâlbuki bu iki server, o mekânda hâzır değil idiler. Onların orada olmadıkları hâlde, gıyâblarında onlar için şehâdet etdiler. Yine Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Bir çoban kendi koyunları içinde dururdu. O sırada bir kurt koşarak bir koyunu aldı, gitdi. Sâhibi yetişip, koyunu kurtardı. Allahü teâ- lâ hazretlerinin kudreti ile kurt konuşmaya başlayıp, seb’ günü koyunu kim güdecek. O bir gündür ki, benden gayri koyuna ço- ban olmaz. İnsanlar işitip, dediler ki, Sübhânallah! Kurt konu- şuyor. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: Muhakkak ben kurdun konuşmasına îmân getir- dim. Ebû Bekr ve Ömer de îmân getirdiler. Hâlbuki onlar o mekânda hâzır değil idiler. Seb’ gününde ihtilâf etdiler. Lâkin sıhhatli olan ma’nâ budur ki, seb’ günü o gündür ki, fitne ve fe- sâd çok olur. İnsanlar koyunları sâhibsiz bırakıp, kurtların eline fırsat düşer.

İkinci Menâkıb: (Mesâbîh)de yine aynı bâbda hasen hadîs-i şerîflerde, Ebû Sa’îdil Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” hazretle- rinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi

ve sellem” hazretleri buyurmuşdur ki: (Sizin gök yüzündeki ışıklı yıldızlara bakıp, gördüğünüz gibi, Cennet ehli de İlliyyîn ehline bakar. Muhakkak ki, Ebû Bekr ve Ömer onlardandır. Lâkin onlar bu mertebeden de yüksekdirler. Na’îm Cennetine dâhil oldular.)

Yine hasen hadîs-i şerîf olarak, Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu ma’nâ ile alâkalı hadîs-i şe- rîfde buyurdular ki, (Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ an- hümâ” Cennet erkeklerinin, enbiyâ ve mürselînden gayri sey- yididir. “Alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Yine hasen hadîs-i şerîf olarak, Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretle- rinden rivâyet edilmişdir. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. Bu mefhûm üzerine ki, iktidâ edin [uyun] o iki kimseye ki, benden sonra halîfedirler. Onlar Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü anhümâ”.) Yine Enes “ra- dıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mescide dâhil oldukları zemân, Ebû Bekr ve Ömerden başka kimse başını yukarı kal- dırmazdı. O ikisi hazret-i Resûle bakıp, tebessüm ederler idi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” de onla- ra bakıp, tebessüm ederdi. Yine hasen hadîsde, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet edil- mişdir: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gün çıkdılar ve mescide geldiler. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” biri sağında ve biri solunda idi. Hazret-i Resû- lullah ara yerde, ikisinin elini tutduğu hâlde, buyurdular ki, (Kıyâmet gününde böylece ba’s olunuruz.) [Kıyâmet gününde böyle kalkarız.]

Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i şerîf)de o bâbın hasen ha- dîs-i şerîflerinde, Abdüllah bin Hatıyyeden rivâyet edilmişdir. Abdüllah bin Hatıyye tâbi’îndendir. Hazret-i Resûlullah “sallal- lahü teâlâ aleyhi ve sellem”; hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Öme- ri “radıyallahü anhümâ” gördükde, buyurdu ki, (Bunlar gözdür ve kulakdır). Ya’nî bu ikisi, Serverin menzil-i dinde, göz ve ku- lak menzilesindedir. Ba’zı ehl-i dirâyet; hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu kavl-i şerîfinin te’vîlinde,

– 186 –

(Allahım! Bizi gözlerimiz ve kulaklarımızdan fâidelendir!) ha- dîs-i şerîfindeki göz ve kulakdan murâd, Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü teâlâ anhümâ”, demişlerdir.

Yine o bâbda hasen hadîs-i şerîfde, Ebû Sa’îd hazretlerin- den “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular: (Her Peygambe- rin yer ehlinden iki, gök ehlinden iki vezîri olur. Benim gök eh- linden vezîrlerim Cebrâîl ve Mikâîldir “aleyhimesselâm”. Yer ehlinden vezîrlerim Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü teâlâ anhümâ”.) Yine o bâbın hasen hadîsler kısmında, hazret-i Ebû Bekrden rivâyet olunmuşdur. Bir adam, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine dedi ki, rü’yâda gördüm. Gökden bir mîzân nâzil oldu. Hazretiniz “sallallahü teâlâ aley- hi ve sellem” ve Ebû Bekr hazretleri vezn olundunuz, ya’nî tar- tıldınız! Siz üstün geldiniz. Ebû Bekr ve Ömer hazretleri vezn olundular. Ebû Bekr üstün geldi. Ömer ve Osmân hazretleri vezn olundular. Ömer üstün geldi. Sonra mîzân kalkdı. Resûlul- lah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine bu rü’yâdan bir büyük üzüntü hâsıl oldu. Buyurdular ki; (Nübüvvete âid olan hilâfetden sonra, Allahü teâlâ mülkü dilediğine verir.)

Tayyibî beyân etmiş ki, bu rü’yâ şuna işâret eder. Hak üzere olan hilâfetde kesinti olur ve sonra yok olur. Hadîs-i şerîfde bil- dirildiği gibi, hazret-i Ömerin hilâfeti de nübüvvete bağlı olarak devâm eder. Şeyhaynın [hazret-i Ebû Bekr ve Ömerin “radıyal- lahü anhümâ”] derecesine hiç kimse çıkamadı. Bunların yapdığı hizmet, başkalarına nasîb olmadı. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” ve hazret-i Alî de “radıyallahü teâlâ anh” hak üzere halîfe idiler. Bunların zemânında fitne ve karışıklıklar çoğaldı. Kalblerde üzüntüler artdı. [Ehl-i sünnete göre, her ikisini de üs- tün bilmek ve sevmek şart oldu.] Osmân ve Alî “radıyallahü teâ- lâ anhüm” hazretlerinden sonra melik-i adûd oldu.

Dördüncü Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) kitâbının sâhibi, yazmış ki, fakîh Ebû Nasr fârisî dil ile hazret-i Alîden “radıyal- lahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” rivâyet eder. Resûlul- lahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna bir kişi gel- di ve dedi ki, yâ Resûlallah! Filân yehûdînin bir ısırıcı köpeği

– 187 –

vardır. Her ne zemân cemâ’ate gelmek için oradan geçerim, beni dişler [ısırır], elbisemi yırtar. O yehûdîye emr edin ki, o kelbi [köpeği] habs etsin. Resûlullah hazretleri kalkıp, o yehû- dînin evine gitdi. Yehûdî karşıladı. Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” (Yâ Ehal Yehûd! Senin köpeğin bu kim- seyi dişlemiş ve elbisesini yırtmış) buyurdu. Yehûdî dedi ki: Benim köpeğim kendine eziyyet etmiyene eziyyet etmez. Eğer sen Allahü teâlâ hazretlerinin Resûlü isen, öyle zan edersin [ki öyledir], gel köpekden sor ki, niçin eziyyet eder. Rivâyet eden diyor ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret- leri, yehûdînin köpeğini gördü. Köpek kalkdı. Ondan yana ko- şup, kuyruğunu oynatmağa başladı. O sırada o şahsı da gördü. O şahsın üzerine saldırdı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; nedir senin hâlin yâ kelb. Niçin bu kimse- ye sebebsiz eziyyet edersin. Hak Sübhânehü ve teâlâ kelbe ko- nuşmak için izn verdi. Hattâ fasîh bir lisân ve güzel bir ibâre ile konuşup, dedi ki, yâ Nebiyyallah! Muhakkak, benim yanım- dan hergün bin adam geçer. Hiçbirine zarar vermem. Bu ada- ma o sebebden eziyyet ederim ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyal- lahü teâlâ anhümâ” hazretlerine buğz eder ve o iki serverin gü- zel sûretlerini kapısının dehlîzinde tasvîr etmişdir. Evine girer- ken ve evinden çıkarken o sûret-i şerîflere tükürür. Yâ Resû- lallah! Benim ile berâber buyurun, onun evine gidelim. Eğer ben yalancı isem, nefsim sana fedâ olsun. Resûlullah “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri o şahsın evine gitdiler. Bakdılar ki, kelbin [köpeğin] anlatdığı minvâl üzere dehlîzin kapısı üzerinde, mubârek resmlerin üzerinde tükrük izleri gö- rünür. Resûl-i ekrem hazretleri o şahsa dönüp, buyurdular ki, (Tevbe eyle, müslimân ol. Allahü teâlâ hazretleri tevbeni ka- bûl eyleye.) O şahs da tevbe edip, müslimân oldu. Sonra kel- bin sâhibi de müslimân oldu. Sonra kelb dedi ki: Selâm Senin üzerine olsun yâ Resûlallah! Sen Hak teâlânın gönderilmiş ha- kîkî Peygamberisin. Sonra gözden kayboldu.

Beşinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demişdir ki, Sâlih bin Muhammed bin Sâlih el Sehâvîden işitdim. İsnâd ile Ebûl Cerrâhdan, o da Ebûl Alkamadan hikâye eder. Ebûl Alkama dedi: Bir büyük kâfile içinde bulundum. Emîrimiz bir

şahs idi ki, onun emri ile göçüp, onun emri ile konardık. Bir menzile vardık. O şahs, Şeyhaynı “radıyallahü anhümâ” şetm etdi [kötüledi, yakışmıyan şeyler söyledi]. Biz nehy etdikçe kes- medi, vaz geçmedi. O gece rü’yâmda gördüm. Sabâh olup, yük- lerimizi yükledik. Bendlerimizi ıslâh eyledik. Emîrimiz tarafın- dan emr bekledik. Kimse ses vermedi. Emîrin yanına vardık ki, görelim, hâli nedir ve ne yapar. Gördük ki, bağdaş kurmuş, oturmuş. Ayaklarını bir örtü ile örtmüş. Ayaklarını açdık. Gör- dük ki, neûzübillah, ayakları, hınzır ayaklarına dönmüş. Hayva- nı eğerleyip, hayvanına bindirdik. Bir kilisenin yanına geldik ki, orada domuzlar otlar. Hemen hayvanından aşağı sıçrayıp, iki ayağı üzerine durdu. Üç kerre domuz gibi bağırdı, domuzlara karışdı. Onlar gibi domuz oldu. Hattâ onlardan ayırmak müm- kin olmadı. Neûzübillah. Kötü işlerimizden, nefslerimizin şer- rinden Allahü teâlâya sığınırız.

Altıncı Menâkıb: (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi demiş ki, Fakîh Ebülleys Nasr Ahmed bin Muhammed Hayr dedi ki: Ben Bu- hâra pazarından Tûs pazarına gitmek üzere yola çıkdım. Yolda Fergâna köylerinden İskenderiyyeli bir şahs ile arkadaş oldum. Ben o şahsa dedim. Nereden gelirsin, nereye gidersin. O şahs dedi ki, Fergâneden gelirim, hacca giderim. Bir hanım için üç- yüz dirheme hacca giderim. Ben ona bu zemân hac vakti değil, zîrâ hâcılar çıkmışlardır, sen onlara erişemezsin. Fergâneden Mekke-i Mükerremeye üçyüz dirheme nasıl hacca gidersin de- dim. O şahs dedi ki, bizim için Tûsda bir yer vardır. Ona meş- hed denilir. Biz o beka’ayı [o yeri] hac ederiz. O yerde hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” sülâle-i şerîflerinden Alî bin Mûsâ el Rızânın kabri vardır. O kabri hac ederiz. Ona karşılık cevâb verdim. Delîl ve senedli cevâb verdiğim hâlde, konuşma- mız münâkaşa şeklini alınca, onu Meşhedde terk etdim ve Tû- sa gitdim. Kıssayı hâkime söyledim. O sırada Ebûl Fadl el ednî hâkim idi. Tûsda hâkim bana dedi ki, niçin arkadaşlığını devâm etdirmedin. Böylece, onların küfrü açığa çıksa idi. Biz de o se- beble onları bu şehrden ihrâç ederdik [sürerdik]. Hâkimden izn taleb etdim, dönüp Meşhede gitdim. Birçok geceler onunla ol- dum. O kadar onunla düşüp-kalkdım ki, kendilerinden zan et- di. Ben de onlardan oldum. Bana dedi ki, yâ falan, artık bizden oldun, artık bizim seyyidimizi ve imâmımızı ziyâret etmez mi-

sin! Olur, dedim. İmâmları bir şahs idi ki, tanışdık. Onlar ile ne- mâz kılardı. Kur’ân-ı azîmüşşânı, neûzübillâhi teâlâ, hakîkî kı- râetinden başka bir şeklde okurdu. Hattâ Kıyâmet sûresini okudu. Meâl-i şerîfi (Ey Resûlüm! Kur’ân-ı kerîmi kalbinde toplayıp, dilinde sâbit kılmak bizim üzerimizdedir) olan 17.ci âyet-i kerîmeyi okurken, değişdirip okudu. Ben kalbimden ona yalan söyliyorsun, dedim. O nemâzı yeniden kıldım. Sonra o şahs beni büyüklerinden birinin yanına gizlice götürdü. Orada bir şahs gördüm ki, iki ayağı kelb ayağı gibi ve ağzı kelb ağzı gi- bi, kelb sûretinde idi. Onlar derler ki, o şahs Allahü teâlâ haz- retlerini zikr eder. Sonra o Fergâneli bana dedi ki, bu seyyidi- miz hergün Şeyhayn hazretlerine “radıyallahü teâlâ anhümâ” neûzübillah, bin kerre la’net eder. Emr geldi, bu mertebeye gel- di. Ben de çıkdım Tûs şehrine geldim. Hâkime hepsini haber verdim. Kalkıp Meşhede geldi. O tâifeyi oradan çıkarmak için uğraşdı. Mümkin olmadı.

Yedinci Menâkıb: Yine (Ravdat-ül ulemâ) sâhibi “rahime- hullahü teâlâ” diyor ki: Edîb Zâhid-el Yûsüf Ya’kûb bin Yûsüf- den “rahimehullah” işitdim. Der ki, ben Mekke-i mükerreme yolunda Dâmigâna vardım. Nişâpûrlu bir şahsa rast geldim. Bu şahs, Dâmigânlı bir şahs ile; Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinin fazîletleri konusunda münâkaşa ediyorlardı. Dâmigânlıya Şeyhayn hazretlerinin fazîletleri ko- nusunda yardım etmek için, ben de onlara dâhil oldum. Edîb Zâhid şöyle nakl etmişdir. Dâmigânlı, Nişâpûrluya dedi ki, bu konuda benim sana söylediğim sözleri kimse söylememişdir. Lâkin sana bu dalâletden dönmen için hiçbir şey fâide vermedi. Gel seninle fi’li tecrîbe edelim. Nişâpûrî dedi ki, nasıl? Dâmigâ- nî dedi ki; Dâmigânda bir hamâm vardır. Emîr hamâmı den- mekle meşhûrdur. Dâmigân hamâmlarında o hamâm külhânın- dan büyük ateşli bir külhân [ocak] yokdur. Varalım, külhâncı- ya külhân kapısını açdıralım. Sen ve ben külhâna girelim ve onun içinde zuhr [öğle] vaktine kadar eğlenelim. Eğer sen hak üzerine isen necât bulursun [kurtulursun], ben helâk olurum. Eğer ben hak üzere isem, ben necât bulurum [kurtulurum], sen helâk olursun. Kalkdık, o hamâma vardık. Külhâncı bizim için külhân kapısını açmakdan imtinâ etdi [çekindi]. Tâ ki, birkaç müslimânı bu kadiyye üzerine şâhid tutdu. Sonra, Dâmigânî,

– 190 –

Nişâpûrînin sağ elinin küçük parmağından tutup, kendi önce külhâna [ocağa] girip, Nişâpûrîyi de çekdi. İkisi berâber külhâ- na girip, eğlendiler [beklediler]. Hamâm yakınında olan câmi’in müezzini zuhr [öğle vaktinin] ezânı okuyunca, ben külhâncıyı [ocakcıyı] çağırdım. Külhâncı da o ikisine nidâ etdikde [sesle- nip, çağırdıkda], Dâmigânlı çıkdı. Elbiselerinden bir parça bile yanmamış. Ateş aslâ te’sîr etmemiş. Nişâpûrlu ise, yanmış, kö- mür gibi olmuş. Ey mü’mîn kardeşler. Şeyhaynın “radıyallahü anhümâ” fazîleti hakkında, başka kıssa olmasa, bu acâib kıssa kifâyet eder.

Sekizinci Menâkıb: Hazret-i Ömer bin Hattâbın “radıyalla- hü teâlâ anh” âdet-i şerîfleri şu idi ki, herkesden önce mescide giderlerdi. Bir gün mescide giderken gördü ki, bir çocuk, ace- le ile önünden gider. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ sabî [çocuk], niçin bu kadar acele mescide gidersin. Sana henüz nemâz dahî farz olmamış. Çocuk dedi ki, yâ Ömer, ben niçin acele etmiyeyim ki, dünkü gün, benden kü- çük bir çocuk vefât etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çocukdan bu sözü işitince, o şeklde ağladı ki, gözünden yaş yerine kan geldi.

Dokuzuncu Menâkıb: Bostân sâhibi “rahimehullahü teâlâ” (Kitâb-ül Bostân)da, ba’zı selefden nakl etmişdir. Benim bir komşum vardı. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini şetm ederdi [kötülerdi]. Bir gece aşırı kötüledi. Te- hammül edemeyip, döğüşdüm. Sonra döndüm, hüzn ve üzüntü ile evime geldim. Yatsı nemâzını te’hîr edip, uyudum. Uykum içinde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri- ni gördüm. Dedim ki; yâ Habîballah! Falan kişi senin eshâbını seb’ eder [kötüler]. Buyurdu ki; kimi kötülüyor. Dedim, Ebû Bekr ve Ömer hazretlerini. Buyurdu ki; bu bıçağı al, bununla var onu boğazla. Ben de o bıçağı aldım. Onu yıkıp, boğazladım. Gördüm ki, kanından elime bulaşdı. Elimi yere sürdüm. Bu es- nâda uyandım. O şahsın evinden bağırmalar [figânlar] geldiğini işitdim. Dedim ki, bu figân nedir. Dediler, bu gece filan füc’eten ölmüş. Sabâh oldu. Vardım, ona bakdım. Boğazından bir hat çekilmiş, gördüm. Bu kıssa (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmış- dır.

– 191 –

Onuncu Menâkıb: Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Mescid-i şe- rîfi binâ etmeğe başladı. Kendi mubârek eli ile bir taş koydu. Sonra, Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, Sen de taşını benim taşımın yanına koy. Sonra Ömer “radıyallahü teâ- lâ anh” hazretlerine de buyurdu ki, yâ Ömer! Sen de taşını Ebû Bekrin taşı yanına koy. Buyurdu ki; Bunlar benden sonra halî- felerdir. Bu da (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmışdır.

Onbirinci Menâkıb: Rivâyet olunmuş ki, Sahâbe-i güzînin “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” çocukları oynaşırken, hazret-i Ebû Bekrin oğlu, hazret-i Ömerin oğluna, uzun fikrlinin oğlu, dedi. Hazret-i Ömerin oğlu ağlıyarak babasına varıp, Ebû Bek- rin oğlu bana böyle dedi, diye şikâyet eyledi. Ömer “radıyalla- hü teâlâ anh” hazretleri de bu sözden üzüldü. Dedi ki, mutlaka büyüklerinden işitip, öyle demişdir. Zîrâ çocuk kendisi böyle söylemez, deyip, kalkıp, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine vardı. Durumu arz etdi. Hazret-i Ha- bîbullah, hazret-i Ebû Bekri da’vet etdi. Hazret-i Ebû Bekr “ra- dıyallahü teâlâ anh” da huzûr-ı şerîflerine geldi. Ebû Bekre hi- tâb edip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekr! Sen yatağa girdiğin vakt, ne düşünerek yatarsın. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, bir nefesi veririm, geri almak müyesser olur mu, olmaz mı. Bir nefesi ki alırım geri vermek, mümkin olur mu, yâ olmaz mı, onu düşünü- rüm, dedi. Sonra hazret-i Ömere dönüp, buyurdu ki, sen ne dü- şünerek yatağına girersin. Ömer “radıyallahü anh” dedi ki, sa- bâha çıkar mıyım, çıkmaz mıyım, onu düşünürüm. Sonra, Resû- lullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazret-i Ömere buyur- du; yâ Ömer! Sen söyle; Ebû Bekrin fikrine nisbetle senin fik- rin ne mikdâr uzun olur. Hazret-i Ömer o karşılığı teslîm edip, râzı oldu “radıyallahü anhümâ”. Nasıl ki, hazret-i Ömerin bir gece sabâha kadar fikri, bir nefese nisbetle uzundur. Lâkin bi- zim gibilerin fikrine göre gâyet kısadır. Yaşımız ilerledikçe emellerimiz uzar, amelimiz kısalır. Uzun emellerimizden [tûl-i emelden] Allahü teâlâya sığınırız.

Onikinci Menâkıb: İmâm-ı Begavî “rahimehullahi teâlâ”, [(Meâlim üttenzîl) adlı tefsîrinde;] meâl-i şerîfi, (Nemâzda kı- râetini cehr ve ihfâ etme. Bu ikisi arasında bir yol tut!) olan İs-

– 192 –

râ sûresinin 110.cu âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân buyur- muşlardır. Ebû Osmân Sa’îd bin İsmâ’îl, zikr olunan râvîlerin rivâyeti ile Ebû Katâdeden “radıyallahü teâlâ anh” bize haber verdi. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine dedi: (Senin yanından geçdim. Hâlbuki sen Kur’ân-ı azîmüşşân okurdun. Sesini çok azaltırdın). Hazret-i Ebû Bekr dedi ki, ben işitdiri- rim o zâta ki, ona münâcat ederim. [Ya’nî sesimi Allahü teâlâ işitir.] Hazret-i Resûlullah buyurdu ki, (Sesini birazcık yük- selt.) Ömer “radıyallahü anh” hazretlerine dedi ki, (Senin ya- nından geçdim. Sen Kur’ân-ı azîmüşşân okurdun. Sesini yük- seltirdin.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Uy- kuda olanları uyardım ve şeytânı tard etdim.) Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki; (Birazcık sesini alçalt!)

Onüçüncü Menâkıb: İmâm-ı Begavî “rahimehullah” (Me- sâbîh)de Şeyhaynın menâkıbı bâbında, İbni Abbâs “radıyalla- hü anhümâ” hazretlerinden sahîh hadîs olarak nakl etmişdir. Buyurmuş ki; Ben bir kavmin içinde durmuşdum. O kavm; Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine düâ ederlerdi. Hâl- buki hazret-i Ömerin mubârek cismi, vefâtını müteâkib gasl olunmak için, teneşir üzerine konulmuşdu. Nâgah bir şahs ar- kamda dirseğini benim omuzum üzerine koyup, der idi: Alla- hü teâlâ sana rahmet etsin yâ Ömer. Ben ricâ ederim ki, Alla- hü teâlâ seni iki sâhibin ile berâber kılsın. Zîrâ çok kerre olur- du, işitirim ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu; (Ben me’mûr oldum. Ebû Bekr ve Ömer de me’mûr oldu. Ben işledim. Ebû Bekr ve Ömer de işlediler. Ben ihrâc olundum (çıkarıldım). Ebû Bekr ve Ömer de ihrâc olundu.) Arkama bakdım ki, o Alî bin Ebî Tâlibdir “radıyallahü teâlâ anhüm”.

Ondördüncü Menâkıb: Süfyân-ı Sevrî “rahimehullah” bu- yurdu ki, Kûfede bizim yakınımızda ısırıcı bir köpek vardı. Bir- gün, bir iş için geçerken o köpeği gördüm. Korkup, gitmeyip, durdum. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri o kelbe [köpeğe] nutk verip [konuşma hâssası verip], fasîh lisân ile söyledi ki, yâ Süfyân! Ne oldu sana ki, durdun. Ben dedim ki, senden kork-

– 193 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:13

dum. Kelb, cevâb verdi ki, yâ Süfyân! Benden korkma ki, ben seni ısırmam. Beni senin üzerine musallat etmemişlerdir. Beni musallat etmişlerdir o münâfık ve dinsiz üzerine ki; Ebû Bekre ve Ömere “radıyallahü teâlâ anhümâ” seb’ eder [kötüler] ve onlara yaramaz sözler söyler.

Onbeşinci Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile Alî “kerremallahü vechehü ve radıyallahü teâlâ anh” hazretleri gidiyorlardı. Buyurdular ki, (Yâ Alî! Hiçbir kavm arasında [devâmlı] sevinçlilik ve sürûr olmadı. İllâ ki, o sevinçli hâlden sonra, onlara bir gam ve sıkıntı erişdi. Yâ Alî! Bütün dünyâ ni’metleri kesilir. İllâ Cennet ni’metleri devâmlı olur, kesilmez. Yâ Alî! Sen istikâmet üzere olasın. İlk ânda za- rar görünse bile, sonunda sevinç olur.) Bu sözleri söyler iken, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” kar- şıdan geldiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bu- yurdular, (Bu ikisi ümmetin müjdecileridir. Bunları sevmek, îmândandır. Bunlara buğz etmek, nifâkdandır.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, (Evet, yâ Resûlallah! Ben on- ları severim. Onların sevgisi benim kalbimde, sizin bu sözünüz- den sonra çoğaldı.)

Onaltıncı Menâkıb: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Gökde iki melek vardır. Bi- risi dâimâ şiddet ve gadab ile buyurur. Birisi sühûlet ile ve hilm ile buyurur. Her ikisi de hak üzerinedirler. Onların birisi Ceb- râîldir ve birisi Mikâîldir. Resûllerde iki kimse vardır. Birisi lutf ile ve iyilik ile buyurur ve birisi katılık ile ve şiddet ile bu- yurur. İkisi de hak üzeredirler. Birisi hazret-i İbrâhîm ve birisi hazret-i Nûh aleyhimesselâmdır. Benim eshâbımdan da iki kimse vardır. Birisi rıfk ile ve merhamet ile emr eder. Birisi sertlik ile ve şiddet ile emr eder. İkisi de hak üzeredirler. Biri Ebû Bekr-i Sıddîk ve biri Ömer-ül Fârûkdur “radıyallahü teâ- lâ anhümâ”.)

Onyedinci Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anh” nakl etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine, Ebû Bekr ve Ömer “radıyalla- hü teâlâ anhümâ” hazretleri geldiler. Hazret-i Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Şükr ve hamd ol-

– 194 –

sun Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine ki, beni sizinle kuv- vetlendirdi.)

Onsekizinci Menâkıb: Şuayb bin Harb diyor ki; Mâlik bin Mu’avvelden sordum ve dedim ki, bana bir vasıyyet et. Dedi ki, Şeyhaynı sevmek senin üzerine olsun. Ben dedim, bana bir va- sıyyet et! Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Mürâdım odur ki, bu haberin isnâdını beyân etsin. Mâlik, bize Rekkâşi Enes bin Mâ- likden “radıyallahü teâlâ anh”, o da Enesden haber verdi. Re- sûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdu- lar ki, (Ben ümmetimden, Ebû Bekrin ve Ömerin muhabbetini, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kavli şerîfini istedi- ğim gibi isterim!)

Ondokuzuncu Menâkıb: Abdüllah bin Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Bana Hamza ile Ca’fer “radıyallahü teâlâ anhümâ” gösterildi. Gördüm, önlerinde ze- bercedden bir tabak. O tabakdan incir yirler. Sonra üzüm oldu. Üzümden yidiler. Sonra tâze hurma oldu. Hurmadan yidiler. Onlardan süâl etdim. Ne amel ile buldunuz, bu mertebeyi. (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah!) kavli ile bulduk, dedi- ler. Dedim, ondan sonra ne amel ile. Dediler, sana salavât ver- mek ile. Dedim, ondan sonra ne amel ile buldunuz. Dediler, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül Fârûku sevmek ile “radıyallahü teâlâ anhüm”.)

Yirminci Menâkıb: [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 251.ci sahîfe- sinde buyuruluyor ki: İmâm-ı Süyûtî hazretleri (Târîh-ul-Hule- fâ) kitâbında diyor ki: Hadîs-i şerîflerde, (Ümmetimin en mer- hametlisi Ebû Bekrdir. Allahü teâlânın emrlerini yapmakda en şiddetlisi Ömerdir. Hayâsı en çok olanı Osmândır. İslâmiyyet- deki zorlukları en çok çözen Alîdir. Ümmetimin en emîni Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır. Ümmetimin en zâhidi Ebû Zerdir. İbâ- deti en çok olan Ebüdderdâdır. Ümmetimin en halîmi ve cö- merdi Mu’âviye bin Ebî Süfyândır) buyuruldu.]

Yirmibirinci Menâkıb: Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haz- retleri buyurdular ki: (Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka, ondan son- ra Ömer-ül Fârûka “radıyallahü teâlâ anhüm”, mutî’ olunuz,

– 195 –

doğru yolu bulursunuz. Onların izince giderseniz, olgun olursu- nuz!)

Yirmiikinci Menâkıb: (Lübâb-ül-elbâb)da, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, ensâr- dan bir kimseyi, mektûb ile Yemen cânibine [tarafına] Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi. Bu şahsın adı Sefîne idi. Sefîne yolda giderken, bir aslan onun kar- şısına çıkdı. Güyâ onunla söyleşir gibi, sesler çıkarıyordu. Sefî- ne “radıyallahü anh” ona dedi: Ey aslan, benim yanımda Resû- lullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mektûbu var. Bunu işitip, uzaklaşdı. Sefîne Yemene vardı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin cevâbını Mu’âz bin Cebel hazretlerinden aldı. Dönüp, o mevzi’e gelince, yine o aslan onun önüne geldi. Yine yüzüne karşı gelip, güyâ konu- şurdu. Sefîne “radıyallahü teâlâ anh” yolu tutup, Medîne-i Mü- nevvereye geldi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna vardı. Henüz hiçbir kelâm etmezden evvel, Server-i âlem buyurdu ki: Yâ Sefîne, hâdiseyi sen mi an- latırsın, ben mi anlatayım. Sefîne dedi ki; yâ Resûlallah! Hâdi- seyi sizden işitmek güzeldir. Senin mubârek ağzından, dinle- mek dahâ hoş, dahâ güzeldir. Buyurdu ki: O aslan gidişinde ve gelişinde senin önüne çıkdı. Sana ne dediğini anladın mı. Alla- hü teâlâ ve Resûlü bilir, dedi. Sana gidişinde, “Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Ebû Bekri ve Ömeri “radı- yallahü teâlâ anhüm” ne hâl üzere bırakdınız” dedi. Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlal- lah! Yırtıcı hayvanlar [aslan] Ebû Bekrin ve Ömerin fazîletle- rini bilirler mi? Buyurdu ki: Evet! Beni hak Peygamber gönde- ren Allahü teâlâya yemîn ederim ki, semâvatı, yedi kat yeri, Cenneti ve Cehennemi, arş ve kürsî, melekleri ve cinnîleri, dağları ve deryâları, hayvanları ve yırtıcı hayvanları ve ağaçla- rı ve bunun gibi eşyâyı halk etdi. Ya’nî yaratdı. Bunların hepsi hazret-i Ebû Bekr ile Ömerin fazîletini “radıyallahü teâlâ an- hüm” bilirler.

Yirmiüçüncü Menâkıb: Yine (Lübâb-ül-elbâb)da nakl olun- muşdur. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder.

– 196 –

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (El- bette Allahü teâlâ beni kendi nûrundan yaratdı. Benim nûrum- dan Ebû Bekri, Ebû Bekrin nûrundan Ömeri ve Âişeyi yaratdı. Ömerin nûrundan, ümmetimin mü’min erkeklerini, Âişenin nûrundan da, mü’min kadınlarını yaratdı.) Sonra meâl-i şerîfi (Allahü teâlâ bir kimseye nûr vermez ise, o münevver olamaz!) olan, Nûr sûresinin kırkıncı âyet-i kerîmesini okudu. Yukarıda- ki Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sözleri mut- laka doğrudur. Bütün insanlar işlerindeki dürüstlüğü ondan al- mışdır. Mubârek vücûdları devâmlı ibâdet ile meşgûl oldukla- rından, dâimâ temiz kalmışdır. Mubârek kalbleri, ismet [günâh- sızlık] ve hidâyet üzere halk olunmuşdur. Delîlleri açıklamaları kuvvetli, mu’cizeleri müstekîmdir. (Elbette sen doğru yolu gös- tericisin!) [Şûrâ sûresi 52.ci âyet-i kerîme meâli.] buyurulmuş- dur. Hadîs-i şerîfde buyurdu ki: Allahü tebâreke ve teâlâ beni kendi nûrundan yaratdı. Bu mutlak ve mücmel kelâmdır. Tafsî- le [açıklamağa] muhtâcdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” her ne buyurmuş ise, ekserî rümûz yolu ile buyur- muşdur. Kâide ve aslını beyân etmişdir. Şerhini, açıklamasını kendi ilmî vârislerine bırakmış, havâle etmişdir. Tefsîr ve te’vî- lini, istinbât ve ictihâd ehllerine bırakmışdır. Eğer bütün söyle- diklerini açıklayarak buyursa idi, yüzbin kitâb onun şerh ve be- yânına kifâyet etmezdi. Buyurduklarını yanlış anlamamalıdır. Şûrâ sûresi 11.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona benzer bir şey yokdur. O işitici ve görücüdür) buyuruldu. Hüdâ-i azze ve celle kadîmdir ve sıfatları da kadîmdir. Halk [yaratılanlar] ve yaratılanların sıfatları sonradan çıkmışdır, ya’nî yaratılmışdır. Ne kadîm muhdes olur. Ve ne muhdes kadîm olur. Hadîs-i şe- rîfin ma’nâsı şöyledir ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ âlemi halk et- mezden evvel, azîz ve latîf ve has bir nûr halk etdi. O nûrdan beni halk etdi. Toprakdan ve sudan Âdem alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm hazretlerini halk etdi. Ve ateşi halk etdi. Ve ateş- den şeytânı yaratdı. Âdemden evvel rüzgârı (yeli) yaratdı. O yelden onu yaratdı. Ve o nûru yaratdı. O nûrdan melek yarat- dı. Ondan Allahü teâlâ tekaddes hazretleri o nûru kendi zât-ı pâkine mudâf etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerini de, o nûra mudâf etdi. Teşrîfen ve tahsîsan, ni- ce ki, Kâ’be-i mükerremeyi kendi zât-ı şerîfine mudâf etdi. Bu

bâbda vârid olan âsârın zâhiri ki, Âdem ve Îsâ alâ nebiyyinâ aleyhimesselâm hazretlerinin hâdiseleridir [yaratılmalarıdır]. Allahü teâlâ hazretleri bir rûh yaratdı. Yaratılmış rûhu Âdem aleyhisselâmın mubârek bedenine üfürdü. Hicr sûresi 29.cu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ona kendi rûhumdan üfürdüğüm zemân, secdeye varınız!) buyuruldu ki, Âdem aleyhisselâm içindir. Bir başka rûh da yaratdı. O rûhu mahlûku hazret-i Mer- yemin gömleğinin yakasına üfürdü. Tahrîm sûresi 12.ci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Biz ona rûhumuzdan üfürdük. O Rabbi- nin suhuflarına veyâ nâzil olan kitâblarına veyâ Peygamberleri- ne vahy etdiklerine veyâ levh-i mahfûzda yazılı olanlara inanıp, tasdîk etdi. Devâmlı itâ’at eden kimselerden oldu) buyuruldu ki, hazret-i Meryem hakkındadır. Bunlar gibi, Allahü teâlâ haz- retleri bir nûr yaratdı. O nûrdan Muhammed Mustafâ “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek cesedini yarat- dı. Bu kelâmı bu makâmda bu vech üzerine takdîr ve tafsîl et- mek rûmun kostantiniyyesini feth etmekden mühim ve evlâdır.


Fârûk zehî adâlet âver, adlîle cihâna verdi zîver.

Sıddîkdan sonra, efdal odur,

her müslim eder, bu kavli ezber.

Kisrâyı unutdu gitdi âlem,

ol mertebe oldu adle mazher.

Fethetdi cihânı, kıldı tathîr, vaz’ etdi o şeh, hezâr menber.

Hurşîd-i hidâyet ile âlem, vaktinde serâser oldu enver.

Tevhîd-i cenâb-ı Kirdigâre, (Tâhâ)dan alıp haber o Dâver.

Bâtıldan edince, hakkı tefrîk, Fârûk dedi, o şâha Server.

Fahrolsa sezâdır ehl-i dîne, ol zât gibi güzîde gevher.

DÖRDÜNCÜ BÂB

Üçüncü halîfe emîr-ül mü’minîn Osmân-ı Zinnûreyn “radı- yallahü teâlâ anh” menâkıbı hakkındadır:


Hayâ sâhibi olan hazret-i Osmân, ikrâm ve iyilik menba’ı, Kur’ân-ı kerîmin toplayıcısıdır. Neseb-i şerîfleri, Osmân bin Affân bin Ebîl’as bin Ümeyye bin Abdil’şems bin Abd-i Me- nâfdır. Neseb-i şerîfleri Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin neseb-i şerîfleri ile dördüncü atada birle- şir ki, Abd-i Menâfdır. Neseb cihetinden hazret-i Osmân, haz- ret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerden evvel Resûlullah “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” ile birleşir “radıyallahü anhüm”. Künye-i şerîfleri, islâmdan evvel Ebû Abdüllahdır. Lakab-ı şe- rîfleri, zinnûreyndir. İki nûr sâhibi demekdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki muhterem kerîmelerini [kızlarını] aldığı için iki nûr sâhibi denilmişdir. Bi- rinin ism-i şerîfi Rukayye, birinin Ümm-ü Gülsümdür “radıyal- lahü anhünne”. Önce hazret-i Rukayyeyi tezvîc etdiler. O vefât etdikden sonra, hazret-i Ümm-ü Gülsümü tezvîc etdiler. O da vefât etdikde, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” buyurdular ki; (Yâ Osmân! Eğer yanımda üçüncü kızım olsaydı, onu da sana verirdim.) Nûr sâhibi, ilm ve hilmin birleş- diği zâtdır.

Birinci Menâkıb: (Bu menâkıbı islâma gelme sebebidir.) Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. İslâma gelmezden evvel bir gün, Kureyşin ileri gelenleri ile oturmuş- dum. Bir kimse haber verdi ki, hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kerîmesi Rukayyeyi Utbeye vermiş. Bu haberden bana hayli üzüntü geldi. Ben niçin isteme- dim, diye perîşân hâlde, sıkıntı ve endîşe ile eve geldim. Gör- düm ki, annem, teyzem ve akrabâdan nice hâtunlar bir kimseyi medh ederler. Dedim ki, yâ teyzeciğim, bu medh etdiğiniz kim- dir? Dediler ki, O güzel yüzlü, konuşması tatlı bir kimsedir. Rahmân onu bize hak dîni bildirmek ve ona çağırmak için gön-

dermişdir. Gökden inen Furkân ile gelmişdir. Ona tâbi’ ol, put- lara tapma! Bu garîb kelimeleri dinleyip, merâk edip, dedim ki, bu kimdir, bana beyân eyle! Dedi ki, Muhammed bin Abdül- lahdır. Allahü teâlâ tarafından Resûl olarak gelmişdir. Allahü teâlânın emrlerini bize bildirir. Bizi hak dîne çağırır. Yüzü ışık verir. Dînine giren kurtulur. İstediği şeyler kolaydır. Ona yakın olan iyilik bulur. Bu medh sözleri kalbime çok te’sîr etdi. Ten- hâ bir yerde Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini bul- dum. Hâlime bakıp, nedir fikrin, dedi. Zîrâ, firâset ehli bir bü- yük zât idi. Vâki olan kıssayı beyân etdiğimde, dedi ki, yazık sa- na yâ Osmân! Hak din güneş gibi açıkda iken, sen kavminin ku- ruyacak elleri ile yapdıkları taşdan putlara ma’bûd demekden utanmaz mısın! Gözü görmeyip, kulağı işitmeyip, zarar ve kâra kâdir olmıyan ilâh olur mu. Dedim ki, olmaz. Dedi, teyzen sana doğru söz söylemiş. İşte Resûlullah, hazret-i Muhammed Mus- tafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Gel, seninle huzûr-ı şerî- fine varalım. Îmân getir, dedikde; o sırada Habîbullah “sallalla- hü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve yanında hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” oraya çıka geldiler. Hemen hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ayağa kalkıp, onlara karşı vardı. Mubârek kulaklarına bir söz söyledi. Sultân-ı enbiyâ “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yanıma gelip, buyurdu ki, (Yâ Osmân! Seni Allaha ve Cennete çağırıyorum. Ben, Al- lahü teâlânın sana ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberi- nizim!) Mubârek sözlerini işitdim. Kalbim îmân nûru ile doldu. İhtiyârsız olup [düşünmeden], (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eş- hedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) dedim. Aradan çok zemân geçmedi, Rukayyeyi bana nikâh edip, verdi. Tey- zem, islâma geldiğimi işitip, şâd ve handân olup, çok sevinip, bu şi’ri okuyarak geldi:

Sözlerim sebebi ile Allahü teâlâ Osmâna, Hidâyet verip, doğru yolu gösterdi ona.

Kendi fikrini bırak, uy Muhammed aleyhisselâmın sözüne, Her sözü doğru olan, Allahın Resûlüne.

İki kızını sana verecekdir, ileride, Dolunayın güneşe karışacak elbette.

Ba’zı rivâyetde gelmişdir ki, hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Bir teyzem vardı. İyiyi kötüden ayıra- bilen, kehânet ilmini bilen, başka ilmlerden de haberi olan biri- si idi. Bir gün o teyzemi görmeğe gitdim. Meğer bir kasîde söy- lemiş. O kasîde içinde Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” hazretlerini medh ve senâ eylemiş. Hem Peygamberliğini açıklamış. Hem ben onun kerîmesini [kızını] alıp, dâmâdı oldu- ğumu ve hem vezîri olduğumu açıklamış. O kasîdeyi bana ver- di ve bana dedi ki, durmayıp ve te’hîr etmeyip, var Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna. Da’vetini kabûl edip, emrine mutî’ olup, dînine gir. O doğru sözlüdür. Getirdiği din hakdır. Günden güne işi yüce olur [şânı yüksek olur]. Bu sözü benden işit. Senin merteben de çok yük- sek olacakdır. Bütün dünyâda [dünyânın her tarafında] adın söylenip, hutbelerde okunur. Bu söz gönlüme [kalbime] kâr edip [te’sîr edip], hemen putperestlik dîninden dönüp, putları inkâr eyledim. Gönlümde hiç şâibe [şübhe] kalmadı. Oradan dönüp, yola revân oldum. Giderken, Resûlullah “sallallahü teâ- lâ aleyhi ve sellem” hazretlerine uğradım ki, Sıddîk-ı ekber “ra- dıyallahü teâlâ anh” ile gelirler. Meğer murâd-ı şerîfleri yanıma gelmek imiş. Server-i Enbiyâya selâm verdim. Selâmdan sonra buyurdular ki, yâ Osmân, işitdim ki, teyzenin sana etdiği nasî- hatları ve cümle sözleri yakîn üzere ve doğrudur. Sakın, muhâ- lefet etme. Allahü teâlâ hazretlerine ve bana muhâlefet etmiş olmayasın. O sana dediği sözler, hep olsa gerekdir. Hemen gel, islâm dînini kabûl eyle. Hazret-i Ebû Bekr de dedi ki, yâ Os- mân, sana bir süâlim var. Cevâb ver. Bu dîni, Resûlullah “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri getirdi. O dîne bizi da’vet etdi. Ben onu kabûl eyledim. Bu dinde şek [şübhe] var mı, fikr eyle [düşün]. Yalanlamak mümkün müdür. Şu tutagel- diğiniz, ata ve dede dîniniz ki, bir parça taşdan kendilerinin yontduğu, ne görür ve ne işitir, ilâh olmağa lâyık mıdır? Ben de- dim, doğru söylersin, yâ Ebâ Bekr! Hemen Resûl-i ekrem “sal- lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mubârek ellerini öpüp, bî’at edip, müslimân oldum. Demişlerdir ki, hazret-i Os- mân “radıyallahü teâlâ anh” islâma geldikde, müslimânların beşincisi oldu.

İkinci Menâkıb: Muhyissünne imâm-ı Begavî hazretleri

(Meâlim üt-tenzîl) kitâbında, sûre-i Bekaranın sonunda meâl-i şerîfi (Mallarını Allah yolunda infâk edenler, dağıtanlar..) olan 262.ci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Kelebîden nakl buyurmuşlar ki, bu âyet-i kerîme, hazret-i Osmân bin Affân ve hazret-i Ab- dürrahmân bin Avf “radıyallahü anhümâ” hakkında nâzil ol- muşdur. Abdürrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna dört bin dirhem getirdi, koydu. De- di ki, yanımda sekizbin dirhem var idi. Dörtbin dirhemi kendi- me ve âileme alıkoydum. Dörtbin dirhemi Rabbime ödünc ver- dim. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona bu- yurdu ki, (Evinde bırakdığına ve borç verdiğine, Allahü teâlâ bereket versin!) Ammâ Osmân “radıyallahü teâlâ anh” müsli- mânları Tebûk gazâsında techîz etdi. Ticâret develerini, heved- leri ve çulları ile berâber verdi. O iki serverin hakkında bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Ceyş-i Usretde hazret-i Osmân, bin dinâr ile geldi. Ceyş-i Usretden murâd, Tebük gazâsıdır. Hazret-i Resû- lullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kucağına altınları dökdü. Ben gördüm. Resûlullah mubârek elini altınlar arasına dâhil kılıp, karışdırdı. Buyurdu ki, (Osmâna bundan sonra yap- dıkları zarar vermez.) Allahü teâlâ hazretleri meâl-i şerîfi, (Al- lah yolunda mallarını sarf eden kimseler, dağıtdıkları şeyler ile karşısındakileri ezâda ve minnetde bırakmazlar. Onların ecrini onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yokdur.) olan âyet-i kerîmeyi gönderdi. Minnet, ihsânda ve ikrâmda bulundu- ğu kimsenin, ben sana şunları verdim, bu kadar şey verdim, di- ye verdiği ni’meti onun başına kakmak, onu üzmekdir. Ezâ, ni’met verdiği, ihsânda bulunduğu kimseyi mahcûb etmek, utandırmakdır. Veyâ ikrâmda bulunduğu kimseyi, hiç bilmesi îcâb etmiyen birisi yanında ikrâm etdiğini söyliyerek utandır- makdır. Süfyân demişdir ki, minnet ve ezâ demek, sana verdim, sen şükr etmedin, demekdir. Abdürrahmân bin Zeyd bin Eslem dedi ki, benim babam der ki, bir şahs bir şeyi, bir kimseye ba- ğışlasın. Sonra baksın ki, senin selâmın onun üzerine ağır gelir. Selâmını o kimseden önce verme. Allahü teâlâ kullarına ihsân ve iyilik etdikden sonra, başa kakmağı harâm kılmışdır. Kulla- rına her çeşid ni’meti verip, onların başına kakmamayı kendi zât-i pâkine mahsûs sıfat kılmışdır. Zîrâ kuldan minnet, kulun

iyilik etmesi, sonra başa kakması ve üzmesidir. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin minneti, kullarına ni’met vererek, kulları- nı memnûn etmesi, hattâ ihsânını artdırması, bunları hâtırlat- masıdır. İmâm-ı Begavî (Mesâbîh-i şerîf)de hasen hadîslerin bi- rinde, Abdürrahmân bin Habbâb “radıyallahü teâlâ anh” haz- retlerinden rivâyet etdi ki, hadîs-i şerîfin mazmûn-ı şerîfi böyle beyân olunmuş ki, Abdürrahmân dedi, ben hâzır oldum. Resû- lullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri nasîhat edip, Eshâb-ı kirâmı Tebük gazvesine teşvîk ederlerdi. Hazret-i Os- mân “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki, yâ Resûlallah! Yüz deve, çulları ile [palanları ile] ve hevedler ile, fîsebîlillah benim üzerime olsun! Sonra Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- lem” yine tergîb etdiler [teşvîk etdiler]. Yine hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp dedi ki, yâ Resûlallah! Üçyüz deve, çulları ile ve hevedleri ile, fîsebîlillah benim üzerime ol- sun! Ben gördüm, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” minberden iner. Sonra buyurur: (Osmân bundan sonra, nâfile- lerden bir amel etmez ise de, bir be’is yokdur. Zîrâ o yapdığı hasene ona bütün nâfileler yerine kifâyet eder.) Mutarrîzi böy- le demişdir.